Bismillahirrahmanirrahim
Soru-97:
Aşağıdaki yazı, iyi niyetli bir Sünni
kardeşimizin bize nasihat babından yazdığı bir
mektubun cevabıdır. Benzer düşüncelerde olan
kardeşlerimiz için de aydınlatıcı olabileceği
ümidiyle burada yayınlamayı uygun bulduk. Rabbim
her şeyde kendi rızasına uygun hareket etmeği
hepimize nasip buyursun...Amin!
Muhterem
Kardeşim, Esselamü Aleyküm ve Rahmetullah.
26-01-2001
tarihli mektubunuzu aldım. "Gardaşlık vazifemi
yapmak için yazıyorum" diyorsunuz. Allah razı
olsun. İnşaallah ben de aynı vazifeyi yapmak
için, size cevap yazıyorum.
Muhterem
kardeşim, bu hareketinize bazı açılardan
sevindim, ama bazı açılardan da üzüldüm.
Sevindiğim tarafı şuydu ki evvela yanlış yolda
gördüğün bir gardaşının durumuna duyarsız
kalmayıp doğru bildiğini ona aktarman. İkinci
sevindiğim husus, bunu mektup vasıtasıyla yapman.
Bence güzel bir yöntem seçmişsiniz; karşılıklı
konuşmalarda insan belki elinde olmadan incitici
olabilir veya kaynaklar, deliller yanında
olmayabilir; ama yazıda bunlar söz konusu
değildir. İnşaallah sakin bir kafayla, yine
etraflıca konu üzerinde düşünerek, kaynaklara
müracaat ederek doyurucu delilli, aynı zamanda
seviyeli cevaplar verir; karşı taraf da Allah'ın
verdiği akıl, feraset, basiret, vicdan ve
takvayla onların üzerinde düşünür; ya kabul eder
yada delilleriyle reddeder. Neticede,
birbirlerinin görüşlerini kabul etmeseler de
İslamî ahlak gereği karşı tarafın görüşlerine
saygılı olurlar. Ben bu yöntemin bahsettiğim
ölçüler çerçevesinde devam etmesini ümit
ediyorum.
Evet bu iki
yönden mektubunuz beni sevindirdi; fakat
mektubunuzda üzüldüğüm taraflar da yok değildi,
ki onlara da imkânım ölçüsünde değinmeye
çalışacağım.
Birinci husus:
Şudur ki değindiğiniz hususlar ve isnatların bir
çoğunda maalesef hiçbir delile dayanmadan
suçlama ve ithamda bulunmuşsunuz. Bakın ben bu
hususlara değinmenize asla kızmıyorum. Ancak
beni üzen tarafı delilsiz isnatlarda
bulunmanızdır. Gönlüm isterdi ki sizin gibi iyi
niyetli ve aynı zamanda kendi çapında bilgili
birisi söylediklerine bir-iki delil de gösterip,
sadece bir takım duyumlarla yetinmesin.
İkinci husus:
Bana okumam için bazı kitaplar tavsiye
etmişsiniz; Allah razı olsun. O kitaplar benim
elimden zaten hiç düşmüyor ki; fakat herhalde
aramızdaki fark şu olsa gerek, ben onlar da
dahil bütün İslam âlimlerinin eserlerini gücüm,
imkanım ölçüsünde okuyorum ve araştırıyorum.
Şucu bucu demeden, şu mezhepten bu mezhepten
demeden; ancak hiç birisini mutlak ve hatasız
olarak görmüyorum. Rabbimin verdiği akılla ve
ortaya koydukları delillere dayanarak onları
kıyaslamaya ve en doğruyu seçmeye çalışıyorum.
Rabbimiz'de aynı şeyi buyurmuyor mu? "(Ey
habibim,) müjde ver benim o kullarıma ki sözleri
dinler ve en güzeline uyarlar. İşte onlardır
Allah'ın hidayete eriştirdikleri ve halis akıl
sahipleri." (Zumer, 17-18)
Ortada
onlarca İslâm adına ortaya atılmış görüşler var;
bunların hepsinin İslâm'ı temsil ettiğini
söylemek sizce de mantıklı olmasa gerek. O
halde bir Müslüman olarak hepimiz bir an evvel
elimizdeki imkanlardan samimi ve tarafsız bir
şekilde istifade ederek en doğruyu bulmağa
çalışmalıyız. İşte o zaman taklidî imandan
kurtulup tahkikî imana ulaşabiliriz; Öğle değil
mi aziz üstadım?
Ben sizin bu
konularda ne kadar araştırma ehli olduğunuzu
bilmiyorum ve mesela Şia'nın kendi ulemasının
yazdığı itikadî kitaplarından bir tanesini dahi
okudunuz mu okumadınız mı? Bilmiyorum. Eğer
cevap müspet ise lütfen adını verin ve
içerisinde katılmadığınız ve yanlış bulduğunuz
bazı noktaları, delilleriyle birlikte Allah
rızası için bana da bildirin; ellerinizi öpeyim
muhterem gardaşım. Rabbim buna şahittir ki benim
en ufak bir saplantım yoktur. Ben bu işin içine
yeni girmedim ve onun bunun bir iki sözüne de
kanarak hareket etmedim ve etmiyorum da. Ben
yirmi yıldır bu yolun yolcusuyum. Rahmetli
İmam'ın, bütün müminlerin, mazlumların gönlüne
su serpen şanlı kıyamıyla gözümüz açıldı zaten.
Ve ilk defa Ehl-i Beyt, Şia gibi kavramlarla
ciddi bir şekilde ilgilenmeye başladık. Ama
yeminle söylüyorum, şu ana kadar hiçbir konuda
gönlüm tam anlamıyla mutmain oluncaya kadar
araştırmadan kabul etmedim. Zaten hemen hemen on
beş yıl direndim ve araştırdım ve bilahare
şimdi benimsediğim düşüncelerin doğruluğuna veya
en azından en doğru olduğuna mutmain oldum.
Şimdi de durmuş değilim. Yine de Allah'ı şahit
tutarak ve bütün samimiyetimle söylüyorum, eğer
bir kardeşim (mesela siz) bunların yanlışlığını
Kur'an'a, sahih Sünnet'e ve akl-i selime dayanan
delillerle çürütür ve aksini bana ispatlayarak
gönlümü mutmain edebilirse, bir an onları kabul
etmekte tereddüt etmem ve bana bu iyilikte
bulunan kardeşimin ellerini öperim.
Aynı zamanda
herkesin de bunu yapmasını, yani araştırma ehli
olması gerektiği düşüncesindeyim. Aksi takdirde
imanımız taklitten öteye geçmez. Bu yüzden de
sizin güzel davranışınıza bir nazire olarak ben
de size birkaç kitabın ismini veriyorum. Belki
bulamazsınız diye kitapların bizzat kendisini
huzurunuza takdim edeceğim ve onları Allah
rızası için okumanızı, kendiniz için de olmazsa
en azından içindeki yanlışlıkları ve
çarpıklıkları tespit edip beni yanlıştan
kurtarmak için okuyun:
1-El-Muraciat: Bu kitap iki büyük İslam aliminin,
(birisi Ehl-i Sünnet'ten, diğeri de Şia'dan)
samimi ve kardeşane mektuplaşmalarını
içermektedir.
2-Ehl-i Beyt
Mektebinde Temel İnançlar. (Bu kitapta
Caferiliğin itikadî esasları geniş bir şekilde
ele alınmış ve delilleriyle ortaya konmuştur.)
Üçüncü husus:
Mektubunuzun bir bölümünde diyorsunuz ki; "Muhterem
kardeşim, İslam'da ifrat ve tefrit yoktur, orta
yol vardır; o da Ehl-i sünnet vel-cemaattir."
Sözünüzün
birinci bölümü el-hak doğru bir sözdür; ancak
ikinci sözünüze katılmıyorum; ama bunu rastgele
değil, delile dayanarak söylüyorum. Burada
söylenecek söz ve getirilecek delil çoktur;
ancak ben sözü fazla uzatmamak için iki çarpıcı
örnek vererek değerlendirmesini sizin kendi
vicdanınıza bırakacağım.
Bunlardan
birisi sahabelerle ilgilidir, diğeri de
Resulullah'ın Ehl-i Beyti'yle (ki zannedersem
sizin ifrat ve tefritle ilgili sözünüz de daha
çok bu iki konuyla ilgilidir.
Bakın aziz
kardeşim, Ehl-i Sünnet'in sahabeyle ilgili
görüşü şudur: "Peygamber'in sahabesinin hepsi
istisnasız âdildir; onlar kesinlikle
eleştirilemez. İşte bu esasa dayanarak da,
onların yaptıkları en çirkin, en kötü amellerden
de olsa içtihat ve benzer şeylerle bir türlü
tev'il edilip temize çıkarılmaya çalışılıyor.
Benim aziz kardeşim bu ifratın ta kendisi, hatta
daha da ötesi değil de nedir? İslam bize bunu mu
söylüyor? Kur'an'ın mantığı bu mu? Bu dinde
adalet mantığı yok mudur? İslam'da birilerini
kayırıp onların yanlışlarına göz yumma,
yaptıkları en çirkin amellerden de olsa, onları
yine de adil bilme ve hoş görme mantığı var mı
aziz kardeşim? Bu yüce ve adil dînin kuralları
ve hükümleri başta Allah'ın Resulü olmak üzere
istisnasız bütün ümmeti kapsamıyor mu? Bunun
aksini söylemek Yüce Rabbimizin sonsuz
adaletiyle bağdaşır mı?
Bizim bu yüce
dinin mantığından algıladığımız şey Ehl-i
Sünnet'in ortaya koyduğunun tam aksidir. Yani bu
dinde kimseye bir ayrıcalık tanınmamıştır;
aksine toplum içerisinde örneklik konumunda olan
kimselerin sorumluluğunun daha fazla olduğu ve
yaptıkları yanlışların vebalinin daha ağır
olduğudur. Mesela; Resulullah'ın hanımlarının
konumunu biliyoruz. Onlar sahabi olmaktan öte
bir de Resulullah'ın zevcesi olma özelliğini
taşımaktadırlar. Ama bütün bunlara rağmen bakın
Kur'an-ı Kerim onların hakkında ne buyuruyor:
"Ey Peygamber'in kadınları, sizden kim açık bir
çirkin utanmazlıkta bulunursa, onun azabı iki
kat olarak arttırılır. Bu da Allah'a göre pek
kolaydır." ( Ahzap, 30) (Peşinden
gelen ayetleri okumanızı da tavsiye ederim:
çünkü ders alınacak bir çok nükteler vardır.)
İşte
Kur'an'ın mantığı budur. Sahabî olmak, dahası
Peygamber'in eşi olmak, değil insanı vebalden
kurtarmak, mesuliyet ve vebalini bir kat daha
artırmaktadır. Zirâ onlar örnek durumda
oldukları için yaptıkları hata veya sevap,
başkalarını da olumlu veya olumsuz yönde
etkilemektedir. Yine Allah Resûlü'nün şu
hadisleri bize bu konuda önemli mesajlar
vermektedir; buyuruyor ki: ''Bir âlimin bir
günahı bağışlanmadan önce, bir câhilin yetmiş
günahı bağışlanır. Veya bir "Alimin yanlışı,
bir âlemin yanlışa düşmesine neden olur.'' Neden?
Çünkü âlim toplumda örnek olma özelliğini
taşımaktadır; onun söylem veya eylemleri
kendisiyle sınırlı kalmamakta ve başkalarını da
müspet veya menfi yünde etkilemektedir.
Siz sâhabenin
masum olduğunu, hiç yanlış yapmadıklarını iddia
ediyorsanız o başka mes'ele. O zaman da ben size
sâhabe ismi taşıyan ve bugün Ehl-i Sünnet'in de
sayıp takdir ettiği birçok sahabînin yaptığı ve
açık bir şekilde Kur'an ve Sünnet'e ters düşen
söylem veya eylemlerinden onlarca örnek
verebilirim size; hem de Ehl-i Sünnet'in bizzat
kendi kaynaklarından; istediğin zaman bunları
takdim etmeye hazırım aziz kardeşim.
Bir örnek de
Ehl-i Sünnet'in tefritiyle ilgili zikredeyim
müsaadenizle. Bakın İslam'da Ehl-i Beyt diye bir
olay vardır ve bunlar birilerinin çıkardığı ve
ileri sürdüğü bir şey de değildir. Bu bizzat
Kur'an ve Sünnet'ten kaynaklanan ve referans
alan bir mes'eledir. Ben bu konu üzerinde şu
anda geniş bir şekilde durmak istemiyorum ve
inşallah uygun yerinde teferruatlı bir şekilde
bunu da yaparız. Ben kısa bir bilgi verdikten
sonra asıl değinmek istediğim nükteyi açıklamaya
çalışacağım. Şimdilik size Kur'an'dan Tathir
ayetini (Ahzap, 33), Meveddet ayetini (Şura, 23)
ve Mübâhale Ayeti'ni (Al-i İmrân, 61)
incelemenizi tavsiye ediyorum. Sünnet'ten ise
sadece şu hadis-i şeriflere dikkatinizi çekmek
istiyorum.
"Ben sizin
aranızda iki değerli emanet bırakıyorum; birisi
Allah'ın kitabı (Kur'ân), diğeri itretimden olan
Ehl-i Beyt'im; bu ikisine sarıldığınız müddetçe
asla delalete düşmezsiniz. Onlar (Kevser) havuzu
başında bana varıncaya kadar birbirinden
ayrılmazlar. Bakın, benden sonra onlara nasıl
davranacaksınız"
"Benim
Ehl-i Beyt'im, Nuh'un gemisine benzer; ona binen
kurtulur, binmeyen boğulur, helak olur."
"Benim
Ehl-i Beyt'imi aranızda, bedendeki baş ve
baştaki iki göz yerine koyun. Başsız bir beden
hedefe ulaşamayacağı gibi, gözsüz bir baş da
muradına eremez"
Allah rızası
için bir düşünelim; bu hadislerde vurgulanmak
istenen hakikat ile, bugün Ehli Sünnet arasında,
Ehl-i Beyt'e karşı takınılan tavır, birbiriyle
zerre kadar paralellik arz ediyor mu?
Bilmiyorum, siz gerçekten bu hadisler ve onların
muhtevası ve vermek istediği mesajlar üzerinde
hiç kafa yordunuz mu? Eğer yapmadıysanız bundan
sonra yapın ve bu hadislerden ne anladığınızı
bize de yazın lütfen; eğer yanlış düşünüyorsak
düzeltelim düşüncelerimizi. Yok bizim
anladıklarımızın aynısını siz de anlıyorsanız, o
zaman Ehl-i Beyt'e nasıl sarıldığınızı, Ehl-i
Beyt gemisine nasıl bindiğinizi, onları nasıl
bedendeki baş ve baştaki göz yerine koyduğunuzu
bize de açıklayın ki en azından, bundan sonra
su-i zanna düşmeyelim. Zira açıkçası biz, her
ne kadar bakıyorsak, Ehl-i Beyt'e sarılma namına,
dildeki iddia ve kalpteki kuru bir sevgiden
başka bir şeyini göremiyoruz Ehl-i Sünnet'in.
Yanlışsak eğer, somut delillerle bunun böyle
olmadığını bize ispatlayın; biz de özür
dileyerek sözümüzü geriye alalım.
Mesela Ehl-i
Sünnet'in çeşitli dallardaki İmamlarından bir
tanesinin dahi Ehl-i Beyt'ten olduğu
söylenebilir mi? İtikatta mı? Fıkıhta mı?
Tefsirde mi? Hadiste mi? Hangisinde?
Yoksa onlar,
aziz dedeleri Resulullah'ın ilim ve irfanından
bir nasip almamışlar mıydı? O zaman neden
Resulullah (s.a.a) onlar hakkında bu hadisleri
buyurmuştur.
Eğer bu
hadislerin yalan ve uydurma olduğunu iddia
ediyorsanız o zaman bunu da delilleriyle ispat
edin. Bakın biz mesela sahabe hakkında bugün
Sünni kardeşlerimizin ileri sürdüğü bazı
hadisleri kabul etmiyor ve onların uydurma
olduğunu bizzat Ehl-i Sünnet'in kendi
kaynaklarına ve rical alimlerinin görüşlerine
dayanarak ispatlamaya çalışıyoruz. (İleride buna
bazı örnekler vermeğe çalışacağız, inşaallah.)
Hayır eğer bunları kabul ediyorsanız, o zaman
şunu bilmeniz gerekir ki aziz kardeşim, maalesef
tarih boyunca Sünni Camianın, bu ve benzeri
onlarca referansa rağmen Ehl-i Beyt hakkında
takındığı tavır, en galiz tefritlerdendir bizce.
Yanlış anlıyorsam, o zaman ifrat ve tefritin ne
olduğunu lütfen siz bana açıklayın ki ben de
öğrenmiş olayım.
Mektubunuzun
bir diğer yerinde diyorsunuz ki: "Ümmetin
ekseriyet-i mutlakasının akaidini, inancını,
hafife almağa, ayaklar altına almağa, yok
saymağa hiçbir kimsenin hakkı yoktur, fert de
olsa, zümre de olsa, camia da olsa, mezhep de
olsa; güçleri yetmez; yetmemiş de.. 1400 senelik
vukuatlı tarih ispat ediyor" diyorsunuz.
Muhterem
kardeşim, bu cümlelerden maksadın nedir acaba?
Eğer siz bu cümlelerle başkalarının inancına
hakaret etmeği, alay etmeği falan kastediyor ve
bunu bize atfediyorsanız, biz böyle bir şeyden
Rabbimize sığınırız. Eğer böyle yaptığını
tanıdığınız birileri varsa, o da onların
yanlışıdır ve bizi ilgilendirmez. Ama eğer ciddi
ve samimi bir araştırma sonucu bir kimsenin
belli bir inancın yanlış olduğu kanısına
varmasını, siz o inanca bir hakaret, küçümseme,
bilmem ayaklar altına alma, gibi (gerçekten
yadırgadığım) tabirlerle değerlendirmeğe
çalışırsanız, varın öyle değerlendirin; bu sizin
sorununuzdur.
Aziz kardeşim,
sizin bu şekilde düşünmenizi gerçekten
yadırgıyor ve sizin adınıza üzülüyorum. Yani siz
bize gözü kapalı, araştırmadan, taklidi olarak
ata-babadan aldıklarımız üzerinde devam etmemizi
ve kendimize göre delilli olarak vardığımız bir
kanıyı bir kenara atıp yanlış olduğuna yakin
ettiğimiz şeyler üzerinde devem etmemizi mi
istiyorsunuz? Bunun taklidi bir iman olduğunu ve
taklidi imanın insan için kurtarıcı
olamayacağını siz bilmiyor musunuz? Sen benim
düşüncelerimin yanlış olduğunu düşünebilirsin.
Bu sizin en doğal hakkınızdır; ama eğer (kendi
tabirinizle) gardaşlık vazifesini yapmak
istiyorsanız yolu bu değil aziz kardeşim. Eğer
yanlış gördüğün şeylerin yanlışlığını, bana
delilleriyle ispat edersen o zaman gardaşlık
vazifeni yapmış olursun. O zaman da ben kabul
etmezsem beni istediğin şekilde eleştirebilirsin!
Kaldı ki bu
tür konulara mümkün mertebe girmemeğe
çalışıyorum. Her kesin görüşüne saygılı olup
kimseye karışmamaya gayret ediyorum. Bu tür
tartışmalarda başlatıcı taraf ben olmamaya
çalışıyorum. Ama ne hikmetse yine de suçlu taraf
ben oluyorum. Diyorum arkadaş, tartışmayı
başlatan kendiniz oluyorsunuz; ondan sonra da
dönüp suçluyorsunuz; niye bu konuları
konuşuyorsunuz diye eleştiriyorsunuz; bu nasıl
bir mantık ve yaklaşımdır? Ya açmayın, girmeyin,
karışmayın, yada sonuna kadar kardeşçe, dostça,
devam edin. Nihayetinde birbirimizi delilleriyle
ikna edersek, ne ala; böyle olmadığı zaman da
her kes kendi bildiği gibi devam eder, ama karşı
tarafın görüşlerine de saygılı olur.
Beni en çok
üzen tarafı da ümmettin ekseriyetinin bir
düşünceyi paylaşmasını o düşüncenin doğruluğuna
adeta bir delil ve referans olarak
göstermenizdir.
Aziz kardeşim,
gerçekten İslam'ın mantığı bu mu? Çoğunluk,
doğruluk ölçüsü olabilir mi? Bu mantığa göre
bizim hepimizin bugün dönüp Hıristiyan olmamız
gerekmez mi? Zira çoğunluğu bugün dünyada onlar
oluşturuyor. Sonra siz tarihin her hangi bir
dönemini bana gösterebilir misiniz ki o dönem
de hakkı temsil edenler, çoğunlukta olmuş
olsunlar?! Hangi Peygamber'in zamanında, o
Peygamber'e uyanlar çoğunluğu oluşturmuşlardır?
Kur'an
muhtelif âyetlerde sizin söylediğinizin tam
tersini söylemiyor mu? Çoğunluğun haklılık
ölçüsü olarak gösterilmesi bizzat Kur'an-ı Kerim
vasıtasıyla reddedilmektedir. Kur'an-ı Kerim
çoğunluğun akıl nimetinden gereği gibi istifade
etmediğini, yanlışlık üzere olduğunu
vurgulayarak çoğunluğa sırf çoğunluk olduğu için
uymayı kınamıştır. Elbette bu, hakkın devamlı
azınlık tarafta olduğunu ifade etmez ama, birçok
kimsenin zannettiği gibi çoğunluğun bir haklılık
ölçüsü olduğunu da açıkça reddeder. Bu konuda
yaklaşık 70 ayet-i kerime mevcuttur ki ben
burada sadece bir kaçını vermekle yetineceğim.
"Onların
çoğunu şükredici bulamazsın."
(A'raf, 17)
"Onların
çoğunda verdikleri söze bağlılık görmedik ve
onların çoğunu fâsıklar olarak gördük."
(A'raf, 102)
"Onun
(Mescid-i Haram'ın) koruyucuları yalnızca takva
sahipleridir. Ancak onların çoğu bilmezler."
(Enfal 34)
"Sizi
ağızlarıyla hoşnut kılarlar, kalpleri ise karşı
koyar. Onların çoğu fâsıklardır."
(Tevbe, 8)
"Onların
çoğu zandan dan başkasına uymaz."
(Yunus, 36)
Kaldı ki
sizin de mektubunuzda sık sık vurguladığınız ve
yakındığınız gibi, bugün ümmetin ekseriyetinin
hâl-i pür melâli, içler acısı değil mi? Eğer
çoğunluk doğruluğun ölçüsü ise bugün neden
ümmetin ekseriyyet-i kahiri İslam'ın kurallarına
uymuyor?! Bugün Müslümanların çoğunluğunda,
İslam'ın adından başka bir şey bulabilir misiniz?
Şimdi biz onların bu durumlarını doğru olarak mı
telakki edelim? Ben sizin bu düşüncelerde
olduğunuzu düşünmek bile istemem. O halde
söylediklerimize biraz daha dikkatli olup kendi
kendimizle çelişmezsek daha iyi olmaz mı, benim
aziz ve muhterem abim?
Bir de senin
o ekseriyet-i mutlak dediğin insanların
çoğunluğu, hatta birçok âlimler de dahil kendi
kaynaklarından dahi, doğru düzgün haberdar
değillerdir ve ben bu acı gerçekle sık sık
karşılaşıyorum maalesef; bu kaynaklardan delil
gösterince önce kesin bir dille inkâr ediyorlar
(yani bilmedikleri için); kaynağı getirip bizzat
gösterince de şaşırıp kalıyorlar; bazıları ise
doğruları kabul etme yerine zoraki tevillere baş
vuruyorlar ne yazık ki! (Ben burada sizin de
inkar edebileceğiniz veya en azından
şaşıracağınızı düşündüğüm nice dokümanlar
verebilirdim Sünnî kaynaklardan; ama söz
uzamasın diye şimdilik onlardan vazgeçip başka
bir fırsata bırakıyorum; fakat şunu da ekliyorum
ki istediğiniz zaman bunun muhtelif örneklerini
size takdim edebilirim Allahın inayetiyle.)
Hele "1400
senelik vukuatlı tarih ispat ediyor" cümlenize
hiç anlam veremedim. Bunu derken kimi
kastediyorsunuz acaba? Eğer maksadınız
Resulullah efendimizden sonra Ehl-i Beyt'in
yolundan gitmeyi kendilerine şiar edinen Şiiler
ise, ben samimi olarak sizi yeniden dönüp
düşünmenizi ve o söylediğin 1400 senelik tarihi
yeniden gözden geçirmenizi ve peşin hükümlerle
konuşmamanızı rica ediyorum.
Hangi
vukuattan bahsediyorsunuz siz aziz kardeşim?
Eğer maksadınız, bu zümrenin tarih boyunca, ta
Emevilerin zamanından başlamak üzere, daima
zâlimlerin, sultanların karşısında durması,
hiçbir zaman çoğunluk deyip onların sultalarını
kabul etmemesi ve sürekli Ehl-i Beyt'in yanında
ve çizgisinde onlara karşı mücadele etmesi ise,
bence bunu vukuat olarak değil, tam tersine
iftihar edilecek bir durum olarak
değerlendirmeniz gerekirdi. Buna karşılık bu
zalim sultanlara karşı Ehl-i Sünnet camiasının
herhangi bir ayaklanma ve karşı koymasını
gösterebilir misiniz? Zalim emirlere karşı kıyam
etmeyi yasaklayan bizzat Ehl-i Sünnet düşüncesi
değil mi? Hemen inkâra kalkışmayın aziz kardeşim;
ben ezbere konuşmuyorum. İşte size tarih ve işte
size deliller; hem de en muteber bilinen
kaynaklardan:
Sahih-i
Müslim ve Sünen-i Beyhakî'de, Hüzeyfet-ül
Yemân'a isnaden şöyle rivâyet edilmiştir: "Dedim
'Ya Resulallah, biz şer içerisindeydik; Allah
şimdi içinde bulunduğumuz hayrı bize nasip etti;
acaba bu hayrın ardından bir şer olacak mı?'
Buyurdu: 'Evet.' Ben, 'O şerrin ardından yine
hayır olacak mı?' diye sorduğumda, yine 'Evet'
diye cevap verdi. Tekrar sordum: 'Bu hayrın
ardından bir şer olacak mı?' Yine 'Evet' cevabı
verince, 'Bu nasıl olacak?' diye sordum. Şöyle
buyurdu: 'Benden sonra, benim hidayetime uymayan,
Sünnetimi takip etmeyen İmâmlar türeyecektir;
onlar içerisinde öyle kimseler bulunacaktır ki
insan şeklinde olan bedenlerindeki kalpleri
tıpkı şeytanların kalbi gibi olacaktır.' Ben 'Öyle
bir zamanı idrak edersem, ne yapmamı tavsiye
edersin ya Resulallah?' diye sordum; şu cevabı
verdi: 'Emiri dinleyip itaat edeceksin; hatta
sırtına bile vursa; malını dahi elinden alsa;
dinle ve itâat et!!" (Sahih-i
Müslim -Arapça metin-, C.2, S.119, Sünen-i
Beyhakî, C.8, S.157)
Yine aynı
kaynaklarda, Avf b. Mâlik El-Eşcaî'den şöyle
nakledilmiştir: "Resulullah'ın (s.a.a) şöyle
buyurduğunu duydum: 'En iyi İmâmlarınız, o
kimselerdir ki siz onları seversiniz, onlar da
sizi; siz onlara salat edersiniz onlarda size.
En kötü İmâmlarınız da o kimselerdir ki siz
onlara buğz edersiniz onlar da size; siz onlara
lanet edersiniz, onlar da size.' Biz, 'Ya
Resulallah dedik, böyle bir durumda onlarla
mücâdele etmeyelim mi?' 'Hayır buyurdu, namazı
aranızda ikame ettikleri müddetçe böyle bir şeye
kalkışmayın. Şunu bilin ki kimin üzerine birisi
hüküm sahibi olur da o hakimin Allah'a karşı bir
isyânını görürse, onun bu isyanını sevmesin, ama
itâat etmekten de elini çekmesin!!" (Sahih-i
Müslim, C.2, S.122, Sünen-i Beyhakî, C.8, S.159)
Aynı
kaynaklarda yine şöyle nakledilmektedir: "Seleme
b. Yezid El-Cu'fî Resulullah'a bir soru
yönelterek şöyle dedi: 'Ya Resulallah, eğer
bizim başımıza, bizden haklarını isteyen, ama
bizim hakkımızı vermeyen emirler hakim olursa,
ne yapmamızı emredersiniz?' Râvi diyor,
Peygamber (bir rahatsızlık ifadesi olarak) ondan
yüzünü çevirdi. Sonra, soruyu tekrar edince,
Allah Resulü şöyle buyurdu: 'Dinleyin ve itâat
edin; onların yaptıklarının sorumluluğu onlara,
sizin yaptıklarınızın sorumluluğu da size aittir."
(Sahih-i Müslim, C.2, S.119, Sünen-i Beyhakî,
C.8 S.158)
Bir de Mikdâm
isminde birisinden şöyle rivayet etmişlerdir;
Resulullah buyurdu ki: "Emirlerinize itâat edin;
ne olularsa olsunlar! Eğer onlar benim
söylediklerimi size emrederlerse, hem onlar
bundan ecir alırlar, hem siz itâatinizden dolayı
mükafatlandırılırsınız. Şayet benim emretmediğim
şeyleri size emrederlerse, bunun sorumluluğu
onlara aittir ve siz bundan berisiniz. Zira siz
Allah'ı mülakat ettiğinizde diyeceksiniz: 'Ey
Rabbimiz, zulüm yoktur.' Allah da 'Evet zulüm
yoktur' buyuracaktır. Siz 'Ey Rabbimiz
diyeceksiniz, sen bize peygamberler gönderdin;
biz de senin izninle onlara itâat ettik; sonra
bize halifeler seçtin; biz de senin izninle
onlara it1at ettik; ardından başımıza emirler
getirdin; biz de onlara itâat ettik.' Allah da 'Doğru
söylediniz; bunun sorumluluğu o (zalim emirlere)
aittir ve siz bundan berisiniz (bir
sorumluluğunuz söz konusu değildir)." (Sünen-i
beyhakî, C.8, S.159)
Yine söz
konusu kaynakta Süveyd b. Gafele'den şöyle
nakletmektedir; Ömer b. Hattap bana dedi ki: "Ey
Eba Ümeyye, belki de sen benden sonra yaşarsın;
o zaman İmâma itâat etmelisin; hatta Habeşî bir
köle bile olsa; sana vursa da sabret; emretse de
sabret; seni (bir şeylerden) mahrum bıraksa da
sabret; sana zulmetse de sabret; eğer dininde
noksanlık yaratacak bir şeyi sana emrederse de
ki: 'Duydum ve itâat ettim...!!" (Sünen-i
Beyhakî, C.8, S.159)
Bu hadisler
bir tane, iki tane değil, burada hepsini
veremiyeceğimiz kadar çoktur; daha fazla
isterseniz örneğin Sahih-i Müslim'in şu
bablarına bakabilirsiniz: Hüküm sahipleri
zulmettiğinde sabra emir babı. Hakları
zayetseler dahi emirlere itâat babı. Fitne
zamanlarında ve her halükarda Müslümanlardan
ayrılmamanın farziyeti ve itâatten çıkmanın
haramlığı babı.
Yine Kenz-ül
Ummâl'ın örneğin şu yerlerine bakabilirsiniz:
C.1, S.104, C.4, S.373-374, C.5, S.751, C.11,
S.210, C.6, S.458.
Şunu da
eklemekte fayda vardır ki Müslim'i şerheden İmam
Nevevî bu hadisleri şerhederken açıkça şöyle
diyor: "Ehl-i Sünnet ve Cemaat itikadına göre,
kılıç ve galebe yoluyla Müslümanların başına
geçen zalim emire karşı kıyam etmek caiz
değildir. Müslümanlara düşen onu nasihat
etmektir...
Burada yeri
gelmişken sık sık bazı Sünni yazarlar tarafından
dile getirilen bir hususu da cevaplamak
istiyorum. Onlar Şia'nın siyasi bir mezhep
olduğunu Sünniliğin ise Kur'an ve Sünnet'e
dayandığını iddia ediyorlar; biz ise bunun
aksinin daha doğru olduğu kanısındayız. Evet biz,
Sünniliğin siyasî bir mezhep olduğu iddia
ediyoruz. Zira iki mezhebin arasında en önemli
ihtilaf meselesi olan "Hilâfet ve İmâmet"
konusunda, Sünni kardeşlerimiz, kendi
itiraflarına göre hilafetin hiçbir nassa
dayanmadığını ve insanların kendi meseleleri
olduğunu ve kendi kafalarına göre uygun
buldukları birisini aralarında seçmeleri
gerektiğini ileri sürmüş ve bu vesileyle
maalesef nice zalim sultanlara zemin
hazırlanmıştır. Böylece de aradan yarım asır
geçmeden "Hilafet" saltanata dönüşmüştür. Acaba
hilafet başta olmak üzere bütün düşüncelerini (Kur'ân
veya hadislerden olan) naslara dayandıran ve
bunları bizzat Sünnilerin kendi kaynaklarından
delillendiren Şia mı siyasi bir mezheptir, yoksa
bir çok konuda kendi şahsi ve beşeri
düşüncelerini Kur'ân ve sünnetin önüne geçiren
veya düşüncelerine kendi kaynağının dışında
delil göstermeyen veya gösteremeyen kimselerinki
mi? (Bu anlattıklarımızı sadece bir iddiadan
ibaret görmeyin. Gerekirse inşaallah bunların
hepsine bizzat Sünni kardeşlerimizin
kaynaklarından somut belgeler vermeğe hazırız.)
Acaba asr-ı
saâdetten asırlar sonrasına kadar sürekli hakim
güçlerin ve sulta sahiplerinin resmi mezhebi
olma özelliğini taşıyan Sünnilik mi siyasi bir
mezheptir, yoksa başkaları mı?!
Kısacası Şia
kendi mezhebini Resulullah'ın getirdiği asıl
İslâm'ın özü olduğunu, bunu da haklarında hiçbir
şaibenin söz konusu olmadığı, bizzat Kur'ân'ın
ve Resulullah'ın kesin ve tartışmasız
referanslarına mazhar olan, Resulullah'ın ilim
ve irfanının vârisleri ve menbaı konumunda
bulunan pâk ve mutahhar Ehl-i Beyti'nden
almışlardır. Bu yüzden de Kıyamet gününde
kendilerine "Siz neden Ehl-i Beyt'i başkalarına
tercih ettiniz?" denildiğinde buna nice Kur'ân
âyetini ve onlarca Peygamber hadisini delil
gösterebilirler ki bunlardan sadece bir tanesi,
muhtelif ve mütevatir senetlerle Sünnî
kaynaklarda nakledilen (önceden de değindiğimiz)
"Sekaleyn" (iki ağır emanet) hadisidir. Fakat
Sünni kardeşlerimize, başkalarını neden Ehl-i
Beyt'e tercih ettikleri sorulduğunda, ne cevap
vereceklerini doğrusu ben de merak ediyorum.
Yine "Can
gardaşım, Mevla-yı Kerim'im, bizi hissi ve nefsi
hareket etmekten korusun; amin. Nefis ve
şeytanımızın maskarası yapmasın; amin. Amin,
binlerce amin ve Sırat-ı Müstakim'den ayırmasın"
diye dua ediyorsunuz. Evet ben de yürekten bu
dualarınıza katılıyorum ve ''Amin, milyonlarca
amin'' diyorum. Ancak gönlüm isterdi ki son
duanız şu şekilde olsun: "Allah'ım, bizi önce
Sırat-ı Müstakim'e hidayet et, sonra da bu yolda
bize sebât ver, ondan ayırma." (Fatiha suresinde
olduğu gibi.)
Sonra "Sırat-ı
Müstakim ise Ehl-i Sünnet vel-cemaattir" diye
eklemeyi de ihmal etmiyorsunuz! Görüşünüze
saygılıyım, ama ben şöyle dua etmeyi tercih
ediyorum: "Yâ Rabbi, seni sevdiğin bütün Enbiya,
Evliya ve salih kullarına ant veriyorum,
doğrular nerede ve kimim yanında ise, Sırat-ı
Müsatkim'i kim temsil ediyorsa, bizi o yola
hidayet buyur; hakikati görebilme tevfikini,
basiret ve gayretini, gördükten sonra da hiçbir
kınayanın kınamasını dikkate almadan ona ittiba
etme cesaretini nasip eyle". Yine Hz. Ali
efendimizin duasını tekrarlayarak diyorum ki "Allah'ım,
doğruları olduğu gibi bana göster." "Bizleri
yanılgılardan, saplantılardan, kör vesveselerden
ve taassuplardan koru. Hakkı bulmak için,
şahısları değil hakkın özünü ölçü almayı nasip
eyle. Bizleri taklidi İmandan kurtarıp senin
razı olduğun, gönülleri mutmain eden tahkiki
iman ve yakine ulaştır. Yâ Rabbi bizleri
araştırmadan, mutmain olmadan, sırf duyumlar, ön
yargılar ve peşin hükümlerle başkalarını
suçlamaktan, yargılamaktan ve asılsız isnatlarda
bulunmaktan koru." Amin, binlerce milyonlarca
amin! Ya Rabbelalemin!
Sonra bize
acıdığınızı ifade eden cümlelerle kendimize
yazık etmememizi, yanlışta ısrar etmememizi
isteyerek ekliyorsunuz: "Yanlışta ısrar, ehl-i
vicdanın, ehl-i mürüvvetin işi değildir..."
Bize
acıdığınız için size teşekkür ediyorum ve son
cümlenize katılmakla birlikte şunu da ekliyorum:
"Yanlışın, doğrunun ne olduğunu araştırmamak,
hatta merak bile etmemek, ehl-i vicdanın, ehl-i
mürüvvetin işi hiç değildir; yani olmamalıdır!!"
Ve şöyle
devam ediyorsunuz: "Yapmayın, etmeyin, aziz
Sahabe'ye dil uzatmayın. Bunu "Ben hüzün
peygamberiyim, ben cihat peygamberiyim diyen Hz.
Muhammed Mustafa (s.a.a) ferman ediyor. Ehl-i
Beyt sevgisi perdesi altında sünnet berhava
ediliyor. Hadis-i Şerifler bombardıman ediliyor.
Aziz Sahabe'ye sövülüyor... olmaz böyle şey...
kaş yaparken göz çıkarılıyor..."
Aziz kardeşim
bu sözlerinize cevap olarak bütün aklımdan
geçenleri kağıda dökersem belki bir kitap olur;
ancak sizi yormamak için onların çoğundan
vazgeçiyor ve sadece bazı zarurî şeyleri
hatırlatmakla yetiniyorum. Akıllı ve arif
kimseye işaret de yeterlidir derler!
Muhterem
kardeşim "Sahabe"ye dil uzatmaktan maksadınız
nedir acaba? Eğer bundan maksadınız hakaret
etmek veya kendi deyiminizle onlara sövmek ise
Allah'a hamd olsun ki biz böyle çirkin bir
hasletten beriyiz ve böyle bir şeyi asla tasvip
etmiyoruz. Zira değil onlara, Kur'ân-ı Kerim
müşriklerin putlarına dahi hakaret etmekten,
onlara karşı kötü bir laf kullanmaktan bizleri
sakındırıyor.
Hz. Ali de ashabını hatta Mu'âviye ve adamlarına
dahi hakaret etmekten men etmiştir.
Eğer birileri kendi mantık ve delillerini
kullanma yerine böyle bir yola başvuruyorlarsa,
bu onların cahilliğinden kaynaklanmaktadır. Ama
eğer bundan maksadınız onların etrafına zırhlı
bir duvar örüp hiçbir şeylerini incelememek,
hiçbir yanlışlarını görmemek, hiçbir karalarına
kara dememek, daha ötesi karalarına da ak
denilmesinin gerekliliği ise, kusura bakmayın
aziz kardeşim, bunu biz yapmıyoruz; yapamayız
da. Zira önceden de değindiğimiz gibi bu bizim
Kur'anî ve İslamî mantığımıza terstir. Bu aziz
dinde herkes yaptığıyla sorumludur. Herkes
amelleriyle değerlendirilir. Sırf Sâhabi adını
taşımak, bir insanı her şeye rağmen temize
çıkarmaz. Bu Rabbimizin adaletine aykırıdır. Siz
bir kimsenin işlediği bir cinayette ona, İslam
adına en ağır cezaları, azapları atfedeceksiniz;
ama başka birileri (sırf Sahabî ismini
taşıdıkları için) binlerce insanın katline
vesile olsa dahi, ona dokunmayacaksınız; hatta
daha ötesi içtihat yaptı diye bir kat da sevap
alacağını söyleyeceksiniz(!!) (ki Cemel ve
Sıffın vak'aları bunun en bariz, en net
örnekleridir.) Böyle bir şeyi siz kendi İslamî
anlayış ve mantığınıza sığdırabiliyorsanız, o
sizin vicdani meselenizdir. Fakat biz bunu
yapamıyoruz aziz kardeşim. Bunu yapamadığımız
için de maalesef akıl almaz karalamalara, iftira
ve ithamlara maruz kalıyoruz. Yok şunlar sahabe
düşmanıdır; yok bunlar sahabeye dil uzatıyorlar;
ve...
Aziz kardeşim
siz Şia'nın kaynaklarından az buçuk haberiniz
olsaydı şunu bilirdiniz ki Şia hiçbir zaman (haşa)
sahabenin tümüne olumsuz bakmaz. Şia
kaynaklarında isimleri geçen onlarca sahabi,
daima takdir ve minnetle anılmakta, hadisleri
nakledilmekte ve kısacası baş tacı edilmektedir.
Selman, Ammar, Ebuzer, Mikdad, Cabir b.Abdullah,
Said-i Hudri, Abbas b. Abdulmuttalip, Abdullah
b. Abbas Abdullah b. Mes'ud, Hüzeyfet-ûl Yemân,
Übey b. Ka'b, Ebu Eyyûp Ensarî bunlardan sadece
bir kaçıdır. Ama bir kısım kimseleri de sahâbe
ismi taşısalar bile bir çok eylem ve söylemleri
İslamî ölçülere uymadığı için tasvip etmezler;
en azından bütün davranışlarını tasvip etmez,
ağlarına ağ, karalarına da kara derler ..
Söyledikleri sözlere ve naklettikleri hadislere
ihtiyatla yaklaşırlar. Bunu da haşa bir hobi
olarak değil, kendilerini buna mecbur gördükleri
için yapıyorlar. Zira sahâbe bir anlamda
Resulullah'ın uygulamalarının bize intikal
ettiği bir kanaldır ve biz o gün yaşamadığımız
için onları örnek alma konumundayız.
Öte yandan
Resulullah'ın uygulamaları maalesef bir çok
konuda çelişkili bir şekilde bize intikal
etmiştir. Sonra örnek aldığımız söz konusu
sahâbe arasında akıl almaz ihtilaflar meydana
gelmiş ve taban tabana zıt davranışlar içerisine
girmiş, hatta birbirleriyle savaşacak kadar
ileriye gitmişlerdir! Bunların hepsini de öyle
içtihat falanla tevil ederek, halletmek de
mümkün değildir. Zira içtihadın da kendine göre
şartları ve yerleri vardır. Öyle herkesin
istediği her yerde "İçtihat yapıyorum" deyip her
türlü yanlışı yapma hakkı yoktur. Birbirini
telin ve tekfire kadar götürecek, onları
birbirinin karşısına geçirip savaştıracak ve
binlerce insanın katline vesile olacak bir
içtihada Allah mı cevâz vermiş, Peygamber mi?
Eğer öyle olursa temize çıkaramayacağınız adam
mı kalır dünyada?! Zaten aynı mantığa dayanarak
İbn-i Hazm gibileri Hz. Ali'nin kâtili İbn-i
Mülcem'i dahi müctehid kabul ederek Hz. Ali'yi
öldürmede mazur olduğunu söylemiyor mu?! Hatta
daha ilerisini söyleyeyim size; bazıları Yezit
gibi bir alçak zâlimi dahi Hz. Hüseyin'i
öldürmede mazur görmüş ve ümmet arasında çıkacak
fitneden korktuğu için Hüseyin'i ve yarenini
öldürmeğe mecbur kalmıştır demişlerdir. Ve Aynı
mantıktan hareketle "Hüseyin kendi dedesinin
kılıcıyla öldürüldü" küstahlığına kadar
ilerleyebilmişlerdir aziz kardeşim!! (İstediğiniz
takdirde bunların belgelerini verebilirim size
inşaallah.)
İşte bu
yüzden biz gerçek İslâm'ı ve Resulullah'ın
gerçek sünnetini öğrenebilmemiz için, bunları
bize intikal ettiren kanalların (sahâbenin)
hangisinin daha çok güvenilir olduğunu tespit
etme mecburiyetindeyiz. Bunun da tek yolu
onların hayatını iyice inceleyip kimin ne kadar
İslâm'a ve Resulullah'a sonuna kadar sadık kalıp
kalmadığını incelemekten geçer. Yoksa her
önümüze geleni, sahabîdir deyip, her dediğini
kabul edersek bin bir türlü İslâm anlayışıyla
karşılaşır ve ne yapacağımızı şaşırıp kalırız.
Ümmet olarak şu anki halimiz de bunun en iyi
kanıtı değil mi?
Evet bizim
yaptığımız işte bundan ibarettir. Yoksa bizim
kimseyle şahsî bir husumetimiz söz konusu
değildir. Onun bunun yanlışlarıyla uğraşmaktan
zevk de almıyoruz muhterem kardeşim. Kaldı ki bu
yanlışları ortaya koymak yanlış bir işse, bunu
başta bizzat Ehl-i Sünnet âlimleri yapmıştır.
Zira siz de biliyorsunuz ki biz bu konularda
daima Ehl-i Sünnet'in kaynaklarını referans
göstermekteyiz. Faraza bir yanlış da söz konusu
ise, bunu başta onları nakledenler yapmıştır.
Evet aziz
kardeşim, işte bu prensipten hareketle bizim,
başkaları beğense de beğenmese de Resulullah'ın
karşısına geçip de (haşa) "Sayıklıyor" diyen
bir kimseden Resulullah'ın hadislerini almamızı
beklemeyin.
Resulullah'ın
hadislerinin yazılmasını yasaklayan, hadis
nakleden sahâbeyi kırbaçlattıran veya sürgüne
gönderen kimselere güvenip de Resulullah'ın
sünnetini öğrenmemiz mümkün değildir.
Hudeybiye'de Resulullah'ın karşısına dikilip ona
itiraz eden ve "O günkü kadar Peygamber'in
peygamberliğinde şüphe etmedim" diyenleri örnek
almamız mümkün değildir.
Allah
Resulü'nün hakkında "Bedenimin bir parçasıdır,
onu inciten beni incitmiştir; beni inciten
Allah'ı incitmiştir" veya "Onun rızası
Hakk'ın rızasıdır, onun gazabı Hakk'ın gazabıdır"
buyurduğu yegane yadigarı Hz. Fâtıma'yı inciten
ve sonuna kadar da kendilerine biat etmediği ve
onlara küs ve gazaplı bir şekilde Rabbinin ve
Resulullah'ın huzuruna gittiği
kişilerin uygulamalarını örnek almamız asla
mümkün değildir.
Müslümanların
ittifakla seçtiği tek halife olma özelliğine
sahip olan Hz. Ali'ye karşı savaş açıp ona,
olanca düşmanlıklarını sergileyen ve binlerce
Müslümanın haksızca kanının akıtılmasına sebep
olan kimseleri hoş görüp onları kendimize hayat
önderleri kabul etmemiz, Resulullah'tan
naklettikleri hadisleri kabul etmemiz
imkansızdır.
Aziz kardeşim,
hilafeti zamanında Peygamber'in sünnetlerini
çiğneyen, müslümanların beyt-ül malını kendi
akraba ve yandaşlarına peşkeş çeken, Ebuzer-i
Gıfarî gibi Allah ve Peygamber dostlarını
sürgünlerde çürüten, ölüme sürükleyen
kimselerden İslâm'ı öğrenmemizi asla beklemeyin
bizden.
Şimdi belki
de siz hemen bize (Ehl-i Sünnet'in genelinde
böyle olduğu için söylüyorum), bazı ayetleri
veya bazı hadisleri ileri sürerek, onlarla bütün
Sahabe'nin istisnasız, iyi ve âdil olduğunu
ispatlamaya çalışacaksınız. Fakat şunu bilin ki
onların hepsinin mantıklı cevapları vardır aziz
kardeşim. Şimdi ben örnek olarak onlardan en
yaygın olan ve en çok ileri sürülen bazılarını
yazıp cevaplamaya çalışacağım:
Mesela
deniliyor ki Allah-u Teala Kur'an'da "Rıdvan
biatı"na katılan sahabeyi överek onlardan razı
olduğunu vurgulamıştır:
"Andolsun, Allah, sana o ağacın
altında biat ederlerken mu'minlerden razı
olmuştur, kalplerinde olanı bilmiş ve böylece
üzerlerine güven duygusu ve huzur indirmiştir ve
onlara yakın bir fethi sevap olarak vermiştir"
Bize göre
yukarıdaki âyette geçen övgü ve takdir, Şecere
-Rıdvan- Biati'ne katılan sahâbenin hepsi değil,
sadece mu'min olanları içindir.
Zira aksi takdirde biat sırasında orada bulunan
ve zahirde biat bile eden Abdullah b. Ubeyy, Evs
bin Havlî gibi münafık sahâbeleri de kapsamına
alması gerekir; oysa bunu söylemeye kimse
cesaret etmemiştir.
Evet,
Kur'ân'da da sarih ve mütaaddid âyetlerle ifade
edildiği gibi, sahâbe arasında da bir sürü
münafık kimseler vardı; Allah-u Teâlâ'nın bu
münafıkları kınadığı ve kötülediği âyetlerden
birinde şöyle buyrulmaktadır:
"Çevrenizdeki bedevilerden
münafık olanlar vardır ve Medine halkından da
nifakı alışkanlığa çevirmiş olanlar vardır; sen
onları bilmezsin, biz onları biliriz; biz onları
iki kere azaplandıracağız; sonra onlar büyük bir
azaba döndürülecekler."
Keza yine Nur
Suresi'nde de buyrulduğu gibi sahâbe arasından
bazıları Hz. Resulullah'ın (s.a.a) haremini
ahlâki sapmayla suçlayacak kadar iftiranın
boyutlarını
artırmış, Allah'ın gazabını üzerlerine çekerek
O'nun Resulü'ne (s.a.a) töhmet ve karalamada
bulunmuşlardır.
Yine Allah-u
Teâlâ'nın, asıl emellerini bilerek haklarında
şöyle buyurduğu münafıklar da vardı sahâbe
arasında:
"...Oysa onlar, bir ticaret veya
eğlence konusu gördüklerinde -fırsatı ganimet
sayarak- hemen ona doğru koştular ve seni ayakta
bıraktılar..."
Bu vakıa
Resulullah (s.a.a) mescidde durmuş Cuma
hutbelerini okurken vuku bulmuştur.
Keza, aynı "sahâbî"ler
arasında öyle münafıklar vardı ki Tebük gazvesi
-veya bir diğer rivâyete göre de Vedâ haccı-
dönüşünde Hureşi Geçidi'nde Hz. Resulullah'ın (s.a.a)
canına kastederek onu terör etmeye bile
yeltendiler.
Bütün bunlar
bir tarafa, önceden de değindiğimiz gibi, Hz.
Resulullah'ın (s.a.a) en yakın sahâbesi, onunla
en sık ve en samimi görüşen hanımları olduğu
halde onlar için bile âyette uyarı ve tehdit
geçmekte ve şöyle buyrulmaktadır:
"Ey
peygamberin kadınları, kim sizden açık bir
çirkinlikte ve utanmazlıkta bulunursa onun azabı
iki kat olarak artırılır; bu, Allah'a pek
kolaydır. Ama kim de sizden, Allah'a ve
Resulü'ne gönülden itaat eder ve salih bir
amelde bulunursa, ona da ecrini iki kere veririz,
ve biz ona üstün bir rızık da hazırlamışızdır.
Ey peygamberin kadınları! Siz diğer kadınlar
gibi değilsiniz..."
(Ahzab, 30-32)
Yine bir
başka yerde Allah-u Teâlâ, Hz. Resulullah'ın (s.a.a)
eşlerinden ikisine hitaben şöyle buyurmaktadır:
"Siz, Peygamber'in iki eşi, Allah'a tevbede
bulunmanız iyi olur, çünkü kalpleriniz eğrilik
gösterdi. Yok, eğer ona karşı birbirinize destek
olmağa kalkışırsanız, artık Allah onun
mevlasıdır, Cibril de ve mu'minlerin salih olanı
da. Bunların arkasından melekler de onun
destekçisidirler..." (Tahrim Suresinin
ilk âyetleri)
Yine eğer bu
ayet ve benzerinde bütün sahabe kastedilseydi ve
Ehl-i Sünnet'in dediği gibi onların hepsi adil
olsaydı, Buhari, Müslim ve bir çok muteber
kaynağın naklettiği şu hadisler abes olmaz mıydı?
Evet şöyle nakledilmiştir Resul-i Kibriya (s.a.a)
efendimizden:
"Kıyamet günü Ashâbımın önde
gelenlerinden bazısını getirip amel defteri
siyah olanlarla birlikte haşredecekler. Ben "Allah'ım!
Onlar benim Ashâbım!" dediğimde, şu cevabı
duyacağım: "Senden sonra bu Ashâbının neler
yaptıklarını bilmiyorsun!" O zaman ben de o
salih kulun sözlerini
(Mâide,
117'de Hz. İsa'nın (s.a) sözü kastediliyor)
tekrarlayacak "..Ve ben aralarında bulunduğum
sürece amellerine şahittim onların, beni
aralarından aldıktan sonra de kendin şahid oldun"
diyeceğim. Bunun üzerine bana şöyle denilecek:
"Sen aralarından ayrılır ayrılmaz bunlar mürted
olup dinden çıktılar ve eski hallerine döndüler"
Bir diğer
rivâyette de şöyle geçer:
"Kevser havuzu kenarında
Ashâbımdan bazılarını bana getirirler. Ben
onları tanıyınca -kim olduklarını onaylayınca-
onları benden ayırıp götürürler. O zaman ben "Ya
Rabbim! Ashâbımdı onlar..." dediğimde "Senden
sonra onların neler ettiğini bilmiyorsun..."
denilir bana"
Sahih-i
Müslim'de de Hz. Resulullah'ın (s.a.a) şöyle
buyurduğu kayıtlıdır:
"Kevser havuzu kıyısında, Ashâbım
ve arkadaşlarımdan bazısını bana getirip
gösterirler; ben hepsini birer birer tanıdıktan
sonra onları alıp götürürler. O zaman ben "Allah'ım!
Onlar benim Ashâbımdı" derim ve şu cevabı
duyarım: "Bunların senden sonra neler ettiğini
bilmezsin!.."
Hadis olarak
da yine en çok meşhur olan iki rivâyete
değinmekle yetineceğim:
a)-"Aşere-i Mübeşşere" Rivâyeti:
Ehl-i Sünnet
arasında çok meşhur olan ve bir kısım sahabe
hakkında sürekli referans olarak gösterilen
rivâyetlerden birisi "Aşere-i Mübeşşere Hadisi"
diye bilinen ve güya Allah Resulü'nün ismini
vererek cennetle müjdelediği on kişiyi anlatan
rivâyettir. Bu rivâyet hakkında şimdilik
aktarabileceğimiz bazı hususları şöyle
sıralayabiliriz:
1-Evvela
bu hadis en muteber hadis kaynağı kabul edilen
Buhârî ve Müslim'de nakledilmemiştir. Halbuki
Ehl-i Sünnet âlimlerinden bir çoğu Buhârî ve
Müslim'de olmayan bir hadis (aleyhlerinde olduğu
zaman) hemen Buhârî ve Müslim nakletmediği için
hadisin reddine kalkışırlar.
2-Bu
hadis iki Sahabîden nakledilmiştir ki ikisi de
bu hadise göre, müjdelenen on kişinin
içerisindedir. Birisi Abdurrahman b. Avf, diğeri
ise Said b. Zeyd. Bu ise sadakat ve taharetleri
başka delillerle sabit olamayan kimseler
hakkında, kendilerine yönelik bir tezkiye ve
medhiye niteliğini taşıdığı için şüphe ve
şaibeye muciptir.
3-Bu
hadisin bir râvisi Abdurrahman b. Hamid isminde
bir kişidir ki söz konusu hadisi, babası Hamid
b. Abdurrahman ez-Zuhri kanalıyla bir defasında
Abdurrahman b. Avf'tan, bir defasında ise direk
olarak Resul-i Ekrem'den nakletmiştir.
Bu senet
esastan batıl bir senettir. Zira evvela Hamid b.
Abdurrahman ez-Zuhrî bir kere sahâbî değil
tâbiîdir; tabîî olduğu için de Resulullah'tan
direk nakli söz konusu olamaz; saniyen
Abdurrahman b. Avf'tan nakli de
doğru değildir; zira bu adam hal tercemesinde
kaydedildiği üzere Hicrî 32. yılında, tam
Abdurrahman b. Avf'ın vefat ettiği senede veya
ondan bir sene sonra dünyaya gelmiştir.
Abdurrahman öldüğünde henüz bir bebek olan veya
daha dünyaya gelmemiş olan birisinin ondan hadis
rivayet etmesi düşünülebilir mi?!
Böylece bu rivâyetin senedi kopuk bir senet
olduğu için muteber sayılmaz.
4-
Hadisin nakledildiği diğer sahabî ise Said b.
Zeyd'dir.
Bu hadis iki
senedle Said'den nakledilmiştir. Hadisin metnine
bakıldığında, da görüldüğü gibi Said, bu hadisi
Muâviye zamanında Kûfe'de, Kûfe mescidinde
nakletmektedir.
Şimdi evvela
sormak lazım, bu kadar aradan zaman geçmesine
rağmen neden o güne kadar Said bu hadisi
nakletmemişti. Halbuki Peygamber'den sonra
saha-beler, ezcümle hadiste isimleri geçenler
arasında çıkan ihtilaflar, kavgalar sırasında en
çok bu tür hadislere ihtiyaç duyuluyordu. Eğer
böyle bir hadis olsaydı hemen kendisi veya
sevenleri ona sarılır ve onu referans olarak
gösterirlerdi. Halbuki tarih o zamana kadar
böyle bir hadise, herhangi birisi tarafından
temessük edildiğini nakletmemiştir.
Burada iki
ihtimal söz konusu olabilir; birincisi şu ki
Said, Hz. Ali'ye (a.s) açıkça yapılan
hakaretlere karşı onu savunmanın tek yolunu, onu
da o gün kabul gören bazı meşhur Sahabîlerin de
yanına koyarak, cennetlik olduklarını,
dolayısıyla hakaret edilmemesi gerektiğini
vurgulamakta gördüğü için böyle bir yola baş
vurmuştur.
Bundan da
daha güçlü ihtimal şu ki, Said tarihlerin de
yazdığı gibi Kûfe'de bulunduğunda, Muâviye'nin
valisinin ve Muâviye taraftarlarının Hz. Ali'ye
(a.s.) yaptıkları hakaretlere karşı gelmesi,
artı Yezid veliaht tayin edildiğinde de biat
etmeyip Mervân'la sert tartışmaya girdikten
sonra, Muâviye'nin hilelerinden ve başına
gelecek tehlikelerden korkarak kendisini bir
nebze emniyete almak için bu rivayeti uydurup,
ben Ali'yi de, muhaliflerini de seviyorum imajı
vermek istemiş olabilir.
Belki de hiç
birisi değil ve bu hadis Said'in diline
uydurulmuştur (ki bizce bu en mantıklı
ihtimaldir). Yoksa birbiriyle taban tabana zıt
düşünce ve tavırlar sergileyen, hatta birbiriyle
savaşan, on kişinin hepsinin de cennetlik olması
nasıl düşünülebilir?
Bu
çelişkileri gözleriyle görmek için, tarafsız bir
gözle konuyla ilgili değişik kaynakları
araştıran kimseler bunun açık örneklerine sık
sık rastlayabilirler. Bu on kişi arasında
yaşanan ihtilaf ve sürtüşmeler hakkında detaylı
bilgi sahibi olmak isteyen kimselere bizzat
Ehl-i Sünnet kaynaklarından gerekli bilgi ve
belgeler sunmamız mümkündür.
Hatırlatılması gereken bir diğer husus şudur ki,
faraza bu hadis doğru bile olsa, bunun benzeri
olan ve diğer bir kısım sahabînin cennetlik
olduklarını isimleriyle vurgulayan ve senet
açısından daha güçlü ve daha sahih olan hadisler
de bulunduğu halde neden sadece bu hadis dillere
destan olmuştur? Öyle ki mesela İmâm Ahmet b.
Hanbel "Bu on kişinin dışında kimseye, 'şu
cennetliktir' denmesi câiz değildir"
demektedir.
Mesela Hz.
Hasan ve Hz. Hüseyin hakkında:
"Hasan ve
Hüseyin cennet gençlerinin efendisidir" diye
buyurduğu hadis ittifakla sahih olarak kabul
edilmiyor mu?
Yine: "Hasan
ve Hüseyin'in, dedeleri, babaları, anneleri,
amcaları, halaları, teyzeleri, kendileri ve
ikisini sevenlerin hepsi cennettedir" buyurmamış
mıdır Allah'ın Resulü?!
Aynı şekilde
Hz. Fatıma'nın cennete girecek ilk kadın
olduğunu vurgulayan muhtelif hadisler, yine Hz.
Hatice annemizin cennetle müjdelenmesini,
cennetteki yerini açıklayan hadisler neden göz
ardı ediliyor?
Yine sahih
senetle şöyle buyurduğu rivâyet edilmemiş midir?:
"Hiç şüphesiz cennet şu dört kişiye müştaktır:
Ali b. Ebi Tâlib, Ammâr b. Yâsir, Selmân-ı
Fârisî ve Mikdad."
Yine şöyle
buyurmamış mıdır?:
"Cennet üç
kişiye müştaktır: Ali, Ammâr ve Bilâl."
Ahmed b.
Hanbel büyük bir hadisçi olmasına rağmen bu
hadisleri bilmiyor muydu ki "Bu on kişinin
dışında kimseye, 'şu cennetliktir' denmesi câiz
değildir" diyor?!
Evet, neden
sağlam senetlerle nakledilen bu hadislerden
kimsenin haberi yok?! Ama yukarıdaki hadis
senedi zayıf olmasına rağmen dillere destandır?!
Kararı sizin insaf ve hür vicdanınıza
bırakıyoruz.
b)-"Ashabım
gökteki yıldızlar gibidir; hangisine uyarsanız
hidayet bulursunuz" Rivâyeti:
Biz bu
rivâyet hakkında önce bu rivâyetin zayıf,
itibarsız ve uydurma olduğunu itiraf eden Sünni
âlimlerin isimlerini kaynaklarıyla birlikte
vereceğiz; daha sonra rivâyetin senetlerini
incelemeğe tâbi tutacağız;. ardından da hadisin
muhtevası üzerinde durmağa çalışacağız
Hadisi Zayıf Bilen Ehl-i Sünnet Alimleri:
1-İmam Ahmed
b. Hanbel (Ölüm: 241 hc.)
2-Hâfız Ebu
İbrâhim-il Muznî (Ölüm: 264 hc.)
3-Hâfız Ebu
Bekr-il Bezzâr (Ölüm: 292 hc.)
4-İbn-ül
Kattân -Hâfız Ebu Ahmed Abdullah b.Adiyy- (Ölüm:
365 hc.)
5-Hâfız Ebu-l
Hasan Dârekutnî (Ölüm: 385 hc.)
6-Hâfız İbn-i
Hazm -Ebu Muhammed Ali b. Ahmed- ( Ölüm: 456 hc.)
7-Hâfız
Beyhakî -Ebubekr Ahmed b. Hüseyin b. Ali b.
Abdullah- (Ölüm: 457 hc.)
8-Hâfız Ebu
Ömer İbn-i Abd-il Birr (Ölüm: 463 hc.)
9-Hâfız İbn-i
Esâkir -Ebu-l Kâsım Ali b. Hibetullah- (Ölüm:
571 hc.)
10-Hâfız
Abdurrahman Ebu-l Ferac İbn-il Cevzî (Ölüm: 597
hc.)
11-Hâfız
İbn-i Dihye –Ebu-l Hattab Ömer b. Hasan- (Ölüm:
633 hc.)
12-İmam
Esir-üd Din Ebu Hayyân-il Endülüsî (Ölüm: 745 hc.)
13-Hafız
Şemsüddin Ebu Abdillah ez-Zehebî Ölüm: 748 hc.)
14-Ahmed
İbn-i Abdülkadir Tâcuddin İbn-i Mektum Ebu
Muhammed-il Kaysî (Ölüm: 749 hc.)
15-Şemsüddin
İbn-i Kayyim-il Cevziyye (Ölüm: 751 hc.)
16-Hâfız
Zeynüddin Abdurrahim b. Hüseyn-il İrâkî (Olüm:
806 hc.)
17-Hafız
Şehabüddin İbn-i Hacer-il Askalânî ( Ölüm: 852
hc.)
18-Kemâlüddin
Muhammed İbn-il Hemmâm-il Hanefî (Ölüm: 861 hc.)
19-İbn-u
Emir-il Hâc -Şemsüddin Muhammed b. Muhammed b.
Muhammed b. Hasan- (Ölüm: 879 hc.)
20-Hâfız
Şemsuddin Ebulhayr Muhammed b. Abdurrahman
Es-Sahavî (Ölüm: 902 hc.)
21-Kemâlüddin
Ebu-l Meâlî Muhammed b. Emir Nâsıruddin Muhammed
b. Ebî Bekr b. Ali b. Ebî Şerif-il Makdisî-iş
Şâfiî (Ölüm: 906 hc.)
22-Hâfız
Celâlüddin-is Suyûtî eş-Şâfiî (Ölüm: 911 hc.)
23-Şeyh
Aliyy-ül Muttaki-l Hindî (Ölüm: 975 hc.)
24-Şeyh
Aliyy-ül Kâriyy-ül Mekkî (Ölüm: 1014 hc.)
25-El-Mennâviyy-üş Şâfiî -Abdürrauf b. Tâc-ül
Ârifin b. Ali b. Zeynülâbidin- (Ölüm: 1029 hc.)
26-Şeyh
Şehâbüddin-il Hafâcî-il Hanefî -Ahmed b.
Muhammed b. Ömer- (Ölüm: 1096 hc.)
27-Kâzî
Muhibbullah-il Behârî-il Hindî (Ölüm: 1119 hc.)
28-Kâzî
Muhammed b. Ali b. Muhammed b. Abdullah-iş
Şevkânî (Ölüm: 1250 hc.)
29-Sadik
Muhammed Hasan Hân (Ölüm: 1307 hc.)
Burada şunu
da hatırlatmamız gerekir ki bu isimleri biz
örnek olarak zikrettik; yoksa bu hadisin uydurma
veya zayıf olduğunu itiraf eden Sünnî âlimlerin
sayısı daha fazladır. Mesela İbn-ül Mulakkin,
İbni Teymiye, Celâl-ül Muhallî, Ebu Nasr-is
Seczî, Ebuzer-ül Halebî, Ahmed b. Kâsım-il İbâdî,
Es-Sebukî, İbn-i İmâm-il Kâmiliyye, Mevlevî
Nizâmuddin, Mevlevî Abd-ül Ali Bahr-ul Ulûm,
Muhammed Nâsıruddin-il Albânî ve Seyyid Muhammed
İbn-i Akil-il Alevî gibi âlimleri de bunlara
ekleyebiliriz.
Açıklamamız
gereken bir diğer husus da şudur ki, "Yıldızlar
" rivayetinin bazı nakillerinde "Ümmetimin
ihtilâfı rahmettir" şeklinde bir söz de yine
Resulullah'a isnad edilmiştir ki aynı senetle
nakledildiği için o rivâyetin zayıf ve uydurma
olduğunu söyleyenlerin sözleri doğal olarak bu
rivâyet için de geçerlidir ki bunlardan
bazılarının ismini örnek olarak zikredip
geçiyoruz: Hâfız İrâkî, Hafız Muhammed b. Tâhir,
Tabarânî, Deylemî, Muhammed Nâsıruddin-il Albânî
ve...
Rivâyetin
Senedi Üzerine:
Gerçi bir
önceki bölümde bir kısmının isimlerini
verdiğimiz Ehl-i Sünnet âlimlerinin, rivayetin
zayıflığını ve uydurma olduğunu teyit ve tasdik
etmeleri, bizi rivâyetin senedini incelemekten
müstağnî kılıyor; ama yine de bahsimizin tekmili
ve hiçbir şüpheye mahal vermemek için rivâyetin
senedi üzerinde de kısa bir incelemenin uygun
olacağını düşünüyoruz.
Evet bu
rivayet bildiğimiz kadarıyla altı sahabîden
nakledilmiştir ki aşağıda teker teker ele
alacağımız üzere bunların hiç birisinin senedi
sağlam değildir:
*Abdullah
İbn-i Ömer:
Bu rivâyet
Abdullah İbn-i Ömer'den iki senedle
nakledilmiştir; bu iki senedin birisinde ezcümle
şu iki râvînin isimleri göze çarpmaktadır:
1-Abdurrahim
b. Zeyd:
Buhâri'nin
ve Nesâî'nin "Ez-Zuafâ" (Zayıf Râvîler) isimli
kitaplarında, İbn-i Ebi Hâtem'in "El-İlel"
kitabında, İbn-i Cevzî'nin "El-Mevzuât" ve "El-İlel-ül
Mütenâhiye" kitaplarında, Zehebî'nin "Mizân-ül
İ'tidâl", "El-Kâşif" ve "El-Muğnî" kitaplarında,
Hazrecî'nin "Hulâsat-u Tezhib-i Tehzib-il Kemâl"
kitabında ve diğer çoğu ricâl kitaplarında bu
râvî, "Hiçbir değeri yoktur", "Çok yalancıdır",
"Çok yalancı bir habistir" gibi tabirlerle
tanıtılmıştır.
2-Zeyd-ül
Ammi:
Bu adam
yukarıda bahsettiğimiz Abdurrahim'in babasıdır.
Şevkânî Şöyle diyor: "O ikisi son derece
zayıftırlar." İbn-i Sa'd "Zeyd hadiste zayıftır
demiştir. İbn-i Adiy ise onun hakkında "Onun
bütün rivâyetleri ve ondan rivâyet eden bütün
râvîler zayıftır" tespitinde bulunmuştur.
Diğer senede
gelince onda da ezcümle "Hamzat-ül Cezri" (Hamza
b. Ebî Hamza en-Nasibi)'yi görmekteyiz. Onun
hakkında ise ricâl âlimleri şu tabirleri
kullanmışlardır: "Hadisi münkerdir", "Hadisi
terkedilmiştir", "Hadisi atılmıştır", "Bir şeye
yaramaz", "Hadis uyduran birisidir", "Bir para
etmez."
*2. Halife
Ömer b. Hattab:
2. Halif'e
Ömer'e dayandırılar rivâyette ise şu râvilerin
ismi geçmektedir:
1-Naim b.
Hammad:
İbn-i Cevzî
onun hakkında şu tespitte bulunmuştur: "Naim (ricâl
âlimleri tarafından) cerhedilmiştir."
2-Abdürrahim
b. Zeyd: Durumu açıklandı.
3-Zeyd-ül
Ammî: Durumu açıklandı.
*Câbir b.
Abdillah-il Ensârî:
Câbir'e
dayandırılan rivâyet de iki senetle
nakledilmiştir. Bu senetlerin birisinde rivâyet
ta Mâlik b. Enes'e ondan da ta Câbire kadar
uzanıyor; ancak Mâlik'ten aşağıya bütün râvîler
mechul ve tanınmayan kimselerdir. Bunu İbn-i
Hacer Askalânî "Tahric-u Ehâdis-il Keşşâf"
isimli eserinde açıkça beyan etmiştir.
Diğer senedde
ise şu râvîlerin ismini görmekteyiz:
1-Ebu Süfyân:
İbn-i Hazm "Ebu
Süfyân zayıftır" demiştir.
2-Selâm b.
Selim:
Yine İbn-i href="#_ftn52"
name="_ftnref52" title="">
Diğer senedde
ise şu râvîlerin ismini görmekteyiz:
1-Ebu Süfyân:
İbn-i Hazm "Ebu
Süfyân zayıftır" demiştir.
2-Selâm b.
Selim:
Yine İbn-i
Hazm Bu râvî hakkında ricâl alimlerinden şu
görüşleri nakletmiştir: İbn-i Hacer: "Selam
zayıftır." İbn-i Harâş: "O çok yalancıdır."
İbn-i Habbân: "O bir çok uydurma hadis rivâyet
etmiştir." Ardından da "Bu adamın zayıflığında
icma edilmiştir" tespitini eklemiştir İbn-i Hazm.
3-Hâris b.
Gasîn:
İbn-i Abd-il
Birr rivâyeti bu senedle naklettikten sonra
şöyle demiştir: "Bu sened hüccet olamaz; zira
senette yer alan "Hâris b. Gasîn" mechuldür ve
durumu belli değildir. Yine Ebu Amr ve
Zeynüddin-il İrâkî de onun hakkında aynı şeyi
söylemişlerdir.
*Abdullah
İbn-i Abbâs:
Abdullah
İbn-i Abbâs'a dayandırılan rivâyetin senedinde
ezcümle şu râvîlerin ismi geçmektedir:
1-Süleyman
İbn-i Ebî Kerîme:
Ebu Hâtem
Râzî, Celâlüddin Suyûtî ve Muhammed b. Tâhir
onun zayıf olduğunu söylemişlerdir. İbn-i Adiy
ise "Onun bütün hadisleri münkerdir" demiştir.
Zehebî'nin tespiti ise şöyledir: "O, itibarsız
ve bir çok münker (hadisin) sahibidir.
2-Cüveybır b.
Said:
Bu râvî
zayıflığı hakkında ricâl âlimlerinin
söylediklerinden bazısı şöyledir: Nesâî ve
Dârekutnî: "Hadisi terkedilmiştir." Buhari Ali
b. Yahya'dan şöyle nakletmektedir: "Cuveybır'ın
iki hadis naklettiğini biliyorum." Ardından
ikisini de naklederek onların zayıf olduğunu
ortaya koymuştur. İbn-i Cevzî: "Cuveybır'a
gelince, onun zayıf olduğunda icma etmişlerdir."
Ahmed b. Hanbel: "Onun hadisiyle iştigal edilmez."
İbn-i Muin: "Hiçbir şeye değmez." Cevzecânî: "Onunla
iştigal edilmez." Ve benzeri bir çok tabir..
3-Ez-Zahhâk
b. Müzâhim:
Bu râvî
hakkında da şu tabirler kullanılmıştır: "Bu
adamdan hadis nakledilmezdi." "Hadis hususunda
zayıftır." "Âlimler tarafından cerh edilmiştir."
Şu'be ve bir çok âlim ise onun İbn-i Abbas'ı
görmediğini iddia etmişlerdir.
*Ebu
Hureyre:
Ebu
Hureyre'ye dayandırılan rivâyetin senedinde "Cafer
b. Abd-ül Vahid-il Kâzî el-Hâşimî" isimli
râvînin ismi de geçmektedir. Rical kitaplarında
bu şahıs da "Hadis uyduran", "Hadis çalan", "Yalancı",
"Hadisi terkedilen" vb. tabirlerle tanıtılmıştır.
Arıca
bilindiği gibi Ebu Hureyre'nin kendisi de bir
çokları tarafından muteber birisi olarak kabul
edilmiyor.
*Enes b.
Mâlik:
Enes b.
Mâlik'e dayandırılan rivayetin senedinde ise "Bişr
İbn-il Hüseyin" isimli bir râvînin ismini
görmekteyiz ki rivâyeti Zübeyr b. Adiy kanalıyla
Enes'ten nakletmektedir.
Zehebî "El-Muğnî"
kitabında, Dârekutnî'nin onun hakkında "Terkedilmiştir"
ve Ebu Hâtem'in ise "O Zübeyr'in diline yalan
uydurmuştur" dediğini nakletmektedir. Bu râvi
hakkında diğer rical alimlerinin yergilerini
görmek için İbn-i Hacer Askalânî'nin "Lisân-ül
Mizân" kitabına bakılabilir.
Böylece bu
rivâyetin bütün senetlerini incelemiş
bulunuyoruz; gördüğünüz gibi bu senetlerin hiç
biri sahih değil ve bazısında üç, bazısında iki
ve bazısında da en az bir tane zayıf râvî
olduğunu bizzat Ehl-i Sünnet'in kendi ricâl
kitaplarına ve ricâl âlimlerinin görüşlerine
dayanarak ispatlamış olduk.
Rivâyetin
Muhtevası Üzerine:
Rivâyetin
muhtevası hakkında da birkaç nükteyi
hatırlatmakla yetineceğiz:
1-Eğer
gerçekten bu rivayet doğru olsaydı ve
Resulullah'ın etrafında bulanan sahabenin her
birisi gökteki yıldızlar gibi olsaydı, o zaman
mesela şu âyetlerin indirilmesinin bir anlamı
olur muydu?: "Eğer o (Peygamber) ölür ve ya
öldürülürse topuklarınız üzerine gerisin geriye
mi döneceksiniz."
"Etrafınızda
olan bedevilerden ve Medine ehlinden nifakı adet
haline getirmiş nice münafıklar vardır ki sen
onları bilmezsin; onları biz biliriz. Yakında
onları iki defa azap edeceğiz; sonra da büyük
bir azaba döndürüleceklerdir."
Eğer
sahabenin hepsi âdil ve her biri bir hidâyet
yıldızı olsaydı, Allah Resulü onlara hitaben: "Aman!
Benden sonra kafirler olarak geri dönmeyin."
Veya: "Şirk
sizin aranızda karıncanın ayak sesinden de gizli
olacaktır."
Yada: "Çok
geçmeden, ümmetim yetmiş üç fırkaya bölünecektir
ki onlardan sadece birisi kurtuluşa erecektir..."
buyurur muydu?!
Yine önceden
de naklettiğimiz şu hadisi şerif sahabenin
hepsinin âdil oluşu ve her birisinin bir hidâyet
yıldızı olduğuyla bağdaşıyor mu acaba?:
"Kıyamet günü
ashâbımın önde gelenlerinden bazısını getirip
amel defteri siyah olanlarla birlikte
haşredecekler. Ben "Allah'ım! Onlar benim
Ashâbım!" dediğimde, şu cevabı duyacağım:
"Senden sonra bu Ashâbının neler yaptıklarını
bilmiyorsun!" O zaman ben de o salih kulun
sözlerini (Mâide, 117'de Hz. İsa'nın (s.a) sözü
kastediliyor) tekrarlayacak "..Ve ben aralarında
bulunduğum sürece amellerine şahittim onların,
beni aralarından aldıktan sonra da kendin şahid
oldun" diyeceğim. Bunun üzerine bana şöyle
denilecek: "Sen aralarından ayrılır ayrılmaz
bunlar mürted olup dinden çıktılar ve eski
hallerine döndüler."
Bakın bu
hadiste Allah Resulü açık bir şekilde
kendisinden uzaklaştırılan kimselerin,
ashabından olduğunu söylüyor. Bu da açıkça öyle
her sahabî denen kimsenin hidayet yıldızı ve
âdil olmadığını, dolayısıyla bahis mevzumuz olan
"Yıldızlar" rivâyetinin doğru olamayacağını
ortaya koyuyor.
2-Sahabî ismi
ile anılan bir çoklarının hayat hikayeleri, bir
çok amelleri ve icraatı bu rivâyetin doğru
olamayacağının bir diğer açık kanıtıdır. Zira
bunlardan bugün bile takdis edilen bir
çoklarının, yalancılık, birbirine küfretme,
iftirada bulunma, zina, şarap içme ve
birbirleriyle savaşma ve birbirlerinin kanını
dökme gibi Kur'an âyetleri ve Resul'ün
sünnetiyle yasaklanan ve yapan kimselerin fâsık
ve fâcir olup büyük azapları hak ettikleri,
büyük günah ve kötülüklere bulaştıklarını bir
çok muteber kaynakta okumaktayız ki ben bunun
örneklerine geçersem söz haddinden fazla
uzayacağı için vazgeçiyorum; ama önceden de
dediğim gibi sen istediğin taktirde bunların
hepsine inkar edilemeyecek örnekler (hem de
Sünnî kaynaklardan) vermeğe hazırım muhterem
kardeşim.
Durum
böyleyken söz konusu rivayeti doğru kabul edip
bu amellere bulaşan kimseleri hidayet yıldızı
olarak addetmeği siz akıl ve mantığınıza
sığdırabiliyor musunuz ki Allah'ın Resulü'ne de
böyle bir sözü yakıştırabilesiniz?! Yoksa
Resulullah kendinden sonra meydana gelecek
olaylardan haberi yok muydu? En azından bu
olayların meydana gelebileceğine ihtimal bile
vermiyor muydu? Hayır kesinlikle böyle bir şey
doğru olamaz. Zira yukarıda örnek olarak
zikrettiğimiz âyet ve hadisler, bunun böyle
olamadığını ve Allah Resulü'nün bu olaylardan
haberdar olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu
ise bu hadisin kesinlikle uydurma olduğunu
ortaya koyuyor. Zira haberdar olduğu halde böyle
bir şeyi buyurması asla düşünülemez.
3-Ashabın en
azından bir kısmının arasında çoğu zaman
şiddetli ihtilafların yaşandığını, bir çok
konuda farklı düşündüklerini, hatta bu
ihtilafların bazen kavga ve nizaya ve bilindiği
gibi bazen binlerce insanın kanlarının
akıtılmasına vesile olan savaşlara dönüştüğünü
görmekteyiz (Cemel, Sıffın ve Nehrevan savaşları
gibi). Biz bütün bunlarda, onları mazur bile
görsek (ki böyle olduğunu kesinlikle kabul
etmiyoruz) her birisinin farklı ve bazen taban
tabana zıt görüş ve davranışlarının hidâyete
götüreceğini kabul etmemiz asla mümkün değildir.
Zira bu, Allah Resulü'nün ümmetini aynı zamanda
çelişkili yollara ve hedeflere sevk ve teşvik
ettiği anlamına gelir ki bu da hikmet ve hidayet,
akıl ve mantık Resulü olan Habibi Kibriya'dan
kesinlikle uzaktır. Kısacası bu rivâyetin böyle
bir muhtevaya sahip olması onun uydurma olduğunu
ispatlamaya yeter, artar bile.
Evet kardeşim,
bir şeyin meşhur olması bizi aldatmamalıdır.
Nice meşhur görüş ve rivâyetler vardır ki ciddi
bir araştırma ve incelemeye tabi tutulduğunda,
esastan yalan ve uydurma olduğunu görürsünüz.
Bugün muhakkik âlimler uzun araştırmaların
neticesinde onlarca sahabî ve râvinin uydurma
olduğunu ve asla dünyada yaşamadıklarını ve
mesela Seyf b. Ömer gibi zındıklıkla suçlanan,
dinini dünyaya satmış bazı kıssacı ve yalancı
râvilerin hayal ürünlerinden ibarettir. Arzu
edenler Allame Murtaza Askerî'nin "Yüz elli
uydurma sahabî" ve "Uydurma raviler" kitaplarına
müracaat edebilirler. Allah-u Teala cümlemize
hakkı hak, bâtılı bâtıl görebilen basiretli bir
göz ve nurlu bir kalp inayet buyursun. Amin!
Şunu da
eklemem gerekir ki eğer yukarıda ki cümlelerden
(yani: "Yapmayın, etmeyin, aziz Sahabe'ye dil
uzatmayın... Ehl-i Beyt sevgisi perdesi altında
sünnet berhava ediliyor. Hadis-i Şerifler
bombardıman ediliyor. Aziz Sahabe'ye sövülüyor...
olmaz böyle şey... kaş yaparken göz çıkarılıyor..."
sözlerinizden) başkalarını kastediyorsanız onu
bilemem. Ama eğer bizleri (yani Caferi Mezhebi
mensuplarını) kastediyorsanız, buna asla
katılmıyorum ve durumun tam tersine olduğunu
iddia ediyorum. Yani aynı cümlelerin tersinin
daha doğru olacağını düşünüyorum; şöyle ki:
"Sahabeyi
tümden temize çıkarmak perdesi altında Ehl-i
Beyt daima arka plana itilmiş ve fikri ve ameli
planların hiçbir yerinde yer verilmemiş, söz
hakkı tanınmamıştır onlara. Evet Sahabe'yi
kurtarayım diye Kur'an ve sünnet'in en açık
hükümleri göz ardı ediliyor. Ehl-i Beyt hakkında
nakledilen en açık ve sağlam hadisler dahi
görmezden geliniyor. Aziz ve Pak Ehl-i Beyt'in
en azılı düşmanları dahi (Muaviye, Amr b. As,
Mervan, Harun Reşit ve ...gibi) temize
çıkarılmaya, hoş görülmeye çalışılıyor... olmaz
böyle şey... kaş yapayım derken göz çıkarılıyor.''
Sonra
Sünnet'ten, hadislerden bahsediyorsunuz;
sünnetin berheva edildiğini, hadislerin
bombardıman edildiğinden bahsediyorsun...
Muhterem,
eğer bizi kastediyorsan, şunu bilesiniz ki biz
de Ehl-i Beyt mektebi mensupları olarak Allah
Resulü'nün mübarek sünnetine bütün vücudumuzla
inanıyor ve onu da Kur'ân-ı Kerim'in yanı sıra
İslâm'ın ikinci kaynağı olarak görüyoruz. Bir
ıstılahın bir grup üzerinde yaygınlaşması,
başkalarının ondan uzak olması veya onu kabul
etmemesi anlamına gelmez. Sizin deyiminizden
esinlenerek diyorum ki "Sünnetcilik" kimsenin
inhisarında değil.. Vesselam."
Evet aziz
kardeşim, asıl önemli olan isim değil, kimin ne
kadar iddiasında samimi ve gerçekçi olup
olmadığıdır; önemli olan kimin gerçekten ne
kadar "Sünnet Ehli" olup olmamasıdır. Bunu
tarafsız bir gözle, belgelere ve tarihi
gerçeklere dayanarak araştırmak gerekir. "Ali
Şiası" veya "Ehl-i Beyt taraftarı" kavramı için
de aynı şey geçerlidir. Evet gerçek bir Sünnet
ehli, Ali Şiasıdır. Aynı zamanda gerçek bir Ali
Şiası Sünnet ehlidir de. Yani öyle olmaya
mecburdur. Ancak her müddaînin iddiasında ne
kadar sâdık olup olmadığı ayrı bir konudur. İşte
asıl önem arzeden ve gerçekten araştırılması
gereken konu budur, aziz kardeşim. Bunu, sadece
iddialarla yetinmeyip her kesin derinlemesine
araştırması gerekir.
Ben bu konuda
şimdilik birkaç hususa kısaca değinip geçeceğim;
daha sonra gerektiğinde daha çok dururuz bu konu
üzerinde inşaallah.
Sünni
kardeşlerimiz, eğer gerçekten Sünnet'e sarılmayı
yeğliyorlarsa, o zaman neden mesela Sahih-i
Müslim başta olmak üzere Kütüb-i Sitte ve diğer
bir çok kaynakta en az otuz senetle nakledilen "Sekaleyn"
(iki emanet) hadisine amel etmiyorlar? Yoksa
otuz senetli bir hadis sünnetten sayılmıyor mu?
Hayır biz ona da amel ediyoruz diyorlarsa, o
zaman somut delillerle iddialarını ispat
etsinler. Oysa biz hiç de öyle olmadığını
görüyoruz. Zira Kur'ân ve Ehl-i Beyt'e sarılmak
onlara uymak, onları rehber edinmekse, Allah
rızası için söylesinler hangi din veya dünya
işlerinde onları kendilerine rehber
edinmişlerdir? Ehl-i Beyt'ten bahsedilince bu
kardeşlerimiz hemen "Biz Ehl-i Beyt'i sevmiyor
muyuz sanki?" deyip işin içinden sıyrılmaya
çalışıyorlar. Evet Ehl-i Beyt sevgisi önemli bir
meseledir ve Kur'ân'ın emridir. Ancak sevmek
ayrı şeydir; rehber ve önder edinmek ayrı. (Gerçi
hakiki sevgi insanı ittibaya da götürür.)
Durum böyle iken Sünni Camianın fıkhı mı Ehl-i
Beyt'e dayanıyor, tefsiri mi, hadisi mi, hangisi?
Çeşitli dallardaki İmâmlarının içerisinde Ehl-i
Beyt'ten bir kişi dahi bulabilir misiniz? Yoksa
Ehl-i Beyt başkalarıdır da biz mi yanılmışız?!
Bazı Sünnî
kardeşlerimiz gerçeklerden habersiz oldukları
için diyorlar ki: Şîîler Ehl-i Beyt'in dışında
bütün sahabeleri ve mezhep İmâmlarını
reddediyorlar; bizden de aynı şeyi bekliyorlar."
Halbuki bu yanlış ve asılsız bir isnattır.
Önceden de değindiğimiz gibi Şia Ehl-i Beyt'in
yanı sıra onlarca sahabiden hadis nakletmiş ve
onların görüşlerine itibar etmiştir. Şîa
kaynaklarını araştıranlar bu gerçeği açık bir
şekilde görebilirler. Ancak iki hususta Şîa
Sünnilerden farklı düşünmektedir: Birincisi, Şîa
onlar gibi Sahabenin hepsine, aralarında hiçbir
fark gözetmeksizin itibar etmemektedir. Mesela
hakkında onlarca şaibe bulunan
ve Resulullah'ın vefatından iki veya üç yıl önce
müslüman olan "Ebu Hureyre"nin hadislerine
kesinlikle itibar etmemektedir. Oysa Sünni'lerin
kaynaklarında en çok hadis (5374 gibi büyük bir
rakam) ondan nakledilmiştir. İkincisi, başka
râvilerin naklettiği hadisler veya başka
İmâmların görüşleri, Ehl-i Beyt'in rivâyetleri
veya görüşleriyle çeliştiğinde, mutlaka Ehl-i
Beyt'inkini tercih ediyorlar. Zira onlar
hakkında Kur'ân ve sünnette bulunan referanslar,
başka hiçbir kimsenin hakkında yoktur.
Evet Şîa
Sünnet'e itibar ediyor ama, Ebu Hureyrelerden,
Semure b. Cündeplerden,
İmran b. Hattanlardan,
Ömer b. Sa'dlardan
Muâviyelerden,
ve...nakledilen sünnete değil, Ehl-i Beyt gibi
berrak ve tertemiz bir kaynaktan elimize ulaşan
sünnete; Peygamber yoluna sadakat ve
bağlılıklarını sonuna kadar devam ettiren
sahabeden nakledilen sünnete.
Şîa'ya bu
eleştiriyi yönelten kardeşlerimiz eğer biraz
araştırma ehli olsalar, en azından kendi
kaynaklarını biraz ciddi ve tarafsız bir gözle
tedkik etseler, görecekler ki aslında bu
eleştiriyi asıl hak eden Sünni camiasıdır, Şia
değil. Zira Sünnî kardeşlerimiz Ehl-i Beyt'i
sahabeden sayıyor mu, saymıyor mu? Ehl-i Beyt'in
de en az diğer sahabe kadar Peygamber'imizin
ilim ve irfanından nasiplendiğine inanıyorlar mı,
inanmıyorlar mı? Eğer her iki soruya da
cevapları müspet ise o halde neden Ehl-i
Beyt'ten naklettikleri hadisler yok denecek
kadar azdır? Resulullah'ın hayatının son iki
yılında müslüman olan Ebu Hureyre'den 5374 hadis,
Abdullah İbn-i Ömer'den 2630 hadis, Ümm-ül
Mu'minin Âişe'den 2210 hadis nakleden Sünnî
kaynakları, çocukluğundan beri Resulullah'ın
elinde yetişen, Resulullah'ın ilim şehrinin
kapısı olan Hz. Ali'den, yine nübüvvet bağının
meyvesi Hz. Fâtıma'dan, Peygamber bağının iki
emsalsiz gülü İmâm Hasan ve İmâm Hüseyin'den kaç
hadis nakletmişlerdir acaba, biliyorlar mı?
İslâm'da yazılan ilk hadis kaynağı olduğu iddia
edilen "El-Muvatta" kitabında İmâm Mâlik neden
Hz. Ali'den bir hadis dahi nakletmemiştir?! Şu
ana kadar bir Sünnî âlimi dahi, İmâm Mâlik'i bu
tutumundan dolayı eleştirmiş midir?
Sonra,
sünnete sahip çıkmak, sünneti yaşatmak, eğer
gerçekten bu kadar önemli ise (ki öyledir de), o
zaman neden Peygamber'den (s.a.a) sonra
Efendimiz'in hadislerini yazmak ve nakletmek, en
az bir buçuk asır (Ömer b. Abdülaziz'in zamanına
kadar) yasaklandı; hadis nakletmekte ısrarcı
davranan nice sahabiler (İbn-i Mes'ud ve Said-i
Hudri gibi) kırbaçlandı; hapis ve sürgüne
gönderildi. Yazılmış nice hadis kitapları
yakıldı. Bunların kimler tarafından yapıldığını
artık kendiniz araştırın.
Bir de Sünnî
kardeşlerimiz hangi Peygamber'in sünnetinden
bahsediyorlar acaba? Hiçbir zaman kendi heva ve
hevesine, düşünce ve tutkularına göre değil,
vahye dayanarak konuşan,
verdiği her şeyin ümmet tarafından istisnasız
olarak alınıp amel edilmesi, sakındırdığı her
şeyden de istisnasız olarak sakınılması gereken,
itaati mutlak bir şekilde ümmete farz kılınan,
bir şeye hükmettiğinde mu'minler için başka bir
seçme hakkı bulunmayan
masûm bir Peygamber'in sünnetinden mi, yoksa bir
çok yerde içtihâd yapan, hatta yaptığı
içtihadlarda hata yapabilen, hatta içtihadı
başka birilerinin içtihadıyla kıyaslanan, hatta
bazen onun içtihadına tercih edilen,
bazı sahabelerle ihtilafa düştüğünde, sonradan
onun değil söz konusu sahabinin görüşüne uygun
vahiy inen
bir Peygamber'in sünnetinden mi?! Birinci tür
sünnete amenna; ama ikinci tür sünneti biz
istemiyoruz kardeşler; alın sizin olsun. Bize de
bundan dolayı Sünnet dışı, bid'at ehli
diyorsanız, o da sizin bileceğiniz iştir.
Yine eğer
sünnetten maksat Resulullah'ın istisnasız bütün
söz, fiil ve takriri ise ve bunlara uymak, itaat
etmek gerekiyor ve aksine hareket edenler sünnet
dışı ve bid'at ehli oluyorsa, acaba bu hüküm
gelmiş geçmiş herkesi (mesela sahabeyi de)
bağlıyor mu, yoksa sadece bizlere mi aittir?
Eğer sahabe de bu hükme (hatta birinci derecede)
dahil ise, o halde neden Peygamber'in açık
emrine (hatta hayattayken) ters düşen bazı
sahabiler,
sünnet muhalifi, bid'at ehli sayılma yerine,
eylem ve söylemleri, bin bir türlü te'vil
edilmeğe çalışılmaktadır?!
Aziz kardeşim
siz, "Kur'ân bize yeter .." tezinin ilk
olarak kim veya kimler tarafından ortaya
atıldığını biliyor musunuz? Her halükarda bunu
da araştırmanızı bir kardeşiniz olarak tavsiye
ederim.
Mektubunuzun
devamında şöyle diyorsunuz:
"Gardaşım bu
mektupta seni veya buradaki kardeşleri hedef
alıp sizleri itham etmiyorum... yellerin nereden
estiğini biliyorum... ve sizlere gardaşlık
vazifemi yapmak istiyorum. Oyuna gelmeyiniz. Bu
rüzgârı estirenlerin hedefi Hazret-î Kur'an'dır.
Bu rüzgârı estirenlerin Ehl-i Beyt sevgisi ile
uzaktan yakından hiçbir âlakası yoktur..."
Aziz kardeşim,
madem gardaşlık vazifenizi yapıyordunuz, bari
bunu eksiksiz yapıp da açık açık bu rüzgârları
estirenleri bize de tanıtsaydınız; biz de daha
çok tedbirli olsaydık ve (sizin tabirinizle)
oyuna gelmeseydik; henüz vakit geç değil;
gelecek mektubunuzda bunu açık bir şekilde
belirtirseniz minnettar olurum.
Bu dölümün
devamında bir cümleniz var ki katılmamak mümkün
değil; diyorsunuz ki: "Ehl-i Beyt sevgisi de
hiçbir şahsın veya zümrenin veya mezhebin
inhisarı altında değildir, vesselâm."
Hay ağzınıza
sağlık; ne güzel bir söz! Bizim de hep
anlatmaya çalışıp da bir türlü anlatamadığımız
hakikati ne güzel dile getirmişsiniz! Vallahi,
Billahi, Tillahi, biz de bunu insanımıza
anlatabilmek için didiniyor ve diyoruz ki, eğer
Peygamber bu ümmetin hepsinin Peygamberiyse, o
halde onun Ehl-i Beyt'ine de bütün ümmet sahip
çıkmalı, Peygamberlerinin onlar hakkında
buyurduklarına kulak tıkamamalıdır.
Eğer Allah'ın
Resulü (s.a.a) onlar hakkında "Her şeyin bir
temeli vardır; İslam'ın temeli de Beni ve Ehl-i
Beyt'imi sevmektir."
"Ehl-i
Beyt'imi kendi aranızda, bedendeki baş ve
baştaki göz yerine koyun..."
"Ben sizin
aranızda iki ağır-değerli emanet bırakıyorum;
biri Allah'ın kitabı, diğeri itretimden olan
Ehl-i Beytim. Bu ikisine sarıldığınız müddetçe
asla dalalete düşmezsiniz. Bu ikisi Kevser
havuzu başında bana kavuşuncaya kadar asla
birbirinden ayrılmazlar..."
"Benim Ehl-i
Beyt'im Nuh'un Gemisine benzer; ona binen
kurtulur, binmeyen boğulur, helâk olur"
buyururken bunu (sizin de dediğiniz gibi)
ümmetinden belli bir zümre için söylemiyordu
herhalde!
Peki şimdi
Allah rızası için kendimizi bir muhasebeye tâbi
tutarsak, gerçekten bu gün Ehl-i Sünnet camiası,
Ehl-i Beyt'e Resulullah'ın buyurduğu şekilde
sahip çıkıyor mu? Onları Kur'an ve Sünnet'in
istediği yere koyuyor mu?
Yani Ehl-i
Beyt sevgisinin, dinin temeli olacak şekilde
hakkı veriliyor mu? Yoksa bu kuru bir sevgiden
öteye gitmiyor mu?
Gerçekten
Ehl-i Beyt, bedendeki baş, baştaki göz yerine
koyuluyor mu?
Sahi sizin şu
sakaleyn (iki ağır emanet) hadisinden ne
anladığınızı çok merak ediyorum.
"Bu ikisi
benim emanetimdir, onlara sarıldığınız müddetçe
asla dalâlete düşmezsiniz" buyururken, bu "sarılma"dan
neyi kastediyordu Allah'ın Habibi? Yine onları
Nuh'un Gemisine benzetip "Ona binenlerin
kurtulacağını, binmeyenlerin helâk olacağını"
söylerken ne demek istiyordu ve bugün Ehl-i
Sünnet, bu kastedileni yerine getiriyor mu?
Benim bütün bu hadislerden (ki bunların çoğu
sahih senetle, hatta bazısı mütevâtir olarak
Ehl-i Sünnet'in en muteber kaynaklarında bile
nakledilmiştir) anladığım, Ehl-i Beyt'e
sarılmanın, onların gemisine binmenin, onları
baş-göz yerine koymanın, onları örnek ve önder
edinmenin açık bir ifadesidir; yanılıyorsam siz
düzeltin. Eğer siz de aynı şeyi anlıyorsanız o
zaman Hak için söyleyin, Sünni kardeşlerimiz,
hangi fikri veya ameli planda Ehl-i Beyt'i
kendilerine örnek ve önder edinmişlerdir?! Şu
kaynaklar, şu da uygulamalar! Gösterin Allah
rızası için.
Bir de aziz
kardeşim "Ehl-i Beyt, kimsenin inhisarı altında
değil" diyorsunuz; elhak doğru; ama eğer
birileri, kendi bildikleri sebeplerden dolayı
onlara gereği gibi sahip çıkmıyor, onların ilim
irfanından istifade etmiyor, onları örnek ve
önder edinmiyor, onlarla kıyaslanmayacak
derecede onları onlara tercih ediyorlarsa, bu
kimin suçudur? Bu durumda onlar suçu
başkalarında arama yerine, dönüp kendi
durumlarını bir gözden geçirseler daha iyi olmaz
mı? Neden Ehl-i Beyt'i şu entrikacı (!!) fitneci
(!!) Şiilerin eline bıraktıklarını araştırsalar
ve artık Ehl-i Beyt'e sahip çıkmanın, onlardan
istifade etmenin, onları belli bir zümrenin
tekelinden kurtarmanın zamanı gelmedi mi? diye
kendilerini sorgulasalar daha iyi ve İslâmî
insaf ve adâlete daha uygun olmaz mı muhterem
abim?
Siz, bize
acıyarak nasihat ettiniz; Allah razı olsun
diyorum; Eğer müsaade ederseniz ben de size
nasihat değil, kardeşane bir iki tavsiyede
bulunup değerlendirmesini sizin kendi
vicdanınıza bırakayım:
1-Benim
anladığım kadarıyla bizi bir çok zaman yanıltan
önemli faktörlerden birisi şahısları hak ve
batıl, doğru ve yanlış ölçüsü olarak almamızdır.
Halbuki bir mu'min için hak ölçüsü şahıslar veya
şahsiyetler değil bizzat hakkın kendisi
olmalıdır. Burada Hz. Ali'nin Cemel savaşında
buyurduğu bir cümle aklıma geldi; size de
aktarıyorum inşaallah faydalı olur. Cemel
savaşında Hâris isminde birisi, karşı cephede
bulunan bazı meşhur şahsiyetleri (Talha, Zübeyr,
Ümm-ül Mu'minin Âişe gibi) göz önünde
bulundurarak onlara karşı savaşmaktan duyduğu
kaygıyı Hz. Ali'ye açıp, "Onlar nasıl dalalette
olabilirler?" diye yakınınca, Emir-ül Mu'minin (a.s)
ona şöyle buyurmuştu: "Ey Hâris! Sen
altındakine baktın, üstündekine değil; bu yüzden
de şaşırdın kaldın. Sen Hakkı tanımamışsın ki
haklı olanı da tanıyabilesin. Aynı şekilde
bâtılı henüz tanımamışsın ki bâtıl ehli olanı
da tanıyabilesin." (Nehc-ül Belağa, Kısa
hikmetler: 262) (Yani her şeyden önce hakkın
kendisini tanımaya çalışırsan, hak ehli olanı
kendiliğinden tanıyacaksın; yine önce bâtılı
tanımaya çalışırsan, bâtıl ehli olanı
kendiliğinden tanıyacaksın.)
Evet maalesef
bugün doğruları keşfetme yolunda bir çoklarının
ana problemi, şahsiyetleri kıstas alarak hakkı
aramaya koyulmalarıdır. Böyle olunca da onlara
uyan her şeyin hak, uymayanın ise bâtıl olduğuna
hükmetmektedirler. İşte bu yüzden de ölçü
aldıkları bu şahsiyetlerin en bariz yanlışlarını
dahi her akıllı insanı şaşırtan gülünç şeylerle
te'vil etmeğe çalışıyorlar. Burada örnek çok da,
ben söz fazla uzamasın diye size sadece bir
örnek verip geçeceğim aziz kardeşim. Biraz önce
dipnotta da değindiğim "Kırtas" hadisi diye
meşhur olan ve Buhari ve Müslim de başta olmak
üzere bir çok kaynağın naklettiği bir rivayet
vardır. O rivayette kısaca şöyle geçiyor: "Allah
Resulü (s.a.a) ölüm döşeğinde yattığı sırada,
bir ara yanındakilere "Bana Kağıt kalem
getirin; size öyle bir şey yazayım ki benden
sonra asla dalâlete düşmeyesiniz" diye bir
emirde bulundu. Bu emrin karşısında oradakiler
arasında bu emrin yerine getirilip getirilmemesi
hususunda münakaşa çıktı. Bazıları (ki bunun 2.
Halife Ömer olduğunu kaynakların çoğusu
yazmıştır) "O sayıklıyor veya o hastalığın
etkisinde kalmış (ne dediğinin farkında değil);
bize Allah'ın kitabı yeter!" değip kağıt
kalem getirilmesine ve bu vasiyetin yazılmasına
engel oldu. Bunun üzerine Allah Resulü onları
kendi yanından dışarı çıkardı."
Kısaca
aktarmağa çalıştığım bu olay hakkında, bakın "Zehebî"
gibi meşhur bir Ehl-i Sünnet âlimi nasıl bir
yorum getirmektedir? O diyor ki: "Bazıları bu
olayı Hz. Ömer'in bir yanlışı olarak
değerlendirip onu eleştirmektedirler; halbuki bu
Hz. Ömer'in kerametlerinden birisidir. Zira o
sırada Allah-u Teâlâ Hz. Ömer'e ileride ümmet
arasında tefrika ve ayrılığa yol açacağı için bu
yazının yazılmaması gerektiğini, bu yüzden de
onun buna engel olması gerektiğini ilham etmiş,
o da buna engel olmuştu!!
Nasıl?
Beğeniyor musunuz aziz kardeşim? Allah-u Teâlâ
kendi Resulü'ne ne yapması gerektiğini vahiy
veya ilham etmeyip onu bir yanlışa sürüklüyor;
sonra bu hatayı düzeltme görevini bir başkasına
devrediyor; hem de Resulü ve Habibi'ne o şekilde
saygısızlık yapılması pahasına!
Hatanın
düzeltilmesi görevinin, sadece bu olayda değil
daha nice yerlerde Halife Ömer'e bırakıldığını
görebilmeniz için kaynakları araştırmanız
gerekir!! İbn-i Hacer ve Suyutî (Ehl-i Sünnet'in
meşhur âlimlerinden) bunun için yirmiyi aşkın
örnek zikretmektedirler. Evet "Muvâfıkât-i
Ömer" diye meşhur olan bu olayların bir
çoğunda güya Resulullah ve Ömer arasında bir
konuda görüş ayrılığı meydana gelmiş, fakat
bütün bunlarda sonradan vahiy Resulullah'ın
değil de Ömer'in görüşüne uygun olarak inmiştir.
Bu örnekleri detaylı bir şekilde araştırıp
bulmayı artık sizin uhdenize bırakıyorum. "Muvâfikât-ı
Ömer" ıstılahından hareketle bu örneklere
ulaşmanız mümkündür. Yine de istediğiniz
takdirde bazı örnekleri ben de sonradan size
yazabilirim. Bunları duyarken, "Madem öyleydi, o
halde Allah-u Teâlâ onu peygamber yapsaydı da
artık bu düzetmelere de ihtiyaç kalmasaydı"
diyesi geliyor insanın içinden!
2-Birbirimizi
çok yakından, hem de en yetkili ağızlardan ve en
sağlam kaynaklardan tanımaya çalışmalıyız. Bunu
yaparsak inanıyorum ki bir çok isnat ve
ithamların asılsız veya zannedildiği şekilde
olmadığı ortaya çıkacaktır. Zira uzaklaşmalar
çoğu zaman yanlış ve kafadan dolma bilgiler ve
isnatlara dayanmaktadır.
3-Hiçbir
şahıs veya grup hakkında ön yargılı ve peşin
hükümlerle yaklaşmamak gerekir. Ön yargılı ve
peşin hükümler hem İslâmî insafa ters düşer, hem
de akıl ve mantık ölçülerine. Sağlam belge ve
bilgilere dayanan kesin ve pürüzsüz sonuçlara
varmadıkça, her zaman bildiğimizin aksinin de
doğru olabileceğine bir ihtimal payı bırakmak
gerekir.
4-Her grubun
sadece kendi kaynaklarına yetinip başkaları
hakkında görüş belirtme alışkanlığına son
verilmelidir artık. Özellikle ihtilafî konularda
karşı tarafa inandırıcı olabilmek için mümkün
mertebe onların kendi kaynaklarından delil
gösterilmeli; her iki tarafın kabul ettiği
müşterek ölçüler ve prensipler üzerinden hareket
edilmelidir aziz kardeşim.
Burada şu
hususun altını çizerek ifade etmek istiyorum ki
bu kadar zaman zarfında benim gördüğüm hakikat
şudur ki, Caferî âlimleri, Sünnî kardeşlerimizle
olan ihtilafî konuları işlerken, hiçbir zaman
kendi kaynaklarından delil göstermez ve sürekli
Ehl-i Sünnet'in kendi kaynaklarından delil
gösterir veya görüşlerini her iki tarafın da
kabul ettiği aklî ve naklî delillere
dayandırmağa çalışırlar. Onların bu gibi
mevzuları işleyen kaynaklarına vakıf olan herkes,
bunu açık bir şekilde görebilir. Keşke Sünnî
kardeşlerimiz de bu konularda aynı tavrı takınıp,
sadece kendi kaynakları ve prensipleriyle
yetinmeyip, karşı tarafın da kaynaklarını
dikkate almağa ve onlardan da karşı tarafı ilzam
edecek deliller göstermeğe çalışsalardı. O zaman
daha inandırıcı ve ikna edici olabilirlerdi.
Muhterem
kardeşim, Allah rızası için söyleyin, şu ana
kadar mesela bir defa olsun, falan konuda İmam
Cafer-i Sâdık'ın veya diğer Ehl-i Beyt
İmamlarının görüşleri nelerdir diye bir merak
edip sordunuz mu hiç? Esasen İmam Cafer-i
Sâdık'ın kim olduğunu biliyor musunuz? Sizi
bilmiyorum ama, Sünni kardeşlerimizin çoğunluğu
(benim gözlemlediğim kadarıyla) bu sorunun
cevabından bile bihaberdirler. Halbuki bir
bilseler İmâm Cafer-i Sâdık, Ehl-i beyt
İmamlarından ve bizzat dört mezhep imamının
ikisinin (İmâm Ebu Hanife ve İmâm Mâlik'in)
hocalığını yapmış ve İmâm A'zam'ın onun hakkında
"Eğer İmâm Cafer-i Sâdık'ın dersinde bulunduğum
iki yıl olmasaydı, Nu'man (asıl ismi) helâk
olurdu" dediğini öğrenseler, o zaman dönüp
sormaları gerekir ki neden bugün Peygamber
torunu, o büyük İmamın, çeşitli dallarda,
ezcümle fıkhî konulardaki görüşleri bilinmiyor?
Neden ilmihal kitaplarında dört mezhep İmamının
dışında, diğer imamların görüşlerine
rastlayamıyoruz? Üstelik o dört imamın
mezhebinin dışında kalanlar bid'at mezhebi
olarak tanıtılıyor? Sanki o dört mezhebin
hakkaniyeti ve başkalarının batıllığına dair,
Cebrâil (a.s) vahiy indirmiştir (hâşâ). Yine
mezheplerin hangi tarihte ve hangi gerekçelerle
dörde indirilip diğerlerinin ortadan
kaldırılışını ve içtihad kapısının neden, ne
zaman ve hangi hakla kapatıldığını ve bu hakkın
başkalarının elinden alındığını hiç merak edip
de araştırdınız mı? Bunu yapanların Kur'an ve
Sünnet'ten ellerinde herhangi bir delil var mı?
5-Aziz
kardeşim, okumamı tavsiye ettiğiniz Risale-i
Nur'un 4. Lem'asında geçen ve gerçekten üzerinde
düşünmenizi arzuladığım birkaç cümleyi
dikkatinize sunmak istiyorum. Diyor ki: "Hz.
Ali'ye iki veçhe ile bakılır;... İkinci veçhe
ile "Hz. Ali (k.v) Âl-i Beyt'in mümessili olması
hasebiyle onda mahiyeti Muhammed (s.a.v), Nur-u
Muhammed (s.a.v) vardır; muvazeneye gelmez."
Yine Risale-i Nur'un diğer bir yerinde Hz. Hasan
ve Hz. Hüseyin'in neslinin kıyamete kadar
gideceğini ve hakiki Verese-i Nebevi olduklarını
yazıyor.
Şimdi size bu
cümleler üzerinde "Hz. Ali'de, Âl-i Beyt'in
mümessili olması hasebiyle mâhiyet-i Muhammed (s.a.v),
Nur-u Muhammed (s.a.v) vardır; muvâzeneye gelmez
... Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in nesli kıyamete
kadar gidecek; onlar hakiki verese-i
Nebevî'dirler" durup tekrar tekrar
düşünmenizi rica ediyorum. Allah rızası için
düşünün ve söyleyin; Sünnî kardeşlerimiz, bu
cümlelerde beyan edilen hakikatin hakkını ne
kadar verebilmişlerdir?! Boş verin muvâzeneye
gelmemeği, keşke muvâzeneye getirip Ali'yi de
başka bir çoklarını koydukları kefeye
koyabilselerdi? Hilâfette dördüncü sıraya
koydukları gibi, fazilette de diğer üç halifenin
ardından dördüncü olarak kabul edilmiyor mu?
Nur-u Muhammed olduğunu itiraf ettikleri bu
mukaddes nurdan ne kadar nur, ne kadar feyiz
alabildiler?
Hasan ve
Hüseyin efendilerimizin, yüce dedeleri
Resulullah'tan mirâs aldıkları nelerdi acaba?
Mal-mülk mü? Yoksa Peygamber'in nur-i mukaddesi,
ilim ve irfanı mı? Eğer ikincisi ise, o zaman ne
kadar sahip çıkabildiler bu mirasa acaba? Onlar
sadece sekiz on tane mi, hadis miras aldılar
Peygamber'den? Zira bu kadardan fazla onlardan
hadis nakledilmemiştir Sünnî kaynaklarda! Bu
hesapla Ebu Hureyreleri, Abdullah b. Ömerleri ve
...Peygamber vârisi olarak tanıtmak daha uygun
ve daha mantıklı olmaz mı? Risaleler için de
aynı şeylerin geçerli olduğunu düşünüyorum. Hz.
Ali'nin hakkında bu tespitte bulunan ve
kendisini Hz. Ali'nin şakirdi olduğunu iddia
eden Said-i Nursî'nin risalelerinde ne kadar Ali
izine rastladınız acaba? Hz. Ali'nin en önemli
eseri olan ve hakkında "Allah kelamının altında
ve beşer kelamının üstünde" denilen "Nehc-ül
Belâğa"nın neden kokusu gelmiyor Rısâlelerden?!
Hatta bir çok yerinde "Nehc-ül Belağa'nın"
öğretileriyle çelişen tespitler yer almaktadır.
Yok bunları
rüya ve keşif yoluyla elde ettiklerini iddia
ediyorlarsa o da ancak kendilerini bağlar. Rüya
ve keşf-u kerâmet iddialarıyla İslâm'ı öğrenmeğe
çalışanların ne hallere kaldıklarını ve aziz
İslâm'ın başına neler getirdiklerini bir nebze
olsun anlayabilmek için Türkiye'deki
tarikatların içine girip onları yakından görmek,
yeterli olacaktır herhalde. Evet değerli
kardeşim, eğer gerçek İslâm'ı öyle, iddialarla,
rüyalarla veya bir takım şahsi yorumlarla
öğrenmeğe çalışmak, birbiriyle çelişkili
yüzlerce İslâm anlayışını karşımıza çıkarır ve
ne yapacağımızı, hangisini tercih edeceğimizi
şaşırıp kalırız. Evet kardeşim, daima ölçülere,
aklî ve naklî (Kur'ân ve sahih Sünnet'ten olan)
somut delillere dayanarak hareket etmek gerekir.
Her kes kendi görüşlerini, özellikle
başkalarının da kabul edip reddedemeyeceği
delillere, belgelere dayanarak ortaya
koyabildiği takdirde ancak inandırıcı olabilir.
Yoksa hep kendi kaynaklarına ve kabullerine
dayanarak insanları ikna etmeğe çalışanlar, buna
hiçbir zaman muvaffak olamayacaktır.
Mektubunuzun
sonlarına doğru ise şöyle diyorsunuz: "Bu
memlekette yaşayan Anadolu ümmetinin en büyük
vazifesi, evvela evinin içini ve önünü
temizlemektir...İhtilaflı hususlarla uğraşmaya
vaktimiz yok. Boşa zaman israf edip de
düşmanlarımızı sevindirmeyelim. Amelden evvel
imanın neresindedir? Bunun hesabını yapmalıdır
Anadolu ümmeti..."
Aziz kardeşim,
her şeyden evvel şu "Anadolu Ümmeti" kavramına
bir anlam veremedim. "İslam Ümmeti", "Muhammed
Ümmeti" biliyorduk da Anadolu Ümmeti kavramı
pek aşina gelmedi zihnimize! Her neyse, Anadolu
ümmetinin, evinin içini ve önünü nasıl
temizleyeceğinden de biraz bahsetseydin keşke!
Yıllardır, belki asırlardır her gün geçtikçe
biraz daha boğulmuyor muyuz pisliklerin
içerisine?! Büyüklerimiz, fetva mercilerimiz
(!!) bugün söylediklerini birkaç gün sonra adeta
hiç söylememiş gibi geriye alıp başka şeyler
söylemiyorlar mı?! Az mı bunun örneklerini
gördük? Az mı ıztırabını çektik bu durumların?
Aziz kardeşim, mantık değişmediği müddetçe
bunların değişeceğini, düzeleceğini mi
zannediyorsun sen? Boşuna bekliyorsun!..
"Şanlı Resul
13 sene Mekke'de devletsiz kalmış; On üç gün
cemaatsiz kalmaya razı olmamış .." diyorsunuz.
İyi de aziz kardeşim, bir kere cemaatten
maksadın ne? İslamî bir Cemaat hangi vasıflara
haiz olmalıdır? Bu vasıfları taşıyan bir cemaat
var mı şu anda? Varsa hangisi? Yoksa bugün adına
şu veya bu cemaat adını takan her bir topluluk
Resulullah'ın istediği cemaat mi? Bunu söylemek
mümkün mü? Değilse tercih noktamız ne olmalı?
Aslında bu tür bir cemaatleşme bugün
Müslümanların bölük pörçük olmalarının en büyük
nedenlerinden birisi değil mi? Bugün hangi
cemaat veya hatta cemaat lideri, başka
cemaatlerin menfaatini kendisininkine tercih
etmekte veya onunla eşit derecede görmektedir?
Gördüğün gibi aziz kardeşim, zannettiğin kadar
da kolay bir mes'ele değildir. Yani öyle
sloganlarla halledilecek bir konu değildir
anlayacağın. Dediğim gibi her şeyden önce bir
çok konuda mantığımızın değişmesi gerekir...
Dert çok;
anlatılacaklar çok ama, bundan fazla da baş
ağrıtmanın bir alemi yok herhalde. İnşaallah bir
nebze de olsa kendimi ve düşüncelerimi
anlatabilmişimdir. Benim bütün görüşlerimi kabul
etmeni beklemiyorum senden. Bunu beklemek bile
abes bir şeydir ve sizin akıl vicdanınızla
ilgilidir. Fakat sizden en az ve en doğal
beklentim, kabul etmeyip reddettiğiniz
görüşlerin reddini, makul delillere
dayandırmanız ve beni Allah rızası için
aydınlatmanızdır, başka bir şey değil. Bu da
fazla bir beklenti olmasa gerek. Aziz kardeşim,
ben (temelini sizin attığınız) bu hayırlı işin
sonuna kadar varım ve böyle hayırlı bir işe
vesile olduğunuz için Allah sizden razı olsun
diyorum. Bu duygu ve düşünceler içerisinde
tekrar o muhterem ve aziz kardeşimi selamlıyor,
sıhhat ve selametinizi Hak Teala'dan temenni
ediyorum.
Vesselamu
aleykum ve rahmetullah.
.