Advertisement

KEVSER YAYINCILIK

  Ana Sayfa / Soru ve Cevaplar

 

Bugün :  

Sık Kullanılanlara Ekle

 

Başlangıç Sayfası Yapın

 
 

Bismillahirrahmanirrahim

 

Soru-97: Aşağıdaki yazı, iyi niyetli bir Sünni kardeşimizin bize nasihat babından yazdığı bir mektubun cevabıdır. Benzer düşüncelerde olan kardeşlerimiz için de aydınlatıcı olabileceği ümidiyle burada yayınlamayı uygun bulduk. Rabbim her şeyde kendi rızasına uygun hareket etmeği hepimize nasip buyursun...Amin!

 

Muhterem Kardeşim, Esselamü Aleyküm ve Rahmetullah.

26-01-2001 tarihli mektubunuzu aldım. "Gardaşlık vazifemi yapmak için yazıyorum" diyorsunuz. Allah razı olsun. İnşaallah  ben de aynı vazifeyi yapmak için, size cevap yazıyorum.

Muhterem kardeşim, bu hareketinize bazı açılardan sevindim, ama bazı açılardan da üzüldüm. Sevindiğim tarafı şuydu ki evvela yanlış yolda gördüğün bir gardaşının durumuna duyarsız kalmayıp doğru bildiğini ona aktarman. İkinci sevindiğim husus, bunu mektup vasıtasıyla yapman. Bence güzel bir yöntem seçmişsiniz; karşılıklı konuşmalarda insan belki elinde olmadan incitici olabilir veya kaynaklar, deliller yanında olmayabilir; ama yazıda bunlar söz konusu değildir. İnşaallah sakin bir kafayla, yine etraflıca konu üzerinde düşünerek, kaynaklara müracaat ederek doyurucu delilli, aynı zamanda seviyeli cevaplar verir; karşı taraf da Allah'ın verdiği akıl, feraset, basiret, vicdan ve takvayla onların üzerinde düşünür; ya kabul eder yada delilleriyle reddeder. Neticede, birbirlerinin görüşlerini kabul etmeseler de İslamî ahlak gereği karşı tarafın görüşlerine saygılı olurlar. Ben bu yöntemin bahsettiğim ölçüler çerçevesinde devam etmesini ümit ediyorum.

Evet bu iki yönden mektubunuz beni sevindirdi; fakat mektubunuzda üzüldüğüm taraflar da yok değildi, ki onlara da imkânım ölçüsünde değinmeye çalışacağım.

Birinci husus: Şudur ki değindiğiniz hususlar ve isnatların bir çoğunda maalesef hiçbir delile dayanmadan suçlama ve ithamda  bulunmuşsunuz. Bakın ben bu hususlara değinmenize asla kızmıyorum. Ancak beni üzen tarafı delilsiz isnatlarda bulunmanızdır. Gönlüm isterdi ki sizin gibi iyi niyetli ve aynı zamanda kendi çapında bilgili birisi söylediklerine bir-iki delil de gösterip, sadece bir takım duyumlarla  yetinmesin.

İkinci husus: Bana okumam için bazı  kitaplar tavsiye etmişsiniz; Allah razı olsun. O kitaplar benim elimden zaten hiç düşmüyor ki; fakat herhalde aramızdaki fark şu olsa gerek, ben onlar da dahil bütün İslam âlimlerinin eserlerini gücüm, imkanım ölçüsünde okuyorum ve araştırıyorum. Şucu bucu demeden, şu mezhepten bu mezhepten demeden; ancak hiç birisini mutlak ve hatasız  olarak görmüyorum. Rabbimin verdiği akılla ve ortaya koydukları delillere dayanarak onları kıyaslamaya ve en doğruyu seçmeye çalışıyorum. Rabbimiz'de aynı şeyi buyurmuyor mu? "(Ey habibim,) müjde ver benim o kullarıma ki sözleri dinler ve en güzeline uyarlar. İşte onlardır Allah'ın hidayete eriştirdikleri ve halis akıl sahipleri." (Zumer, 17-18)

Ortada onlarca İslâm adına ortaya atılmış görüşler var; bunların hepsinin İslâm'ı temsil ettiğini söylemek  sizce de mantıklı olmasa gerek. O halde bir Müslüman olarak hepimiz bir an evvel elimizdeki imkanlardan samimi ve tarafsız bir şekilde istifade ederek en doğruyu bulmağa çalışmalıyız. İşte o zaman taklidî imandan kurtulup tahkikî imana ulaşabiliriz; Öğle değil mi aziz üstadım?

Ben sizin bu konularda ne kadar araştırma ehli olduğunuzu bilmiyorum ve mesela Şia'nın kendi ulemasının yazdığı itikadî kitaplarından bir tanesini dahi okudunuz mu okumadınız mı? Bilmiyorum. Eğer cevap müspet ise lütfen adını verin ve içerisinde katılmadığınız ve yanlış bulduğunuz bazı noktaları, delilleriyle birlikte Allah rızası için bana da bildirin; ellerinizi öpeyim muhterem gardaşım. Rabbim buna şahittir ki benim en ufak bir saplantım yoktur. Ben bu işin içine yeni girmedim ve onun bunun bir iki sözüne de kanarak hareket etmedim ve etmiyorum da. Ben yirmi yıldır bu yolun yolcusuyum. Rahmetli İmam'ın, bütün müminlerin, mazlumların gönlüne su serpen şanlı kıyamıyla gözümüz açıldı zaten. Ve ilk defa Ehl-i Beyt, Şia gibi kavramlarla ciddi bir şekilde ilgilenmeye başladık. Ama yeminle söylüyorum, şu ana kadar hiçbir konuda gönlüm tam anlamıyla mutmain oluncaya kadar araştırmadan kabul etmedim. Zaten hemen hemen on beş yıl  direndim ve araştırdım ve bilahare şimdi benimsediğim düşüncelerin doğruluğuna veya en azından en doğru olduğuna mutmain oldum. Şimdi de durmuş değilim. Yine de Allah'ı şahit tutarak ve bütün samimiyetimle söylüyorum, eğer bir kardeşim (mesela siz) bunların yanlışlığını Kur'an'a, sahih Sünnet'e ve akl-i selime dayanan delillerle çürütür ve aksini bana ispatlayarak gönlümü mutmain edebilirse, bir an onları kabul etmekte tereddüt etmem ve bana bu iyilikte bulunan kardeşimin ellerini öperim.

Aynı zamanda herkesin de bunu yapmasını, yani araştırma ehli olması gerektiği düşüncesindeyim. Aksi takdirde imanımız taklitten öteye geçmez. Bu yüzden de sizin güzel davranışınıza bir nazire olarak ben de size birkaç kitabın ismini veriyorum. Belki bulamazsınız diye kitapların bizzat kendisini huzurunuza takdim edeceğim ve onları Allah  rızası için okumanızı, kendiniz için de olmazsa en azından içindeki yanlışlıkları ve çarpıklıkları tespit edip beni yanlıştan kurtarmak için okuyun:

1-El-Muraciat: Bu kitap iki büyük İslam aliminin, (birisi Ehl-i Sünnet'ten, diğeri de Şia'dan) samimi ve kardeşane mektuplaşmalarını içermektedir.

2-Ehl-i Beyt Mektebinde Temel İnançlar. (Bu kitapta Caferiliğin itikadî esasları geniş bir şekilde ele alınmış ve delilleriyle ortaya konmuştur.)

 

Üçüncü husus: Mektubunuzun bir bölümünde diyorsunuz ki; "Muhterem kardeşim, İslam'da ifrat ve tefrit yoktur, orta yol vardır; o da Ehl-i sünnet vel-cemaattir."

Sözünüzün birinci bölümü el-hak doğru bir sözdür; ancak ikinci sözünüze katılmıyorum; ama bunu rastgele değil, delile dayanarak söylüyorum. Burada söylenecek söz ve getirilecek delil çoktur; ancak ben sözü fazla uzatmamak için iki çarpıcı örnek vererek değerlendirmesini sizin kendi vicdanınıza bırakacağım.

Bunlardan birisi sahabelerle ilgilidir, diğeri de Resulullah'ın  Ehl-i Beyti'yle (ki zannedersem sizin ifrat ve tefritle ilgili sözünüz de daha çok bu iki konuyla ilgilidir.

Bakın aziz kardeşim, Ehl-i Sünnet'in sahabeyle ilgili görüşü şudur: "Peygamber'in sahabesinin hepsi istisnasız âdildir; onlar kesinlikle eleştirilemez. İşte bu esasa dayanarak da, onların yaptıkları en çirkin, en kötü amellerden de olsa içtihat ve benzer şeylerle bir türlü tev'il edilip temize çıkarılmaya çalışılıyor. Benim aziz kardeşim bu ifratın ta kendisi, hatta daha da ötesi değil de nedir? İslam bize bunu mu söylüyor? Kur'an'ın  mantığı bu mu? Bu dinde adalet mantığı yok mudur? İslam'da birilerini  kayırıp onların yanlışlarına göz yumma, yaptıkları en çirkin amellerden de olsa, onları yine de adil bilme ve hoş görme mantığı var mı aziz kardeşim? Bu yüce ve adil dînin kuralları ve hükümleri başta Allah'ın  Resulü olmak üzere istisnasız bütün ümmeti kapsamıyor mu? Bunun aksini söylemek Yüce Rabbimizin sonsuz adaletiyle bağdaşır mı?

Bizim bu yüce dinin mantığından algıladığımız şey Ehl-i Sünnet'in ortaya koyduğunun tam aksidir. Yani bu dinde kimseye bir ayrıcalık tanınmamıştır; aksine toplum içerisinde örneklik konumunda olan kimselerin sorumluluğunun daha fazla olduğu ve yaptıkları yanlışların vebalinin daha ağır olduğudur. Mesela; Resulullah'ın hanımlarının konumunu biliyoruz. Onlar sahabi olmaktan öte bir de Resulullah'ın zevcesi olma özelliğini taşımaktadırlar. Ama bütün bunlara rağmen bakın Kur'an-ı Kerim onların hakkında ne buyuruyor: "Ey Peygamber'in kadınları, sizden kim açık bir çirkin utanmazlıkta bulunursa, onun azabı iki kat olarak arttırılır. Bu da Allah'a göre pek kolaydır." ( Ahzap, 30) (Peşinden gelen ayetleri okumanızı da tavsiye ederim: çünkü ders alınacak bir çok nükteler vardır.)

İşte Kur'an'ın mantığı budur. Sahabî olmak, dahası Peygamber'in eşi olmak, değil insanı vebalden kurtarmak, mesuliyet ve vebalini bir kat daha artırmaktadır. Zirâ onlar örnek durumda oldukları için yaptıkları hata veya sevap, başkalarını da olumlu veya olumsuz yönde etkilemektedir. Yine Allah Resûlü'nün şu hadisleri bize bu konuda önemli mesajlar vermektedir; buyuruyor ki: ''Bir âlimin bir günahı bağışlanmadan önce, bir câhilin yetmiş günahı bağışlanır. Veya  bir "Alimin yanlışı, bir âlemin yanlışa düşmesine neden olur.'' Neden? Çünkü âlim toplumda örnek olma özelliğini taşımaktadır; onun söylem veya eylemleri kendisiyle sınırlı kalmamakta ve başkalarını da müspet veya menfi yünde etkilemektedir.

Siz sâhabenin masum olduğunu, hiç yanlış yapmadıklarını iddia ediyorsanız o başka mes'ele. O zaman da ben size sâhabe ismi taşıyan ve bugün Ehl-i Sünnet'in de sayıp takdir ettiği birçok sahabînin yaptığı ve açık bir şekilde Kur'an ve Sünnet'e ters düşen söylem veya eylemlerinden onlarca örnek verebilirim size; hem de Ehl-i Sünnet'in bizzat kendi kaynaklarından; istediğin zaman bunları takdim etmeye hazırım aziz kardeşim.

Bir örnek de Ehl-i Sünnet'in tefritiyle ilgili zikredeyim müsaadenizle. Bakın İslam'da Ehl-i Beyt diye bir olay vardır ve bunlar birilerinin çıkardığı ve ileri sürdüğü bir şey de değildir. Bu bizzat Kur'an ve Sünnet'ten kaynaklanan ve referans alan bir mes'eledir. Ben bu konu üzerinde şu anda geniş bir şekilde durmak istemiyorum ve inşallah uygun yerinde teferruatlı bir şekilde bunu da yaparız. Ben kısa bir bilgi verdikten sonra asıl değinmek istediğim nükteyi açıklamaya çalışacağım. Şimdilik size Kur'an'dan Tathir ayetini (Ahzap, 33), Meveddet ayetini (Şura, 23) ve Mübâhale Ayeti'ni (Al-i İmrân, 61) incelemenizi tavsiye ediyorum. Sünnet'ten ise sadece şu hadis-i şeriflere dikkatinizi çekmek istiyorum.

"Ben sizin aranızda iki değerli emanet bırakıyorum; birisi Allah'ın kitabı (Kur'ân), diğeri itretimden olan Ehl-i Beyt'im; bu ikisine sarıldığınız müddetçe asla delalete düşmezsiniz. Onlar (Kevser) havuzu başında bana varıncaya kadar birbirinden ayrılmazlar. Bakın, benden sonra onlara nasıl davranacaksınız"[1]

"Benim Ehl-i Beyt'im, Nuh'un gemisine benzer; ona binen kurtulur, binmeyen boğulur, helak olur."[2]

"Benim Ehl-i Beyt'imi aranızda, bedendeki baş ve baştaki iki göz yerine koyun. Başsız bir beden hedefe ulaşamayacağı gibi, gözsüz bir baş da muradına eremez"[3]

Allah rızası için bir düşünelim; bu hadislerde vurgulanmak istenen hakikat ile, bugün Ehli Sünnet arasında, Ehl-i Beyt'e karşı takınılan tavır, birbiriyle zerre kadar paralellik arz ediyor mu?  Bilmiyorum, siz gerçekten bu hadisler ve onların muhtevası ve vermek istediği mesajlar üzerinde hiç kafa yordunuz mu? Eğer yapmadıysanız bundan sonra yapın ve bu hadislerden ne anladığınızı bize de yazın lütfen; eğer yanlış düşünüyorsak düzeltelim düşüncelerimizi. Yok bizim anladıklarımızın aynısını siz de anlıyorsanız, o zaman Ehl-i Beyt'e nasıl sarıldığınızı, Ehl-i Beyt gemisine nasıl bindiğinizi, onları nasıl bedendeki baş ve baştaki göz yerine koyduğunuzu bize de açıklayın ki en azından, bundan sonra su-i zanna düşmeyelim. Zira açıkçası  biz, her ne kadar bakıyorsak, Ehl-i Beyt'e sarılma namına, dildeki iddia ve kalpteki kuru bir sevgiden başka bir şeyini göremiyoruz Ehl-i Sünnet'in. Yanlışsak eğer, somut delillerle bunun böyle olmadığını bize ispatlayın; biz de özür dileyerek sözümüzü geriye alalım.

Mesela Ehl-i Sünnet'in çeşitli dallardaki İmamlarından bir tanesinin dahi Ehl-i Beyt'ten olduğu söylenebilir mi? İtikatta mı? Fıkıhta mı? Tefsirde mi? Hadiste mi? Hangisinde?

Yoksa onlar, aziz dedeleri Resulullah'ın ilim ve irfanından bir nasip almamışlar mıydı? O zaman neden Resulullah (s.a.a) onlar hakkında bu hadisleri buyurmuştur.

Eğer bu hadislerin yalan ve uydurma olduğunu iddia ediyorsanız o zaman bunu da delilleriyle ispat edin. Bakın biz mesela sahabe hakkında bugün Sünni kardeşlerimizin ileri sürdüğü bazı hadisleri kabul etmiyor ve onların uydurma olduğunu bizzat Ehl-i Sünnet'in kendi kaynaklarına ve rical alimlerinin görüşlerine dayanarak ispatlamaya çalışıyoruz. (İleride buna bazı örnekler vermeğe çalışacağız, inşaallah.) Hayır eğer bunları  kabul ediyorsanız, o zaman şunu bilmeniz gerekir ki aziz kardeşim, maalesef  tarih boyunca Sünni Camianın, bu ve benzeri onlarca referansa rağmen Ehl-i Beyt hakkında takındığı tavır, en galiz tefritlerdendir bizce. Yanlış anlıyorsam, o zaman ifrat ve tefritin ne olduğunu lütfen siz bana açıklayın ki ben de öğrenmiş olayım.

Mektubunuzun bir diğer yerinde diyorsunuz ki: "Ümmetin ekseriyet-i mutlakasının akaidini, inancını, hafife almağa, ayaklar altına almağa, yok saymağa hiçbir kimsenin hakkı yoktur, fert de olsa, zümre de olsa, camia da olsa, mezhep de olsa; güçleri yetmez; yetmemiş de.. 1400 senelik vukuatlı tarih ispat ediyor" diyorsunuz.

Muhterem kardeşim, bu cümlelerden maksadın nedir acaba? Eğer siz bu cümlelerle başkalarının inancına hakaret etmeği, alay etmeği falan kastediyor ve bunu bize atfediyorsanız, biz böyle bir şeyden Rabbimize sığınırız. Eğer böyle yaptığını tanıdığınız birileri varsa, o da onların yanlışıdır ve bizi ilgilendirmez. Ama eğer ciddi ve samimi bir araştırma sonucu bir kimsenin belli bir inancın yanlış olduğu kanısına varmasını, siz o inanca bir hakaret, küçümseme, bilmem ayaklar altına alma, gibi (gerçekten yadırgadığım) tabirlerle değerlendirmeğe çalışırsanız, varın öyle değerlendirin; bu sizin sorununuzdur.

Aziz kardeşim, sizin bu şekilde düşünmenizi gerçekten yadırgıyor ve sizin adınıza üzülüyorum. Yani siz bize gözü kapalı, araştırmadan, taklidi olarak ata-babadan aldıklarımız üzerinde devam etmemizi ve kendimize göre delilli olarak vardığımız bir kanıyı bir kenara atıp yanlış olduğuna yakin ettiğimiz şeyler üzerinde devem etmemizi mi istiyorsunuz? Bunun taklidi bir iman olduğunu ve taklidi imanın insan için kurtarıcı olamayacağını siz bilmiyor musunuz? Sen benim düşüncelerimin yanlış olduğunu düşünebilirsin. Bu sizin en doğal hakkınızdır; ama eğer (kendi tabirinizle) gardaşlık vazifesini yapmak istiyorsanız yolu bu değil aziz kardeşim. Eğer yanlış gördüğün şeylerin yanlışlığını, bana delilleriyle ispat edersen o zaman gardaşlık vazifeni yapmış olursun. O zaman da ben kabul etmezsem beni istediğin şekilde eleştirebilirsin!

Kaldı ki bu tür konulara mümkün mertebe girmemeğe çalışıyorum. Her kesin görüşüne saygılı olup kimseye karışmamaya gayret ediyorum. Bu tür tartışmalarda başlatıcı taraf ben olmamaya çalışıyorum. Ama ne hikmetse yine de suçlu taraf  ben oluyorum. Diyorum arkadaş, tartışmayı başlatan kendiniz oluyorsunuz; ondan sonra da dönüp suçluyorsunuz; niye bu konuları konuşuyorsunuz diye eleştiriyorsunuz; bu nasıl bir mantık ve yaklaşımdır? Ya açmayın, girmeyin, karışmayın, yada sonuna kadar kardeşçe, dostça, devam edin. Nihayetinde birbirimizi delilleriyle ikna edersek, ne ala; böyle olmadığı zaman da her kes kendi bildiği gibi devam eder, ama karşı tarafın görüşlerine de saygılı olur.

Beni en çok üzen tarafı da ümmettin ekseriyetinin bir düşünceyi paylaşmasını o düşüncenin doğruluğuna adeta bir delil ve referans olarak göstermenizdir.

Aziz kardeşim, gerçekten İslam'ın mantığı bu mu? Çoğunluk, doğruluk ölçüsü olabilir mi? Bu mantığa göre bizim hepimizin bugün dönüp Hıristiyan olmamız gerekmez mi? Zira çoğunluğu bugün dünyada onlar oluşturuyor. Sonra siz tarihin her hangi bir dönemini bana gösterebilir misiniz ki  o dönem de hakkı temsil edenler, çoğunlukta olmuş olsunlar?! Hangi Peygamber'in zamanında, o Peygamber'e uyanlar çoğunluğu oluşturmuşlardır?

Kur'an muhtelif âyetlerde sizin söylediğinizin tam tersini söylemiyor mu? Çoğunluğun haklılık ölçüsü olarak gösterilmesi bizzat Kur'an-ı Kerim vasıtasıyla  reddedilmektedir. Kur'an-ı Kerim çoğunluğun akıl nimetinden gereği gibi istifade etmediğini, yanlışlık üzere olduğunu vurgulayarak çoğunluğa sırf çoğunluk olduğu için uymayı kınamıştır. Elbette bu, hakkın devamlı azınlık tarafta olduğunu ifade etmez ama, birçok kimsenin zannettiği gibi çoğunluğun bir haklılık  ölçüsü olduğunu da açıkça reddeder. Bu konuda yaklaşık 70 ayet-i kerime mevcuttur ki ben burada sadece bir kaçını vermekle yetineceğim.

"Onların çoğunu şükredici bulamazsın." (A'raf, 17)

"Onların çoğunda verdikleri söze bağlılık görmedik ve onların çoğunu fâsıklar olarak gördük." (A'raf, 102)

"Onun (Mescid-i Haram'ın) koruyucuları yalnızca takva sahipleridir. Ancak onların çoğu bilmezler." (Enfal 34)

"Sizi ağızlarıyla hoşnut kılarlar, kalpleri ise karşı koyar. Onların çoğu fâsıklardır." (Tevbe, 8)

"Onların çoğu zandan dan başkasına uymaz." (Yunus, 36)

Kaldı ki sizin de mektubunuzda sık sık vurguladığınız ve yakındığınız gibi, bugün ümmetin ekseriyetinin hâl-i pür melâli, içler acısı değil mi? Eğer çoğunluk doğruluğun ölçüsü ise bugün neden  ümmetin ekseriyyet-i kahiri İslam'ın kurallarına  uymuyor?! Bugün Müslümanların çoğunluğunda, İslam'ın adından başka bir şey bulabilir misiniz? Şimdi biz onların bu durumlarını doğru olarak mı telakki edelim? Ben sizin bu düşüncelerde olduğunuzu düşünmek bile istemem. O halde söylediklerimize biraz daha dikkatli olup kendi kendimizle çelişmezsek daha iyi olmaz mı, benim aziz ve muhterem abim?

Bir de senin o ekseriyet-i mutlak dediğin insanların çoğunluğu, hatta birçok âlimler de dahil kendi kaynaklarından dahi, doğru düzgün haberdar değillerdir ve ben bu acı gerçekle sık sık karşılaşıyorum maalesef; bu kaynaklardan delil gösterince önce kesin bir dille inkâr ediyorlar (yani bilmedikleri için); kaynağı getirip bizzat gösterince de şaşırıp kalıyorlar; bazıları ise doğruları kabul etme yerine zoraki tevillere baş vuruyorlar ne yazık ki! (Ben burada sizin de inkar edebileceğiniz veya en azından şaşıracağınızı düşündüğüm  nice dokümanlar verebilirdim Sünnî kaynaklardan; ama söz uzamasın diye şimdilik onlardan vazgeçip başka bir fırsata bırakıyorum; fakat şunu da ekliyorum ki istediğiniz zaman bunun  muhtelif örneklerini size takdim edebilirim Allahın inayetiyle.)

Hele "1400 senelik vukuatlı tarih ispat ediyor" cümlenize hiç anlam veremedim. Bunu derken kimi kastediyorsunuz acaba? Eğer maksadınız Resulullah efendimizden sonra Ehl-i Beyt'in yolundan gitmeyi kendilerine şiar edinen Şiiler ise, ben samimi olarak sizi yeniden dönüp düşünmenizi ve o söylediğin 1400 senelik tarihi yeniden gözden geçirmenizi ve peşin hükümlerle konuşmamanızı rica ediyorum.

Hangi vukuattan bahsediyorsunuz siz aziz kardeşim? Eğer maksadınız, bu zümrenin tarih boyunca, ta Emevilerin zamanından başlamak üzere, daima zâlimlerin, sultanların karşısında durması, hiçbir zaman çoğunluk deyip onların sultalarını kabul etmemesi ve sürekli Ehl-i Beyt'in yanında ve çizgisinde onlara karşı mücadele etmesi ise, bence bunu vukuat olarak değil, tam tersine iftihar edilecek bir durum olarak değerlendirmeniz gerekirdi. Buna karşılık bu zalim sultanlara karşı Ehl-i Sünnet camiasının herhangi bir ayaklanma ve karşı koymasını gösterebilir misiniz? Zalim emirlere karşı kıyam etmeyi yasaklayan bizzat Ehl-i Sünnet düşüncesi değil mi? Hemen inkâra kalkışmayın aziz kardeşim; ben ezbere konuşmuyorum. İşte size tarih ve işte size deliller; hem de en muteber bilinen kaynaklardan:

 Sahih-i Müslim ve Sünen-i Beyhakî'de, Hüzeyfet-ül Yemân'a isnaden şöyle rivâyet edilmiştir: "Dedim 'Ya Resulallah, biz şer içerisindeydik; Allah şimdi içinde bulunduğumuz hayrı bize nasip etti; acaba bu hayrın ardından bir şer olacak mı?' Buyurdu: 'Evet.' Ben, 'O şerrin ardından yine hayır olacak mı?' diye sorduğumda, yine 'Evet' diye cevap verdi. Tekrar sordum: 'Bu hayrın ardından bir şer olacak mı?' Yine 'Evet' cevabı verince, 'Bu nasıl olacak?' diye sordum. Şöyle buyurdu: 'Benden sonra, benim hidayetime uymayan, Sünnetimi takip etmeyen İmâmlar türeyecektir; onlar içerisinde öyle kimseler bulunacaktır ki insan şeklinde olan bedenlerindeki kalpleri tıpkı şeytanların kalbi gibi olacaktır.' Ben 'Öyle bir zamanı idrak edersem, ne yapmamı tavsiye edersin ya Resulallah?' diye sordum; şu cevabı verdi: 'Emiri dinleyip itaat edeceksin; hatta sırtına bile vursa; malını dahi elinden alsa; dinle ve itâat et!!" (Sahih-i Müslim -Arapça metin-, C.2, S.119, Sünen-i Beyhakî, C.8, S.157)   

Yine aynı kaynaklarda, Avf b. Mâlik El-Eşcaî'den şöyle nakledilmiştir: "Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu duydum: 'En iyi İmâmlarınız, o kimselerdir ki siz onları seversiniz, onlar da sizi; siz onlara salat edersiniz onlarda size. En kötü İmâmlarınız da o kimselerdir ki siz onlara buğz edersiniz onlar da size; siz onlara lanet edersiniz, onlar da size.' Biz, 'Ya Resulallah dedik, böyle bir durumda onlarla mücâdele etmeyelim mi?' 'Hayır buyurdu, namazı aranızda ikame ettikleri müddetçe böyle bir şeye kalkışmayın. Şunu bilin ki kimin üzerine birisi hüküm sahibi olur da o hakimin Allah'a karşı bir isyânını görürse, onun bu isyanını sevmesin, ama itâat etmekten de elini çekmesin!!" (Sahih-i Müslim, C.2, S.122, Sünen-i Beyhakî, C.8, S.159)

Aynı kaynaklarda yine şöyle nakledilmektedir: "Seleme b. Yezid El-Cu'fî Resulullah'a bir soru yönelterek şöyle dedi: 'Ya Resulallah, eğer bizim başımıza, bizden haklarını isteyen, ama bizim hakkımızı vermeyen emirler hakim olursa, ne yapmamızı emredersiniz?' Râvi diyor, Peygamber (bir rahatsızlık ifadesi olarak) ondan yüzünü çevirdi. Sonra, soruyu tekrar edince, Allah Resulü şöyle buyurdu:  'Dinleyin ve itâat edin; onların yaptıklarının sorumluluğu onlara, sizin yaptıklarınızın sorumluluğu da size aittir." (Sahih-i Müslim, C.2, S.119, Sünen-i Beyhakî, C.8 S.158)          

Bir de Mikdâm isminde birisinden şöyle rivayet etmişlerdir; Resulullah buyurdu ki: "Emirlerinize itâat edin; ne olularsa olsunlar! Eğer onlar benim söylediklerimi size emrederlerse, hem onlar bundan ecir alırlar, hem siz itâatinizden dolayı mükafatlandırılırsınız. Şayet benim emretmediğim şeyleri size emrederlerse, bunun sorumluluğu onlara aittir ve siz bundan berisiniz. Zira siz Allah'ı mülakat ettiğinizde diyeceksiniz: 'Ey Rabbimiz, zulüm yoktur.' Allah da 'Evet zulüm yoktur' buyuracaktır. Siz 'Ey Rabbimiz diyeceksiniz, sen bize peygamberler gönderdin; biz de senin izninle onlara itâat ettik; sonra bize halifeler seçtin; biz de senin izninle onlara it1at ettik; ardından başımıza emirler getirdin; biz de onlara itâat ettik.' Allah da 'Doğru söylediniz; bunun sorumluluğu o (zalim emirlere) aittir ve siz bundan berisiniz (bir sorumluluğunuz söz konusu değildir)." (Sünen-i beyhakî, C.8, S.159)

Yine söz konusu kaynakta Süveyd b. Gafele'den şöyle nakletmektedir; Ömer b. Hattap bana dedi ki: "Ey Eba Ümeyye, belki de sen benden sonra yaşarsın; o zaman İmâma itâat etmelisin; hatta Habeşî bir köle bile olsa; sana vursa da sabret; emretse de sabret; seni (bir şeylerden) mahrum bıraksa da sabret; sana zulmetse de sabret; eğer dininde noksanlık yaratacak bir şeyi sana emrederse de ki: 'Duydum ve itâat ettim...!!" (Sünen-i Beyhakî, C.8, S.159)

Bu hadisler bir tane, iki tane değil, burada hepsini veremiyeceğimiz kadar çoktur; daha fazla isterseniz örneğin Sahih-i Müslim'in şu bablarına bakabilirsiniz: Hüküm sahipleri zulmettiğinde sabra emir babı. Hakları zayetseler dahi emirlere itâat babı. Fitne zamanlarında ve her halükarda Müslümanlardan ayrılmamanın farziyeti ve itâatten çıkmanın haramlığı babı.

Yine Kenz-ül Ummâl'ın örneğin şu yerlerine bakabilirsiniz: C.1, S.104, C.4, S.373-374, C.5, S.751, C.11, S.210, C.6, S.458.

Şunu da eklemekte fayda vardır ki Müslim'i şerheden İmam Nevevî bu hadisleri şerhederken açıkça şöyle diyor: "Ehl-i Sünnet ve Cemaat itikadına göre, kılıç ve galebe yoluyla Müslümanların başına geçen zalim emire karşı kıyam etmek caiz değildir. Müslümanlara düşen onu nasihat etmektir...

Burada yeri gelmişken sık sık bazı Sünni yazarlar tarafından dile getirilen bir hususu da cevaplamak istiyorum. Onlar Şia'nın siyasi  bir mezhep olduğunu Sünniliğin ise Kur'an ve Sünnet'e dayandığını iddia ediyorlar; biz ise bunun aksinin daha doğru olduğu kanısındayız. Evet biz, Sünniliğin siyasî bir mezhep olduğu iddia ediyoruz. Zira iki mezhebin arasında en önemli ihtilaf meselesi olan "Hilâfet ve İmâmet" konusunda, Sünni kardeşlerimiz, kendi itiraflarına göre hilafetin hiçbir nassa dayanmadığını ve insanların kendi meseleleri olduğunu ve kendi kafalarına göre uygun buldukları birisini aralarında seçmeleri gerektiğini ileri sürmüş ve bu vesileyle maalesef nice zalim sultanlara zemin hazırlanmıştır. Böylece de aradan yarım asır geçmeden "Hilafet" saltanata dönüşmüştür. Acaba hilafet başta olmak üzere bütün düşüncelerini (Kur'ân veya hadislerden olan) naslara dayandıran ve bunları bizzat Sünnilerin kendi kaynaklarından delillendiren Şia mı siyasi bir mezheptir, yoksa bir çok konuda kendi şahsi ve beşeri düşüncelerini Kur'ân ve sünnetin önüne geçiren veya düşüncelerine  kendi kaynağının dışında delil göstermeyen veya gösteremeyen kimselerinki mi? (Bu anlattıklarımızı sadece bir iddiadan ibaret görmeyin. Gerekirse inşaallah  bunların hepsine bizzat Sünni kardeşlerimizin kaynaklarından somut belgeler vermeğe hazırız.)

Acaba asr-ı saâdetten asırlar sonrasına kadar sürekli hakim güçlerin ve sulta sahiplerinin resmi mezhebi olma özelliğini taşıyan Sünnilik mi siyasi bir mezheptir, yoksa başkaları mı?!

Kısacası Şia kendi mezhebini Resulullah'ın getirdiği asıl İslâm'ın özü olduğunu, bunu da haklarında hiçbir şaibenin söz konusu olmadığı, bizzat Kur'ân'ın ve Resulullah'ın kesin ve tartışmasız referanslarına mazhar olan, Resulullah'ın ilim ve irfanının vârisleri ve menbaı konumunda bulunan pâk ve mutahhar Ehl-i Beyti'nden almışlardır. Bu yüzden de Kıyamet gününde kendilerine "Siz neden Ehl-i Beyt'i başkalarına tercih ettiniz?" denildiğinde buna nice Kur'ân âyetini ve onlarca Peygamber hadisini delil gösterebilirler ki bunlardan sadece bir tanesi, muhtelif ve mütevatir senetlerle Sünnî kaynaklarda nakledilen (önceden de değindiğimiz) "Sekaleyn" (iki ağır emanet) hadisidir. Fakat Sünni kardeşlerimize, başkalarını neden Ehl-i Beyt'e tercih ettikleri sorulduğunda, ne cevap vereceklerini doğrusu ben de merak ediyorum.

Yine "Can gardaşım, Mevla-yı Kerim'im, bizi hissi ve nefsi hareket etmekten korusun; amin. Nefis ve şeytanımızın maskarası yapmasın; amin. Amin, binlerce amin ve Sırat-ı Müstakim'den ayırmasın" diye dua ediyorsunuz. Evet ben de yürekten bu dualarınıza katılıyorum ve ''Amin, milyonlarca amin'' diyorum. Ancak gönlüm isterdi ki son duanız şu şekilde olsun: "Allah'ım, bizi önce Sırat-ı Müstakim'e hidayet et, sonra da bu yolda bize sebât ver, ondan ayırma." (Fatiha suresinde olduğu gibi.)

Sonra "Sırat-ı Müstakim ise Ehl-i Sünnet vel-cemaattir" diye eklemeyi de ihmal etmiyorsunuz! Görüşünüze saygılıyım, ama ben şöyle dua etmeyi tercih ediyorum: "Yâ Rabbi, seni sevdiğin bütün Enbiya, Evliya ve salih kullarına ant veriyorum, doğrular nerede ve kimim yanında ise, Sırat-ı Müsatkim'i kim temsil ediyorsa, bizi o yola hidayet buyur; hakikati görebilme tevfikini, basiret ve gayretini, gördükten sonra  da hiçbir kınayanın kınamasını dikkate almadan ona ittiba etme cesaretini nasip eyle". Yine Hz. Ali efendimizin duasını tekrarlayarak diyorum ki "Allah'ım, doğruları olduğu gibi bana göster." "Bizleri yanılgılardan, saplantılardan, kör vesveselerden ve taassuplardan koru. Hakkı bulmak için, şahısları değil hakkın özünü ölçü almayı nasip eyle. Bizleri taklidi İmandan kurtarıp senin razı olduğun, gönülleri mutmain eden tahkiki iman ve yakine ulaştır. Yâ Rabbi bizleri araştırmadan, mutmain olmadan, sırf duyumlar, ön yargılar ve peşin hükümlerle başkalarını suçlamaktan, yargılamaktan ve asılsız isnatlarda bulunmaktan koru." Amin, binlerce milyonlarca amin! Ya Rabbelalemin!

Sonra bize acıdığınızı ifade eden cümlelerle kendimize yazık etmememizi, yanlışta ısrar etmememizi isteyerek ekliyorsunuz: "Yanlışta ısrar, ehl-i vicdanın, ehl-i mürüvvetin işi değildir..."

Bize acıdığınız için size teşekkür ediyorum ve son cümlenize katılmakla birlikte şunu da ekliyorum: "Yanlışın, doğrunun ne olduğunu araştırmamak, hatta merak bile etmemek, ehl-i vicdanın, ehl-i mürüvvetin işi hiç değildir; yani olmamalıdır!!"

Ve şöyle devam ediyorsunuz: "Yapmayın, etmeyin, aziz Sahabe'ye dil uzatmayın. Bunu "Ben hüzün peygamberiyim, ben cihat peygamberiyim diyen Hz. Muhammed Mustafa (s.a.a) ferman ediyor. Ehl-i Beyt sevgisi perdesi altında sünnet berhava ediliyor. Hadis-i Şerifler bombardıman ediliyor. Aziz Sahabe'ye sövülüyor... olmaz böyle şey... kaş yaparken göz çıkarılıyor..."

Aziz kardeşim bu sözlerinize cevap olarak bütün aklımdan geçenleri kağıda dökersem belki bir kitap olur; ancak sizi yormamak için onların çoğundan vazgeçiyor ve sadece bazı zarurî şeyleri hatırlatmakla yetiniyorum. Akıllı ve arif  kimseye işaret de yeterlidir derler!

Muhterem  kardeşim "Sahabe"ye dil uzatmaktan maksadınız nedir acaba? Eğer bundan maksadınız hakaret etmek veya kendi deyiminizle onlara sövmek ise Allah'a hamd olsun ki biz böyle çirkin bir hasletten beriyiz ve böyle bir şeyi asla tasvip etmiyoruz. Zira değil  onlara,  Kur'ân-ı  Kerim  müşriklerin putlarına  dahi  hakaret etmekten, onlara karşı kötü bir laf  kullanmaktan bizleri sakındırıyor.[4] Hz. Ali de ashabını hatta Mu'âviye ve adamlarına dahi hakaret etmekten men etmiştir.[5] Eğer birileri kendi mantık ve delillerini kullanma yerine böyle bir yola başvuruyorlarsa, bu onların cahilliğinden kaynaklanmaktadır. Ama eğer bundan maksadınız onların etrafına zırhlı bir duvar örüp hiçbir şeylerini incelememek, hiçbir yanlışlarını görmemek, hiçbir karalarına kara dememek, daha ötesi karalarına da ak denilmesinin gerekliliği ise, kusura bakmayın aziz kardeşim, bunu biz yapmıyoruz; yapamayız da. Zira önceden de değindiğimiz gibi bu bizim Kur'anî ve İslamî mantığımıza terstir. Bu aziz dinde herkes yaptığıyla sorumludur. Herkes amelleriyle değerlendirilir. Sırf Sâhabi adını taşımak, bir insanı her şeye rağmen temize çıkarmaz. Bu Rabbimizin adaletine aykırıdır. Siz bir kimsenin işlediği bir cinayette ona, İslam adına en ağır cezaları, azapları atfedeceksiniz; ama başka birileri (sırf Sahabî ismini taşıdıkları için) binlerce insanın katline vesile olsa dahi, ona dokunmayacaksınız; hatta daha ötesi içtihat yaptı diye bir kat da sevap alacağını söyleyeceksiniz(!!) (ki Cemel ve Sıffın vak'aları bunun en bariz, en net örnekleridir.) Böyle bir şeyi siz kendi İslamî anlayış ve mantığınıza sığdırabiliyorsanız, o sizin vicdani meselenizdir. Fakat biz bunu yapamıyoruz aziz kardeşim. Bunu yapamadığımız için de maalesef akıl almaz karalamalara, iftira ve ithamlara  maruz kalıyoruz. Yok şunlar sahabe düşmanıdır; yok bunlar sahabeye dil uzatıyorlar; ve...

Aziz kardeşim siz Şia'nın kaynaklarından az buçuk haberiniz olsaydı şunu bilirdiniz ki Şia hiçbir zaman (haşa) sahabenin tümüne olumsuz bakmaz. Şia kaynaklarında isimleri geçen onlarca sahabi, daima takdir ve minnetle anılmakta, hadisleri nakledilmekte ve kısacası baş tacı edilmektedir. Selman, Ammar, Ebuzer, Mikdad, Cabir b.Abdullah, Said-i Hudri, Abbas b. Abdulmuttalip, Abdullah b. Abbas Abdullah b. Mes'ud, Hüzeyfet-ûl Yemân, Übey b. Ka'b, Ebu Eyyûp Ensarî bunlardan sadece bir kaçıdır. Ama bir kısım kimseleri de sahâbe ismi taşısalar bile bir çok eylem ve söylemleri İslamî ölçülere uymadığı için tasvip etmezler; en azından bütün davranışlarını tasvip etmez, ağlarına ağ, karalarına da kara derler .. Söyledikleri sözlere ve naklettikleri hadislere ihtiyatla yaklaşırlar. Bunu da haşa bir hobi olarak değil, kendilerini buna mecbur gördükleri için yapıyorlar. Zira sahâbe bir anlamda Resulullah'ın uygulamalarının bize intikal  ettiği bir kanaldır ve biz o gün yaşamadığımız için onları örnek alma konumundayız.

Öte yandan  Resulullah'ın uygulamaları maalesef  bir çok konuda çelişkili bir şekilde bize intikal etmiştir. Sonra örnek aldığımız söz konusu sahâbe arasında akıl almaz ihtilaflar meydana gelmiş ve taban tabana zıt davranışlar içerisine girmiş, hatta birbirleriyle savaşacak kadar ileriye gitmişlerdir!  Bunların hepsini de öyle içtihat falanla tevil ederek, halletmek de mümkün değildir. Zira içtihadın da kendine göre şartları ve yerleri vardır. Öyle herkesin  istediği her yerde "İçtihat yapıyorum" deyip her türlü yanlışı yapma hakkı yoktur. Birbirini telin ve tekfire kadar  götürecek, onları birbirinin  karşısına geçirip savaştıracak ve binlerce insanın katline vesile olacak bir içtihada Allah mı cevâz vermiş, Peygamber mi? Eğer öyle olursa temize çıkaramayacağınız adam mı kalır dünyada?! Zaten aynı mantığa dayanarak İbn-i Hazm gibileri Hz. Ali'nin kâtili İbn-i Mülcem'i dahi müctehid kabul ederek Hz. Ali'yi öldürmede mazur olduğunu söylemiyor mu?! Hatta daha ilerisini söyleyeyim size; bazıları Yezit gibi bir alçak zâlimi dahi Hz. Hüseyin'i öldürmede mazur görmüş ve ümmet arasında çıkacak fitneden korktuğu için Hüseyin'i ve yarenini öldürmeğe mecbur kalmıştır demişlerdir. Ve Aynı mantıktan hareketle "Hüseyin kendi dedesinin kılıcıyla öldürüldü" küstahlığına kadar ilerleyebilmişlerdir aziz kardeşim!! (İstediğiniz takdirde bunların belgelerini verebilirim size inşaallah.)

İşte bu yüzden  biz gerçek İslâm'ı ve Resulullah'ın  gerçek sünnetini öğrenebilmemiz için,  bunları bize intikal ettiren kanalların  (sahâbenin) hangisinin daha çok güvenilir olduğunu tespit etme mecburiyetindeyiz. Bunun da tek yolu onların hayatını iyice inceleyip kimin ne kadar İslâm'a ve Resulullah'a sonuna kadar sadık kalıp kalmadığını incelemekten geçer. Yoksa her önümüze geleni, sahabîdir deyip, her dediğini kabul edersek bin bir türlü İslâm anlayışıyla karşılaşır ve ne yapacağımızı şaşırıp kalırız. Ümmet olarak şu anki halimiz de bunun en iyi kanıtı değil mi?

Evet bizim yaptığımız işte bundan ibarettir. Yoksa bizim kimseyle şahsî bir husumetimiz söz konusu değildir. Onun bunun yanlışlarıyla uğraşmaktan zevk de almıyoruz muhterem kardeşim. Kaldı ki bu yanlışları ortaya koymak yanlış bir işse, bunu başta bizzat Ehl-i Sünnet âlimleri yapmıştır. Zira siz de biliyorsunuz ki biz bu konularda daima Ehl-i Sünnet'in kaynaklarını referans göstermekteyiz. Faraza bir yanlış da söz konusu  ise, bunu başta onları nakledenler yapmıştır.

Evet aziz kardeşim, işte bu prensipten hareketle bizim, başkaları beğense de beğenmese de Resulullah'ın karşısına geçip de (haşa) "Sayıklıyor"  diyen bir kimseden Resulullah'ın hadislerini almamızı beklemeyin.

Resulullah'ın hadislerinin yazılmasını yasaklayan, hadis nakleden sahâbeyi kırbaçlattıran veya sürgüne gönderen kimselere güvenip de Resulullah'ın sünnetini öğrenmemiz mümkün değildir. Hudeybiye'de Resulullah'ın karşısına dikilip ona itiraz eden ve "O günkü kadar Peygamber'in peygamberliğinde şüphe etmedim" diyenleri örnek almamız mümkün değildir.

Allah Resulü'nün hakkında "Bedenimin bir parçasıdır, onu inciten beni incitmiştir; beni inciten Allah'ı incitmiştir" veya "Onun rızası Hakk'ın rızasıdır, onun gazabı Hakk'ın gazabıdır" buyurduğu yegane yadigarı Hz. Fâtıma'yı inciten ve sonuna kadar da kendilerine biat etmediği ve onlara küs ve gazaplı bir şekilde Rabbinin ve Resulullah'ın huzuruna gittiği[6] kişilerin uygulamalarını örnek almamız asla mümkün değildir.

Müslümanların ittifakla seçtiği tek halife olma özelliğine sahip olan Hz. Ali'ye karşı savaş açıp ona, olanca düşmanlıklarını sergileyen ve binlerce  Müslümanın haksızca kanının akıtılmasına sebep olan kimseleri hoş görüp onları kendimize hayat önderleri kabul etmemiz, Resulullah'tan naklettikleri hadisleri kabul etmemiz imkansızdır.

Aziz kardeşim, hilafeti zamanında Peygamber'in sünnetlerini çiğneyen, müslümanların beyt-ül malını kendi akraba ve yandaşlarına peşkeş çeken, Ebuzer-i Gıfarî gibi Allah ve Peygamber dostlarını sürgünlerde çürüten, ölüme sürükleyen kimselerden İslâm'ı öğrenmemizi asla beklemeyin bizden.

Şimdi belki de siz hemen bize (Ehl-i Sünnet'in genelinde böyle olduğu için söylüyorum), bazı ayetleri veya bazı hadisleri ileri sürerek, onlarla bütün Sahabe'nin istisnasız, iyi ve âdil olduğunu ispatlamaya çalışacaksınız. Fakat şunu bilin ki onların hepsinin mantıklı cevapları vardır aziz kardeşim. Şimdi ben örnek olarak onlardan en yaygın olan ve en çok ileri sürülen  bazılarını yazıp cevaplamaya çalışacağım:

Mesela deniliyor ki Allah-u Teala Kur'an'da "Rıdvan biatı"na katılan sahabeyi överek onlardan razı olduğunu vurgulamıştır:

"Andolsun, Allah, sana o ağacın altında biat ederlerken mu'minlerden razı olmuştur, kalplerinde olanı bilmiş ve böylece üzerlerine güven duygusu ve huzur indirmiştir ve onlara yakın bir fethi sevap olarak vermiştir"[7]

Bize göre yukarıdaki âyette geçen övgü ve takdir, Şecere -Rıdvan- Biati'ne katılan sahâbenin hepsi değil, sadece mu'min olanları içindir.[8] Zira aksi takdirde  biat sırasında orada bulunan ve zahirde biat bile eden Abdullah b. Ubeyy, Evs bin Havlî gibi münafık sahâbeleri de kapsamına alması gerekir; oysa bunu söylemeye  kimse cesaret etmemiştir. 

Evet, Kur'ân'da da sarih ve mütaaddid âyetlerle ifade edildiği gibi, sahâbe arasında da bir sürü münafık kimseler vardı; Allah-u Teâlâ'nın bu münafıkları kınadığı ve kötülediği âyetlerden birinde şöyle buyrulmaktadır:

"Çevrenizdeki bedevilerden münafık olanlar vardır ve Medine halkından da nifakı alışkanlığa çevirmiş olanlar vardır; sen onları bilmezsin, biz onları biliriz; biz onları iki kere azaplandıracağız; sonra onlar büyük bir azaba döndürülecekler."[9]

Keza yine Nur Suresi'nde de buyrulduğu gibi sahâbe arasından bazıları Hz. Resulullah'ın (s.a.a) haremini ahlâki sapmayla suçlayacak kadar iftiranın boyutlarını[10] artırmış, Allah'ın gazabını üzerlerine çekerek O'nun Resulü'ne (s.a.a) töhmet ve karalamada bulunmuşlardır.

Yine Allah-u Teâlâ'nın, asıl emellerini bilerek haklarında şöyle buyurduğu münafıklar da vardı sahâbe arasında:

"...Oysa onlar, bir ticaret veya eğlence konusu gördüklerinde -fırsatı ganimet sayarak- hemen ona doğru koştular ve seni ayakta bıraktılar..."[11]

Bu vakıa Resulullah (s.a.a) mescidde durmuş Cuma hutbelerini okurken vuku bulmuştur.

Keza, aynı "sahâbî"ler arasında öyle münafıklar vardı ki Tebük gazvesi[12] -veya bir diğer rivâyete göre de Vedâ haccı[13]- dönüşünde Hureşi Geçidi'nde Hz. Resulullah'ın (s.a.a) canına kastederek onu terör etmeye bile yeltendiler.

Bütün bunlar bir tarafa, önceden de değindiğimiz gibi, Hz. Resulullah'ın (s.a.a) en yakın sahâbesi, onunla en sık ve en samimi görüşen hanımları olduğu halde onlar için bile âyette uyarı ve tehdit geçmekte ve şöyle buyrulmaktadır:

"Ey peygamberin kadınları, kim sizden açık bir çirkinlikte ve utanmazlıkta bulunursa onun azabı iki kat olarak artırılır; bu, Allah'a pek kolaydır. Ama kim de sizden, Allah'a ve Resulü'ne gönülden itaat eder ve salih bir amelde bulunursa, ona da ecrini iki kere veririz, ve biz ona üstün  bir rızık da hazırlamışızdır. Ey peygamberin kadınları! Siz diğer kadınlar gibi değilsiniz..." (Ahzab, 30-32)

Yine bir başka yerde Allah-u Teâlâ, Hz. Resulullah'ın (s.a.a) eşlerinden ikisine hitaben şöyle buyurmaktadır: "Siz, Peygamber'in iki eşi, Allah'a tevbede bulunmanız iyi olur, çünkü kalpleriniz eğrilik gösterdi. Yok, eğer ona karşı birbirinize destek olmağa kalkışırsanız, artık Allah onun mevlasıdır, Cibril de ve mu'minlerin salih olanı da. Bunların arkasından melekler de onun destekçisidirler..." (Tahrim Suresinin ilk âyetleri)

Yine eğer bu ayet ve benzerinde bütün sahabe kastedilseydi ve Ehl-i Sünnet'in dediği gibi onların hepsi adil olsaydı, Buhari, Müslim ve bir çok muteber kaynağın naklettiği şu hadisler abes olmaz mıydı? Evet şöyle nakledilmiştir Resul-i Kibriya (s.a.a) efendimizden:

"Kıyamet günü  Ashâbımın önde gelenlerinden bazısını getirip amel defteri siyah olanlarla birlikte haşredecekler. Ben "Allah'ım! Onlar benim Ashâbım!" dediğimde, şu cevabı duyacağım: "Senden sonra bu Ashâbının neler yaptıklarını bilmiyorsun!" O zaman ben de o salih kulun sözlerini (Mâide, 117'de Hz. İsa'nın (s.a) sözü kastediliyor) tekrarlayacak "..Ve ben aralarında bulunduğum sürece amellerine şahittim onların, beni aralarından aldıktan sonra de kendin şahid oldun" diyeceğim. Bunun üzerine bana şöyle denilecek: "Sen aralarından ayrılır ayrılmaz bunlar mürted olup dinden çıktılar ve eski hallerine döndüler"[14]

Bir diğer rivâyette de şöyle geçer:

"Kevser havuzu kenarında Ashâbımdan bazılarını bana getirirler. Ben onları tanıyınca -kim olduklarını onaylayınca- onları benden ayırıp götürürler. O zaman ben "Ya Rabbim! Ashâbımdı onlar..." dediğimde "Senden sonra onların neler ettiğini bilmiyorsun..." denilir bana"[15]

Sahih-i Müslim'de de Hz. Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğu kayıtlıdır:

"Kevser havuzu kıyısında, Ashâbım ve arkadaşlarımdan bazısını bana getirip gösterirler; ben hepsini birer birer tanıdıktan sonra onları alıp götürürler. O zaman ben "Allah'ım! Onlar benim Ashâbımdı" derim ve şu cevabı duyarım: "Bunların senden sonra neler ettiğini bilmezsin!.."[16]

Hadis olarak da yine en çok meşhur olan iki rivâyete değinmekle yetineceğim:

 

a)-"Aşere-i Mübeşşere" Rivâyeti:

Ehl-i Sünnet arasında çok meşhur olan ve bir kısım sahabe hakkında sürekli referans olarak gösterilen rivâyetlerden birisi "Aşere-i Mübeşşere Hadisi" diye bilinen ve güya Allah Resulü'nün ismini vererek cennetle müjdelediği on kişiyi anlatan rivâyettir. Bu rivâyet hakkında şimdilik aktarabileceğimiz bazı hususları şöyle sıralayabiliriz: 

1-Evvela bu hadis en muteber hadis kaynağı kabul edilen Buhârî ve Müslim'de nakledilmemiştir. Halbuki Ehl-i Sünnet âlimlerinden bir çoğu Buhârî ve Müslim'de olmayan bir hadis (aleyhlerinde olduğu zaman) hemen Buhârî ve Müslim nakletmediği için hadisin reddine kalkışırlar.

2-Bu hadis iki Sahabîden nakledilmiştir ki ikisi de bu hadise göre, müjdelenen on kişinin içerisindedir. Birisi Abdurrahman b. Avf, diğeri ise Said b. Zeyd. Bu ise sadakat ve taharetleri başka delillerle sabit olamayan kimseler hakkında, kendilerine yönelik bir tezkiye ve medhiye niteliğini taşıdığı için şüphe ve şaibeye muciptir.

3-Bu hadisin bir râvisi Abdurrahman b. Hamid isminde bir kişidir ki söz konusu hadisi, babası Hamid b. Abdurrahman ez-Zuhri kanalıyla bir defasında Abdurrahman b. Avf'tan, bir defasında ise direk olarak Resul-i Ekrem'den nakletmiştir.

Bu senet esastan batıl bir senettir. Zira evvela Hamid b. Abdurrahman ez-Zuhrî bir kere sahâbî değil tâbiîdir; tabîî olduğu için de Resulullah'tan direk nakli söz konusu olamaz; saniyen Abdurrahman b. Avf'tan nakli de doğru değildir; zira bu adam hal tercemesinde kaydedildiği üzere Hicrî 32. yılında, tam Abdurrahman b. Avf'ın vefat ettiği senede veya ondan bir sene sonra dünyaya gelmiştir. Abdurrahman öldüğünde henüz bir bebek olan veya daha dünyaya gelmemiş olan birisinin ondan hadis rivayet etmesi düşünülebilir mi?![17] Böylece bu rivâyetin senedi kopuk bir senet olduğu için muteber sayılmaz.

4- Hadisin nakledildiği diğer sahabî ise Said b. Zeyd'dir.

Bu hadis iki senedle Said'den nakledilmiştir. Hadisin metnine bakıldığında, da görüldüğü gibi Said, bu hadisi Muâviye zamanında Kûfe'de, Kûfe mescidinde nakletmektedir.

Şimdi evvela sormak lazım, bu kadar aradan zaman geçmesine rağmen neden o güne kadar Said bu hadisi nakletmemişti. Halbuki Peygamber'den sonra saha-beler,  ezcümle hadiste isimleri geçenler arasında çıkan ihtilaflar, kavgalar sırasında en çok bu tür hadislere ihtiyaç duyuluyordu. Eğer böyle bir hadis olsaydı hemen kendisi veya sevenleri ona sarılır ve onu referans olarak gösterirlerdi. Halbuki tarih o zamana kadar böyle bir hadise, herhangi birisi tarafından temessük edildiğini nakletmemiştir.

Burada iki ihtimal söz konusu olabilir; birincisi şu ki Said, Hz. Ali'ye (a.s) açıkça yapılan hakaretlere karşı onu savunmanın tek yolunu, onu da o gün kabul gören bazı meşhur Sahabîlerin de yanına koyarak, cennetlik olduklarını, dolayısıyla hakaret edilmemesi gerektiğini vurgulamakta gördüğü için böyle bir yola baş vurmuştur.

Bundan da daha güçlü ihtimal şu ki, Said tarihlerin de yazdığı gibi Kûfe'de bulunduğunda, Muâviye'nin valisinin ve Muâviye taraftarlarının Hz. Ali'ye (a.s.) yaptıkları hakaretlere karşı gelmesi, artı Yezid veliaht tayin edildiğinde de biat etmeyip Mervân'la sert tartışmaya girdikten sonra, Muâviye'nin  hilelerinden ve başına gelecek tehlikelerden korkarak kendisini bir nebze emniyete almak için bu rivayeti uydurup, ben Ali'yi de, muhaliflerini de seviyorum imajı vermek istemiş olabilir.

Belki de hiç birisi değil ve bu hadis Said'in diline uydurulmuştur (ki bizce bu en mantıklı ihtimaldir). Yoksa birbiriyle taban tabana zıt düşünce ve tavırlar sergileyen, hatta birbiriyle savaşan, on kişinin hepsinin de cennetlik olması nasıl düşünülebilir?

Bu çelişkileri gözleriyle görmek için, tarafsız bir gözle konuyla ilgili değişik kaynakları araştıran kimseler bunun açık örneklerine sık sık  rastlayabilirler. Bu on kişi arasında yaşanan ihtilaf ve sürtüşmeler hakkında detaylı bilgi sahibi olmak isteyen kimselere bizzat Ehl-i Sünnet kaynaklarından gerekli bilgi ve belgeler sunmamız mümkündür.

Hatırlatılması  gereken bir diğer husus şudur ki, faraza bu hadis doğru bile olsa, bunun benzeri olan ve diğer bir kısım sahabînin cennetlik olduklarını isimleriyle vurgulayan ve senet açısından daha güçlü ve daha sahih olan hadisler de bulunduğu halde neden sadece bu hadis dillere destan olmuştur? Öyle ki mesela İmâm Ahmet b. Hanbel "Bu on kişinin dışında kimseye, 'şu cennetliktir' denmesi câiz değildir" demektedir.[18]

Mesela Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin hakkında:

"Hasan ve Hüseyin cennet gençlerinin efendisidir" diye buyurduğu hadis ittifakla sahih olarak kabul edilmiyor mu?

Yine: "Hasan ve Hüseyin'in, dedeleri, babaları, anneleri, amcaları, halaları, teyzeleri, kendileri ve ikisini sevenlerin hepsi cennettedir" buyurmamış mıdır Allah'ın Resulü?![19] 

Aynı şekilde Hz. Fatıma'nın cennete girecek ilk kadın olduğunu vurgulayan muhtelif hadisler, yine Hz. Hatice annemizin cennetle müjdelenmesini, cennetteki yerini açıklayan hadisler neden göz ardı ediliyor?

Yine sahih senetle şöyle buyurduğu rivâyet edilmemiş midir?: "Hiç şüphesiz cennet şu dört kişiye müştaktır: Ali b. Ebi Tâlib, Ammâr b. Yâsir, Selmân-ı Fârisî ve Mikdad."

Yine şöyle buyurmamış mıdır?:

"Cennet üç kişiye müştaktır: Ali, Ammâr ve Bilâl."

Ahmed b. Hanbel büyük bir hadisçi olmasına rağmen bu hadisleri bilmiyor muydu ki "Bu on kişinin dışında kimseye, 'şu cennetliktir' denmesi câiz değildir" diyor?!

Evet, neden sağlam senetlerle nakledilen bu hadislerden kimsenin haberi yok?! Ama yukarıdaki hadis senedi zayıf olmasına rağmen dillere destandır?! Kararı sizin insaf ve hür vicdanınıza bırakıyoruz. 

 

 b)-"Ashabım gökteki yıldızlar gibidir; hangisine uyarsanız hidayet bulursunuz"  Rivâyeti:

Biz bu rivâyet hakkında önce bu rivâyetin zayıf, itibarsız ve uydurma olduğunu itiraf eden Sünni âlimlerin isimlerini kaynaklarıyla birlikte vereceğiz; daha sonra rivâyetin senetlerini incelemeğe tâbi tutacağız;. ardından da hadisin muhtevası üzerinde  durmağa çalışacağız

 

Hadisi Zayıf Bilen Ehl-i Sünnet Alimleri:

1-İmam Ahmed b. Hanbel (Ölüm: 241 hc.) [20]

2-Hâfız Ebu İbrâhim-il Muznî (Ölüm: 264 hc.) [21]

3-Hâfız Ebu Bekr-il Bezzâr (Ölüm: 292 hc.)[22]

4-İbn-ül Kattân -Hâfız Ebu Ahmed Abdullah b.Adiyy- (Ölüm: 365 hc.) [23]

5-Hâfız Ebu-l Hasan Dârekutnî (Ölüm: 385 hc.) [24]

6-Hâfız İbn-i Hazm -Ebu Muhammed Ali b. Ahmed- ( Ölüm: 456 hc.) [25]

7-Hâfız Beyhakî -Ebubekr Ahmed b. Hüseyin b. Ali b. Abdullah- (Ölüm: 457 hc.) [26]

8-Hâfız Ebu Ömer İbn-i Abd-il Birr (Ölüm: 463 hc.) [27]

9-Hâfız İbn-i Esâkir -Ebu-l Kâsım Ali b. Hibetullah- (Ölüm: 571 hc.) [28]

10-Hâfız Abdurrahman Ebu-l Ferac İbn-il Cevzî (Ölüm: 597 hc.) [29]

11-Hâfız İbn-i Dihye –Ebu-l Hattab Ömer b. Hasan- (Ölüm: 633 hc.) [30]

12-İmam Esir-üd Din Ebu Hayyân-il Endülüsî (Ölüm: 745 hc.) [31]

13-Hafız Şemsüddin Ebu Abdillah ez-Zehebî Ölüm: 748 hc.) [32]

14-Ahmed İbn-i Abdülkadir Tâcuddin İbn-i Mektum Ebu Muhammed-il Kaysî (Ölüm: 749 hc.) [33]

15-Şemsüddin İbn-i Kayyim-il Cevziyye (Ölüm: 751 hc.) [34]

16-Hâfız Zeynüddin Abdurrahim b. Hüseyn-il İrâkî (Olüm: 806 hc.) [35]

17-Hafız Şehabüddin İbn-i Hacer-il Askalânî ( Ölüm: 852 hc.) [36]

18-Kemâlüddin Muhammed İbn-il  Hemmâm-il Hanefî (Ölüm: 861 hc.) [37]

19-İbn-u Emir-il Hâc -Şemsüddin Muhammed b. Muhammed b. Muhammed b. Hasan- (Ölüm: 879 hc.) [38]

20-Hâfız Şemsuddin Ebulhayr Muhammed b. Abdurrahman Es-Sahavî (Ölüm: 902 hc.) [39]

21-Kemâlüddin Ebu-l Meâlî Muhammed b. Emir Nâsıruddin Muhammed b. Ebî Bekr b. Ali b. Ebî Şerif-il Makdisî-iş Şâfiî (Ölüm: 906 hc.) [40]

22-Hâfız Celâlüddin-is Suyûtî eş-Şâfiî (Ölüm: 911 hc.) [41]

23-Şeyh Aliyy-ül Muttaki-l Hindî (Ölüm: 975 hc.) [42]

24-Şeyh Aliyy-ül Kâriyy-ül Mekkî (Ölüm: 1014 hc.) [43]

25-El-Mennâviyy-üş Şâfiî -Abdürrauf b. Tâc-ül Ârifin b. Ali b. Zeynülâbidin- (Ölüm: 1029 hc.) [44]

26-Şeyh Şehâbüddin-il Hafâcî-il Hanefî -Ahmed b. Muhammed b. Ömer-  (Ölüm: 1096 hc.) [45]

27-Kâzî Muhibbullah-il Behârî-il Hindî (Ölüm: 1119 hc.) [46]

28-Kâzî Muhammed b. Ali b. Muhammed b. Abdullah-iş Şevkânî (Ölüm: 1250 hc.) [47]

29-Sadik Muhammed Hasan Hân (Ölüm: 1307 hc.) [48]

 

Burada şunu da hatırlatmamız gerekir ki bu isimleri biz örnek olarak zikrettik; yoksa bu hadisin uydurma veya zayıf olduğunu itiraf eden Sünnî âlimlerin sayısı daha fazladır. Mesela İbn-ül Mulakkin, İbni Teymiye, Celâl-ül Muhallî, Ebu Nasr-is Seczî, Ebuzer-ül Halebî, Ahmed b. Kâsım-il İbâdî, Es-Sebukî, İbn-i İmâm-il Kâmiliyye, Mevlevî Nizâmuddin, Mevlevî  Abd-ül Ali Bahr-ul Ulûm, Muhammed Nâsıruddin-il Albânî ve Seyyid Muhammed İbn-i Akil-il Alevî gibi âlimleri de bunlara ekleyebiliriz.

Açıklamamız gereken bir diğer husus da şudur ki, "Yıldızlar " rivayetinin bazı nakillerinde "Ümmetimin ihtilâfı rahmettir" şeklinde bir söz de yine Resulullah'a isnad edilmiştir ki aynı senetle nakledildiği için o rivâyetin zayıf ve uydurma olduğunu söyleyenlerin sözleri doğal olarak bu rivâyet için de geçerlidir ki bunlardan bazılarının ismini örnek olarak zikredip geçiyoruz: Hâfız İrâkî, Hafız Muhammed b. Tâhir, Tabarânî, Deylemî, Muhammed Nâsıruddin-il Albânî ve...[49]

 

Rivâyetin Senedi Üzerine:

Gerçi bir önceki bölümde bir kısmının isimlerini verdiğimiz Ehl-i Sünnet âlimlerinin, rivayetin zayıflığını ve uydurma olduğunu teyit ve tasdik etmeleri, bizi rivâyetin senedini incelemekten müstağnî kılıyor; ama yine de bahsimizin tekmili ve hiçbir şüpheye mahal vermemek için rivâyetin senedi üzerinde de kısa bir incelemenin uygun olacağını düşünüyoruz.

Evet bu rivayet bildiğimiz kadarıyla altı sahabîden nakledilmiştir ki aşağıda teker teker ele alacağımız üzere bunların hiç birisinin senedi sağlam değildir:

 

*Abdullah İbn-i Ömer:

Bu rivâyet Abdullah İbn-i Ömer'den iki senedle nakledilmiştir; bu iki senedin birisinde ezcümle şu iki râvînin isimleri göze çarpmaktadır:

1-Abdurrahim b. Zeyd:

 Buhâri'nin  ve Nesâî'nin "Ez-Zuafâ" (Zayıf Râvîler) isimli kitaplarında, İbn-i Ebi Hâtem'in "El-İlel" kitabında, İbn-i Cevzî'nin "El-Mevzuât" ve "El-İlel-ül Mütenâhiye" kitaplarında, Zehebî'nin "Mizân-ül İ'tidâl", "El-Kâşif" ve "El-Muğnî" kitaplarında, Hazrecî'nin  "Hulâsat-u Tezhib-i Tehzib-il Kemâl" kitabında ve diğer çoğu ricâl kitaplarında bu râvî, "Hiçbir  değeri yoktur", "Çok yalancıdır", "Çok yalancı bir habistir" gibi tabirlerle tanıtılmıştır.

2-Zeyd-ül Ammi:

Bu adam yukarıda bahsettiğimiz Abdurrahim'in babasıdır. Şevkânî Şöyle diyor: "O ikisi son derece zayıftırlar." İbn-i Sa'd  "Zeyd hadiste zayıftır demiştir. İbn-i Adiy ise onun hakkında "Onun bütün rivâyetleri  ve ondan rivâyet eden bütün râvîler zayıftır" tespitinde bulunmuştur.[50]

Diğer senede gelince onda da ezcümle "Hamzat-ül Cezri" (Hamza b. Ebî Hamza en-Nasibi)'yi görmekteyiz. Onun hakkında ise ricâl âlimleri şu tabirleri kullanmışlardır: "Hadisi münkerdir", "Hadisi terkedilmiştir", "Hadisi atılmıştır", "Bir şeye yaramaz",  "Hadis uyduran birisidir", "Bir para etmez." [51]

 

*2. Halife Ömer b. Hattab:

2. Halif'e Ömer'e dayandırılar rivâyette ise şu râvilerin ismi geçmektedir:

1-Naim b. Hammad:

İbn-i Cevzî onun hakkında şu tespitte bulunmuştur: "Naim (ricâl âlimleri tarafından) cerhedilmiştir."

2-Abdürrahim b. Zeyd: Durumu açıklandı.

3-Zeyd-ül Ammî: Durumu açıklandı.

 

*Câbir b. Abdillah-il Ensârî:

Câbir'e dayandırılan rivâyet de iki senetle nakledilmiştir. Bu senetlerin birisinde rivâyet ta Mâlik b. Enes'e ondan da ta Câbire kadar uzanıyor; ancak Mâlik'ten aşağıya  bütün râvîler mechul ve tanınmayan kimselerdir. Bunu İbn-i Hacer Askalânî "Tahric-u Ehâdis-il Keşşâf" isimli eserinde açıkça beyan etmiştir.[52]

Diğer senedde ise şu râvîlerin ismini görmekteyiz:

1-Ebu Süfyân:

İbn-i Hazm "Ebu Süfyân zayıftır" demiştir.[53]

2-Selâm b. Selim:

 Yine İbn-i href="#_ftn52" name="_ftnref52" title="">[52]

Diğer senedde ise şu râvîlerin ismini görmekteyiz:

1-Ebu Süfyân:

İbn-i Hazm "Ebu Süfyân zayıftır" demiştir.[53]

2-Selâm b. Selim:

 Yine İbn-i  Hazm Bu râvî hakkında ricâl alimlerinden şu görüşleri nakletmiştir: İbn-i Hacer: "Selam zayıftır." İbn-i Harâş: "O çok yalancıdır." İbn-i Habbân: "O bir çok uydurma hadis rivâyet etmiştir." Ardından da "Bu adamın zayıflığında icma edilmiştir" tespitini eklemiştir İbn-i Hazm.[54]

3-Hâris b. Gasîn:

İbn-i Abd-il Birr rivâyeti bu senedle naklettikten sonra şöyle demiştir: "Bu sened hüccet olamaz; zira senette yer alan "Hâris b. Gasîn" mechuldür ve durumu belli değildir. Yine Ebu Amr ve Zeynüddin-il İrâkî de onun hakkında aynı şeyi söylemişlerdir.[55]

 

*Abdullah İbn-i Abbâs:

Abdullah İbn-i Abbâs'a dayandırılan rivâyetin senedinde ezcümle şu râvîlerin ismi geçmektedir:

1-Süleyman İbn-i Ebî Kerîme:

Ebu Hâtem Râzî, Celâlüddin Suyûtî ve Muhammed b. Tâhir onun zayıf olduğunu söylemişlerdir. İbn-i Adiy ise "Onun bütün hadisleri münkerdir" demiştir. Zehebî'nin tespiti ise şöyledir: "O, itibarsız ve bir çok münker (hadisin) sahibidir.[56]

2-Cüveybır b. Said:

Bu râvî zayıflığı hakkında ricâl âlimlerinin söylediklerinden bazısı şöyledir: Nesâî ve Dârekutnî: "Hadisi terkedilmiştir." Buhari Ali b. Yahya'dan şöyle nakletmektedir: "Cuveybır'ın iki hadis naklettiğini biliyorum." Ardından ikisini de naklederek onların zayıf olduğunu ortaya koymuştur. İbn-i Cevzî: "Cuveybır'a gelince, onun zayıf olduğunda icma etmişlerdir." Ahmed b. Hanbel: "Onun hadisiyle iştigal edilmez." İbn-i Muin: "Hiçbir şeye değmez." Cevzecânî: "Onunla iştigal edilmez." Ve benzeri  bir çok tabir..[57]

3-Ez-Zahhâk b. Müzâhim:

Bu râvî hakkında da şu tabirler kullanılmıştır: "Bu adamdan hadis nakledilmezdi." "Hadis hususunda zayıftır." "Âlimler tarafından cerh edilmiştir." Şu'be ve bir çok âlim ise onun İbn-i Abbas'ı görmediğini iddia etmişlerdir.[58]

 

*Ebu Hureyre:

Ebu Hureyre'ye dayandırılan rivâyetin senedinde "Cafer b. Abd-ül Vahid-il Kâzî el-Hâşimî" isimli  râvînin ismi de geçmektedir.  Rical kitaplarında bu şahıs da "Hadis uyduran", "Hadis çalan", "Yalancı", "Hadisi terkedilen" vb. tabirlerle tanıtılmıştır.[59]

Arıca bilindiği gibi Ebu Hureyre'nin kendisi de bir çokları tarafından muteber birisi olarak kabul edilmiyor.

 

*Enes b. Mâlik:

Enes b. Mâlik'e dayandırılan rivayetin senedinde ise "Bişr İbn-il Hüseyin" isimli bir râvînin ismini görmekteyiz ki rivâyeti Zübeyr b. Adiy kanalıyla Enes'ten nakletmektedir.

Zehebî "El-Muğnî" kitabında, Dârekutnî'nin onun hakkında "Terkedilmiştir" ve Ebu Hâtem'in ise "O Zübeyr'in diline yalan uydurmuştur" dediğini nakletmektedir. Bu râvi hakkında diğer rical alimlerinin yergilerini görmek için  İbn-i Hacer Askalânî'nin "Lisân-ül Mizân" kitabına bakılabilir.[60]

Böylece bu rivâyetin bütün senetlerini incelemiş bulunuyoruz; gördüğünüz gibi bu senetlerin hiç biri sahih değil ve bazısında üç, bazısında iki ve bazısında da en az bir tane zayıf râvî olduğunu bizzat Ehl-i Sünnet'in kendi ricâl kitaplarına ve ricâl âlimlerinin görüşlerine dayanarak ispatlamış olduk.

 

Rivâyetin Muhtevası Üzerine:

Rivâyetin muhtevası hakkında da birkaç nükteyi hatırlatmakla yetineceğiz:

1-Eğer gerçekten bu rivayet doğru olsaydı ve Resulullah'ın etrafında bulanan sahabenin her birisi gökteki yıldızlar gibi olsaydı, o zaman mesela şu âyetlerin indirilmesinin bir anlamı olur muydu?: "Eğer o (Peygamber) ölür ve ya öldürülürse topuklarınız üzerine gerisin geriye mi döneceksiniz."[61]

"Etrafınızda olan bedevilerden ve Medine ehlinden nifakı adet haline getirmiş nice münafıklar vardır ki sen onları bilmezsin; onları biz biliriz. Yakında onları iki defa azap edeceğiz; sonra da büyük bir azaba döndürüleceklerdir." [62]

Eğer sahabenin hepsi âdil ve her biri bir hidâyet yıldızı olsaydı, Allah Resulü onlara hitaben: "Aman! Benden sonra kafirler olarak geri dönmeyin."[63]

Veya: "Şirk sizin aranızda karıncanın ayak sesinden de gizli olacaktır."[64]

Yada: "Çok geçmeden, ümmetim yetmiş üç fırkaya bölünecektir ki onlardan sadece birisi kurtuluşa erecektir..."[65] buyurur muydu?!

Yine önceden de naklettiğimiz şu hadisi şerif sahabenin hepsinin âdil oluşu ve her birisinin bir hidâyet yıldızı olduğuyla bağdaşıyor mu acaba?:

"Kıyamet günü  ashâbımın önde gelenlerinden bazısını getirip amel defteri siyah olanlarla birlikte haşredecekler. Ben "Allah'ım! Onlar benim Ashâbım!" dediğimde, şu cevabı duyacağım: "Senden sonra bu Ashâbının neler yaptıklarını bilmiyorsun!" O zaman ben de o salih kulun sözlerini (Mâide, 117'de Hz. İsa'nın (s.a) sözü kastediliyor) tekrarlayacak "..Ve ben aralarında bulunduğum sürece amellerine şahittim onların, beni aralarından aldıktan sonra da kendin şahid oldun" diyeceğim. Bunun üzerine bana şöyle denilecek: "Sen aralarından ayrılır ayrılmaz bunlar mürted olup dinden çıktılar ve eski hallerine döndüler."[66]

Bakın bu hadiste Allah Resulü açık bir şekilde kendisinden uzaklaştırılan kimselerin, ashabından olduğunu söylüyor. Bu da açıkça öyle her sahabî denen kimsenin hidayet yıldızı ve âdil olmadığını, dolayısıyla bahis mevzumuz olan "Yıldızlar" rivâyetinin doğru olamayacağını ortaya koyuyor.

2-Sahabî ismi ile anılan bir çoklarının hayat hikayeleri, bir çok amelleri ve icraatı bu rivâyetin doğru olamayacağının bir diğer açık kanıtıdır. Zira bunlardan bugün bile takdis edilen bir çoklarının, yalancılık, birbirine küfretme, iftirada bulunma, zina, şarap içme ve birbirleriyle savaşma ve birbirlerinin kanını dökme gibi Kur'an âyetleri ve Resul'ün sünnetiyle yasaklanan ve yapan kimselerin fâsık ve fâcir olup büyük azapları hak ettikleri, büyük günah ve kötülüklere bulaştıklarını bir çok muteber kaynakta okumaktayız ki ben bunun örneklerine geçersem söz haddinden fazla uzayacağı için vazgeçiyorum; ama önceden de dediğim gibi sen istediğin taktirde bunların hepsine inkar edilemeyecek örnekler (hem de Sünnî kaynaklardan) vermeğe hazırım muhterem kardeşim.

Durum böyleyken söz konusu rivayeti doğru kabul edip bu amellere bulaşan kimseleri hidayet yıldızı olarak addetmeği siz akıl ve mantığınıza sığdırabiliyor musunuz ki Allah'ın Resulü'ne de böyle bir sözü yakıştırabilesiniz?! Yoksa Resulullah kendinden sonra meydana gelecek olaylardan haberi yok muydu? En azından bu olayların meydana gelebileceğine ihtimal bile vermiyor muydu? Hayır kesinlikle böyle bir şey doğru olamaz. Zira yukarıda örnek olarak zikrettiğimiz âyet ve hadisler, bunun böyle olamadığını ve Allah Resulü'nün bu olaylardan haberdar olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu ise bu hadisin kesinlikle uydurma olduğunu ortaya koyuyor. Zira haberdar olduğu halde böyle bir şeyi buyurması asla düşünülemez.

3-Ashabın en azından bir kısmının arasında çoğu zaman şiddetli ihtilafların yaşandığını, bir çok konuda farklı düşündüklerini, hatta bu ihtilafların bazen kavga ve nizaya ve bilindiği gibi bazen binlerce insanın kanlarının akıtılmasına vesile olan savaşlara dönüştüğünü görmekteyiz (Cemel, Sıffın ve Nehrevan savaşları gibi). Biz bütün bunlarda, onları mazur bile görsek (ki böyle olduğunu kesinlikle kabul etmiyoruz) her birisinin farklı ve bazen taban tabana zıt görüş ve davranışlarının hidâyete götüreceğini kabul etmemiz asla mümkün değildir. Zira bu, Allah Resulü'nün ümmetini aynı zamanda çelişkili yollara ve hedeflere sevk ve teşvik ettiği anlamına gelir ki bu da hikmet ve hidayet, akıl ve mantık Resulü olan Habibi Kibriya'dan kesinlikle uzaktır. Kısacası bu rivâyetin böyle bir muhtevaya sahip olması onun uydurma olduğunu ispatlamaya yeter, artar bile.

Evet kardeşim, bir şeyin meşhur olması bizi aldatmamalıdır. Nice meşhur görüş ve rivâyetler vardır ki ciddi bir araştırma ve incelemeye tabi tutulduğunda, esastan yalan ve uydurma olduğunu görürsünüz. Bugün muhakkik âlimler uzun araştırmaların neticesinde onlarca sahabî ve râvinin uydurma olduğunu ve asla dünyada yaşamadıklarını ve mesela Seyf b. Ömer gibi zındıklıkla suçlanan, dinini dünyaya satmış bazı kıssacı ve yalancı râvilerin hayal ürünlerinden ibarettir. Arzu edenler Allame Murtaza Askerî'nin "Yüz elli uydurma sahabî" ve "Uydurma raviler" kitaplarına müracaat edebilirler. Allah-u Teala cümlemize hakkı hak, bâtılı bâtıl görebilen basiretli bir göz ve nurlu bir kalp inayet buyursun. Amin!

 

Şunu da eklemem gerekir ki eğer yukarıda ki cümlelerden (yani: "Yapmayın, etmeyin, aziz Sahabe'ye dil uzatmayın... Ehl-i Beyt sevgisi perdesi altında sünnet berhava ediliyor. Hadis-i Şerifler bombardıman ediliyor. Aziz Sahabe'ye sövülüyor... olmaz böyle şey... kaş yaparken göz çıkarılıyor..." sözlerinizden) başkalarını kastediyorsanız onu bilemem. Ama eğer bizleri (yani Caferi Mezhebi mensuplarını) kastediyorsanız, buna asla katılmıyorum ve durumun tam tersine olduğunu iddia ediyorum. Yani aynı cümlelerin tersinin daha doğru olacağını düşünüyorum; şöyle ki:

"Sahabeyi tümden temize çıkarmak perdesi altında Ehl-i Beyt daima arka plana itilmiş ve fikri ve ameli planların hiçbir yerinde yer verilmemiş, söz hakkı tanınmamıştır onlara. Evet Sahabe'yi kurtarayım diye Kur'an ve sünnet'in en açık hükümleri göz ardı ediliyor. Ehl-i Beyt hakkında nakledilen en açık ve sağlam hadisler dahi görmezden geliniyor. Aziz ve Pak Ehl-i Beyt'in en azılı düşmanları dahi (Muaviye, Amr b. As, Mervan, Harun Reşit ve ...gibi) temize çıkarılmaya, hoş görülmeye çalışılıyor... olmaz böyle şey... kaş yapayım derken göz çıkarılıyor.''

Sonra Sünnet'ten, hadislerden bahsediyorsunuz; sünnetin berheva edildiğini, hadislerin bombardıman edildiğinden bahsediyorsun...    

Muhterem, eğer bizi kastediyorsan, şunu bilesiniz ki biz de Ehl-i Beyt mektebi mensupları olarak Allah Resulü'nün mübarek  sünnetine bütün vücudumuzla inanıyor ve onu da Kur'ân-ı Kerim'in yanı sıra İslâm'ın ikinci kaynağı olarak görüyoruz. Bir ıstılahın bir grup üzerinde yaygınlaşması, başkalarının ondan uzak olması veya onu kabul etmemesi anlamına gelmez. Sizin deyiminizden esinlenerek diyorum ki "Sünnetcilik" kimsenin inhisarında değil.. Vesselam."

Evet aziz kardeşim, asıl önemli olan isim değil, kimin ne kadar iddiasında samimi ve gerçekçi olup olmadığıdır; önemli olan kimin gerçekten ne kadar "Sünnet Ehli" olup olmamasıdır. Bunu tarafsız bir gözle, belgelere ve tarihi gerçeklere dayanarak araştırmak gerekir. "Ali Şiası" veya "Ehl-i Beyt taraftarı" kavramı için de aynı şey geçerlidir. Evet gerçek bir Sünnet ehli, Ali Şiasıdır. Aynı zamanda gerçek bir Ali Şiası Sünnet ehlidir de. Yani öyle olmaya mecburdur. Ancak her müddaînin iddiasında ne kadar sâdık olup olmadığı ayrı bir konudur. İşte asıl önem arzeden ve gerçekten araştırılması gereken konu budur, aziz kardeşim. Bunu, sadece iddialarla yetinmeyip her kesin derinlemesine araştırması gerekir.

Ben bu konuda şimdilik birkaç hususa kısaca değinip geçeceğim; daha sonra gerektiğinde daha çok dururuz bu konu üzerinde inşaallah.

Sünni kardeşlerimiz, eğer gerçekten Sünnet'e sarılmayı yeğliyorlarsa, o zaman neden mesela Sahih-i  Müslim başta olmak üzere Kütüb-i Sitte ve diğer bir çok kaynakta en az otuz senetle nakledilen "Sekaleyn" (iki emanet) hadisine amel etmiyorlar? Yoksa otuz senetli bir hadis sünnetten sayılmıyor mu? Hayır biz ona da amel ediyoruz diyorlarsa, o zaman somut delillerle iddialarını ispat etsinler. Oysa biz hiç de öyle olmadığını görüyoruz. Zira Kur'ân ve Ehl-i Beyt'e sarılmak onlara uymak, onları rehber edinmekse, Allah rızası için söylesinler hangi din veya dünya işlerinde onları kendilerine rehber  edinmişlerdir? Ehl-i Beyt'ten bahsedilince bu kardeşlerimiz hemen "Biz Ehl-i Beyt'i sevmiyor muyuz sanki?" deyip işin içinden sıyrılmaya çalışıyorlar. Evet Ehl-i Beyt sevgisi önemli bir meseledir ve Kur'ân'ın emridir. Ancak sevmek ayrı şeydir; rehber ve önder edinmek ayrı. (Gerçi hakiki sevgi insanı ittibaya da götürür.)   Durum böyle iken Sünni Camianın fıkhı mı Ehl-i Beyt'e dayanıyor, tefsiri mi, hadisi mi, hangisi? Çeşitli dallardaki İmâmlarının içerisinde Ehl-i Beyt'ten bir kişi  dahi bulabilir misiniz? Yoksa Ehl-i Beyt başkalarıdır da biz mi yanılmışız?!

Bazı Sünnî kardeşlerimiz gerçeklerden habersiz oldukları için diyorlar ki: Şîîler Ehl-i Beyt'in dışında bütün sahabeleri ve mezhep İmâmlarını reddediyorlar; bizden de aynı şeyi bekliyorlar." Halbuki bu yanlış ve asılsız bir isnattır. Önceden de değindiğimiz gibi Şia Ehl-i Beyt'in yanı sıra onlarca sahabiden hadis nakletmiş ve onların görüşlerine itibar etmiştir. Şîa kaynaklarını araştıranlar bu gerçeği açık bir şekilde görebilirler. Ancak iki hususta Şîa Sünnilerden farklı düşünmektedir: Birincisi, Şîa onlar gibi Sahabenin hepsine, aralarında hiçbir fark gözetmeksizin itibar etmemektedir. Mesela hakkında onlarca şaibe bulunan[67] ve Resulullah'ın vefatından iki veya üç yıl önce müslüman olan "Ebu Hureyre"nin hadislerine kesinlikle itibar etmemektedir. Oysa Sünni'lerin kaynaklarında en  çok hadis (5374 gibi büyük bir rakam) ondan nakledilmiştir. İkincisi, başka râvilerin naklettiği hadisler veya başka İmâmların görüşleri, Ehl-i Beyt'in rivâyetleri veya görüşleriyle çeliştiğinde, mutlaka Ehl-i Beyt'inkini tercih ediyorlar. Zira onlar hakkında Kur'ân ve sünnette bulunan referanslar, başka hiçbir kimsenin hakkında  yoktur.

Evet Şîa Sünnet'e itibar ediyor ama, Ebu Hureyrelerden, Semure b. Cündeplerden[68], İmran b. Hattanlardan[69], Ömer b. Sa'dlardan[70] Muâviyelerden[71], ve...nakledilen  sünnete değil, Ehl-i Beyt gibi berrak ve tertemiz bir kaynaktan elimize ulaşan sünnete; Peygamber yoluna sadakat ve bağlılıklarını sonuna kadar devam ettiren sahabeden nakledilen sünnete.

Şîa'ya bu eleştiriyi yönelten kardeşlerimiz eğer biraz araştırma ehli olsalar, en azından kendi kaynaklarını biraz ciddi ve tarafsız bir gözle tedkik etseler,  görecekler ki aslında bu eleştiriyi asıl hak eden Sünni camiasıdır, Şia değil. Zira Sünnî kardeşlerimiz Ehl-i Beyt'i sahabeden sayıyor mu, saymıyor mu? Ehl-i Beyt'in de en az diğer sahabe kadar Peygamber'imizin ilim ve irfanından nasiplendiğine inanıyorlar mı, inanmıyorlar mı? Eğer her iki soruya da cevapları müspet ise o halde neden Ehl-i Beyt'ten naklettikleri hadisler yok denecek kadar azdır? Resulullah'ın hayatının son iki yılında müslüman olan Ebu Hureyre'den 5374 hadis, Abdullah İbn-i Ömer'den 2630 hadis, Ümm-ül Mu'minin Âişe'den 2210 hadis nakleden Sünnî kaynakları, çocukluğundan beri Resulullah'ın elinde yetişen, Resulullah'ın ilim şehrinin kapısı olan Hz. Ali'den, yine nübüvvet bağının meyvesi Hz. Fâtıma'dan, Peygamber bağının iki emsalsiz gülü İmâm Hasan ve İmâm Hüseyin'den kaç hadis nakletmişlerdir acaba, biliyorlar mı?  İslâm'da yazılan ilk hadis kaynağı olduğu iddia edilen "El-Muvatta" kitabında İmâm Mâlik neden Hz. Ali'den bir hadis dahi nakletmemiştir?! Şu ana kadar bir Sünnî âlimi dahi, İmâm Mâlik'i bu tutumundan dolayı eleştirmiş midir?   

Sonra, sünnete sahip çıkmak, sünneti yaşatmak, eğer gerçekten bu kadar önemli ise (ki öyledir de), o zaman neden Peygamber'den (s.a.a) sonra Efendimiz'in hadislerini yazmak ve nakletmek, en az bir buçuk asır (Ömer b. Abdülaziz'in zamanına kadar) yasaklandı; hadis nakletmekte ısrarcı davranan nice sahabiler (İbn-i Mes'ud ve Said-i Hudri gibi) kırbaçlandı; hapis ve sürgüne gönderildi. Yazılmış nice hadis kitapları yakıldı. Bunların kimler tarafından yapıldığını artık kendiniz araştırın.

Bir de Sünnî kardeşlerimiz hangi Peygamber'in sünnetinden bahsediyorlar acaba? Hiçbir zaman kendi heva ve hevesine, düşünce ve tutkularına göre değil, vahye dayanarak konuşan[72], verdiği her şeyin ümmet tarafından istisnasız olarak alınıp amel edilmesi, sakındırdığı her şeyden de istisnasız olarak sakınılması gereken[73], itaati mutlak bir şekilde ümmete farz kılınan[74], bir şeye hükmettiğinde mu'minler için başka bir seçme hakkı bulunmayan[75] masûm bir Peygamber'in sünnetinden mi, yoksa bir çok yerde içtihâd yapan, hatta yaptığı içtihadlarda hata yapabilen, hatta içtihadı başka birilerinin içtihadıyla kıyaslanan, hatta bazen onun içtihadına tercih edilen[76], bazı sahabelerle ihtilafa düştüğünde, sonradan onun değil söz konusu sahabinin görüşüne uygun vahiy inen[77] bir Peygamber'in sünnetinden mi?! Birinci tür sünnete amenna; ama ikinci tür sünneti biz istemiyoruz kardeşler; alın sizin olsun. Bize de bundan dolayı Sünnet dışı, bid'at ehli diyorsanız, o da sizin bileceğiniz iştir.

Yine eğer sünnetten maksat Resulullah'ın istisnasız bütün söz, fiil ve takriri ise ve bunlara uymak, itaat etmek gerekiyor ve aksine hareket edenler sünnet dışı ve bid'at ehli oluyorsa, acaba bu hüküm gelmiş geçmiş herkesi  (mesela sahabeyi de) bağlıyor mu, yoksa sadece bizlere mi aittir? Eğer sahabe de bu hükme (hatta birinci derecede) dahil ise, o halde neden Peygamber'in açık emrine (hatta hayattayken) ters düşen bazı sahabiler[78], sünnet muhalifi, bid'at ehli sayılma yerine, eylem ve söylemleri, bin bir türlü te'vil edilmeğe çalışılmaktadır?!

Aziz kardeşim siz, "Kur'ân bize yeter .." tezinin ilk olarak kim veya kimler tarafından ortaya atıldığını biliyor musunuz? Her halükarda bunu da araştırmanızı bir kardeşiniz olarak tavsiye ederim.

Mektubunuzun devamında şöyle diyorsunuz:

"Gardaşım bu mektupta seni veya buradaki kardeşleri hedef alıp sizleri itham etmiyorum... yellerin nereden estiğini biliyorum... ve sizlere gardaşlık vazifemi yapmak istiyorum. Oyuna gelmeyiniz. Bu rüzgârı estirenlerin hedefi Hazret-î Kur'an'dır. Bu rüzgârı estirenlerin Ehl-i Beyt sevgisi ile uzaktan yakından hiçbir âlakası yoktur..."

Aziz kardeşim, madem gardaşlık vazifenizi yapıyordunuz, bari bunu eksiksiz yapıp da açık açık bu rüzgârları estirenleri bize de tanıtsaydınız; biz de daha çok tedbirli olsaydık ve (sizin tabirinizle) oyuna gelmeseydik; henüz vakit geç değil; gelecek mektubunuzda bunu açık bir şekilde belirtirseniz minnettar olurum.

Bu dölümün devamında bir cümleniz var ki katılmamak mümkün değil; diyorsunuz ki: "Ehl-i Beyt sevgisi de hiçbir şahsın veya zümrenin veya mezhebin inhisarı altında değildir, vesselâm."

Hay ağzınıza sağlık; ne güzel  bir söz! Bizim de hep anlatmaya çalışıp da bir türlü anlatamadığımız hakikati ne güzel dile getirmişsiniz! Vallahi, Billahi, Tillahi, biz de bunu insanımıza anlatabilmek için didiniyor ve diyoruz ki, eğer Peygamber bu ümmetin hepsinin Peygamberiyse, o halde onun Ehl-i Beyt'ine de bütün ümmet sahip çıkmalı, Peygamberlerinin onlar hakkında buyurduklarına kulak tıkamamalıdır.

Eğer Allah'ın Resulü (s.a.a) onlar hakkında "Her şeyin bir temeli vardır; İslam'ın temeli de Beni ve Ehl-i Beyt'imi sevmektir."

"Ehl-i Beyt'imi kendi aranızda, bedendeki baş ve baştaki göz yerine koyun..."

"Ben sizin aranızda iki ağır-değerli emanet bırakıyorum; biri Allah'ın kitabı, diğeri itretimden olan Ehl-i Beytim. Bu ikisine sarıldığınız müddetçe asla dalalete düşmezsiniz. Bu ikisi Kevser havuzu başında bana kavuşuncaya kadar asla birbirinden ayrılmazlar..."

"Benim Ehl-i Beyt'im Nuh'un Gemisine benzer; ona binen kurtulur, binmeyen boğulur, helâk olur" buyururken bunu (sizin de dediğiniz gibi) ümmetinden belli bir zümre için söylemiyordu herhalde!

Peki şimdi Allah rızası için kendimizi bir muhasebeye  tâbi tutarsak, gerçekten bu gün Ehl-i Sünnet camiası, Ehl-i Beyt'e Resulullah'ın buyurduğu şekilde sahip çıkıyor mu? Onları Kur'an ve Sünnet'in istediği yere koyuyor mu?

Yani Ehl-i Beyt sevgisinin, dinin temeli olacak şekilde hakkı veriliyor mu? Yoksa bu kuru bir sevgiden öteye gitmiyor mu?

Gerçekten Ehl-i Beyt, bedendeki baş, baştaki göz yerine koyuluyor mu?

Sahi sizin şu sakaleyn (iki ağır emanet) hadisinden ne anladığınızı çok merak ediyorum.

"Bu ikisi benim emanetimdir, onlara sarıldığınız müddetçe asla dalâlete düşmezsiniz" buyururken, bu "sarılma"dan neyi kastediyordu Allah'ın Habibi? Yine onları Nuh'un Gemisine benzetip "Ona binenlerin kurtulacağını, binmeyenlerin helâk olacağını" söylerken ne demek istiyordu ve bugün Ehl-i Sünnet, bu kastedileni yerine getiriyor mu? Benim bütün bu hadislerden (ki bunların çoğu sahih senetle, hatta bazısı mütevâtir olarak Ehl-i Sünnet'in en muteber kaynaklarında bile nakledilmiştir) anladığım, Ehl-i Beyt'e sarılmanın, onların gemisine binmenin, onları baş-göz yerine koymanın, onları örnek ve önder edinmenin açık bir ifadesidir; yanılıyorsam siz düzeltin. Eğer siz de aynı şeyi anlıyorsanız o zaman Hak için söyleyin, Sünni kardeşlerimiz, hangi fikri veya ameli planda Ehl-i Beyt'i kendilerine örnek ve önder edinmişlerdir?! Şu kaynaklar, şu da uygulamalar! Gösterin Allah rızası için. 

Bir de aziz kardeşim "Ehl-i Beyt, kimsenin inhisarı altında değil" diyorsunuz; elhak doğru; ama eğer birileri, kendi bildikleri sebeplerden dolayı onlara gereği gibi sahip çıkmıyor, onların ilim irfanından istifade etmiyor, onları örnek ve önder edinmiyor, onlarla kıyaslanmayacak derecede onları onlara tercih ediyorlarsa, bu kimin suçudur? Bu durumda onlar suçu başkalarında arama yerine, dönüp kendi durumlarını bir gözden geçirseler daha iyi olmaz mı? Neden Ehl-i Beyt'i şu entrikacı (!!) fitneci (!!) Şiilerin eline bıraktıklarını araştırsalar ve artık Ehl-i Beyt'e sahip çıkmanın, onlardan istifade etmenin, onları belli bir zümrenin tekelinden kurtarmanın zamanı gelmedi mi? diye kendilerini sorgulasalar daha iyi ve İslâmî insaf ve adâlete daha uygun olmaz mı muhterem abim?

Siz, bize  acıyarak nasihat ettiniz; Allah razı olsun diyorum; Eğer müsaade ederseniz ben de size nasihat değil, kardeşane bir iki tavsiyede bulunup değerlendirmesini sizin kendi vicdanınıza bırakayım:

1-Benim anladığım kadarıyla bizi bir çok zaman yanıltan önemli faktörlerden birisi şahısları hak ve batıl, doğru ve yanlış ölçüsü olarak almamızdır. Halbuki bir mu'min için hak ölçüsü şahıslar veya şahsiyetler değil bizzat hakkın kendisi olmalıdır. Burada Hz. Ali'nin Cemel savaşında buyurduğu bir cümle aklıma geldi; size de aktarıyorum inşaallah faydalı olur. Cemel savaşında Hâris isminde birisi, karşı cephede bulunan bazı meşhur şahsiyetleri (Talha, Zübeyr, Ümm-ül Mu'minin Âişe gibi) göz önünde bulundurarak onlara karşı savaşmaktan duyduğu kaygıyı Hz. Ali'ye açıp, "Onlar nasıl dalalette olabilirler?" diye yakınınca, Emir-ül Mu'minin (a.s) ona şöyle buyurmuştu: "Ey Hâris! Sen altındakine baktın, üstündekine değil; bu yüzden de şaşırdın kaldın. Sen Hakkı tanımamışsın ki haklı olanı da tanıyabilesin. Aynı şekilde bâtılı henüz tanımamışsın ki  bâtıl ehli olanı da tanıyabilesin." (Nehc-ül Belağa, Kısa hikmetler: 262) (Yani her şeyden önce hakkın kendisini tanımaya çalışırsan, hak ehli olanı kendiliğinden tanıyacaksın; yine önce bâtılı tanımaya çalışırsan, bâtıl ehli olanı kendiliğinden tanıyacaksın.)

Evet maalesef bugün doğruları keşfetme yolunda bir çoklarının ana problemi, şahsiyetleri kıstas alarak hakkı aramaya koyulmalarıdır. Böyle olunca da onlara uyan her şeyin hak, uymayanın ise bâtıl olduğuna hükmetmektedirler.  İşte bu yüzden de ölçü aldıkları bu şahsiyetlerin en bariz yanlışlarını dahi her akıllı insanı şaşırtan gülünç şeylerle te'vil etmeğe çalışıyorlar. Burada örnek çok da, ben söz fazla uzamasın diye size sadece bir örnek verip geçeceğim aziz kardeşim.  Biraz önce dipnotta da değindiğim "Kırtas" hadisi diye meşhur olan ve Buhari ve Müslim de başta olmak üzere bir çok kaynağın naklettiği bir rivayet vardır. O rivayette kısaca şöyle geçiyor: "Allah Resulü (s.a.a) ölüm döşeğinde yattığı  sırada, bir ara yanındakilere  "Bana Kağıt kalem getirin; size öyle bir şey yazayım ki benden sonra asla dalâlete düşmeyesiniz" diye bir emirde bulundu. Bu emrin karşısında oradakiler arasında bu emrin yerine getirilip getirilmemesi hususunda münakaşa çıktı. Bazıları (ki bunun 2. Halife Ömer olduğunu kaynakların çoğusu yazmıştır) "O sayıklıyor veya o hastalığın etkisinde kalmış (ne dediğinin farkında değil); bize Allah'ın kitabı yeter!" değip kağıt kalem getirilmesine ve bu vasiyetin yazılmasına engel oldu. Bunun üzerine Allah Resulü onları kendi yanından dışarı çıkardı."

Kısaca aktarmağa çalıştığım bu olay hakkında, bakın "Zehebî" gibi meşhur bir Ehl-i Sünnet âlimi nasıl bir yorum getirmektedir? O diyor ki: "Bazıları bu olayı Hz. Ömer'in bir yanlışı olarak değerlendirip onu eleştirmektedirler; halbuki bu Hz. Ömer'in kerametlerinden birisidir. Zira o sırada Allah-u Teâlâ Hz. Ömer'e ileride ümmet arasında tefrika ve ayrılığa yol açacağı için bu yazının yazılmaması gerektiğini, bu yüzden de onun buna engel olması gerektiğini ilham etmiş, o da buna engel olmuştu!!

Nasıl? Beğeniyor musunuz aziz kardeşim? Allah-u Teâlâ kendi Resulü'ne ne yapması gerektiğini vahiy veya ilham etmeyip onu bir yanlışa sürüklüyor; sonra bu hatayı düzeltme görevini bir başkasına devrediyor; hem de Resulü ve Habibi'ne o şekilde saygısızlık yapılması pahasına!

Hatanın düzeltilmesi görevinin, sadece bu olayda değil daha nice yerlerde Halife Ömer'e bırakıldığını görebilmeniz için kaynakları araştırmanız gerekir!! İbn-i Hacer ve Suyutî (Ehl-i Sünnet'in meşhur âlimlerinden) bunun için yirmiyi aşkın örnek zikretmektedirler. Evet "Muvâfıkât-i Ömer" diye meşhur olan bu olayların bir çoğunda güya Resulullah ve Ömer arasında bir konuda görüş ayrılığı meydana gelmiş, fakat bütün bunlarda sonradan vahiy Resulullah'ın değil de Ömer'in görüşüne uygun olarak inmiştir. Bu örnekleri detaylı bir şekilde araştırıp bulmayı artık sizin uhdenize bırakıyorum. "Muvâfikât-ı Ömer" ıstılahından hareketle bu örneklere ulaşmanız mümkündür. Yine de istediğiniz takdirde bazı örnekleri ben de sonradan size yazabilirim. Bunları duyarken, "Madem öyleydi, o halde Allah-u Teâlâ onu peygamber yapsaydı da artık bu düzetmelere de ihtiyaç kalmasaydı" diyesi geliyor insanın içinden! 

2-Birbirimizi çok yakından, hem de en yetkili ağızlardan ve en sağlam kaynaklardan tanımaya çalışmalıyız. Bunu yaparsak inanıyorum ki bir çok isnat ve ithamların asılsız veya zannedildiği şekilde olmadığı ortaya çıkacaktır. Zira uzaklaşmalar çoğu zaman yanlış ve kafadan dolma bilgiler ve isnatlara dayanmaktadır.

3-Hiçbir şahıs veya grup hakkında ön yargılı ve peşin hükümlerle yaklaşmamak gerekir. Ön yargılı ve peşin hükümler hem İslâmî insafa ters düşer, hem de akıl ve mantık ölçülerine. Sağlam belge ve bilgilere dayanan kesin ve pürüzsüz sonuçlara varmadıkça, her zaman bildiğimizin aksinin de doğru olabileceğine bir ihtimal payı bırakmak gerekir.

4-Her grubun sadece kendi kaynaklarına yetinip başkaları hakkında görüş belirtme alışkanlığına son verilmelidir artık. Özellikle ihtilafî konularda karşı tarafa inandırıcı olabilmek için mümkün mertebe onların kendi kaynaklarından delil gösterilmeli; her iki tarafın kabul ettiği müşterek ölçüler ve prensipler üzerinden hareket edilmelidir aziz kardeşim.

Burada şu hususun altını çizerek ifade etmek istiyorum ki bu kadar zaman zarfında benim gördüğüm hakikat şudur ki, Caferî âlimleri, Sünnî kardeşlerimizle olan ihtilafî konuları işlerken, hiçbir zaman kendi kaynaklarından delil göstermez ve sürekli Ehl-i Sünnet'in kendi kaynaklarından delil gösterir veya görüşlerini her iki tarafın da kabul ettiği aklî ve naklî delillere dayandırmağa çalışırlar. Onların bu gibi mevzuları işleyen kaynaklarına vakıf olan herkes, bunu açık bir şekilde görebilir. Keşke Sünnî kardeşlerimiz de bu konularda aynı tavrı takınıp, sadece kendi kaynakları ve prensipleriyle yetinmeyip, karşı tarafın da kaynaklarını dikkate almağa ve onlardan da karşı tarafı ilzam edecek deliller göstermeğe çalışsalardı. O zaman daha inandırıcı ve ikna edici olabilirlerdi.

Muhterem kardeşim, Allah rızası için söyleyin, şu ana kadar mesela bir defa olsun, falan konuda İmam Cafer-i Sâdık'ın veya diğer Ehl-i Beyt İmamlarının görüşleri nelerdir diye bir merak edip sordunuz mu hiç? Esasen İmam Cafer-i Sâdık'ın kim olduğunu biliyor musunuz? Sizi bilmiyorum ama, Sünni kardeşlerimizin çoğunluğu (benim gözlemlediğim kadarıyla) bu sorunun cevabından bile bihaberdirler. Halbuki bir bilseler İmâm Cafer-i Sâdık, Ehl-i beyt İmamlarından ve bizzat dört mezhep imamının ikisinin (İmâm Ebu Hanife ve İmâm Mâlik'in) hocalığını yapmış ve İmâm A'zam'ın onun hakkında "Eğer İmâm Cafer-i Sâdık'ın dersinde bulunduğum iki yıl olmasaydı, Nu'man (asıl ismi) helâk olurdu" dediğini öğrenseler, o zaman dönüp sormaları gerekir ki neden bugün Peygamber torunu, o büyük İmamın, çeşitli dallarda, ezcümle fıkhî konulardaki görüşleri bilinmiyor? Neden ilmihal kitaplarında dört mezhep İmamının dışında, diğer imamların görüşlerine rastlayamıyoruz? Üstelik o dört imamın mezhebinin dışında kalanlar bid'at mezhebi olarak tanıtılıyor? Sanki o dört mezhebin hakkaniyeti ve başkalarının batıllığına dair, Cebrâil (a.s) vahiy indirmiştir (hâşâ). Yine mezheplerin hangi tarihte ve hangi gerekçelerle dörde indirilip diğerlerinin ortadan kaldırılışını ve içtihad kapısının neden, ne zaman ve hangi hakla kapatıldığını ve bu hakkın başkalarının elinden alındığını hiç merak edip de araştırdınız mı? Bunu yapanların Kur'an ve Sünnet'ten ellerinde herhangi bir delil var mı?

5-Aziz kardeşim, okumamı tavsiye ettiğiniz Risale-i Nur'un 4. Lem'asında geçen ve gerçekten üzerinde düşünmenizi arzuladığım birkaç cümleyi dikkatinize sunmak istiyorum. Diyor ki: "Hz. Ali'ye iki veçhe ile bakılır;... İkinci veçhe ile "Hz. Ali (k.v) Âl-i Beyt'in mümessili olması hasebiyle onda mahiyeti Muhammed (s.a.v), Nur-u Muhammed (s.a.v) vardır; muvazeneye gelmez." Yine Risale-i Nur'un diğer bir yerinde Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in neslinin kıyamete kadar gideceğini ve hakiki Verese-i Nebevi olduklarını yazıyor.

Şimdi size bu cümleler üzerinde "Hz. Ali'de, Âl-i Beyt'in mümessili olması hasebiyle mâhiyet-i Muhammed (s.a.v), Nur-u Muhammed (s.a.v) vardır; muvâzeneye gelmez ... Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in nesli kıyamete kadar gidecek; onlar hakiki verese-i Nebevî'dirler" durup tekrar tekrar düşünmenizi rica ediyorum. Allah rızası için düşünün ve söyleyin; Sünnî kardeşlerimiz, bu cümlelerde beyan edilen hakikatin hakkını ne kadar verebilmişlerdir?! Boş verin muvâzeneye gelmemeği, keşke muvâzeneye getirip Ali'yi de başka bir çoklarını koydukları kefeye koyabilselerdi? Hilâfette dördüncü sıraya koydukları gibi, fazilette de diğer üç halifenin ardından dördüncü olarak kabul edilmiyor mu? Nur-u Muhammed olduğunu itiraf ettikleri  bu mukaddes nurdan ne kadar nur, ne kadar feyiz alabildiler?

Hasan ve Hüseyin efendilerimizin, yüce dedeleri Resulullah'tan  mirâs aldıkları nelerdi acaba? Mal-mülk mü? Yoksa Peygamber'in nur-i mukaddesi, ilim ve irfanı mı? Eğer ikincisi ise, o zaman ne kadar sahip çıkabildiler bu mirasa acaba? Onlar sadece sekiz on tane mi, hadis miras aldılar Peygamber'den? Zira bu kadardan fazla onlardan hadis nakledilmemiştir Sünnî kaynaklarda! Bu hesapla Ebu Hureyreleri, Abdullah b. Ömerleri ve ...Peygamber vârisi olarak tanıtmak daha uygun ve daha mantıklı olmaz mı? Risaleler için de aynı şeylerin geçerli olduğunu düşünüyorum. Hz. Ali'nin hakkında bu tespitte bulunan ve kendisini Hz. Ali'nin şakirdi olduğunu iddia eden Said-i Nursî'nin risalelerinde ne kadar Ali izine rastladınız acaba? Hz. Ali'nin en önemli eseri olan ve hakkında "Allah kelamının altında ve beşer kelamının üstünde" denilen "Nehc-ül Belâğa"nın neden kokusu gelmiyor Rısâlelerden?! Hatta bir çok yerinde  "Nehc-ül Belağa'nın" öğretileriyle çelişen tespitler yer almaktadır.

Yok bunları rüya ve keşif yoluyla elde ettiklerini iddia ediyorlarsa o da ancak kendilerini bağlar. Rüya ve keşf-u kerâmet iddialarıyla İslâm'ı öğrenmeğe çalışanların ne hallere kaldıklarını ve aziz İslâm'ın başına neler getirdiklerini bir nebze olsun anlayabilmek için Türkiye'deki tarikatların içine girip onları yakından görmek, yeterli olacaktır herhalde. Evet değerli kardeşim, eğer gerçek İslâm'ı öyle, iddialarla, rüyalarla veya bir takım şahsi yorumlarla öğrenmeğe çalışmak, birbiriyle çelişkili yüzlerce İslâm anlayışını  karşımıza çıkarır ve ne yapacağımızı, hangisini tercih edeceğimizi şaşırıp kalırız. Evet kardeşim, daima ölçülere,  aklî ve naklî (Kur'ân ve sahih Sünnet'ten olan) somut delillere dayanarak hareket etmek gerekir. Her kes kendi görüşlerini, özellikle başkalarının da  kabul edip reddedemeyeceği delillere, belgelere dayanarak ortaya koyabildiği takdirde ancak inandırıcı olabilir. Yoksa hep kendi kaynaklarına ve kabullerine dayanarak insanları ikna etmeğe çalışanlar, buna hiçbir zaman muvaffak olamayacaktır.

 

Mektubunuzun sonlarına doğru ise şöyle diyorsunuz: "Bu memlekette yaşayan Anadolu ümmetinin en büyük vazifesi, evvela evinin içini ve önünü temizlemektir...İhtilaflı hususlarla uğraşmaya vaktimiz yok. Boşa zaman israf edip de düşmanlarımızı sevindirmeyelim. Amelden evvel imanın neresindedir?  Bunun hesabını yapmalıdır Anadolu ümmeti..."

Aziz kardeşim, her şeyden evvel şu "Anadolu Ümmeti" kavramına bir anlam veremedim. "İslam Ümmeti", "Muhammed Ümmeti" biliyorduk da Anadolu Ümmeti  kavramı pek aşina gelmedi zihnimize! Her neyse, Anadolu ümmetinin, evinin içini ve önünü nasıl temizleyeceğinden de biraz bahsetseydin keşke! Yıllardır, belki asırlardır her gün geçtikçe biraz daha boğulmuyor muyuz pisliklerin içerisine?! Büyüklerimiz, fetva mercilerimiz (!!) bugün söylediklerini birkaç gün sonra adeta hiç söylememiş gibi geriye alıp başka şeyler söylemiyorlar mı?! Az mı bunun örneklerini gördük? Az mı ıztırabını çektik bu durumların? Aziz kardeşim, mantık değişmediği müddetçe bunların değişeceğini, düzeleceğini mi zannediyorsun sen?  Boşuna bekliyorsun!..

"Şanlı Resul 13 sene Mekke'de devletsiz kalmış; On üç gün cemaatsiz kalmaya razı olmamış .." diyorsunuz. İyi de aziz kardeşim, bir kere cemaatten maksadın ne? İslamî bir Cemaat hangi vasıflara haiz olmalıdır? Bu vasıfları taşıyan bir cemaat var mı şu anda? Varsa hangisi? Yoksa bugün adına şu veya bu cemaat adını takan her bir topluluk Resulullah'ın istediği cemaat mi?  Bunu söylemek mümkün mü? Değilse tercih noktamız ne olmalı? Aslında bu tür bir cemaatleşme bugün Müslümanların bölük pörçük olmalarının en büyük nedenlerinden birisi değil mi? Bugün hangi cemaat veya hatta cemaat lideri, başka cemaatlerin menfaatini kendisininkine tercih etmekte veya onunla eşit derecede görmektedir? Gördüğün gibi aziz kardeşim, zannettiğin kadar da kolay bir mes'ele değildir. Yani öyle sloganlarla halledilecek bir konu değildir anlayacağın. Dediğim gibi her şeyden önce bir çok konuda mantığımızın değişmesi gerekir...

Dert çok; anlatılacaklar çok ama, bundan fazla da baş ağrıtmanın bir alemi yok herhalde. İnşaallah bir nebze de olsa kendimi ve düşüncelerimi anlatabilmişimdir. Benim bütün görüşlerimi kabul etmeni beklemiyorum senden. Bunu beklemek bile abes bir şeydir ve sizin akıl vicdanınızla ilgilidir. Fakat sizden en az ve en doğal beklentim, kabul etmeyip reddettiğiniz görüşlerin reddini, makul delillere dayandırmanız ve beni Allah rızası için aydınlatmanızdır, başka bir şey değil. Bu da fazla bir beklenti olmasa gerek. Aziz kardeşim, ben (temelini sizin attığınız) bu hayırlı işin sonuna kadar varım ve böyle hayırlı bir işe vesile olduğunuz için Allah sizden razı olsun diyorum. Bu duygu ve düşünceler içerisinde tekrar o muhterem ve aziz kardeşimi selamlıyor, sıhhat ve selametinizi Hak Teala'dan temenni ediyorum.

 Vesselamu aleykum ve rahmetullah.

 

 

 

.

 

 

 


 


1-Sekaleyn (iki değerli emanet) hadisi olarak meşhur olan ve sadece Ehl-i Sünnet kaynaklarında, Sahih-i Müslim de başta olmak üzere takriben 39 senetle nakledilen bu hadis, hadis alimleri tarafından "mütevâtir olarak kabul edilmektedir. Ehl-i Sünnet'in önemli hadisçilerinden İbn-i Hacer, tek başına bu hadisi 27 senetle nakletmiştir. Ehl-i Beyt kanalıyla ise 82 senetle nakledilmiştir.

2-Bu hadisi nakleden Ehl-i Sünnet kaynaklarından bazıları şunlardır: Müstedrek-üs Sahihayn (Hâkim Nişâbûrî), C.3, S.163, Hadis: 4720, C.2, S.343, Câmi-üs Sağir (Suyûtî), C.2, S.533, Hadis: 8162, Ferâid-üs Simtayn (Hamevî), C.2, S.246, Hadis: 519, Yenâbi-ül Meveddet (Kundûzî), C.1, S.94, Hadis: 5.

3-Bu hadisin nakledildiği bazı Sünnî kaynaklar şunlardır: Mecme-üz Zevâid, C.9, S.172, İs'âf-ür Râğibin, S.114, Reşfet-üs Sâdî, S.91, Eş-Şeref-ül Müebbed, S.31.

[4]-"Allah'tan başkasını çağıranların (yalvarıp yakarmaların) (taptıklarına) küfür etmeyin, sövmeyin; sonra onlar da haddi aşarak bilmeden Allah'a söverler..." (En'am, 108)

[5]-Sıffın savaşın da dostlarından  bazısının Şam ehline küfrettiklerini duyunca şöyle buyurdu:"Ben sizin küfürbaz kişiler olmanızı sevmem; siz küfür hakaret yerine onların yaptıklarını ortaya koyar, durumlarını anlatırsanız daha isabetli  konuşmuş olur elinizde daha iyi mazeretiniz olur." (Nehc-ül Belağa, hutbe:206)

[6]-Burada gerçekten, uzun zamandır benim kafama takılan ve henüz cevabını (Sünnî kaynaklardan) bulamadığım bir soru vardır. Size de yazıyorum; eğer cevabını biliyorsanız Allah rızası için beni de bu konuda aydınlatın. Sorum şudur: Hem Şia hem de Ehl-i Sünnet kaynaklarında şu hadis nakledilmiştir: "Kim zamanının (hak) halifesini tanımadan ölürse, cahiliye  ölümüyle ölmüştür." Öte yandan yine Buhârî ve Müslim de başta olmak üzere bir çok Ehl-i sünnet kaynağının ittifakla yazdığına göre Hz. Fatıma (s.a) Fedek olayından sonra birinci halifeye gazap etmiş ve ömrünün sonuna kadar onunla küs  kalmış ve biat etmeden dünyadan göçmüştür. Şimdi burada ya bu hadisler yalandır diyeceksiniz; ya (haşa) Hz. Fâtıma cahiliye ölümüyle ölmüştür diyeceksiniz; ya da iktidarda olan halifenin hak ve biat edilmesi gereken halife olmadığını söyleyeceksiniz. Başka bir alternatif ihtimal, benim aklıma gelmiyor; sizin aklınıza geliyorsa  söyleyin. Sizce bu ihtimallerden hangisi doğrudur acaba?

Yine Peygamberimiz "Bir mu'minle üç günden fazla küsülü kalan kimse bizden değildir" buyurmuştur. Hz. Fâtıma'nın ölünceye dek halife ve yakın arkadaşı Ömer'le küsülü kalmasını nasıl yorumluyorsunuz acaba?

[7] - Fetih,18.

[8] - Şecere veya Rıdvan biati olarak bilinen bu hâdise için bkz: Vâkıdî'nin Megâzî'si, S.604 ve Hutat-ı Mıqrîzî, S.291.

[9] - Tevbe, 101.

[10] - Ümm-ül Mu'minin Aişe'nin rivâyetine göre onun kendisini temize çıkaran, başkalarının rivâyetine göreyse Hz. Mariye'nin iffetini vurgulayan İfk hadisesi Nur Suresi'nin 11-17 âyetlerinde geçer.

[11] - Cuma,11.

[12] - Ahmed bin Hanbel'in Müsned'i C.5, S.390 ve 453 ve: Sahihi Müslim, C.8, S.122-123 Sıfat'ul Münâfıkun bâbı ve: Mecma-uz Zevâid C.1, S.110 ve C.6, S.195; Vâkıdi'nin Moğazi'si C.3, S.1042 ve Mogrizi'nin İmtâ'sı, S.477 ve Dürr-ul Mensur: Siyuti C.3, S.258-9, Tövbe, 74. âyetin tefsiri hakkında.

[13] - Ehl-i Beyt mezhebi mensupları bu komplonun Veda Haccı dönüşünde ve Gadir-i Hum hadisesi nedeniyel Cuhfe yakınlarında gerçekleştiğine inanırlar, bkz:Bihar'ul Envâr, C.28, S.97.

[14] - Sahihi Buhâri, Maide Suresi tefsirinde "... ve konto eleyhim şehiydâ..." babında ve Kitab'ul Enbiya "... ve ittehazallahi..." babında ve Sahihi Tirmizi "Saffet-ul Kıyame" ve "...Macâe fî şa'nul Heşr..." babları ve Tâhâ Suresi tefsiri kısmında.

[15] - Sahihi Buhari, Kitab'ul Rıkâk, Fi'l Howz bâbı C.4, S.95 ve kitab'ul Fiten "macâe fi kavlillah-i Teala" babı ve Sünen-i İbni Mâce, kitab-ı Menâsık, "hutbe't-i yevminnehar" babı 5830. hadis ve: Müsned-i Ahmed, C.1, S.453 ve C.3, S.28 ve C.5, S.48.

[16] - Sahihi Müslim, kitab-il Fezâil, "İsbât-ı harz-ı nebiyyina" babı C.4, S.1800, 40. hadis.

[17] -Tehzib-üt Tehzib ve diğer Rical  kitaplarına bakılsın.

[18] -Cela-ül Ayneyn, S.118.

[19] -Tabarânî, El-Kebir ve El-Evsat' kitaplarında bu hadisi nakletmiştir.

[20] -İmam Ahmed b. Hanbel'in bu görüşü İbn-i Emir-il Hacc'ın "Et-Takrir-u Vet-Tahbir" kitabında, İbn-i Kudâme'nin "El-Müntahab" kitabında, yine Et-Teysir kitabında C.3, S.243 ve Silsilet-ül Ehâdis-iz Zaifet-i Vel-Mevzua, kitabında C.1, S.79 da nakledilmiştir.

[21] -Câmi-u Beyân-il İlm (İbn-i Abd-il Birr), C.2, S.89-90.

[22] -Câmi-u Beyân-il İlm (İbn-i Abd-il Birr), C.2, S.90, İ'lâm-ül Muvakkıin, C.2, S.223, El-Bahr-ül Muhit (Ebu Hayyan-il Endülüsî), C.5, S.528.

[23] -Söz konusu âlim bu görüşünü, zayıf râvîler hakkında yazdığı "El-Kâmil" adlı kitabında, Cafer b. Abd-ül Vâhid-il Hâşimî-il Kadî ve Hamzat-ün Nasibî'nin hal tercemesi bölümünde açıklamıştır.

[24] -Tahric-u Ehâdis-il Keşşâf (ibn-i Hacer Askalânî), C.2, S.628.

[25] -El-Bahr-ül Muhit, C.5, S.528, Silsilet-ül Ehâdis-iz Zaifet-i Vel-Mevzua, kitabında C.1, S.78.

[26] -Tahric-u Ehâdis-il Keşşâf (ibn-i Hacer Askalânî), C.2, S.628.

[27] -Câmi-u Beyân-il İlm (İbn-i Abd-il Birr), C.2, S.90-91.

[28] -Feyz-ül Kadîr-i Fi-Şerh-il Câmi-is Sağîr (El-Mennâvî), C.4, S.76.

[29] -İbn-i Cevzî bu görüşünü "El-İlel-ül Mütenâhiye Fil-Ehâdis-il Vâhiye" isimli kitabında ortaya koymuştur. Bak: Feyz-ül Kadir-i Fi-Şerh-il Câmi-is Sağîr, C.4, S.76.

[30] -Ebekât-ül Envâr kitabının nakline göre İbn-i Dıhye'nin bu görüşü "Ta'lik-u Tahric-i Ehâdis-i Minhâc-il Beyzâvî" kitabında zikredilmiştir.

[31] -El-Bahr-ül Muhit (Ebu Hayyân-il Endülüsî), C.5, S.527-528.

[32] -Mizan-ül İ'tidâl (Zehebî), C.1, S.413, C.2, S.102.

[33] -Ed-Dürr-ül Lakît Min-el Bahr-il Muhît, (Bahr-ül Muhit'in hamişinde basılmıştır), C.5, S.527.

[34] -İ'lâm-ül Muvakkıîn, C.2, S.223.

[35] -Zeyn-üd Din-il İrâkî'nin bu görüşü, İbn-i Adiyy'in "El-Kâmil" kitabında, Hamza b. Ebi Hamza Nasîbî'nin hal tercemesinde, Beyhakî'nin "El-Medhal" kitabında, "Tahric-u Ehâdis-il Minhâc" kitabından naklen Ebekât-ül Envâr kitabında nakledilmiştir.

[36] -Tahric-u Ehâdis-il Keşşâf (Keşşaf tefsirinin hamişinde basılmıştır), C.2, S.628.

[37] -Et-Tahrir (Emir Padişah-il Hüseynî'nin şerhiyle), C.3, S.243.

[38] -Etakrir-u Vet-Tahbîr Fi-Şerh-it Tahrîr; bak: Et-Teysir-u Fi-Şerh-it Tahrir, C.3, S.243-244.

[39] -El-Mekâsid-ül Hasenet-u Fi-Beyân-i Kesirin Min-el Ehâdis-il Müşteheret-i Ale-l Elsine, S.26-27.

[40] -Feyz-ül Kadir Fi-Şerh-il Câmi-is Sağîr (Mennâvî), C.4, S.76.

[41] -Feyz-ül Kadir Fi-Şerh-il Câmi-is Sağîr (Mennâvî), C.4, S.76.

[42] -Kenz-ül Ummâl, C.6, S.133.

[43] -El-Mirqât-u Fi-Şerh-il Mişkât, C.5, S.523.

[44] -Feyz-ül Kadir Fi-Şerh-il Câmi-is Sağîr (Mennâvî), C.4, S.76.

[45] -Nesim-ur Rıyâz Fi-Şerh-i Şifâ-il Kâzî İyâz, C.4, S.423-424.

[46] -Müsellem-us Subût, C.2, S.241.

[47] -İrşâd-ül Fuhûl, S.83.

[48] -Hüsn-ül Ma'mûl Min İlm-il Usûl, S.56.

[49] -Bu konuda şu kaynaklara bakılabilir: El-Muğnî en Haml-il Esfâr-i Fil-Esfâr (İhya-ül Ulum'un  Hamişinde basılmıştır), C.1,S.34, Tezkiret-ül Mevzûât, S.90-91, Silsilet-ü Ehadis-iz Zaifet-i Vel-Mevzûa, C.1, S.76-78. 

[50] -İrşâd-ül Fuhûl, S.83. Feyz-ül Kadir, C.4, S.76.

[51] -Buhâri'nin ve Nesâî'nin "Ez-Zuafâ" (Zayıf Râvîler) isimli kitaplarında, İbn-i Cevzî'nin "El-Mevzuât" kitabında, Zehebî'nin "Mizân-ül İ'tidâl" ve "El-Kâşif"  kitaplarında, Ebu Hayyân'ın "El-Bahr-ül Muhît" kitabında ve diğer rical kitaplarının çoğunda, bu râvînin ismi bölümüne bakılabilir.

[52] -Tahric-u Ehâdis-il Keşşâf, (Keşşâf' tefsirinin hamişinde basılmıştır), C.2, S.628.

[53] -Silsilet-ül Ehâdis, C.1, S.78.

[54] -Aynı kaynak.

[55] -Câmi-ül Beyân, C.2, S.90-91, İ'lâm-ül Muvakkıîn, C.2, S.223.

[56] -Bu konuda İbn-i Cevzî'nin "El-Mevzûât"ına, Zehebî'nin "Mizân-ül İ'tidal" ve "El-Muğnî"sine, İbn-i Hacer'in "Lisân-ül Mizân"ına ve Muhammed b. Tahir'in "Kanun-ül Mevzûât"ına  ve diğer ricâl kitaplarına mürâcaât edilebilir.

[57] -Bu görüşler için şu kaynaklara bakılabilir: Nesâî ve Buhârî'nin "Ez-Zuafâ" isimli kitaplarına, İbn-i Cevzî'nin "El-Mevuât" kitabına, Zehebî'nin "Mizân-ül İ'tidâl"  ve "El-Kâşif" kitabına ...  

[58] -Bu görüşler için Zehebî'nin "Mizân-ül İ'tidâl" ve "El Muğnî" kitaplarına ve İbn-i Hacer Askalânî'nin "Tehzib-üt Tehzib" kitabına bakılabilir.

[59] -Bu konuda İbn-i Hacerin "Tahric-u Ehâdis-il Keşşâf" ve "Lisân-ül Mizân" kitaplarına, Zehebî'nin "Elmuğnî" ve "Mizân-ül İ'tidâl" kitaplarına, ve Suyûtî'nin "El-Liâl-il Masnûa" isimli eserine baş vurabilirsiniz.

[60] -Lisân-ül Mizân, C.2, S.21-23.

[61] -Al-i İmrân, 114.

[62] -Tevbe, 101.

[63] -İrşâd-ül Fuhûl, s.76

[64] -Feyz-ül Kadir, C.4, S.173.

[65] -El-Mezahib-ül İslamiyye (Muhammed Ebu Zühre), s.14.

[66] -Sahihi Buhâri, Mâide Suresi tefsirinde, "... Ve kuntu eleyhim şehîdâ..." babında ve Kitab'ul Enbiya, "...Ve ittehazallahu..." babında ve Sahihi Tirmizi, "Saffet-ul Kıyâme" ve "...Mâ câe fî şa'nul Heşr..." babları ve Tâhâ Suresi tefsiri kısmında.

 

67-Ebu Hureyre ve diğer bir çok râvî hakkında detaylı bilgi sahibi olmak istiyorsanız, büyük Ehl-i Sünnet âlimi Mahmud Ebu Reyye'nin Ebu Hureyre isimli kitabına veya  aynı yazarın Yöneliş Yayınları tarafından yayınlanan "Muhammedî Sünnetin Aydınlatılması" isimli eserine mürâcaât edebilirsiniz.

68-Bu zat, Resulullah'ın zamanında Allah Resulü'ne açıkça karşı gelmiş, Resulullah'tan sonra Muâviye'den aldığı altın keselerine karşılık, Ehl-i Beyt ve özellikle Hz. Ali aleyhinde ve Beni Ümeyye lehinde onlarca hadis uydurmuş, valiliği zamanında yüzlerce insanı hunharca katlettirmiştir.  Ehl-i Sünnet kaynakları böyle bir insandan dahi hadis nakletmişlerdir.   

69-Sonraları Haricilerin ileri gelenlerinden olan bu adam bakın Hz. Ali'nin (a.s) katili İbn-i Mülcem'in medhinde ne söylüyor: " Ne muhteşem bir darbeydi o muttaki insanın vurduğu darbe! (İbn-i Mülcemin Hz. Ali'ye vurduğu darbeden bahsediyor.) Bana sorarsanız, ben bu darbenin sevabını  insin cinnin ibadetine bedel biliyorum. İşte böyle bir alçaktan dahi Buhari hadis naklediyor.

70-Kerbela'da İmâm Hüseyn'e karşı savaşan Benî Ümeyye ordusunun baş komutanı olan bu zat Sahabî Sa'd b. Vakkas'ın oğludur. Evet şaşırmayın, böyle bir câniden dahi hadis nakletmişlerdir!!

71-Sünnî kaynaklarda Muâviye'den 163 hadis nakledilmiştir!!

72-Necm Sûresi, 3-4.

73-Haşr Sûresi, 7.

74-Nisâ Sûresi, 59.

75-Ahzap Sûresi, 36.

76-Bu sözleri mesnetsiz birer iddia sanmayasınız diye şu cümleleri dikkatinize sunuyorum; büyük Sünni âlim Amidi şöyle yazıyor El-Ahkâm kitabında: "Ulema arasında tartışılan bir konu da şudur: Acaba Kur'ân'ın açık hükmü bulunmadığı yerlerde Peygamber (s.a.a) kendi re'y ve içtihadına göre mi amel ediyordu, yoksa...?"

Ahmet bin Hanbel, Kadı Ebu Yusuf, İmâm Şafii ve diğer bir çok  Şafii alimi, Kadı Abdülcabbar, Ebu Hüseyin Basri, açık bir Kur'anî ayet bulunmadığı yerlerde Allah Rersulü'nün kendi içtihad ve re'yine göre amel ettiği görüşünü benimsemişlerdir... Sonra şöyle devam ediyor Amidi: "Biz de aynı görüşteyiz; zira bu hem aklen mümkündür hem de bu şekilde içtihad Peygamber'den nakledilmiştir!!" (El-Ahkam, C.4, S.134)

Kitabın başka bir yerindeyse şöyle diyor: "Peygamber'in içtihad yaptığını söyleyenler şu noktada ihtilaf etmişlerdi ki, acaba Peygamber'in, yaptığı içtihadda hata yapması da mümkün müdür?

Bazıları Peygamber'in içtihadında hata yapmasının mümkün olmadığını savunmuşlarsa da bizim ashabımızın  (mezhep mensuplarımızın) çoğu, Hambeliler, hadis ehli, Cibâî ve Mutezile'den bir grup Peygamber'in (s.a.a) içtihadında hata yapabileceği kanısındalar." (El-Ahkam, C.4, S.290)

Afganlı alim Doktor Musa Tevânâ, el-Ezher için yazdığı ve mümtaz dereceyle kabul edilen "El-İçtihad..." adlı tezinde: "İslâm'da içtihad olgusu bizzat Resulullah'ın kendisiyle başlamıştır. Peygamber (s.a.a) risaletin tebliğiyle ilgili olmayan konularda içtihad  yapıyordu" diyor ve hurmaların aşılanması olayını delil gösteriyor.

Şeyh Muhammed Abduh'un bu konudaki görüşü ise şöyledir: "Bizim Peygamber'imiz ve diğer Peygamberlerin vahiy olmayan yerlerde içtihad da yaptıkları hatta içtihadlarında hata yaptıkları vakidir. Evet bütün müslümanların ittifaak ettikleri husus vahyin tebliği, beyanı ve ona amel konusunda Peygamberlerin masum oluşudur. Bunu (Peygamberlerin hatalı içtihadını) tevit eden delil, Talha'nın "Hurmaları aşılama konusunda" naklettiği hadistir." (El-Menâr Tefsiri, C.10, S.465-466)

Yine Sünnî camianın meşhur kelamcılarından Fâzıl Kuşcî, ikinci halifenin mut'ayı nehyettiği ve bu konuda Peygamber'e muhalefet edip etmediğinden bahsederken şöyle diyor: "Ömer'in bu konuda Resulullah'a muhalif kalması kesinlikle eleştirilemez. Zira içtihâdî konularda bir müçtehidin diğer bir müçtehide muhalefeti yeni bir şey değildir!!" (Şerh-i Tecrîd kitabı, İmâmet bölümü)

Ve bilahare Kâz-il Kuzât "El-Muğnî" adlı eserinde şöyle yazıyor: "Peygamber (s.a.a) dünyevi işlerde ve olaylarda kendi içtihâdına dayanarak hüküm veriyordu. Onun bütün hükümlerini, emir ve nehiylerini şerî konularda olduğu gibi vahye dayandırmamıza gerek yoktur. Sonra şöyle ekliyor: "Peygamber vefat ettikten sonra, başka müçtehidlerin onun içtihâdına muhalefet etmeleri de câizdir; gerçi yaşadığı zamanda onun içtihadı başkalarınkinden daha iyidir." Sonra şöyle devam ediyor: "Aslında Ömer'in (Resulullah'ın emrine rağmen) Üsâme ordusuna  katılmaktan çekinmesi de işte böyle bir içtihâttan kaynaklanmıştır. Zira onun teşhisine göre o şartlarda onun orduya katılmaması katılmasından daha önemliydi." (Şerh-i Nehc-ül Belağa, El-Muğnî'den naklen, C.17, S.176)

77-Sünnî kaynaklarda sık-sık "Muvafıkat-ı Ömer" diye bir unvanla karşılaşıyoruz; bunun anlamı şudur; güya bir çok defa (ki bunun sayısını İbn-i Hazm ve Suyuti yirminin üzerine çıkarmışlardır) Resulullah ile Ömer b. Hattap arasında bazı konularda ihtilaf çıkmış; ancak sonradan Allah-u Teâlâ Resulullah'ın değil Ömer'in görüşüne uygun vahiy indirmiştir.

78-Bu konuda örnek olarak "Hüdeybiye antlaşması" ve "Üsâme Ordusu"yla ilgili belgeleri, yine "Perşembe günü musibeti" veya "Kırtas Hadisi" diye meşhur olan  ve Buhârî ve Müslim başta olmak üzere bir çok kaynakta nakledilen hadisi incelemenizi öneriyorum. O hadiste kısaca şöyle nakledilmiştir: Allah Resulü (s.a.a) ölüm döşeğinde yattığı bir Perşembe gününde yanında bulunan sahabesine "Bana kağıt kalem getirin; size öyle bir şey yazayım ki benden sonra asla dalalete düşmeyesiniz" buyurmuş, ancak orada bulunan bazıları "Şu adam (hâşâ) sayıklıyor veya hastalığın etkisinde kalmış (ne söylediğini bilmiyor); Kur'ân bize yeterdir!" diyerek buna engel olmuştur. Sonraları bu olaydan bahseden İbn-i Abbâs göz yaşlarına boğularak  "Ne kötü bir musibetti, Perşembe gününün musibeti; Ümmet'in o büyük nimetten mahrum bırakıldığı gün .." diye teessüf  ve hüznünü dile getirmiştir.

 

 
Site içi Arama


 

 

 

 

Go to top of page  Ana Sayfa | Kitap Listesi | Kıble Dergisi | Makaleler | Kadin ve Aile | Cocuklar Îçin | Soru Ve Cevap | Yazarlarımız |
Kur`an | Hadisler | Dualar | Şiirler | Ses ve Video | Programlar | Linkler  |  Îletişim için |

Copyright© 2000 Kevser Yayinlari Internet Hizmetleri. Tüm Haklari Saklidir Ayrintili bilgi almak için veya bize her konuda yazmak için, paragonxx@yahoo.de  'e mesaj yollayiniz. WWW.KEVSERNET.COM