Bismillahirrahmanirrahim
Soru-634:
Masumiyet karşıtları, Kur’an’da üç yerde Hz.
Yunus’un öyküsüyle alakalı geçen ayetlerdeki
bazı tabirleri ileri sürerek bunların
masumiyetle bağdaşmadığını, dolayısıyla Hz.
Yunus’un masum olmadığını ileri sürüyorlar. Ben
önce bu ayetleri aktarıp, daha sonra ayette
eleştiri bahanesi olan tabirleri arzedip, nasıl
cevaplamamız gerektiğini size bırakacağım.
“Zünnun’u (Yunus’u) da an. Hani
o, öfkeli bir halde gitmişti. Kendisini asla
sıkıntıya düşürmeyeceğimizi sanmıştı. Sonunda
karanlıklarda , “Senden başka ilah yoktur. Sen
her eksiklikten münezzehsin. Gerçekten ben
zalimlerdendim” diye yalvardı. * Biz de onun
duasını kabul ettik ve onu üzüntüden kurtardık.
İşte mu’minleri böyle kurtarırız.” (Enbiya,
87-88)
“Sen, Rabbinin verdiği hükme
(kafirlere muhlet verilmesine) sabret ve balığın
arkadaşı (Yunus) gibi olma. Hani o, pek üzgün
olarak (Rabbini) çağırdı. * Rabbinden bir nimet
ona erişmeseydi, kınanmış olarak kuru bir çöle
atılırdı. Fakat Rabbi onu seçti ve iyilerden
kıldı.” (Kalem, 48-50)
Sâffat suresinde ise Hz.
Yunus’un kavminden ayrıldıktan sonra gemiye
binmesi ve kura adına çıktıktan sonra denize
atılması ve bir balık tarafından yutulmasını
anlattıktan sonra şöyle buyuruyor:
“Eğer Allah’ı tenzih edenlerden
olmasaydı, * Tekrar diriltilecekleri güne kadar
onun karnında kalırdı.” (Sâffat, 1143-144)
Diyorlar ki Hz. Yunus kime ve
neden öfkelendi? Neden Allah’ın kendisini
sıkıntıya düşürmeyeceğinizi zannetti? Hatta
bazıları (haşa) Hz. Yunus’un Allah’a
öfkelendiğini, ve ayetteki “lem naqdire aleyhi”
cümlesini, “ona güç yetiremeyeceğimizi zannetti”
şeklinde tercüme etmiş ve “böyle zanneden nasıl
masum olur?” demeye getirmişlerdir.
Ayrıca ayette geçen “Gerçekten
ben zalimlerdendim” veya ikinci ayette geçen
“Kınanmış olarak” sözünü de iddialarının bir
başka delili olarak zikretmeye çalışmışlardır.
Yine ikinci ayette geçen, “Sen
sabret ve Yunus gibi olma” cümlesini, onun hata
yaptığına, aynı şekilde üçüncü ayetteki “Eğer
tesbih ve tenzih edenlerden olmasaydı, kıyamet
gününe kadar balığın karnında kalırdı”
cümlesini, yine duasının kabul olup
affedilmesini de Hz. Yunus’un cezayı hak eden ve
bağışlanması icap eden bir yanlış yaptığına
delil olarak gösterip masum olmadığını
ispatlamaya çalışmışlardır. Ne dersiniz?
Cevap-634:
Önce şu noktayı hatırlatmamız
gerekir ki Peygamberlerin masumiyetiyle ilgili
benzer hususlarda sağlıklı bir tahlil yapabilmek
için masumiyetin çerçevesini iyi belirlemek
gerekir. İşte bize göre birçok yanlış olan
tahlillerin temelinde noktaya iyi dikkat
edilmemesi yatıyor. Ehlibeyt mektebi
Peygamberler masumdur derken, onların herhangi
bütün insanlar için geçerli olan herhangi bir
haramı ya da farzı ihlal etmemeleri gerektiği,
insanlara ilahi mesajları sunarken hata
yapmamaları gerektiği ve insanların güvenini
sarsacak kötü örnek olmamaları gerektiğini
kastetmektedir. Ama bu çerçevenin dışında kalan
hususlarda, yani haram olmayan, farz olmayan
şeylerde, ilahi mesajların iletilmesinin dışında
olan bazı hatalarda, ya da insanlara kötü örnek
olma özelliği taşımayan, sadece o peygamberin
kendisini ilgilendiren bazı hususlarda, ıstılah
olarak “terk-i evla” denilen bazı işlerin ve
davranışların nadiren de olsa onlardan sadır
olması mümkündür.
İşte Hz. Yunus’un olayını da bu
çerçevede değerlendirmek gerekir.
Peki, Hz. Yunusun terk-i evlası
neydi acaba?
Allah-u Teala’nın Hz.
Resulullah’a “Rabbinin hükmü hakkında sabret ve
balığın arkadaşı gibi olma” hitabından anlıyoruz
ki Hz. Yunus’un bir türlü acelecilik yaptı. Ya
kavmine beddua etmede acele davrandı, ya kavmini
terk etmesinde acelecilik yaptı? Gerçi zahiri
nişanelere göre artık ümidini onların
hidayetinden kesmişti, ama yine de ona yakışan
sonuna kadar sabretmesi ve orayı terk
etmemesiydi. Ya da acele davranıp Rabbinin
iznini beklememesiydi. Ya da her üçüydü. Açıktır
ki bunların hiç birisi haram değildi, ama buna
rağmen onun gibi yüce bir makama sahip olan
kimseden beklenen ve ona yakışan şey bunları
yapmamasının daha iyi oluşuydu. Dolayısıyla o
kavmini aceleyle terk ederek bu terk-i evlayı,
yani yapmamasının daha evla olduğu bir işi
yaptı. Fakat makamı yüce olanlar için bu kadarı
bile ağırdır ve onlara pahalıya mal olur. Başka
bir tabirle, bu bir nevi nisbî bir günahtır.
Yani o işi bizim gibi birisi yapsaydı,
kesinlikle günah ve yanlış yapmış sayılmazdı.
Ama farklı bir makam ve derecede olan bir
kimseye Allah-u Teala bunu bile günah sayıyor ve
bu şekilde cezalandırıyor.
Bu hususu biraz açmakta fayda
vardır:
Evet, akıl sahipleri tarafından
tereddütsüz kabul edilen bir prensip vardır; o
da şudur ki insanın şahsiyetinin büyüklüğü
oranında sorumluluk ve mesuliyeti de büyüktür.
Dolayısıyla akıllılar örfü açısından bir
insandan sadır olan bazı amel ve davranışlar,
onun özel konumuna binaen suç ve hata sayıldığı
halde, başka birisinden aynı ameller sadır
olduğunda onun için normal bir şey olarak
değerlendirilebilir.
Bunu şöyle açıklayabiliriz:
Şer'i hükümler, farz, haram, müstehap, mekruh ve
mubah olmak üzere beş kısma ayrılmaktadır.
Bilindiği gibi her mükellef için farzı yerine
getirme ve haramı terk etme hususunda ruhsat söz
konusu değildir. Ama müstehap olan ameli yerine
getirme ve mekruhu terk etme tercihli olmakla
birlikte mükellefe bu konuda ruhsat tanınmıştır.
Bununla birlikte bazı kimseler için sahip
oldukları yüksek makam ve mertebeden dolayı farz
ve haramların yanı sıra müstehap ve mekruh olan
şeyler hususunda bile dikkatli davranıp onları
ihmal etmemeleri beklenir. Hatta bazen mubah
olan şeylerde dahi bazı arızî ve tali
sebeplerden dolayı söz konusu insanların mubah
bir şeyi yerine getirmeleri veya terk etmeleri
gerekli görülebilir.
Kısacası Hakk'ın azametine
herkesten daha çok arif olan bir kimse, bütün bu
hükümlerde herkesten daha çok hassas davranması
gerekir ve hiç birisinde en ufak bir ihmali hoş
karşılanmaz. Dolayısıyla bu türden bir ihmal söz
konusu olduğunda da yaptığı işten istiğfar edip
onu telafi etmesi beklenir; hâşâ şer'i bir günah
işlediğinden dolayı değil, yapılan işin, onun
makam ve mertebesine ve sahip olduğu ilim ve
irfana yakışır bir şey olmadığından dolayı. Bu,
toplumsal ilişkilerde de böyledir; örneğin
insanlar, medenî, dünya gezmiş-görmüş, okumuş,
ilim irfan sahibi olmuş bir kimseden
bekledikleri tavır ve davranışların hepsini,
bedevi bir hayat tarzına sahip olan bir kimseden
beklemezler. Dolayısıyla da ikincisine hoş görüp
normal karşıladıkları birçok şeyi, birincisi
için hoş görmez ve normal karşılamazlar. Yaptığı
şeylerin illa da bir suç ve günah olduğundan
dolayı değil, sahip olduğu bilgi, tecrübe ve
birikiminden dolayı bunları ona yakıştırmazlar.
.
Evet, bütün bunlar, başta da
söylediğimiz gibi insanın şahsiyetinin büyüklüğü
oranında sorumluluk ve mesuliyetinin de
büyüklüğünden kaynaklanmaktadır. İşte bu yüzden,
büyük insanlardan, enbiya ve evliyadan bazen
sadır olan bazı davranışlar veya mekruh olan
veya ıstılah olarak terk-i evla denilen şeyler,
günah sayılabilir. Ama bunlar bizim gibi
insanlar için söz konusu olan mutlak günahlar
(farzı terk veya haramı yerine getirme) türünden
günahlar değil, nisbî günahlardır. Yani onlara
ve sahip oldukları iman, ilim ve irfan
mertebesine yakışmayan şeylerdir. Evet, onların
istiğfarı da birinci tür günahlara sahip
olduklarından dolayı değil, ikinci türden
fiiller içindir. Biz, "Peygamberler masumdur"
dediğimiz zaman da birinci türden günahlardan
masum olduklarını kastetmekteyiz. Zira diğer
insanların işlediği o tür günahlardan bir
tanesini dahi maazallah işlerlerse, insanların
onlara karşı olan güvenlerinin sarsılmasına ve
İlahî hüccetin tamamlanmamasına yol açar; bu da
Peygamberlik müessesesinin felsefesine tamamen
terstir.
Bu açıklamaların ışığında Hz.
Yunus’un kendine zulmettiğini söylemesini, af
dilemesini ya da Allah-u Teala’nın onu neden
cezalandırdığını anlamamız ve yukarıda
çerçevesini açıkladığımız ve sınırlarını
belirlediğimiz masumiyete aykırı düşmeyecek
şekilde tahlil etmemiz zor olmasa gerek.
Elbette Hz. Yunus’un kendisine
zulüm isnadının bir anlamı da yaptığı bu terk-i
evla ile daha sonra müptela olduğu sıkıntıları
kastetmesi ve affını dilerken de bu sıkıntıların
Allah tarafından bertaraf edilmesini istemesi de
olabilir. Her halükarda ister bu olsun, isterse
diğeri, yukarıda açıkladığımız masumiyetle
çelişen bir durum söz konudur değildir.
Elbette bazılarının ayette geçen
“O öfkeli bir şekilde gitti” cümlesinden
hareketle Hz. Yunus’un (haşa) Allah’a gazap
ettiğini, söylemeleri, korkunç bir iftiradır.
Böyle bir zan, azıcık iman ve itikadı olan bir
kimseden bile beklenmez; Allah’ın yüce bir
Peygamberinden nasıl beklenir?! Bunu söylemek,
eğer kasıt yoksa ortada, en hafif tabiriyle
cehalet ve gafletten başka bir şey değildir. Hz.
Yunus’un öfkesi onca tebliğden sonra bir türlü
iflah olmaya, iman etmeyen kavmineydi.
Ya da “Fe zanne en lem neqdira
aleyhi” cümlesindeki “Lem neqdir” kelimesini
yanlış tercüme edip, “O kendisine güç
yetirmeyeceğimizi-bir şey yapamayacağımızı
zannetti” anlamını çıkarmak da yine cehaletin
bir ürünüdür. Bu cümledeki “lem neqdir” kelimesi
(Fecr suresinin 17. ayetinde de olduğu gibi)
“kendisini asla sıkıtı ve darlığa
düşürmeyeceğimizi zannetti” demektir. Yani Hz.
Yunus bir yanlış yaptığı düşüncesinde değildi;
dolayısıyla da Allah-u Teala’nın kendisini
sıkıntı ve darlığa müptela kılmayacağını
zannediyordu.
Elbette Hz. Yunus gibi birisinin
bu kadarcık bir hatası ve terk-i evlası bile ona
yakışmıyordu. Ama vahiyle ve tebliğiyle alakalı
bir hata olmadığı için masumiyetle çelişen bir
durum söz konusu değildir.
|