Bismillahirrahmanirrahim
Soru 424:
Muhterem hocam, Şia Hz. Ali'nin Resulullah hariç
diğer Peygamberlerden üstün olduğuna inanıyor. Bu
doğru mu? Doğruysa, bunun delili veya delilleri
nelerdir?
Cevap 424:
Muhterem kardeşim doğrudur, Şia Hz. Ali’nin
Resulullah hariç, diğer peygamberlere üstün olduğu
kanaatindedir. Buna ise birçok sağlam Kur’ani ve
hadisi deliller zikretmektedir. Burada bunlardan
bir kaçına değinmekle yetineceğiz:
1- Evvela bu konunun birçokları
tarafından yadırganmasının altında yatan asıl
sebep, şu kanaattir ki Peygamberler her ketsen
üstündür ve peygamber olmayan bir kimse ne olursa
olsun, bir peygamberden üstün olamaz. Oysa buna ne
Kur’an’dan ne de sağlam hadislerden hiçbir dayanak
gösterilemez. Tam tersine Kur’an İmamet makamının
risalet makamından daha üstün olduğunu
göstermektedir. Bu konuda Bakara suresinin 124.
ayeti en açık delildir. Şöyle ki bu ayette Allah-u
Teala Hz. İbrahim’in (a.s) birçok imtihandan sonra
imamet makamına ulaşmaya hak kazandığını
vurgulamaktadır. Oysaki o çetin imtihanlar
sırasında Hz. İbrahim (a.s) yıllardı peygamberlik
makamına ulaşmıştı. Bu mesele İmamet makamının
risalet makamından daha ağır ve daha üstün bir
makam ve görev olduğunu göstermektedir. Elbette
peygamberlerden bir kısmı, imamet makamına da
sahiplerdi, ama herhalükarda imametin risaletten
daha üstün olduğunu ve bu ayete göre imam olan
kimsenin en azından imam olmayan peygamberlerden
üstün olduğunu anlıyoruz.
Bazı Sünni alimler (Fahrettin Razi
gibi) yukarıdaki görüşlerine gösterdikleri yegane
delil, ümmetin icmaıdır. Oysa böyle bir icmanın
olmadığı açıktır. Zira ümmetin bir parçası olan
Şia bu görüşte değildir. Elbette eğer bir kimse
Şia’yı ümmetten saymaz ve sadece Sünni camiayı
ümmet olarak görürse, o başka!!
2- Şia’nın Hz. Ali’nin üstünlüğüne
getirdiği delillerden birisi de Mübahele ayeti
diye meşhur olan Al-i İmran suresinin 61.
ayetidir. Bu ayet Resulullah’ın Necran
Hıristiyanlarıyla lanetleşme olayından bahseder.
Onlar Resulullah ile Hz. İsa hakkında tartışıp da
gerçekleri kabullenmemekte direnince, Allah-u
Teala bu ayeti indirerek Resulullah’a onları
“mübahele”ye (lanetleşmeye) davet etmesini
emretmiştir.
“Sana (gerekli) bilgi geldikten
sonra artık kim bu konuda seninle tartışacak
olursa, de ki: “Gelin, oğullarımızı ve
oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı,
canlarımızı ve canlarınızı çağıralım, sonra da
lanetleşelim; Allah'ın lanetinin yalancılara
olmasını dileyelim.”
(Al-i İmra, 61)
Bu ayette Allah-u Teala
lanetleşmek için iki tarafın oğullarını,
kadınlarını ve canlarını çağırmasını ve onlarla
birlikte lanetleşmeye gidilmesini öneriyor. Şia ve
Sünni kaynaklarda Resulullah’ın bu ayete dayanarak
sadece Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i, Hz. Fatıma’yı
ve Hz. Ali’yi çıkardığını nakletmektedirler. Hz.
Hasan ve Hz. Hüseyn’in ayetteki “oğullar”
kelimesine binaen çıkarıldığı, Hz. Fatıma’nın
“kadınlar” kelimesine binaen çıkarıldığı bellidir.
Peki, Hz. Ali neye binaen Resulullah tarafından
mübaheleye çıkarılmıştır. Ayette “canlar”
kelimesinden başka bir kavram olmadığına göre Hz.
Ali’nin bu kelimeye binaen çıkarıldığını
söylemekten başka bir çaremiz yoktur. Bu ise Hz.
Ali’nin Resulullah’ın “canı-özü” mesabesinde
olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
Ayetten istifade edilen bu sonucu ifade eden
hadisler de Resulullah’tan nakledilmiştir:
a) Meşhur Sünni alim İbn-i Hacer
"es-Sevaik-ul Muhrika" adlı eserinde Darekutni'den
şöyle rivayet etmektedir: "Hz. Ali şura gününde
(2. Halifenin ardından halife seçilmek için
görevlendirilen altı kişilik şurada, kendisinin
hilafete geçmekteki liyakat ve önceliğini
vurgulamak için şöyle diyordu: "Sizi Allah'a and
vererek soruyorum: "Acaba aranızda Resulullah'a
(s.a.a) yakınlıkta benden daha yakın olan biri var
mıdır? Benden başka Resulullah (s.a.a) mübahele
ayetine dayanarak onun canını kendi canı,
çocuklarını kendi çocukları, kadınını kendi kadını
yerine koyduğu birisi var mıdır?" Onlar da "hayır
yoktur" deyip bunu itiraf ettiler."
(Es-Sevaiku'l-Muhrika -İbn-i Hacer Mekki-, S.93)
b) Müstedrek-üs Sahihayn kitabında
Sünni alim Hakim Nişaburi, Abdurrahman b. Avf'tan
şöyle naklediyor: "Resulullah (s.a.a) Mekke'yi
fethettikten sonra Taif'e yöneldi. Orayı yedi ya
da sekiz gün muhasara altında tuttuktan sonra
oradan ayrılıp birkaç gün sabah akşam yoldaydılar.
Sonra konaklama yerlerinin birisinde indiklerinde
yanındakilere hitaben şöyle buyurdu: "Ey insanlar,
Artık ben sizden önce (bu dünyadan) göçmeliyim.
Ben size İtretim'e (Ehlibeyt'im'e) karşı iyi
davranmanızı tavsiye ediyorum. Ben sizinle Kevser
havuzu başında buluşacağım. Nefsimi elinde tutan
Allah'a andolsun ki ya namazı kılıp zekâtı
verirsiniz, ya da sizin üzerinize öyle birisini
gönderirim ki o bendendir; (ya da şöyle buyurdu) o
benim nefsim canım gibidir. O, onların
savaşçılarını öldürür ve zürriyetlerini esir eder.
İnsanlar bu adamın Ebu Bekir, Ömer olduğunu
sanırlarken Peygamber (s.a.a) Hz. Ali'nin elini
tutarak: O işte budur".buyurdu."
(Müstedrekü's-Sahihayn, C.2, S.120, es-
(Es-Sevaiku'l-Muhrika, S.75, Mecmeü'z-Zevâid, C.9,
S.134 163)
Aynı tabiri Allah Resulü'nden bir
başka olay için Zımahşerî Hucurat suresinin 6.
ayetinin tefsirinde nakledilmiştir.
c) Bir başka rivayette ise şöyle
nakledilmiştir: Resulullah (s.a.a) huzuruna gelen
bir taifenin temsilcilerine şöyle buyurdu: "Ya
Müslüman olursunuz, ya da öyle birisini üzerinize
gönderirim ki o bendendir; (ya da şöyle buyurdu) o
benim kendim gibidir. O boyunlarınızı vurur,
çoluk, çocuğunuzu esir eder ve mallarınızı ganimet
alır. Ömer dedi ki: "Ben sadece o gün emir olmayı
arzuladım. Bu yüzden göğsümü ileri veriyordum;
Resulullah işte o adam budur" desin ümidiyle.
Fakat o Ali'ye yöneldi ve onun elinden tutarak
“işte o, budur" buyurdu. Bir rivayete göre bu
cümleyi iki defa tekrarladı." (El-İstiab (İbn-i
Abdi'l-Birr), C.2, S.464, Er-Riyazü'n-Nazire
-Muhibbuddin Taberi-, C.2, S.164)
d) Enes b. Malik ise Resulullah'ın
şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Her
peygamberin ümmeti arasında bir benzeri vardır;
benim benzerim de Ali'dir." (Er-Riyaz-ün Nazire,
C.2, S.164)
Berâ b. Azib de şu hadisi Allah
Resulü'nden nakletmiştir: "Peygamber (s.a.a) Hz.
Ali'ye (a.s) hitaben şöyle buyurdu: "Sen
bendensin, ben de senden." (Sahih-i Tirmizi, C.2,
S.299, el-Hasais (Nesai) , S.19, Müsned-i Ahmed b.
Hanbel, C.4, S.164-165)
e) Yine şöyle buyurmuştur: "Ali
bendendir, ben de ondanım; o her mu'minin
velisidir." (Kenzü'l-Hakaik, S.37)
İşte bu hususu dikkate alarak Şia
müfessirleri demişlerdir ki Resulullah (s.a.a)
bütün peygamberlerden üstün olduğuna göre, onun
canı-özü mesabesinde olan kimse de aynı hükme
tabidir.
3- Hz. Ali’nin Resulullah dışında bütün
insanlardan üstün olduğunu gösteren bir diğer
delil ise Şia ve Sünni kaynaklarında nakledilen ve
“kızartılmış kuş hadisi” diye meşhur olan
hadistir. Hadis değişik kanallardan nakledilmiştir
ki ben bir iki tanesini numune olarak
kaynaklarıyla birlikte zikredeceğim. Bu hadis Hz.
Ali, Sa’d bin Vakkas, Ebu Said-i Hudri, Ebu Rafi’,
Ebu Tufeyl, Cabir bin Abdullah Ensari, Habeşi bin
Cünade, Ya’la bin Murre, Abdullah bin Abbas,
Resulullah’ın kölesi Sefine, Amr bin As ve Enes
bin Malik kanalıyla ayrı ayrı senetlerle
nakledilmiştir. Bunlardan en meşhur olanı Enes’in
naklidir; zira olayı bizzat yaşayan ve olayın
içinde olan bir kimsedir:
Enes b. Mâlik'ten şöyle rivâyet edilmiştir: "Ümm-ü
Eymen Allah Resulü (s.a.a)'e (kızartılmış) bir kuş
hediye etmişti. Resulullah şöyle dua etti:
'Allah'ım, yaratıklarının sana en sevimli olanını
bana ulaştır ki benimle birlikte bu kuştan yesin.'
Ali b. Ebî Tâlib içeriye girdi. Resulullah (s.a.a)
şöyle dedi: 'Allah'ım, onu benim yanıma ulaştır!"
Yine Enes'ten şöyle nakledilmiştir: "Resulullah
(s.a.a)'e bir kuş getirildi. Allah Resulü şöyle
dua etti: 'Allah'ım, yaratıklarının sana en
sevimlisi olan kimseyi bana ulaştır ki bu kuşu
benimle birlikte yesin.' Ali b. Ebî Tâlib
çıkageldi. Resulullah şöyle dedi: 'Allah'ım, onu
benim yanıma ulaştır; Allah'ım onu benim yanıma
ulaştır!"
Enes b. Mâlik'in bir diğer rivâyeti şöyledir:
"Resulullah (s.a.a)'e bir kuş hediye edildi.
Resulullah şöyle dua etti: 'Allah'ım,
yaratıklarından en çok sevdiğin kimseyi bana
ulaştır.' O sırada Ali çıkageldi ve Resulullah
kuşu onunla birlikte yedi."
Senetli bir hadiste yine Enes b. Mâlik'ten şöyle
nakledilmiştir: "Resulullah (s.a.a)'in yanında bir
kuş vardı. Allah Resulü şöyle dua etti: 'Allah'ım,
'Allah'ım, yaratıklarının sana en sevimli olanını
bana ulaştır ki benimle birlikte bu kuştan yesin.'
Ebûbekir geldi; onu reddetti. Sonra Ömer geldi;
onu da reddetti. Sonra Ali gelince, ona izin
verdi.”
Bu hadisin çeşitli senetleriyle nakledildiği Sünni
kaynaklardan bir kısmı şöyledir:
Sahîh-i Tirmizî, c.13, s.170,
Müstedrekü's-Sahihayn (Hakim Nişaburi), c.3,
s.131, El-Bidayetu Ven-Nihaye (İbn-i Esir), c.7,
354, İbn-i Esakir, c.2, s.105, Tarih-u Bağdat,
c.11, s.376, El-Mu’cemü’l-Kebir (Tabarani), c.10,
343, Mecmeü’z-Zevaid, c.9, s.125, El-Hasais (İmam
Nesai), s.s.29, Müsned-i Ebu Ya’la, c.7, s.105,
Hilyetü’l-Evliya (Ebu Nuaym), c.c.4, s.356.
Evet, görüldüğü gibi bu hadiste
Allah Resulü (s.a.a) Hz. Ali’yi bütün yaratıklar
içinde Allah’ın en sevdiği kimse olarak tanıtıyor
ki hiçbir istisna koymadığı için peygamberleri de
içermektedir. Allah Resulü (s.a.a) ise kendisi
sözü söyleyen olduğu için ve onun istisna olduğuna
başka deliller söz konusu olduğu için bu şümulden
istisnadır.
4- Bu manayı ifade eden bir diğer
delil ise “Nur hadisi”dir. Resulullah bu hadiste
kendisiyle Hz. Ali’nin aynı nurdan yaratıldığını
ifade etmektedir. Dolayısıyla Resulullah ile aynı
nurdan olan bir kimse Resulullah’ın üstün olduğu
kimselere de üstündür.
Riyadü’n-Nadire kitabında
Selman’dan şöyle nakledilmektedir: “Resulullah’tan
duydum ki şöyle buyuruyordu: ‘Adem yaratılmadan 14
bin yıl önce ben ve Ali Allah indinde bir nur
olarak bulunuyorduk. Sonra Allah c.c Adem’i
yarattıktan sonra bu nuru iki kısma böldü; bir
kısmı ben oldum, bir kısmı da Ali.’ Bazı
rivayetlerde bu nurun Ebdulmuttalib’in sulbünde
ikiye ayrıldığını, bir kısmının Hz. Abdullah’ın
sulbünde yer alıp Resulullah’ın nuraniyetini
oluşturduğunu, bir kısmının ise Hz. Abu Talib’in
sulbünde yer alıp Hz. Ali’nin nuraniyetini
oluşturduğu vurgulanmıştır. (Riyadü’n-Nadire, c.2,
s.164, Mizanü’l-İ’tidal (Zehebi), c.1, s.235 ve
El-Menakıb (Ahmed bin Hanbel))
Başka bazı ayet ve hadisleri de
Ehlibeyt mektebi âlimleri bu konuda
zikretmişlerdir ki ben bu kadarıyla şimdilik
yetiniyorum.
Soru:
Hocam öncelikle
ilginizden ötürü rabbim sizden razı olsun.
Açıklamalarınız da birçok
yönden kafamdaki soru işaretlerini kaldırdı; ama
bazı noktalarda hala tereddütlerim var. Bunları da
açıklığa kavuşturursanız sevinirim.
Öncelikle
Bakara 124. ayette Hz. İbrahim’in bazı sözlerle
sınanmasından ve bunun sonucu imam tayin
edilmesinden bahsediliyor. Yani bu ayetten imamlık
makamının nebilik makamından daha yüce olduğunu
nasıl çıkarıyoruz? Çünkü ayette bazı sözlerle
sınanmakla eğer nebiliği kastedersek, nebiliğin
Allah’ın doğrudan seçtiği kuluna verdiği bir makam
olarak değil de, bir takım sınamalar sonucu
verdiği bir makam olduğu sonucuna varırız ki bu da
nebilik makamına aykırıdır.
Yine orda
imamlığın bir takım sınamalar sonucu verildiğinden
bahsediliyor. İmamlık makamı Şia mektebinin
inandığı şekliyle doğrudan verilen, lütfedilen bir
makam değil midir? Mesela Hz. Ali sınandı mı? Ya
da diğer imamlar..
Yine
mesela Resulullah’ın da hem resul hem imam
olduğunu söylediniz. Kur’an’da Resulullah’tan imam
diye nerede bahsediyor?
Soru:
Başka bir ilave de ben
yapayım. Neden ayette geçen imam kelimesini
Şia’nın ileri sürdüğü imamet olarak ele alalım ki?
İmam kelimesinin bir çok anlamı vardır ki emir,
lider yada halife bunlardan bazılarıdır ve bu
ayette geçen imam kelimesinden emir yada halife
anlamı çıkarmak çok daha uygundur kanaatimce.
Ayetin ve diğer ayetlerin de muhtevası
incelendiğinde bunu çıkarmak çok daha akla uygun
olur.
Cevap:
Muhterem kardeşlerim,
bu ayetten imamet makamının, nübüvvet makamından
daha üstün olduğunu şu şekilde anlıyoruz: Hz.
İbrahim’in ulaştığı en son makam İmamet makamıdır.
İmam Muhammed Bakır (a.s) ve İmam Cafer-i Sadık’ın
(a.s) da beyan ettikleri gibi, Hz. İbrahim
sırasıyla beş makama ulaşmıştır: 1- Kulluk, 2-
Nübüvvet, 3- Risalet, 4- Halilullahlık, 5- İmamet.
İnsan
manevi derecelerde her zaman aşağıdan yukarıya
doğru yükselir. Yani sürekli tekamül halindedir ve
her ulaştığı yeni makam bir öncekinden daha
üstündür. Yoksa önce yukarı olan bir makama
ulaşması, daha sonra aşağıya inerek daha geride
olan bir makama ulaşmasının bir anlamı yoktur.
Başka bir tabirle bu ilerleme değil, gerilemedir.
Kur’an’ın söz konusu ayetinden de anlaşıldığı
üzere Hz. İbrahim, imamet makamına ulaştığında
yıllardı nübüvvet ve risalet makamına ulaşmıştı.
Bahsedilen kelimelerden maksat da karşılaştığı zor
imtihanlardı. Evet, O, putları kırdığında, ateşe
atıldığında, oğlunu kesmekle görevlendirildiğinde,
eşi ve oğlunu, o gün ıssız bir çöl olan Mekke’de
yalnız başına bırakmakla görevlendirildiğinde vs.
bütün bu imtihan zamanlarında o peygamberdi. Oysa
ayet bu imtihanların ardından imamete ulaştığını
vurgulamaktadır. Allah-u Teala elbette ki
Peygamber veya imam olan kimseyi doğrudan seçer.
Ama bu demek değildir ki (haşa) yazı tura atar
misali veya öylesine keyfi bir şekilde seçer.
Rabbimiz HEKİM’dir ve her tasarrufu hikmetli ve
mantıklı bir sebebe dayanır. O, seçtiği
kimselerin, vereceği göreve liyakat sahibi
olduklarını bildiği için seçer. Bu liyakatleri
ise, kendisi bildiği halde başkalarına da belli
olsun diye imtihanlarla ortaya çıkarır. Nitekim
bütün peygamberler ve imamlar hayatlarında normal
insanların asla kaldıramayacağı nice zorluklar ve
sıkıntılarla karşı karşıya kalmışlardır ki
anlatmaya gerek yoktur. Aşağıdaki ayet de bunu
açık bir şekilde ortaya koymaktadır:
“Onların (İsrailoğullarının)
içinden, sabrettikleri zaman bizim emrimizle doğru
yola ileten imamlar tayin ettik. Onlar, bizim
âyetlerimize kesin bir şekilde inanıyorlardı.”
(Secde, 24)
Demek ki seçilenlerin bu
seçilmişliğinin iki başlıca sebebi vardır: a)
Zorluklara karşı gösterdikleri sabır ve sebat, b)
İlahi ayetlere olan yüksek iman ve yakin.
Ehlibeytten nakledilen ve Nüdbe Duası diye meşhur
olan duanın bir bölümünde de bu gerçek çok açık
bir şekilde beyan edilmiştir:
“Allah'ım! Kendin ve dinin için,
seçkin ve halis kıldığın dostların hakkında
uygulanan kaza ve takdirin hususunda sana hamd
olsun. Sen kendi katında olan zevalsiz, kalıcı
nimetlerini onlara ayırdın, ama bu nimetleri
vermenin karşılığında alçak dünyanın rütbe ve
makamlarına, yaldız ve süslerine aldırış etmeyip,
züht edecekleri hususunda onlardan söz aldın.
Onlara da bu hususta sana söz verdiler ve Sen
onların vefalı davranacağını bildiğin için onları
kabul ettin ve kendine yaklaştırdın ve onların
isimlerini, zikirlerini yücelttin ve övgülerini
aşikar edip yaydın, meleklerini onlara indirdin ve
onlara vahyinle ikramda bulundun, ilminle onları
destekledin ve onları kendine ulaşmanın ve rızanı
kazanmanın vesilesi kıldın.”
Elbette şunu da hatırlatmak
lazımdır ki imtihanın gerekli olduğu yer sadece
imamet değildir. Peygamberlik veya diğer herhangi
ilahi bir mesuliyet de aynıdır. Ancak imtihanların
çokluk ve zorluğu makamına göre değişir.
Dolayısıyla Hz. İbrahim de her verdiği imtihan
veya imtihanlardan sonra yeni makamlara ulaşmıştır
ki en sonunda onca çetin imtihanın ardından
imamete atanmıştır.
Açıklama istediğiniz ikinci hususa
gelince, Resulullah'ın imamet makamına sahip
olduğu ve diğer imamlardan üstün olduğunun delili,
evvela Kur'ani-akli delildir. Saniyen de
hadisler...
Kur'ani-akli delilden maksadım
şudur ki Kur'an Hz. İbrahim, Hz. İshak, Hz. Yakub
gibi Peygamberleri imam olarak tanıtmaktadır:
"Biz onları emrimizle hidayet eden
imamlar kıldık." (Enbiya, 73)
Yine yukarıda da değindiğimiz
Secde Suresindeki ayet:
“Onların (İsrailoğullarının)
içinden, sabrettikleri zaman bizim emrimizle doğru
yola ileten imamlar tayin ettik. Onlar, bizim
âyetlerimize kesin bir şekilde inanıyorlardı.”
(Secde, 24)
Öte yandan Hz. Muhammed'in (s.a.a)
diğer bütün peygamberlerden üstün olduğunda bütün
ümmet müttefiktir. Yani diğer bütün peygamberlerin
sahip olduğu bütün faziletlere o tek başına
sahipti. Bir peygamberde, bir fazilet olur da
O'nda olmazsa, o zaman ona üstünlüğünün anlamı
kalmaz. Bu özellik ve makamlardan birisi de
imamettir. Daha aşağı dereceye sahip olan bir
kimsenin bu makama sahip olup da, daha yüksek bir
dereceye sahip olan bir kimsenin sahip olmaması
abes olur.
Hatta eğer bu delilimiz olmasaydı
dahi bunu hadisler kanalıyla ispat etmemiz yeterli
olurdu. Nitekim Resulullah'ın diğer Peygamberlere
üstünlüğünü de hadisler kanalıyla ispat
etmekteyiz. Yoksa Kur'an'da açık bir şekilde bunu
ifade eden bir ayet yoktur.
Muhterem Kamuran kardeşim, sizin
ilavenize gelince, Şia'nın imamet hakkındaki
düşüncesi ve imama tanıdığı özellikler arasında
sizin dediğiniz manalarda mevcuttur, ama başka
ilavelerle birlikte. Yani siz olaya sadece siyasi
ve yönetin açısından bakıyorsunuz. Ama Şia bu da
dahil ilmi mercilik, insanları ameli olarak
hidayete götürmek gibi başka özellikleri de ilave
eder. Sizin dediğiniz anlamda çoğu zaman imam olan
kimseler görevlerini yapamamışlardır. Çünkü ya
insanlar kabul etmemiş veya tağutlar engel
olmuşlardır. Ama ikinci anlamda onlar, her zaman
ehil olan kimselere karşı görevlerini ifa
etmişlerdir. Bakara 124 de bunu teyid eder. Şöyle
ki eğer imametten maksat sadece sizin dediğiniz
olsaydı, o zaman Hz. İbrahim'i imam saymamamız
gerekirdi. Zira zahiri anlamda ve siyasi hâkimiyet
olarak veya sizin tabirinizle emirlik ve halifelik
anlamında Hz. İbrahim imamlık yapmamıştır. Siyasi
bir hâkimiyet kuramamıştır. Oysa Rabbimiz ona
imamet makamını verdiğini beyan buyurmaktadır.
Soru:
Hocam cevabınızda yer alan şu paragraflar hakkında
yine sormam gerekenler var. Diyorsunuz ki:
"2- Şia’nın
Hz. Ali’nin üstünlüğüne getirdiği delillerden
birisi de Mübahele ayeti diye meşhur olan Al-i
İmran suresinin 61. ayetidir. Bu ayet
Resulullah’ın Necran Hıristiyanlarıyla lanetleşme
olayından bahseder. Onlar Resulullah ile Hz. İsa
hakkında tartışıp da gerçekleri kabullenmemekte
direnince, Allah-u Teala bu ayeti indirerek
Resulullah’a onları “mübahele”ye (lanetleşmeye)
davet etmesini emreetmiştir.
“Sana
(gerekli) bilgi geldikten sonra artık kim bu
konuda seninle tartışacak olursa, de ki: “Gelin,
oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve
kadınlarınızı, canlarımızı ve canlrınızı
çağıralım, sonra da lanetleşelim; Allah'ın
lanetinin yalancılara olmasını dileyelim.” (Al-i
İmra, 61)
Bu ayette
Allah-u Teala lanetleşmek için iki tarafın
oğullarını, kadınlarını ve canlarını çağırmasını
ve onlarla birlikte lanetleşmeye gidilmesini
öneriyor. Şia ve Sünni kaynaklarda Resulullah’ın
bu ayete dayanarak sadece Hz. Hasan ve Hz.
Hüseyin’i, Hz. Fatıma’yı ve Hz. Ali’yi çıkardığını
nakletmektedirler. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyn’in
ayetteki “oğullar” kelimesine binaen çıkarıldığı,
Hz. Fatıma’nın “kadınlar” kelimesine binaen
çıkarıldığı bellidir. Peki, Hz. Ali neye binaen
Resulullah tarafından mübaheleye çıkarılmıştır.
Ayette “canlar” kelimesinden başka bir kavram
olmadığına göre Hz. Ali’nin bu kelimeye binaen
çıkarıldığını söylemekten başka bir çaremiz
yoktur. Bu ise Hz. Ali’nin Resulullah’ın
“canı-özü” mesabesinde olduğunu açık bir şekilde
ortaya koymaktadır. Ayetten istifade edilen bu
sonucu ifade eden hadisler de Resulullah’tan
nakledilmiştir:
.
Hocam bu
yazdıklarınızda bence ciddi bir problem var. Siz
diyorsunuz ki ayetteki "kadınlarımızı"
kelimesinden kasıt Hz. Fatıma'dır (a.s);
"oğullarımız"dan kasıt Hz. Hasan (a.s) ve Hz.
Hüseyin'dir (a.s). Başka sadece "canlarımız"
kelimesi kalıyor, o da Hz. ALİ'dir (as)
diyorsunuz. Peki, mübaheleye Peygamber (s.a.v)
katılmadı mı? Her kelimenin manasını yazmışsınız,
ama Peygamber'e yer kalmamış; ayrıca onlarca meal
taradım hepsinde sizin "canlarımızı ve
canlarınızı" diye telaffuz ettiğiniz kısmı
kendimizi ve kendinizi olarak telaffuz etmişler.
Mesela Elmalılı mealinde:
"Sana (gerekli) bilgi geldikten
sonra artık kim bu konuda seninle tartışacak
olursa, de ki: "Gelin, oğullarımızı ve
oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı,
kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra da
lanetleşelim; Allah'ın lanetinin yalancılara
olmasını dileyelim".
Bu ayetteki
kendimizi ve kendinizi ya da sizin tabirinizle
canlarımızı ve canlarınızı kısmından anlaşılan
açık bir ifade ile Peygamberimizin (s.a.v)
kendisidir; ayetten başka bir şey anlamak bence
mümkün değil.
Cevap:
Muhterem kardeşim, eğer ayetteki "nefislerimiz"
kelimesinden maksat Hz. Ali olmazsa, üç ciddi
sorunla karşılaşırız:
1- O zaman Hz. Resulullah,
kendisini mübaheleye davet ile görevlendirilmiş
olur ki böyle abes bir şeyi hiç bir akıllı yapmaz;
kaldı ki Hekim olan Rabbimize bunu isnad edelim!!
Zira bir kimsenin kendisini davet etmesinin bir
anlamı var mı? O zaten davanın asli tarafı. Siz
hiç kendisini kendi verdiği ziyafete veya
düzenlediği bir programa davet eden kimse gördünüz
mü?! Eğer böyle bir şey biliyor ve mantıklı
buluyorsanız, söyleyin biz de bundan sonra ziyafet
verirken veya bir program düzenlerken kendi
adımıza da davet kartı bastırmayı ihmal etmeyelim!
"Her kelimenin manasını
yazmışsınız ama Peygambere yer kalmamış"(!!)
diyorsunuz.
Mübarek insan, dediğim gibi o
zaten davanın bir tarafıdır. Allah-u Teala ona
filan kesleri mübaheleye çıkar dediğinde, onları
çıkarıp da kendisi dışarıya çıkıp seyirci mi
kalacaktı? Böyle bir şeyi nasıl
düşünebiliyorsunuz?!
2- Hz. Ali'nin mübaheleye
çıkarılmış olduğunda hiç bir kimse tereddüt
etmemiştir. Durum böyleyken, Hz. Ali neye
istinaden çıkarılmıştır. Belki Resulullah kendi
tasarrufuna dayanarak böyle bir şeyi yapmıştır,
diyebilirsiniz. Eğer böyleyse, o zaman Hz. Fatıma,
Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin için de aynı şeyi
yapsaydı; o zaman ayete ne gerek vardı?
3- Kaldı ki Hz. Fatıma ve
oğullarının ayetteki müfredata istinaden
çıkarıldığı kesindir; peki onların Hz. Ali'den
farkı neydi ki onların çıkarılması için İlahi
tasarruf gerekli olsun, ama Hz. Ali için böyle bir
şeye gerek duyulmasın!
"Enfusena" kelimesinin manasına
gelince, muhterem kardeşim nefs kelimesinin
Arapçada asıl manası can demektir. "Kendi" manası
ise bu münasebetle kullanılmaktadır. İnsan kendi
derken özünü, canını kastediyor. Kaldı ki "kendi"
diye meallendirsek dahi yine de bizim söylediğimiz
manaya bir halel gelmez. Zira maksat kendimiz gibi
olan kimse demektir. Nitekim verdiğim bazı
hadislerde de benzer manalar geçmişti.
Soru:
Hocam, yazınızın diğer bazı bölümleri hakkında da
mülahazalarım var. Diyorsunuz ki:
"1- Evvela
bu konunun birçokları tarafından yadırganmasının
altında yatan asıl sebep, şu kanaattir ki
Peygamberler her ketsen üstündür ve peygamber
olmayan bir kimse ne olursa olsun, bir
peygamberden üstün olamaz. Oysa buna ne Kur’an’dan
ne de sağlam hadislerden hiçbir dayanak
gösterilemez. Tam tersine Kur’an İmamet
makamının risalet makamından daha üstün olduğunu
göstermektedir. Bu konuda Bakara suresinin 124.
ayeti en açık delildir. Şöyle ki bu ayette Allah-u
Teala Hz. İbrahim’in (a.s) birçok imtihandan sonra
imamet makamına ulaşmaya hak kazandığını
vurgulamaktadır. Oysaki o çetin imtihanlar
sırasında Hz. İbrahim (a.s) yıllardı peygamberlik
makamına ulaşmıştı. Bu mesele İmamet makamının
risalet makamından daha ağır ve daha üstün bir
makam ve görev olduğunu göstermektedir.
Elbette peygamberlerden bir kısmı, imamet makamına
da sahiplerdi, ama herhalükarda imametin
risaletten daha üstün olduğunu ve bu ayete göre
imam olan kimsenin en azından imam olmayan
peygamberlerden üstün olduğunu anlıyoruz.
Bazı Sünni
alimler (Fahrettin Razi gibi) yukarıdaki
görüşlerine gösterdikleri yegane delil, ümmetin
icmaıdır. Oysa böyle bir icmanın olmadığı açıktır.
Zira ümmetin bir parçası olan Şia bu görüşte
değildir. Elbette eğer bir kimse Şia’yı ümmetten
saymaz ve sadece Sünni camiayı ümmet olarak
görürse, o başka!!"
Yukarıda
büyüttüğüm bölümde ve metnin genelinde bence yine
ciddi problemler var 1- Siz diyorsunuz ki:
"Peygamber olmayan bir kimse ne
olursa olsun, bir peygamberden üstün olamaz. Oysa
buna ne Kur’an’dan ne de sağlam hadislerden hiçbir
dayanak gösterilemez."
Hocam sizin
gibi alim bir zat bu cümleyi nasıl kullanır?
Yapmayın hocam, yani peygamber olmayan insanların
peygamberden üstün olmadıklarına KURAN'dan delil
getiremeyiz öylemi? Hatta tam tersi durum söz
konusudur; hocam KURAN'ın yarısı peygamberlerin
üstünlüğünü anlatan ayetlerle dolu; bu
yazdığınızın bence ilmi bir yanı yok.
2- Eğer imamet
risaletten büyük makamsa (ki siz ayeti o şekilde
yorumlamışsınız),
o zaman İbrahim (a.s) Hz Muhammed'den (a.s)
üstündür ve 12 imamla eşit durumdadır
ve işin diğer boyutu da imamet konumundaki 12
imamlar risalet konumundaki Hz Muhammed'den
(s.a.v) üstündür; bunu siz söylüyorsunuz. Ayrıca
12 imamlar, imamet makamındaki İbrahim (a.s) ile
eşit makamda olması lazım; ama Şia'ya göre böyle
değil,
imamlar (a.s), İbrahim'den (a.s) daha üstün; tam
çelişkiler yumağı…
Cevap:
Muhterem kardeşim, Kur'an Peygamberlerin
üstünlüklerini anlatan ayetlerle doludur
diyorsunuz. Güzel kardeşim, Kur'an Peygamber
olmayan birçok kimsenin de faziletlerini anlatan
ayetlerle doludur. Sırf buna dayanarak bir
kimsenin diğerinden üstün olduğunu ispatlama
yoluna gitme doğru olabilir mi? Peygamberler
hakkında birbirine benzer birçok fazilet
zikredilmiştir. Sırf bunlara dayanarak bir
peygamberin diğerinden üstün olduğunu
ispatlayabilir miyiz? Mümkünse, siz söyleyin hangi
peygamberi hangi üstünlüğüne dayanarak onu
diğerinden üstün olarak görüyoruz? Oysa Kur'an
açıkça bazı peygamberlerin bazısından üstün
kılındığını vurgulamaktadır.
Kaldı ki bizim sözümüz öyle
alelade her kes için değildir ki böyle bir şeyi
karşılık olarak söylüyorsunuz. Zaten açık bir
şekilde Bakara 124. ayete dayanarak imamet
makamına sahip olanlar için böyle bir şeyi
söylemişiz. Bizim söylediğimiz net bir şekilde
şöyledir: "Hiç bir ayet veya hadiste 'Peygamber
olmayan bir kimse, peygamber olandan üstün olamaz,
kim olursa olsun' diye bir kayıt veya açık delil
yoktur. Varsa buyurun ortaya koyun, biz de
istifade edelim.
Yine diyorsunuz ki "Eğer imamet
risaletten büyük makamsa (ki siz ayeti o şekilde
yorumlamışsınız), o zaman İbrahim (a.s) Hz
Muhammed'den (a.s) üstündür ve 12 imamla eşit
durumdadır ve işin diğer boyutu da imamet
konumundaki 12 imamlar risalet konumundaki Hz
Muhammed’den (s.a.v) üstündür; bunu siz
söylüyorsunuz. Ayrıca 12 imamla imamet makamındaki
İbrahim’in (a.s) eşit makamda olması lazım, ama
şiaya göre öyle değil, imamlar (a.s) İbrahim’den
(a.s) daha üstün."
Muhterem kardeşim, evvela biz
imametin risaletten üstün bir makam olduğunu
Bakara 124. ayete dayanarak söylüyoruz. Hz.
Muhammed'in (s.a.a) imamet makamına sahip
olmadığını söylemedik. Hiç bir Şia da böyle bir
şeyi söylememiş ve söylemez. Hz. Resul-i Kibriya
(s.a.a) risalet makamıyla birlikte imamet makamına
da sahipti.
Eşitlik meselesine gelince yine
maalesef hata yapmışsınız. Bir kimsenin imamet
makamına sahip olması, onun diğer imam olan her
kes ile aynı derecede olduğu anlamına gelmez.
Nasıl ki bir kimsenin "Peygamberlik" makamına
sahip olması onun diğer her peygamberle eşit
derecede olduğunu göstermez. Evet, Kur'an'ın açık
nassına göre Peygamberlerden bazısı bazısından
üstün olduğu gibi, imamların da bazısı bazısından
üstündür. Ama kim kimden üstündür, bunu başka
delillerle ispatlamak lazım. Nitekim siz de biz de
Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.a) diğer peygamber
ve imamlardan üstün olduğunu başka delillere
dayanarak ispatlamaktayız.
Soru:
Valla hocam bu Kamuran ya çok laf anlamaz da
diyebilirsin yada kasıtlı yapıyor diye de
düşünebilirsiniz; nasıl düşünürseniz düşünün ama
bu kısmı kesinlikle anlamadım:
1-
Demişsiniz ki: Evvela biz imametin risaletten
üstün bir makam olduğunu Bakara 124. ayete
dayanarak söylüyoruz. Hz. Muhammed'in (s.a.a)
imamet makamına sahip olmadığını söylemedik. Hiç
bir Şia da böyle bir şeyi söylememiş ve söylemez.
Hz. Resul-i Kibriya (s.a.a) risalet makamıyla
birlikte imamet makamına da sahipti."
Hocam
madem imametin risaletten üstün olmasına deliliniz
Bakara 124. ayettir, peki yukarıda büyüttüğüm
cümlenizin delili ne?
2-
Demişsiniz ki: "Eşitlik meselesine gelince yine
maalesef hata yapmışsınız. Bir kimsenin imamet
makamına sahip olması, onun diğer imam olan her
kes ile aynı derecede olduğu anlamına gelmez."
Bunun delili nedir hocam?
Cevap:
Muhterem kardeşim, haşa ki hakkınızda öyle bir şey
düşüneyim. Bilakis bu araştırmacı ruhunuz,
delilsiz kabul etmeme hasletiniz, ikna olduğunuzda
da inad etmeden kabullenmeniz beni mutlu ediyor.
Keşke her kes sizin gibi olsa.
Açıklama istediğiniz hususlara
gelince:
1- Resulullah'ın imamet makamına
sahip olduğu ve diğer imamlardan üstün olduğunun
delili, evvela Kur'ani-akli delildir. Saniyen de
hadisler...
Kur'ani-akli delilden maksadım
şudur ki Kur'an Hz. İbrahim, Hz. İshak Hz. Yakub
gibi Peygamberleri imam olarak tanıtmaktadır:
"Biz onları emrimizle hidayet eden
imamlar kıldık." (Enbiya, 73)
Yine Secde Suresinde şöyle
buyurmaktadır: “Onların (İsrailoğullarının)
içinden, sabrettikleri zaman bizim emrimizle doğru
yola ileten imamlar tayin ettik. Onlar, bizim
âyetlerimize kesin bir şekilde inanıyorlardı.”
(Secde, 24)
Öte yandan Hz. Muhammed'in (s.a.a)
diğer bütün peygamberlerden üstün olduğunda bütün
ümmet müttefiktir. Yani diğer bütün peygamberlerin
sahip olduğu bütün faziletlere o tek başına
sahiptir. Bir peygamberde, bir fazilet olur da
O'nda olmazsa, o zaman ona üstünlüğünün anlamı
kalmaz. Bu özellik ve makamlardan birisi de
imamettir. Daha aşağı dereceye sahip olan bir
kimsenin bu makama sahip olup da, daha yüksek bir
dereceye sahip olan bir kimsenin sahip olmaması
abes olur. Hatta eğer bu delilimiz olmasaydı dahi
bunu hadisler kanalıyla ispat etmemiz yeterli
olurdu. Nitekim Resulullah'ın diğer Peygamberlere
üstünlüğünü de hadisler kanalıyla ispat
etmekteyiz. Yoksa Kur'an'da açık bir şekilde bunu
ifade eden bir ayet yoktur.
2- Evet "Bir kimsenin imamet
makamına sahip olması, onun diğer imam olan her
kes ile aynı derecede olduğu anlamına gelmez"
demiştim. Bunun delili şudur: Yukarıda da
arzettiğim gibi Enbiya, 73. ayette birçok
Peygamber imam olarak tanıtılmıştır. Oysa onların
derecelerinin aynı olmadığını biliyoruz. Örneğin
bunların içinde olan Hz. İbrahim'in diğerlerinden
üstün olduğunu bildiğimiz gibi. Nitekim önce de
arzettiğim gibi Peygamberlik makamına sahip olan
her kesin eşit dereceye sahip olmadığını
biliyoruz.
Ayrıca bunun asli delili yine
hadislerdir. Hadislerde imamların bazısının
bazısından üstün olduğunu, hatta on iki imamın
bazısının bazısından üstün olduğunu öğreniyoruz.
Ben bu konuda sözü artık bundan fazla uzatmamak
için detaylara girmek istemiyorum. Allah
yardımcımız olsun ve basiret gözlerimizi
gerçeklere gün geçtikçe daha fazla açsın. Amin!
|