Bismillahirrahmanirrahim
Müteşabih
Ayetlerle İlgili Tevil
Soru 402:
Kur'an'da (Al-i İmran, 7) Kur'an ayetlerinin bir
kısmının muhkem, diğer bir kısmımın da müteşabih
olduğundan bahsedilmektedir. Muhkem ve müteşabihin
açıklamasını ve müteşabih ayetlerin tevilini ve
müteşabih ayetlerden bazı örneklerin (Arş, Kürsi,
vs..) açıklamasını yapmanızı rica ediyoruz.
Cevap:
Evet, sizin dediğiniz gibi Allah-u Teala Kur’an-ı
Kerim’in ayetlerini iki kısma ayırarak buyuruyor
ki:
"Kitab'ı sana O indirdi. Onun bazı
ayetleri muhkemdir (açık anlamlıdır), bunlar
kitabın anasıdır. Diğerleri de müteşabih
(birbirine benzer)dir."
(Âl-i İmran,7)
Bu taksimden maksat nedir?
Kur’an-ı Kerim'in ayetlerinin kendi
manalarını ifade ettikleri anlamın açıklığı
yönünden aynı düzeyde değildir. Bazı ayetlerin
kendi anlamlarını bildirmesi açık olup şek ve
şüpheye yer bırakmayacak şekildedir; böyle bir
ayetle karşılaştığımız an onun açık anlamı
zihnimizde şekillenmektedir; örneğin: Hz.
Lokman'ın kendi oğluna nasihatleri veya Kur’an-ı
Kerim'in İsra suresinde 22. ayetten 39. ayete
kadar geçen hikmetli tavsiyeleri gibi.
Lokman oğluna nasihatlerinin bir
bölümünde şöyle diyor:
"...Allah'a ortak koşma, çünkü
ortak koşmak, büyük bir zulümdür."
(Lokman, 13)
Veya şöyle buyuruyor:
"Namazı kıl, iyiliği emret,
kötülükten vazgeçir ve başına gelene sabret. Çünkü
bunlar yapılması gereken işlerdendir."
(Lokman, 17)
Nahl suresinin ayetleri de böyledir;
örneğin:
"Rabb'in, yalnız kendisine
tapmanızı ve anaya babaya iyilik etmenizi emretti.
.."
(İsra, 23)
Bu tür anlamları açık olan ayetlere,
kitabın ana ayetleri veya muhkem ayetleri denir.
Bu arada, bazı ayetler açık bir şekilde
manalarını bildirmezler. Bu ayetlerle
karşılaştığımızda aklımıza çeşitli ihtimaller
gelir. Bu ayetlerin gerçek manaları ilk bakışta
açık değildir. Yani anlamları belirsiz olup diğer
anlamlara benzemektedir. İşte gerçek mana diğer
anlamlara benzediği için, bu ayetlere müteşabih
(benzerliği olan) ayetler denilmektedir.
Bu durumda gerçeği arayan kişilerin
vazifesi muhkem ayetlere müracaat ederek muhkem
ayetler sayesinde müteşabih ayetlerin
belirsizliliğini gidermek, ayetten benzeşme ve
şüpheyi kaldırmaktır. Ve bu ise Kur'an açısından
ilimde rusuh edenlerin ve ayetlerin gerçeklerini
bilenlerin yapması gereken bir iştir.
Elbette bu doğru tutuma karşı, fitne
çıkarmaktan başka bir amacı olmayan sapmış ve ön
yargılı olan kimseler, muhkem ayetlere müracaat
etmeden ayetlerin benzerlik gösterdiği şüpheli
anlamlarından birini tutup fitne çıkarmak
isterler. Oysa ilimde rusuh edenler ayetlerin
şüpheli zahirlerine önem vermeyip bir takım
belirtiler ve özellikle ifadesi açık olan diğer
ayetlerle müteşabih ayetin derinliklerine inerek
gerçeğe ulaşmaya ve ayetin delaletini
sağlamlaştırmaya çalışırlar. Bunu bir örnekle
açıklayalım:
Kur’an-ı Kerim Tâhâ suresinde Allah
Teala'yı şöyle tavsif etmektedir: "O Rahman,
Arş'a istiva etmiştir. Göklerde, yerde, ikisinin
arasında ve toprağın altında bulunanlar hep
O'nundur..." (Tâhâ, 5-6)
Arapça'da "istiva" istikrar bulmak
anlamındadır; nitekim buyuruyor ki:
"O ki bütün çiftleri yarattı ve
size bineceğiniz gemiler ve hayvanlar var etti. Ki
onların sırtında istikrar bulasınız (binesiniz)
sonra onlara bindiğiniz zaman Rabb'inizin nimetini
anasınız..."
(Zuhruf, 12-13)
Teşbih (benzetme) ve tecsim
(cisimlendirme) eğilimi olan ön yargılı kişiler
Allah Teala'nın Arş’a istivasını bildiren Tâhâ
suresinin söz konusu ayetini Yüce Allah’ın bir
taht üzerine yerleşmesi şeklinde tefsir
etmişlerdir; onlar Allah Teala'nın padişahlar gibi
bir tahtı olduğunu ve onun üzerinde oturduğunu
kabullenmişlerdir. Böyle bir anlam, ayetin ilkel
zahiri anlamıdır. Oysa bu gibi ayetlerde, o ayette
ve diğer ayetlerdeki karineleri göz önünde
bulundurup ayetin gerçek anlamını elde etmek
gerekir. Şimdi örnek olarak bu ayetin zahirini
gerçek anlamına çevirerek tevil edelim.
Her şeyden önce Kur’an-ı Kerim'in
ayetlerinde hiçbir çelişki olmadığını biliyoruz.
Diğer yandan Kur'an'ın açık bir şekilde Allah
Teala'yı şöyle tanıttığına dikkat etmek gerekir:
"O'na benzer hiçbir şey yoktur." (Şurâ, 11)
Başka bir ayette, "Gözler O'nu
göremez, O gözleri görür..." (En'am, 103)
buyuruyor.
Üçüncü ayette ise, "...Yere gireni,
ondan çıkanı, gökten ineni, ona çıkanı bilir.
Nerede olsanız, O sizinle beraberdir..."
(Hadid, 4)
Bu ayetler, Allah Teala'nın her türlü
benzer ve eşi olmasını reddetmekte ve O'nu
gözlerimizin algılayabilmesinden yüce ve münezzeh
bilmektedir; Allah Teala’yı bu sıfatlarıyla
tanımak, Tâhâ suresindeki yukarıda zikredilen
ayetin anlamı üzerinde daha fazla düşünmemizi
gerekli kılar.
Bu temel bilgi çerçevesinde üç noktaya
dikkat ederek ayetin gerçek anlamına ulaşabiliriz:
1- Kur'an dilinde ve lügatte "istivanın
anlamı".
2- Lügat ve örfte "arş"ın anlamı.
3- Diğer ayetlerde bu cümleyle ilgili
karineler.
Bu üç noktayı incelediğimizde “O Rahman,
Arş’a istiva etmiştir.” ayetinin, Allah Teala'nın
tahta oturması gibi bir manayla hiçbir alakası
olmadığını anlarız.
Şimdi bu üç noktayı kısaca inceleyelim:
1- Kur’an-ı
Kerim'de ve Lügatta "İstiva"
Kur’an-ı Kerim oturmaktan sözettiği
zaman, "kuud" kelimesini kullanmaktadır:
"Onlar ayakta, oturarak ve yanları
üzerinde yatarken Allah'ı anarlar..."
(Âl-i İmran, 191)
Yine buyuruyor ki:
"Namaz bittiği zaman ayakta,
oturarak ve yanlarınız üzerinde (uzanarak) Allah'ı
anın..."
(Nisâ, 103)
Oysa "istiva" sözcüğü hakim olmak ve
tasallut anlamında kullanılmaktadır. Hatta hakim
olmak ve sulta kurmak, kuud=oturmakla birlikte
olduğunda bile bu sözcüğün kullanılmasının nedeni,
oturan kişide oturmasından dolayı meydana gelen
sultadır. Örneğin Kur’an-ı Kerim zayıflıktan
kurtulup güç kazanan ve sonunda güç ve
sağlamlığından dolayı kendi başına duran başka bir
ifadeyle kendi yerine oturan bir bitki hakkında
"istiva" sözcüğünü kullanmaktadır:
"...Bir ekin gibidirler ki,
filizlerini çıkardı, onu güçlendirdi,
kalınlaştırdı, derken gövdesinin üstüne
dikildi,(istiva etti), ekincilerin hoşuna gider
bir duruma geldi..."
(Fetih, 29)
Hepimiz, bir bitkinin oturup kalkması
diye bir durumu söz konusu olmadığını biliyoruz;
demek ki ayetteki istivadan maksat onun rüzgar,
yağmur vb. etkenler karşısında kendini
koruyabilecek bir istikrara kavuşmasıdır.
Yine insan gemiye veya dört ayaklı
hayvanların üzerine bindiği zaman "istiva"
kelimesini kullanmakta ve buyurmaktadır ki:
“...Ve size bineceğiniz gemiler ve
hayvanlar var etti. Ki onların sırtında istikrar
bulasınız (binesiniz) sonra onlara bindiğiniz
zaman Rabb'inizin nimetini anasınız..."
(Zuhruf,
12-13)
Bu ayette insanın sebatı olmayan bu
bineklere binmesi konusunda "istiva" kelimesinden
yararlanılmıştır. Fakat maksat kuud ve oturmak
değil, binicinin bineğe sulta ve istilası, onun
yular ve kontrolünü ele alması ve onu istediği
yöne sürmesidir; çünkü ayet şu şekilde devam
etmektedir:
"Ve dersiniz ki: Bunu bizim
hizmetimize veren (Allah)ın şanı yücedir..."
Başka bir ayette Hz. Nuh (a.s)’a kendisi
ve müminler gemiye yerleştiği zaman kendilerini
zalimlerden kurtardığı için Allah'a şükretmelerini
emrediyor ve şöyle buyuruyor:
"Sen ve yanında bulunanlar gemiye
istiva ettiğiniz/ yerleştiğiniz zaman: Bizi o
zalim kavimden kurtaran Allah'a hamdolsun, de."
(Müminun, 28)
Bu ayette "istiva"dan maksat kuud ve
oturmak değildir; aksi durumda "izâ celeste" veya
"kaedte" buyurması gerekirdi. Yine maksat binmek
de değildir; aksi durumda "iza rekebte" buyurması
gerekirdi. Nitekim Hz. Nuh (a.s) oğlunu gemiye
binmeye davet ettiği zaman "rükub=binmek"
sözcüğünü kullanmış ve şöyle buyurmuştur:
"Oğulcağızın irkeb=bin bizimle birlikte."
Bundan maksat Hz. Nuh (a.s) ve gemidekilerin
gemiye sahip olduklarını, geminin kontrolünü ele
geçirip dalgalar karşısında onu yönlendirmelerini
açıklamaktır; nitekim buyuruyor ki:
"Gemi onları dağ gibi dalga(lar)
arasından geçiriyordu."
(Hûd, 42) iste onlar böyle bir binekte mutasarrıf
oldukları için, Allah Teala bundan dolayı
kendisine şükretmelerini emrediyor:
Allah'a hamdolsun, de.
Bu ve benzeri ayetler "istiva"nın oturmak
veya maddi olarak yerleşmek anlamında tefsir
edilmesinin doğru olmadığını, "istiva"nın istila
eden kişiyle birlikte gerçekleşen sulta ve
tasarruf olduğunu göstermektedir. Elbette her şeye
oranla sulta ve tasarrufun farklı olduğu bellidir.
Arap lügatinde de "istiva" kelimesi
"istila=sulta ve tasarruf" anlamında oldukça fazla
kullanılmaktadır.
Ahtel, Irak'ı egemenliğine geçiren ve
sulta kuran Abdulmelik'in kardeşi "Bişr" hakkında
şöyle diyor:
Bişr Irak'a istiva etti / sulta kurdu
Kılıç sallamadan, kan dökmeden
Başka bir şair de şöyle diyor:
Onara galip gelip istila kurduğumuzda
Akbabalara ve yırtıcı hayvanlara yem
olsunlar diye onları bıraktık
Bunların hiç birinde oturmak söz konusu
değildir; maksat fetih, zafer, sulta ve istila
kurmaktır ve bu da istiva sözcüğünün asıl
anlamının istila olduğunu, göstermektedir elbette
bu istila oturmakla birlikte olduğunda ise oturan
kişideki bu özelliği vurgulamak için kullanılır.
Bu karine ve belirtileri incelediğimizde
"istiva" sözcüğünün anlamı ortaya çıkar. Görüldüğü
gibi gerçekte bu konuda tevil, ayeti anlamak için
onun anlam ve müfredatını incelemek anlamındadır;
dolayısıyla aynı incelemeyi "arş" sözcüğü hakkında
da yapmamız gerekir.
2- Lügat ve Örfte
"Arş" Sözcüğünün Anlamı
"Arş" lügatte ve Kur’an-ı Kerim'de güçlü
kişilerin üzerine oturdukları taht anlamındadır.
Nitekim Kur’an-ı Kerim Belkıs'ın tahtı hakkında
şöyle buyurmaktadır: "...Kendisine (kralların
muhtaç olduğu) her şey verilmiş ve büyük bir tahtı
var." (Neml, 23)
Gerçekte arş güç ve sultanın simgesi
sayılır ve kendi dilimizde bunu ifade etmek için
"taht" kelimesini kullanırız. Arap şairi diyor ki:
Mervan oğullarının tahtı devrildi;
Sahip olduğu tüm nimetlere rağmen
devrilen Humeyra’nın tahtı gibi.
Kesinlikle bu gibi yerlerde tahttan
maksat ağaç veya metalden yapılan taht ve onun
yıkılmasından maksat onun zahiren yıkılması
değildir. Tahta oturmak makam ve yücelik
kazanmayı, yıkılması ise devlet ve hükümetin yok
olmasını ifade eder.
Arşın güç ve sulta simgesi olmasındaki
nokta, geçmiş emir ve padişahların memleketin
işleriyle ilgilenmek için arş diye adlandırdıkları
bir tahtın üzerinde oturması, vezirlerle padişahın
dostlarının ise onun etrafında halka
oluşturmaları, padişahın oturmuş olduğu taht
üzerinden memleketin işlerini idare etmek için
emirler vermesi ve memleketin oradan
yönetilmesidir; işte bu nedenle zamanla arş veya
arşa oturmak ya da arsa istila etmek sulta ve güç
kurmayı ifade etmek anlamına gelmiştir.
Son olarak hatırlatılması gereken nokta,
arş ve serir kelimelerinin aynı anlamda olmalarına
rağmen "arş" sözcüğünün genellikle güç ve sulta
olarak kullanılmasıdır; oysa her iki sözcük
insanın üzerinde oturup yaslandığı normal bir
divan ve taht anlamını taşırlar. Örneğin, Hz.
Süleyman (a.s) bir padişah olan Belkıs'ın tahtının
getirilmesini istediği zaman "arş" sözcüğünü
kullanmaktadır:
"...Onların bana teslim olarak
gelmelerinden önce hanginiz onun tahtını bana
getirebilir?"
(Neml, 38)
Fakat normal bir oturma yeri olarak
tahttan bahsedildiği zaman "serir" veya "erike"
kelimesini kullanmaktadır; nitekim şöyle
buyuruyor:
"Nimet cennetlerinde
serirler=tahtlar üzerinde, karşılıklı otururlar."
(Saffat, 43-44)
Ve bazen de buyuruyor ki:
"Onlar erikelere=divanlara
dayanırlar..."
(İnsan, 13)
Buraya kadar ayetin içeriğiyle
tanıştıktan sonra ayetteki karinelere de dayanarak
ayetin gerçek maksadını daha iyi anlayabiliriz.
Kur’an-ı Kerim Allah Teala'nın arşa
"istiva"sından bahsettiği yerlerde sürekli ayetin
öncesi ve sonrasında ilahi gücün mazharları söz
konusu edilmiştir.
Şimdi bu konudaki yedi ayetten ikisini
inceleyelim:
1- "Rabb'iniz o Allah'tır ki;
gökleri ve yeri altı günde yaratmış, sonra Arşa
istiva etmiştir. Gündüzü kovalayan geceyi,
gündüzün üstüne örtmektedir. Güneşi, ayı ve
yıldızları buyruğuna boyun eğmiş vaziyette
(yaratan O'dur). İyi bilin ki, yaratma ve emir
O'nundur. Alemlerin Rabbi Allah, ne uludur."
(A'raf, 54)
2- "Rabb'iniz O Allah'tır ki,
gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arş'a
istiva etti. Emri, tedbir (buyruğunu icra) eder
(yaratıklarını yönetir). O'nun izni olmadan hiç
kimse şefaat edemez. İşte Rabb'iniz Allah budur.
O'na kulluk edin, düşünmüyor musunuz?" (Yunus,
3)
Bu iki ayette Allah’ın alemdeki güç ve
hakimiyeti çeşitli tabirlerle açıklanmış ve
başlıca şunlara işaret edilmiştir:
1- Allah Teala gökleri ve yeri altı
merhalede yaratması.
2- Gecenin, gündüzü örtmesi.
3- Gecenin gündüzü takip etmesi.
4- Güneş, ay ve diğer yıldızların
Allah'ın emrine boyun eğmeleri.
5- Yaratmanın O'na mahsus oluşu.
6- Hükmün O'na mahsus oluşu.
7- Varlık aleminin O'ndan başka
yöneticisinın olmayışı.
8- Alemde hiçbir tabii illet (şefaatçi)
O'nun izni olmaksızın geçerli ve etkili olmadığı.
9- Allah’ın sonsuz bir yüceliğe sahip
oluşu.
10- Böyle yüce bir varlığın tapınılmaya
lâyık olduğu.
Şimdi bu üç noktaya, yani:
Kur’an-ı Kerim ve lügatte "istiva"nın
istila ve sulta anlamında olduğuna
2- Arş ve serir birbirinden farklı
anlamlar taşıdığı ve arşın güç ve kudret simgesi
anlamında kullanıldığına,
3- Allah Teala'nın arşa istivasından söz
edilen yedi ayette, Allah'ın arşa istivası sürekli
ilahi güç ve kudret mazharlarının beyanıyla
birlikte gelmesine dikkat ederek
"Allah Arş'a istiva etmiştir"
ayetinin veya "O Rahman, Arş'a istiva etmiştir"
ayetinin gerçek anlamını elde etmeye çalışmalıyız.
Acaba gerçekten Kur’an-ı Kerim, Allah’ın
güç ve kudret mazharlarından bahsederken bu arada
Allah Teala'nın tahta oturmasını mı söz konusu
etmek istemiştir, yoksa bu ayetin başka bir anlamı
mı vardır? Bizce ayetteki ifade edilen ana fikre
dikkat edilirse, açıkça şu gerçek anlaşılır ki
maksat Allah’ın neüzübillah bir padişah gibi tahta
oturması değil, Allah Teala'nın varlık alemine
istilasıyladır. O kudret ve izzet varlık alemine
hüküm sürmekte, kudret arşından yaratılış aleminin
işlerini yönetmektedir; ne O'na engel olacak bir
şey ve ne de bir yardımcısı var; işte bu yüzden
ona tapmak gerekir.
Başka bir tabirle, eğer "istiva" oturma
anlamında değil de her yerde sulta ve hüküm sürme
anlamını ifade etmek için kullanılıyorsa ve arş da
Arapça'da güç ve kudret markezi, memleketi yönetme
sembolüyse ve Kur’an-ı Kerim güç ve kudret
mazharlarını beyan ederken Allah'ın arşa
istivasından bahsediyorsa, bu durumda bu cümleden,
O'nun sürekli izzet ve yücelik makamına sahip olup
alemi yönettiği, bu konuda hiçbir yardımcıya
ihtiyacı olmadığı ve hiçbir şey ve hiçbir kimsenin
ona engel olmadığı anlaşılmaktadır.
Bu cümleyi bu şekilde tefsir etmek onun
önceki ve sonraki cümlelerle anlam bütünlüğünü
sağlamaktadır.
Bu şekilde ayetlere anlam vermeye tevil
diyorlarsa, bu ayette arşın güç ve kudret sembolü
anlamında kullanıldığını, ağaç veya metalden
yapılmış taht anlamındaki lügat anlamı
kastedilmediği ortaya koyduğu içindir; işte böyle
bir tevil reddedilmemektedir. Reddedilen tevil,
ayetin zahiriyle tamamen farklı olan tevildir;
oysa söz konusu ayetin zahiri anlamı da bu
karineler ışığında beyan ettiğimiz şekildedir.
Önceki ve sonraki cümleleri dikkate
almayarak, bu cümlenin Allah Teala'nın gerçekten
tahta oturduğu veya onun üstüne oturduğu şeklinde
tefsir edilirse bu cümle ne ayetlerdeki
karinelerle ve ne de edebiyat kurallarıyla
bağdaşır; çünkü böyle bir anlam onun öncesi ve
sonrasıyla uyumunu bozar.
Bu geniş bahisten anlaşılıyor ki,
müteşabih ayetin tevili onun zahirinin aksine
yorumlanması anlamında değil, ayetin maksadını net
olarak anlamak için ayeti diğer ayetlerden elde
edilen genel ve kesin bilgiler çerçevesinde ve
onun akışını göz önünde bulundurarak incelemek
anlamındadır.
Ayeti zahirinin aksine yorumlamak
anlamında ki tevil, sadece batıni tefsirlerde
kullanılan yanlış bir yöntemdir.
Müfessir kesinlikle ayeti onun zahirinin
aksine yorumlayamaz. Kur'an'ın zahiri onun
nassları gibi hüccettir; zahirin aksine açık bir
delil olursa ve insanlar arasındaki ifade
kuralları gereği bir cümleyi zahirinin aksine olan
başka belirli bir anlamda tefsir etmek yaygın
olursa o başka tabii; aynen genel bir sözcük
kullanıp onun belli bir anlamını veya mutlak bir
sözcük kullanıp gerçekte onun kayıtlı anlamını
kastetmek gibi.
|