 |
Bismillahirrahmanirrahim
Soru
368:
Bazıları, Üsame ordusundan bahsedildiğinde ve
Resulullah’ın (s.a.a) Hz. Ali (a.s) dışında bütün
Sahabeyi bu orduda yer almalarını emrettiğini ve
ondan geri duranları lanetlediğini söylediğimizde,
bunu inkâra kalkıp Sünni kaynaklarında böyle bir
şey yoktur veya sizin anlattığınız şekilde
değildir, diyorlar. Eğer mümkünse bu konuyu
detaylı bir şekilde ve Sünni kaynaklara
dayandırarak açıklayabilir misiniz?
Cevap:
Peygamber (s.a.a), mübarek ömrünün son günlerinde
Roma İmparatorluğu'na karşı savaşmaya göndermek
üzere Üsame b. Zeyd komutanlığında bir ordu
düzenlemişti. Anam babam ona feda olsun, bu ordu
onun için büyük önem taşıyordu. Ashabına bu orduya
katılmak için hazırlanmalarını emretmiş, onları
buna teşvik etmişti. Onlara moral vermek, gayrete
getirmek için de kendi elleriyle onları
donatmıştı. Muhacirler ve Ensar'ın Ebu Bekir,
Ömer,
Ebu Ubeyde ve Sa'd gibi ileri gelenlerinin
hepsinden orduya katılmalarını istemişti.
Bu olay, hicretin on birinci yılının sefer ayının
sonuna dört gece kala olmuştu.
Ertesi gün Resulullah (s.a.a), Üsame'yi çağırmış,
ona şöyle demişti:
Babanın
öldürüldüğü yere kadar hareket et, atları oraya
kadar sür. Ben seni bu ordunun komutanı kıldım.
Sabah erkenden Übna
ehline hücum et. Haberiniz onlara ulaşmadan siz
onlara ulaşın. Eğer Allah onlara karşı sana zafer
verirse, aralarında fazla kalma. Yanına yol
rehberleri al. Gözcülerin ve öncü birliklerin
olsun.
Sefer ayının
yirmi sekizinci günü olunca Resulullah'ın (s.a.a)
ölüm hastalığı başladı. Anam babam ona feda olsun,
ateşi yükseldi ve başı ağrıdı. Yirmi dokuzuncu
günün sabahı onların ağır davrandığını görünce, o
hasta hâliyle dışarı (mescide) çıktı ve onları
hareket etmeye teşvik etti. Hamiyetlerini tahrik
etmek ve kararlılıklarını pekiştirmek için de
kendi mübarek eliyle sancağı bağlayıp Üsame'ye
verdi. Sonra şöyle buyurdu:
Gazan Allah'ın
adıyla ve Allah'ın yolunda olsun. Allah'ı inkâr
edenle savaş.
Üsame,
Peygamber'in bağladığı sancağı alıp Peygamber'in
huzurundan ayrıldı. Sonra onu Büreyde'ye verdi.
Ardından Medine'nin dışında Cüref'te konuşlanan
orduya komuta etmek üzere yola düştü. Fakat ordu,
Peygamber'in (s.a.a) ısrarla hemen hareket
etmesini emrettiği hâlde ağır davranıp hareket
etmedi. Ordunun içinden bazıları, Üsame'nin
komutan seçilmesine itiraz ettiler. Daha önce de
babasının komutanlığına itiraz ettikleri gibi.
Onun komutanlığına itirazı uzatabildikçe
uzattılar. Oysa onu, Peygamber (s.a.a) onlara
komutan yapmıştı. Peygamber'in (s.a.a), "Ben seni
bu ordunun komutanı kıldım." sözünü kendi
kulaklarıyla duymuşlar, yüksek ateşine rağmen
kendi mübarek elleriyle komutanlık sancağını onun
için bağladığını kendi gözleriyle görmüşlerdi.
Fakat bu onların, Üsame'nin komutanlığına itiraz
etmelerine engel olmamıştı. Sonunda Peygamber
(s.a.a) onların bu hâllerine çok kızmış, hasta
hasta, başını bir bezle bağlamış, kadifesine
bürünmüş, ağrı ve ateşten ayakta duracak hâli
olmadığı bir hâlde hasta yatağından kalkıp,
mescide gidip tekrar olaya müdahale etmek zorunda
kalmıştı.
Bu olay, anam babam ona feda olsun, Peygamber'in
(s.a.a) vefatından iki gün önce rebiyülevvel
ayının onuncu gününde cereyan etmişti.
Minbere çıkmış, Allah'a hamdüsenadan sonra, tüm
siyerciler ve tarihçilerin naklettiği ve tüm ilim
ehlinin Peygamber'den sudur ettiğini kabul ettiği
şu konuşmayı yapmıştı:
Ey insanlar!
Üsame'yi komutan yapmamla ilgili bazılarınızdan
bana ulaşan sözler de ne?! Şimdi Üsame'yi komutan
yapmama itiraz ettiğiniz gibi, daha önce de
babasını komutan yapmama itiraz etmiştiniz.
Allah'a yemin ederim ki o, komutanlığa lâyık
biriydi. Ondan sonra da oğlu buna lâyıktır.
Bu sözlerin
ardından onları hemen hareket etmeye teş-vik etti.
İnsanlar Peygamber'le vedalaşıp ordunun
konuşlandığı Cüref'e doğru yola çıkıyorlardı.
Peygamber (s.a.a) de onlara, acele etmeleri
gerektiğini tembih ediyordu. Sonra, anam babam ona
feda olsun, hastalığı ağırlaştı. Fakat
hastalığının ağırlaşmasına rağmen, "Üsame'nin
ordusunu donatın! Üsame'nin ordusunun
hazırlıklarını tamamlayın! Üsame'nin ordusunu
hemen gönderin!" diyor ve bunu sık sık
tekrarlıyordu.
Ancak
Peygamber'in (s.a.a) bu kadar ısrarına rağmen
onlar hâlâ ağır davranıyorlardı. Rebiyülevvel
ayının on ikisi, pazartesi günü olunca Üsame,
ordugâh'tan ayrılarak Peygamber'in huzuruna çıktı.
Peygamber (s.a.a) ona, "Yüce Allah'ın bereketiyle
yarın erkenden hareket et." buyurarak hareket
etmesini emretti. Üsame, Peygamber'le vedalaşıp
ordugâha döndü. Sonra, bu kez de Ömer ve Ebu
Ubey-de ile beraber ordugâhtan geri döndü ve hep
birlikte, anam babam ona feda olsun, Peygamber'in
huzuruna vardılar. O sırada Peygamber (s.a.a)
canını teslim etmek üzereydi ve nitekim aynı gün
canını âlemlerin Rabbine teslim ederek bu dünyadan
göçtü.
Canım ve âlemlerin canları ona feda olsun!
Bu olay
üzerine ordu sancakla birlikte Medine'ye geri
döndü. Sonra da orduyu göndermekten tamamen
vazgeçmeye niyetlendiler. Bu hususta Ebu Bekir'le
konuştular ve son derece ısrarcı oldular. Oysa
Peygamber'in (s.a.a) bu ordunun gönderilmesine,
hem de hemen gönderilmesine ne kadar önem
verdiğini, döne döne haber düşmana ulaşmadan önce
onlara hücum edilmesi gerektiğini vurguladığını,
Üsame'yi kendi eliyle donattığını, ona ne yapması
gerektiğini söylediğini, sancağı kendi eliyle onun
için bağladığını
gözleriyle görmüşlerdi. Can çekiştiği anda bile,
"Yüce Allah'ın bereketiyle yarın erkenden
hareket et." dediğini duymuşlardı. Buna rağmen
ordunun hareket etmesini geciktirdikçe
geciktirmişler, Peygamber vefat ettikten sonra da
ordunun gönderilmemesini, dağıtılmasını ve
bağlanan sancağın açılmasını istemişlerdi. Ne var
ki halife (Ebu Bekir), buna razı olmamış ve
ordunun gönderilmesi gerektiği konusunda kararlı
bir tutum sergilemişti. Ömer b. Hattab, halifenin
kararlı olduğunu görünce halifenin huzuruna
çıkarak Ensar'ın dilinden, en azından Üsame'yi
azledip yerine başka birini komutan etmesini
istemişti.
Oysa Peygamber'in (s.a.a), Üsame'nin komutanlığına
itiraz etmelerine sinirlenmesinin, bundan oldukça
rahatsız olmasının, hasta hasta, ateşler içinde
yandığı, ağrıdan başını bağladığı, elbisesine
bürünüp onu başına örttüğü, hâlsizlikten
ayaklarının nerdeyse vücudunun ağırlığını
taşıyamadığı bir hâlde ağır adımlarla mescide
gelip minbere çıkmasının ve zorla nefes aldığı bir
hâlde, "Ey insanlar! Üsame'yi komutan yapmamla
ilgili bazılarınızdan bana ulaşan sözler de ne?!
Şimdi Üsame'yi komutan yapmama itiraz ettiğiniz
gibi, daha önce de babasını komutan yapmama itiraz
etmiştiniz. Allah'a yemin ederim ki, o komutanlığa
lâyık biriydi. Ondan sonra da oğlu buna lâyıktır."
demesinin üzerinden uzun bir zaman geçmemişti.
Peygamber'in (s.a.a) şiddetli hastalığına rağmen
hasta yatağından kalkıp mescide gelmesi ve yemin
ve isim cümlesi gibi tekit bildiren ve "inne" ve
"lâm" gibi tekit edatları içeren yukarıdaki sözü
sarf etmesi, onları içine düştükleri inat
hâletinden soyutlamak içindi. Ama ne üzücüdür ki
bunda başarılı olamamıştı. Nitekim bu inatlarını
Peygamber'in vefatından sonra da sürdürmüşlerdi.
Fakat halife onları dinlememiş, Üsame'yi
azletmemiş, ordunun gönderilmesinden
vazgeçmemişti. Hatta sıçrayıp Ömer'in sakalından
tutmuş ve, "Anan seni kaybetsin ve yasında ağlasın
ey Hattab'ın oğlu! Resulullah (s.a.a) onu komutan
olarak atamış, sen ise benden onu azletmemi
istiyorsun!" demişti.
Nihayet
çeşitli bahanelerle hareket etmesi engellenen ordu
hareket etti. Üsame, bini atlı, üç bin savaşçıyla
yola çıktı.
Fakat Resulullah'ın (s.a.a) orduda yer almasını
istediği bir grup orduya katılmadı.
Oysa Resulullah (s.a.a), "Üsame'nin ordusunu
donatın. Ondan geri kalana Allah lânet etsin."
demişti.
Herkesin
teslim edeceği gibi onlar, siyasetlerinin
temellerini sağlamlaştırmak ve direğini
dikleştirmek için Peygamber'in açık emirlerini göz
ardı ederek ilk başta ordunun hareket etmemesi
için ağır davrandılar, sonunda da orduya
katılmadılar. Çünkü siyasetlerini korumayı, onun
gereğini yerine getirmeyi daha önemli
buluyorlardı. Ordu er geç, onlar katılmasa da
gönderilebilirdi. Fakat onlar Peygamber'in (s.a.a)
vefatından önce savaşa çıksalardı, hilâfet
ellerinden çıkacaktı. Anam babam ona feda olsun,
Peygamber (s.a.a), Medine'nin onlardan
boşalmasını, böylece çekişme ve kavgadan uzak,
sakin bir ortamda onlar dönünceye kadar
Emir'ül-Müminin Ali b. Ebu Talib'in hilâfetinin
tespit edilmiş olmasını istiyordu.
Üsame gibi on
yedi yaşındaki
bir genci onlara komutan etmesi de bu amaca
yönelikti. Çünkü hilâfet makamına göz koymuş
olanlardan birini onlara komutan etseydi, bunu
Peygamber'in onun halife olmasını istemesine
ilişkin bir işaret olarak kullanabilirlerdi. Böyle
bir ihtimale mahal bırakmamak için itiraz
edenlerin itirazına rağmen Üsame'-yi onlara
komutan yapmıştı.
Fakat onlar,
Peygamber'in hangi amaçla bu tedbirleri aldığını
sezmişlerdi. Bu nedenle de Üsame'nin komutan
seçilmesine itiraz etmiş, ağır davranmış ve
Cüref'ten ileri adım atmamışlardı. Nihayet
Peygamber (s.a.a) Rabbine kavuşmuştu. Ondan sonra
da ordu gönderilmesinin askıya alınmasını,
bağlanan sancağın açılmasını, bu da olmayınca
Üsame'nin azledilmesini istemişlerdi. Sonra da
birçokları bu orduya katılmamıştı. Böylece bu
olayla ilgili olarak saydığımız bu beş hususta
Peygamber'in açık emirlerini göz ardı ederek
içtihat edip kendi görüşleri doğrultusunda hareket
etmeyi yeğlemişlerdi.
|
 |