Advertisement

KEVSER YAYINCILIK

  Ana Sayfa / Soru ve Cevaplar

 

Bugün :  

Sık Kullanılanlara Ekle

 

Başlangıç Sayfası Yapın

 
 

 

Bismillahirrahmanirrahim

 

İSLAM’DA MÜSTAZ’AFIN DURUMU

 

Soru 339: Müstaz'af kimdir? Hangi şartlara haiz olan kimse müstaz'af ve dolayısıyla mazur sayılır?

 

Cevap:

Müstaz’afın Tarifi:

Şia uleması müstaz’afı şöyle tarif etmişlerdir:

Müstaz’af: İnsanların mezhepler hakkındaki ihtilafını bilmeyen ve hak mezhebe bağlı olanlara inançları yüzünden düşman olamayan kişidir. (bk. İbn-i İdris, Es-Serair) Görüldüğü gibi bu tarifte müstaz’af insanların mezhebi ihtilafları hakkında bilgi sahibi olmayan kişi olarak tanımlanmıştır. Ehlibeyt İmamlarından gelen hadislerde de bu kıstasa işaret edilmiştir. İmam Ca’fer Sadık (a.s)’dan şöyle nakledilir: “İnsanların ihtilafını bilen kişi artık müstaz’af değildir.”

Elbette ihtilafları bilmekten maksat sırf bu ihtilafların varlığından haberdar olmak değildir; çünkü böyle bir bilgi genelde insanları uyarıcı ve araştırmaya sevk edici bir bilgi değildir. Buna göre ihtilaflardan haberdar olmaktan maksat bu ihtilafların mahiyetinden, fikrini kendine alakadar edecek derecede haberdar olmak ve farklı görüşlerin delilleri hakkında görüş belirtecek derecede bir fikri güce sahip olmaktır.

Nitekim diğer hadiste buna işaretle şöyle denilmiştir:

“Ali b. Suveyd’den şöyle der: İmam Musa Kazim’dan (a.s) zayıflar hakkında sordum. O bana şu cevabı yazdı: “Zayıf kendisine bir delil sunulmayan ve ihtilafları bilmeyendir. İhtilafları bilince artık zayıf sayılmaz.”

Müstaz’af için ikinci bir tarif ise Şia’nın büyük fakihlerinden olan Şehid-i Evvel’in Ez-Zikra kitabında yer alır. O müstaz’afı şöyle tarif eder:

“Müstaz’af hakkı tanımayan ama hak konusunda inatçı olmayan ve özellikle bir kişiye bağlı olamayan kişidir.”

Yine buna yakın bir tarif de Ayetullah Hoi’ye aittir o şöyle der:

“Müstaz’af İslam’a ve hakka karşı inadı olmayan ancak kendisindeki bir yetersizlikten dolayı da hakka bağlı olmayan kişidir. Şöyle ki kendisine hak açıklanırsa, kabul eder ve bu durum genelde aciz insanlarda, kadınlarda ve yetersiz kişilerde görülür.”  (bk. Ayetullah Hoi, Et-Teharet c. 9. s 88)

Bu tarifin önceki tariften farkı hakkı tanımamanın yanı sıra batıla bağlılıkta da aşırı gitmeme şartıdır. Yanı müstaz’af hakka tabi olmadığı gibi batıla da tam bir bağlılık sergilemeyen kişidir.

Tarifte bu özelliğin aranması aşağıdaki hadislerden anlaşılır:

“Zurare şöyle der: İmam Muhammed Bakır’dan (a.s) Müstaz’af hakkında sordum, İmam şöyle dedi: “O bir yol bulup küfre geçemeyen ve imana hidayet olmaya da bir yol bulamayan kişidir. Ne iman edebiliyor ve ne de küfre sapabiliyor. Bunlar çocuklar ve akıl yönünden çocuklara benzeyen erkekler ve kadınlardır. Bunlardan mükellefiyet kaldırılmıştır.” [1]

Bu hadise göre tam bir bağlılıkla batıla bağlı olan kişiler müstaz’af sayılmazlar. Çünkü müstaz’af ayette de açıklandığı üzere bir çare bulmayan ve bir yol bulmayan kişilerdir. Oysa küfür ve batıla sımsıkı sarılan kişi kendisine bir çare bulmuş sayılır. Bu çaresi batıl bir çare olsa dahi.

Yukarıdaki iki tarifi birleştirerek dikkate aldığımızda müstaz’afın oluşumunda aranan kıstas ve kriterler şunlardır:

1-         Mezhebi ihtilafları ve onların delillerini bilmemek

2-         Batıla sımsıkı sarılmayıp hakka karşı inatçı bir tavra sahip olmamak

 

İstiz’afın Kapsamı:

Buraya kadar yaptığımız açıklamadan istiz’afın kapsamının sınırlı olduğu ve müstaz’afların ancak dar bir kitleyi içine aldığı sonucu çıkar. Çünkü insanların ezici çoğunluğu mezhebi ihtilaflar ve onların delilleri hakkında az da olsa bilgi edinmiş durumdalar[2] ve buna rağmen hakkın dışında kalan mekteplere sarılmışlardır. Bu halleriyle onları müstaz’af olarak değil, batıl taraftarları olarak değerlendirmek gerekir.

Buna göre de toplumların ezici çoğunluğunu oluşturan kitlelerin hak mezhep ve yoldan bir ölçüde haberdar oldukları ve bunun yanı sıra kendi batıl inançlarından vazgeçmedikleri için müstaz’af ve mazur sayılmayacakları ortaya çıkar.

Ancak bizce bu görüşü Kur’an-i Kerim’de ilahi sünnetleri açıklayan ayetler ve Ehlibeyt (a.s)’dan gelen diğer hadisler ışığında eleştirmek mümkündür. Şöyle ki:

Kur’an-ı Kerim azabı hak eden eski toplulukların kıssalarını anlatırken hep şu gerçeği açıklamaktadır ki Allah Teala o topluluklara kendilerinden olan, yani yakından tanıdıkları ve güvendikleri bir kişi tarafından delillerini göndermiş ve onlara tebliği sunmuştur, onlar ise güvenirlik ve doğruluğunda kuşku duymadıkları kişilerin tebliğleri karşısında direndiler ve hakkı kabul etmediler; böylece de ilahi azabı hak ettiler.

Peygamberlerin ve halklarının öyküsünü açıklayan bu ayetlerden anlaşılan şu ki: İlahi sünnet gereği hak tebliği, kişilerin yakından tanıdıkları, güvendikleri, doğru konuşan, adaletli biri tarafından gerçekleşmedikçe ve deliller bu vasfa sahip kişiler aracılığıyla iletilmedikçe hüccet insanlara tamamlanmış olmaz. Hüccetin tamamlanması ve insanlara mazeret yollarının kapanması için mesajın sağlamlığının yanı sıra, onu ileten kişilerin de sağlamlığı gerekir ve bizzat tebliğe muhatap olan kişilerce tebliğcilerin yakından tanınması gerekir. Bir toplum böyle bir tebliğcinin tebliğinden yoksun olduğu müddetçe mazur ve müstaz’af sayılır.

Kur’an-ı Kerim “Biz bir peygamber göndermedikçe azap edecek değiliz” diye buyurmaktadır. Bu halde bir toplumun azabı hak etmesi için tebliğin toplum fertlerinin her yönden güvendikleri ve doğruluğunu bildikleri peygamberler veya doğruluk, güvenirlik vb. vasıflar yönünden peygamberleri temsil eden âlimler ve bilginler vasıtasıyla -bu âlimlerin o toplumun kendi halkından olması ve onlar tarafından yakından tanınması kaydıyla-  yapılması gerekir.

Bu açıklamayı esas alacak olursak radyo, televizyon, gazete, yazarı bilinmeyen kitaplar vb. araçlarla yapılan tebliğler, bu tebliğlere muhatap olan kişileri müstaz’af ve mazur olma durumundan çıkarmaz. Çünkü bu araçlarla yapılan tebliğler genelde kişilerin yakından tanıdıkları ve güvendikleri tebliğciler tarafından yapılmamaktadır. Bu yüzden de muhataplarında bir güven uyandırmazlar.

Buna göre batıla sarılmış toplumlardaki kalabalık kitleler, bu tür bir tebliğden yoksun oldukları için müstaz’af ve mazur sayılırlar.

Çünkü insanlar hak mezhep ve mektebin varlığından haberdar olup bu mezhebin bazı delillerini duymuş olsalar da ancak bu gerçek, kendilerine güvendikleri, yakından tanıdıkları ve doğruluğunda kuşku duymadıkları kişiler tarafından iletilmediği için hüccet kendilerine tamamlanmış olmaz ve müstaz’aflıktan kurtulmuş sayılmazlar.[3]

Bu açıklama ışığında yukarıda, müstaz’aflığın oluşması için açıklanan kıstasa şu kaydı da eklemek gerekir: Kişinin mezhebi ihtilaflar ve hak mezhep hakkındaki bilgiyi, doğruluk ve güvenirliğini yakından bildiği bir kaynaktan öğrenmemiş olması.

 

Bir Soru ve Cevabı:

Usul-i fıkıh bilginleri fıkıhta hüccetlerden biri olan yakîn’i (=kat’i yani bir şey hakkında kesin inanca sahip olmak) incelerken şöyle derler: Yakîn’in hüccet oluşu başka bir ifadeyle yanlış çıkarsa, ilahi mahkemede geçerli mazeret oluşu akli bir hükümdür ve bu özelliği ondan almak mümkün değildir; çünkü bu özelliğin ondan alınması bir nevi çelişkiyi içerir ve bu muhaldir.

Şöyle ki: Bir hükmün şer’an sabit olduğuna kesin olarak inanan bir kişinin, bu inancı kaldığı sürece ona şeriat tarafından bir merciin bu hüküm geçerli değildir demesi -onun eski inancı kaldığı sürece-  onu bir çelişkiye inanmaya çağırmak olur ki bu da mümkün değildir. Buna göre o şahsın eski inancı kaldığı sürece bu ikinci söze inanması mümkün olmaz. Bu durumlarda mümkün olan sadece onun eski inancını yıkmaya çalışmaktır. Aksi takdirde onu başka bir hükümle yükümlü kılmak düşünülemez.

Örneğin bir kişi bir şeyin şeraitçe haram olduğuna inanıyorsa, bu inancı kaldığı sürece “şer’an bu sana haram değildir” diye başka bir emre muhatap olması düşünülemez. Çünkü bu, onda bir çelişkinin meydana gelmesine yol açar ve iki çelişkili şeye bir anda inanmak mümkün olmadığı için birinci inancı kaldığı sürece ikinci söze inanması mümkün olmaz.

Buna göre kişi eski inancına istinaden hareket etmesi yönünden mazur görülür. Çünkü ona aksini iletmek, tebliğ etmek mümkün değildir. Tebliğ önünde bulunan böyle bir engel yüzünden onun azap edilmesi tebliğsiz azap olur ki bu ilahi lütuf ve hikmete hatta Kur’an’da açıklanan ilahi sünnete ters düşer. Yüce Allah: “Biz Peygamberler göndermedikçe azap eden değiliz.” diye buyurmuştur. Bellidir ki ayette geçen peygamberler göndermekten maksat, hükümlerin insanlara peygamberler vasıtasıyla iletilmesidir. Oysa yukarıda açıklandığı üzere bir şeye yakîn etmiş kimseye aksini iletmek mümkün değildir. 

 Fıkhi hükümler alanında bu böyledir. Acaba akide alanında da aynı şey söz konusu mudur? Bazı bilginlerin de değindiği üzere aynı şey akide alanında da geçerlidir. Çünkü yanlış bir akideye tüm varlığıyla inanan kişi aksini aklından bile geçirmez, aklından geçirse de aksinin batıl olduğunda kuşku duymaz. Böyle birinin ise hak veya batıl olsun kendi inancı üzere diretmesinden başka bir şeyi yapması düşünülemez. Onun eski inancını yıkmadıkça, ona “başka inançlara göre niçin hareket etmedin veya başka inancı niçin incelemedin ve ona niçin bağlanmadın” demenin anlamı kalmaz.

Bu ilke esasınca bakıldığında şöyle bir şüphe söz konusu olur:

Batıl inanca sarılıp onun batıl olduğunda asla şüphe etmeyen kişiler kendi yakînleri, yani kesin inanışları gereği hareket ettikleri için suçlanamazlar. Çünkü doğruluğuna kat’i bir inançla inanan kişinin, başka inançları araştırmaları, onların çağrılarına önem vermesi düşünülmez.

 

Sorunun Cevabı:

İlke olarak bu iddianın doğru olmasının yanı sıra objektif ve realitede olan gerçeği yansıtmaz. Yani insanlar hakkında vaki olan gerçek şu ki insanların geneli hayatlarının belli bir döneminde olsa bile kendi batıl inançlarında kuşkuya düşer ve başka inançların doğru olacağını bir ihtimal olarak düşünürler. Akıl da onları hakkı araştırmaya sevk ettiği için onlar bu ihtimali göz ardı etmemekle sorumludurlar. Bu sorumluluklarını yerine getirmeyenler, sonradan batıl inanca kesin bir şekilde inansalar bile bu onların mazur görülmelerine yol açamaz. Çünkü onlar hayatlarının belli bir döneminde olsa dahi hakkı çiğnemek ve göz ardı etmek suçunu işlemiş ve kendilerine düşen görevi yerine getirmemişlerdir. Artık bunu takip eden dönemlerdeki batıl akide ve inanışları yüzünden kendileri sorumlu sayılırlar. Sonraki dönemlerde buna yakîn ettikleri için düzeltmeye imkanları olmasa dahi.

Bu gerçek İmam Ca’fer Sadık (a.s)’dan nakledilen bir hadiste şöyle açıklanmıştır:

İmam ashabından biri olan Eyyub’a şöyle demiştir: “Ey Eyyub! Her insan ister kabul etsin, isterse kabul etmesin mutlaka hak ile karşılaşır ve hak onun kalbini hırpalar. İşte bunun için Allah kendi kitabında şöyle buyurur: Oysa biz hak ile batılı vururuz. Derken onu ezer ve batıl hemen yok olur. Yazıklar olsun size açıklamalarınızdan dolayı.” (Nisa: 18, bk. El-Barki, El-Mehasin c. 1 s. 276) 

Kısacası teorik olarak bir kişi tüm hayatı boyunca aksini ihtimal bile vermeyecek derecede yakîn ve kesin inanç ile batıla inanırsa, bu onun aklen mazur olmasını gerektirir, ancak bu bir faraziyeden ibarettir ve pratikte görülen genel bir vakıa değildir. Yani batıla inananların büyük bir kesimi fiili bir şüphe içindedirler. Fiili şüphe içinde olmayanlar ise hayatlarının tüm dönemlerindeki durumları böyle değildir. Onlar hayatlarının bir döneminde hakkın belirtilerini görmüş ve bilerek o belirtileri yok saymış ve batıl yolu izlemeye devam etmişlerdir. Ve sonra da batıla tam bir inanışla sarılmışlardır.

 

Bir Başka Sorunun Cevabı:

Burada şöyle bir soru daha akla gelebilir: Ehlibeyt İmamlarından bu konuda nakledilen hadisler arasında neden farklılık vardır? Bu hadisleri birbiriyle uyumlu şekilde nasıl açıklayabiliriz?

 

Cevap:

Ehlibeyt (a.s)’a düşmanlığını ilan etmeyen ve inat göstermeyen ama velayeti de bilmeyen, bu hususta kendisine delil ulaşmayan kişilerin müstaz’af olduklarına dair gelen sahih hadisler nazara alındığında şu nokta ortaya çıkar ki Ehlibeyt (a.s)’ın imametine çağrıyı duyan ama bu hususta yeterli deliller ikame olunmamış ve güvendiği bir ağızdan bu delilleri duymayan kişiler müstaz’af sayılırlar. Şimdi konunun açıklık kazanması için yine de bu konudaki bir takım hadislere işaret edelim:

 

 

الكافي - الشيخ الكليني ج 2   ص 406 :

11 - عدة من أصحابنا ، عن سهل بن زياد ، عن إسماعيل بن مهران ، عن محمد ابن منصور الخزاعي ، عن علي بن سويد ، عن أبي الحسن موسى ( عليه السلام ) قال : سألته عن الضعفاء ، فكتب إلي : الضعيف من لم ترفع إليه حجة ولم يعرف الاختلاف ، فإذا عرف الاختلاف فليس بمستضعف .

 

El-Kafi kitabında Ali bin Süveyd’den şöyle nakledilmiştir: İmam Musa Kazım’a (a.s) müstaz’afları sordum; buyurdu ki: “Müstaz’af, kendisine delil sunulmayan ve ihtilaflardan haberdar olmayan kimsedir. İhtilafları tanıdığında ise artık müstaz’af sayılmaz. (El-Kafi, c.2, s.406)

 

تفسير العياشي - محمد بن مسعود العياشي ج 2   ص 93 :

74 - عن زرارة قال : قال : دخلت أنا وحمران على أبى جعفر عليه السلام فقلنا : انا بهذا المطر فقال : وما المطر ؟ قلنا : الدين فمن وافقنا من علوى أو غيره توليناه ، ومن خالفنا برئنا منه من علوى أو غيره قال : [ تارك ] إذ قول الله أصدق من قولك فأين الذى قال الله : ( الا المستضعفين من الرجال والنساء والولدان الذين لا يستطيعون حيلة ولا يهتدون سبيلا ) اين المرجون لامر الله ؟ أين الذين خلطوا عملا صالحا وآخر سيئا أين أصحاب الاعراف ؟ اين المؤلفة قلوبهم ؟ فقال زرارة : ارتفع صوت ابى جعفر وصوتي حتى كان يسمعه من على باب الدار ، فلما كثر الكلام بينى وبينه قال لى : يا زرارة حقا على الله أن يدخلك الجنة ( 3

 

Tefsir-i Ayyaşi’de Zürare’den şöyle nakledilmiştir: “Ben ve Harman, İmam Muhammed Bakır’ın (a.s) yanına gittikç “…Biz Ali taraftarları ve başkalarından bizimle aynı düşünenleri dost ediniyor, bize muhalif olanlardan ise uzak duruyor, teberri ediyoruz. (Ne buyuruyorsunuz bu konuda?) İmam (a.s) şöyle buyuruydu: “Bırakın (bu sözleri); Allah’ın sözü senin sözünden daha doğrudur. Allah’ın şu sözünü nereye koyacaksınız: (Ayet)... Ayette geçen “Allah’ın emrini ümid edenler” cümlesini nereye koyacaksınız?! Salih ameli kötü amele karıştıranları nereye koyacaksınız? A’raf ehlini nereye koyacaksınız?

 

وفي تفسير العياشي عن الصادق عليه السلام في الاية قال : لا يستطيعون حيلة إلى النصب فينصبون ، ولا يهتدون سبيلا إلى الحق فيدخلون فيه هؤلاء يدخلون الجنة بأعمال حسنة ، وباجتناب المحارم التى نهى الله عنها ، ولا ينالون منازل الابرار

 

Yine Tefsir-i Ayyaşi’de müstaz’aflarla ilgili ayetin tefsirinde İmam Cafer-i Sadık (a.s)’dan şöyle nakledilmiştir:

“Onlar ne hakkı inkar etme imkanı bulan, ne de hakkı tanıyıp ona girme imkanı bulan kimselerdir. Onlar yaptıkları iyi amellerle ve Allah’ın sakındırdıklarından sakınmakla cennete girecekler; ama ebrar olanların makamına da ulaşmayacaklardır.”

 

مستدرك سفينة البحار - الشيخ علي النمازي ج 6   ص 467 :

روى القمي في الصحيح عن ضريس الكناسي ، عن أبي جعفر ( عليه السلام ) قال : قلت له : جعلت فداك ما حال الموحدين المقرين بنبوة محمد ( صلى الله عليه وآله ) من المسلمين المذنبين الذين يموتون وليس لهم إمام ولا يعرفون ولايتكم ؟ فقال : أما هؤلاء فإنهم في حفرهم لا يخرجون منها ، فمن كان له عمل صالح ولم يظهر منه عداوة فإنه يخد له خدا إلى الجنة التي خلقها الله بالمغرب ، فيدخل عليه الروح في حفرته إلى يوم القيامة حتى يلقى الله فيحاسبه بحسناته وسيئاته ، فإما إلى الجنة وإما إلى النار ، فهؤلاء الموقوفون لأمر الله ، قال : وكذلك يفعل بالمستضعفين والبله والأطفال وأولاد المسلمين الذين لم يبلغوا الحلم . وأما النصاب من أهل القبلة فإنه يخد لهم خدا إلى النار - الخبر ( 4 )

 

Müstedrek-u Sefinet’il-Bihar kitabında (c.6, s.467) Zeris’il-Kennasi’den şöyle nakledilmiştir:

“İmam Muhammed Bakır (a.s)’a dedim ki: “Canım sana feda olsun, muvahhid olan ve Muhammed (s.a.a)’in peygamberliğine ikrar eden, ama imamı olmayan ve sizin velayetinizi tanımayan günahkar Müslümanlar, öldüklerinde durumları nasıl olacak?” İmam (a.s) şöyle buyurdu: “Onlar kendi mezarlarında kalacak ve oradan dışarıya çıkmayacaklar. Onlardan salih ameli olup da  (Ehlibeyt’e karşı) bir düşmanlığı ortaya çıkmayanlar için Allah’ın batıda yarattığı cennetten bir yol açılacak ve oradan onların kabrine ferahlık girecek; ta ki kıyamet gününde Allah’ın huzuruna çıkıncaya kadar; o gün ise Allah onu iyilikleri ve kötülükleri üzere hesaba çekecek ve buna göre ya cennette ya da cehenneme gidecek. (Yani her günahkar gibi günahı kadar azap görüp çıkacak ve ebedi olarak orada kalmayacak.)

Onların işi Allah’ın emrine kalmıştır. Müstaz’aflara, akıl zafiyeti olanlara, çocuklara ve Müslüman evlatlarına da aynı muamele yapılacaktır.  Ama ehl-i kıbleden Ehlibeyt düşmanı olanlar için kabirlerinde (bile) cehenneme bir yol açılacaktır.”

 

 

-  مستدرك سفينة البحار - الشيخ علي النمازي ج 6   ص 467 :

وفي رواية سليم عن أمير المؤمنين ( عليه السلام ) أنه قال في جواب الأشعث  وماهلك من الامة إلا الناصبين والكافرين والجاحدين والمعاندين قال : فأما من تمسك بالتوحيد والإقرار بمحمد ( صلى الله عليه وآله ) والإسلام ولم يخرج من الملة ولم يظاهر علينا الظلمة ولم ينصب لنا العداوة وشك في الخلافة ولم يعرف أهلها وولاتها ، ولم يعرف لنا ولاية ولم ينصب لنا عداوة ، فإن ذلك مسلم مستضعف يرجى له رحمة الله ويتخوف عليه ذنوبه - الخبر ( 1 ) .

 

Yine Müstedrek-u Sefineti’l-Bihar (c.6, s.467) kitabında Süleym b. Kays’ın Emirü’l-Mu’minin (a.s)’dan naklettiği uzun bir hadisin bir bölümünde şöyle geçmektedir: “Emir’ül-Mu’minin (a.s) Eş’as’ın cevabında şöyle buyurdu: “Ümmetten ancak, Ehlibeyt düşmanları, kafirler, hakkı bilerek inkar edenler ve inat ehli olanlar helak olacaklardır. Ama tevhid ehli olup Hz Muhammed’e ve İslam’a ikrar eden, dinden çıkmayan ve bizim aleyhimize zalimlerle iş birliği yapmama ve bize düşmanlık beslememekle birlikte hilafette şüphe eden ve hilafetin asıl ehlini tanımayan,  bizim velayetimizi tanımamakla birlikte bize düşmanlık da beslemeyen kimse, müstaz’af bir müslümandır, ki onun için Allah’ın rahmeti umulur ve günahlarından dolayı da korkulur.”

 

Yukarıdaki hadisler nazara alındığında artık müstaz’af kalmadığını bildiren hadislerden maksadın Ehlibeyt’in mübarek şahsiyetlerine ulaşmanın mümkün olduğu döneme ait özel bir olgudan ibarettir. İlk önce müstaz’afın kalmadığını bildiren iki hadise bakalım:

 

-  الكافي - الشيخ الكليني ج 2   ص 404 :

4 - محمد بن يحيى ، عن أحمد بن محمد بن عيسى ، عن علي بن الحكم ، عن عبد الله ابن جندب ، عن سفيان بن السمط البجلي قال : قلت لابي عبد الله ( عليه السلام ) : ما تقول في المستضعفين ( 1 ) فقال لي شبيها بالفزع : فتركتم أحدا يكون مستضعفا وأين المستضعفون ؟ فوالله لقد مشى بأمركم هذا العواتق إلى العواتق في خدورهن وتحدث به السقايات في طريق المدينة .

Sufyan b. Es-Samt El- Beceli dedi İmam Cafer Sadık (a.s)’a “Müstaz’aflar hakkında ne diyorsun?” dedim. İmam (a.s) tasaya benzer bir durum içinde bana şöyle dedi: Artık müstaz’af birini mi bıraktınız? Müstaz’aflar nerede kalmış? Allah’a yemin ederim ki bu meselenizi (İmamete inanmak konusunu) perdeler arkasındaki gencecik kızlar bile kendi kız arkadaşlarına anlatıyorlar. Medine yolunda bulunan su satıcıları bile bundan bahsediyor:

 

الكافي - الشيخ الكليني ج 2   ص 406 :

12 - بعض أصحابنا ، عن علي بن الحسن ( 2 ) ، عن علي بن حبيب الخثعمي ، عن أبي سارة إمام مسجد بني هلال ، عن أبي عبد الله ( عليه السلام ) قال : ليس اليوم مستضعف أبلغ الرجال الرجال والنساء النساء .

 

İmam Cafer-i Sadık (a.s)’dan şöyle nakledilmiştir: “Bu gün artık müstaz’af kalmamıştır; erkekler erkeklere, kadınlar da kadınlara tebliğde bulunmuştur.”

 

Bu hadisler o dönemde Medin’de müstaz’afın olmadığını veya az olduğunu bildiriyor. O dönemde Medine’de yaşayan bir kimsenin masum İmam’a ulaşması ve onu yakından tanıması ve onun manevi makam ve imametini ispatlayan kerametlerinden haberdar olması mümkündü; en azından onların ilimde ve amelde dönemlerinin üstün şahsiyetleri olduklarını anlaması çok zor bir iş değildi. Çünkü bu, o şehirde yaşayan insanların ezici çoğunluğu tarafından bilinen bir gerçekti.

Elbette Ehlibeyt imamları takiyye gereği kendi imametlerine davet etmiyorlardı. Bu yüzden onların üstünlüğünü bilen kişilerin çoğu da onların imametlerini bilmiyorlardı.

 

Buna göre o dönemde Medine ve çevresinde yaşayan ve Ehlibeyt İmamlarına ulaşması mümkün olan bir kimsenin, İmamların imametlerine çağrılarından haberdar olduktan sonra artık onun için hakkı öğrenmemek hususunda bir mazeret kalmazdı.

Buna göre o dönemde İmam’ın kendi huzuruna ulaşmak mümkün olduğundan, İmam’ın imametine delil, ortada olan bir şeydi, yalnız gizli olan, imamların imametlerine çağrılarını, takiyye gereği gizlemeleri idi. Bu çağrıyı duyan kimseler için artık bir mazeret kalmazdı. Çünkü delil gözlerinin önünde sayılırdı.

Oysa bugün İmamların imametlerine çağrı ulaşsa da masum imam’a ulaşmak gaybetten dolayı insanların çoğu için mümkün ve müyesser olmadığından dolayı bu daveti duymak onları müstaz’af olmaktan çıkarmaz.

Hadiste “Genç cariyeler bile bunu birbirlerine aktardılar” demesi de şunu gösterir ki genç cariyeler, Ehlibeyt’in bazı dostlarının takiyyeyi gereğince riayet etmemesi yüzünden Ehlibeyt’in bu çağrılarından haberdar olmuşlardır. Çünkü bellidir ki genç cariyelerin birbirlerine aktaracakları konu, mezhepler arasındaki kelami ihtilaflar ve onların delilleri değildir.

İmamlar (a.s) bir takım maslahatlar gereği kendilerinin imametlerini bildirmiyor ve halkın müstaz’af olarak kalmalarını ve müstaz’aflık yoluyla Allah’ın mağfiretini kazanmalarını istiyorlardı. Ancak onların bir takım dostları, bu emri riayet etmeyerek Ehlibeyt’in imametini ilan ediyorlardı

 

Müstaz’afın Çeşitleri:

Yukarıdaki hadisler sadece Ehlibeyt’in velayet ve imametini kabul etmeyen ve inançlarında bu yönden eksiklik olan müstaz’aflar hakkında idi. Ancak hadislerdeki açıklamalar ışığında müstaz’aflığın yalnız imamet konusuna mahsusu olmadığı anlaşılır.

Buna göre fikri yetersizlik yüzünden her hangi bir İslami akide ilkesine inanmayan kişi müstaz’af sayılır.

Müstaz’afları, istiz’afı meydana getiren etkenler yönünden de çeşitli kısımlara ayırmak mümkündür.

A. Doğuştan yetersizlik:

Bön ve avanak kişiler fikri müstaz’af sayılırlar. Keza çocuklar da bu yüzden müstaz’af sayılmaktalar.

B. Toplumsal şartlar gereği müstaz’af sayılan kişiler

Bunu da üç kısma ayırmak mümkündür:

1-        Kadınlar gibi toplumda genelde başkalarına bağlı olan ve kendilerinden bir irade ve bağımsızlıkları olmayan kesimler.

2-        Ücra bölgelerde yaşayan ve bilgi edinme araçlarından yoksun bulunan veya bu bilgiyi güvenilir kaynaklardan elde edemeyen kişiler.

3-        Zulüm ve baskı altında yaşayan kişiler.

Zulüm sisteminde yaşayan, bir yere göç etmeğe güçleri yetmeyen kişiler de hakkı öğrenmek yönünden sıkıntıda oldukları takdirde müstaz’af tabakadan sayılırlar. Bunlar yanlış inançlarından dolayı diğer insanlar gibi sorumlu tutulmazlar.

 

Ameli Müstaz’af:

Ayetlerden anlaşılan şu ki müstaz’aflık akideye mahsus bir olgu değildir, ameli de içerir; yani bir kişi akli yetersizlik veya zulüm sisteminde yer alıp oradan hicret etmek gücüne sahip olmamak gibi sebeplerden dolayı bir takım şer’i vazifelerinden habersiz olur ve bu vazifeleri yerine getiremezse, o bu durumuyla müstaz’af olmayan birisi gibi yaptıklarından dolayı sorumlu tutulmaz. Hatta vazifelerinden haberdar olur ve içinde bulunduğu zulüm sistemi onu bu bildiği vazifelerini yerine getirmemek için baskı altında tutar ve o da hicret edemediği ve başka bir çaresinin olmadığı için vazifelerini yerine getiremezse, ameli müstaz’af sayılır. Ancak bunun bir takım sınırları vardır ki fıkıh kitaplarında açıklanmıştır.

 

Müstaz’afın Dünyadaki Hükmü:

Müstaz’afla ilgili birçok fikhi hüküm vardır ki bunları fakihler fıkıh kitaplarında açıklamışlardır. Konunun uzamaması için bu hususları incelemeye burada geçmeyeceğiz.

 

Müstaz’afın Ahiretteki Yeri:

Ayet ve hadislerden anlaşılan şu ki müstaz’af olan kişi kıyamette Allah’ın emrini bekler, Allah isterse onu azap eder ve isterse onu bağışlar.[4] Elbette Allah’ın istemesi keyfi bir isteme değildir, tamamen hikmet, adalet ve merhamet üzere bir istektir. Buna göre o müstaz’afın dünyadaki durumu özellikle bildiği hususlardaki tutumu belirleyici olur.

Bazı hadislerde müstaz’af olanların kıyamette imtihan edilecekleri geçmektedir. Hatta bazı hadislere göre Allah Teala bir ateş yakar ve müstaz’af olanlara “kendinizi bu ateşe atın” denilir. İlahi emri tutarak kendini o ateşe atanlar kurtulurlar ve diğerleri ilahi azaptan kurtulmazlar.

Müstaz’afın diğer suçlulardan ve müminlerden farkı şu ki müstaz’af olmayan suçlulara, tövbe etmedikleri takdirde kesin olarak azap vaadi vardır. Ve müminlere de iman üzere öldükleri takdirde kesin cennet müjdesi vardır. Ancak müstaz’afların durumu ise her iki guruptan farklıdır. Bunlara ne azap ve ne de cennet vaadi verilmiştir. Bunlara sadece Allah’ın emrini beklerler, denilmiştir. Önceden verdiğimiz hadislerin bazısında da geçtiği üzere, onlara amellerine göre davranılacaktır. Kötü amelleri olursa, azap görecekler,  iyi amelleri de olursa cennete girecekler ama, “ebrar”dan olanların makamına ulaşmayacaklardır. Ayriyeten bu Allah’ın emrini bekleme durumu (bazı hadislerde geçen) onların ahirette imtihan edilecekleri hususuyla da alakalı olabilir. Yine de en iyisini Allah bilir.

 

 


 

[1] Bk. El-Kafi c.2 s. 404. Bu manayı teyit eden bir kaç hadis yine aynı kitapta nakledilmiştir.

[2] Özellikle iletişim araçlarının geliştiği günümüzde artık ihtilaflar hakkında tam bir bilgisizlikten söz etmek, yaşanan gerçekleri yansıtmaz ve sınırlı bir varsayım olarak çok sınırlı bir kapsamı içerir.

Hatta İmam Cafer Sadık (a.s) kendi döneminde tebliğin yayılması sonucu ihtilaflar hakkında bilgisiz kalan kişilerin kalmadığını, böylece müstaz’aftan söz etmenin yersiz olduğunu aşağıdaki hadiste beyan buyurmaktadır:

Sufyan b. Es-Samt El- Beceli dedi İmam Cafer Sadık (a.s)’a “Müstaz’aflar hakkında ne diyorsun?” dedim. İmam (a.s) tasaya benzer bir durum içinde bana şöyle dedi: Artık müstaz’af birini mi bıraktınız? Müstaz’aflar nerede kalmış? Allah’a yemin ederim ki bu meselenizi (İmamete inanmak konusunu) perdeler arkasındaki gencecik kızlar bile kendi kız arkadaşlarına anlatıyorlar. Medine yolunda bulunan su satıcıları bile bundan söz ediyor.

Bu hadiste İmam (a.s) kendi ashabının takiyyeyi riayet etmemesinden dolayı tasasını ortaya koymanın yanı sıra bilginin yayılması sonucu müstaz’af olarak kimsenin vasıflandırılamayacağını da beyan buyurmuştur.

[3] Elbette günümüzde Radyo ve televizyon vb. iletişim araçlarını sürekli takip eden ve olaylar zincirini iyice takip edenlerin durumu farklıdır. Çünkü bunlar hayatları ve tavırlarıyla tamamen nurlu ilahi bir çizgi ortaya koyan nurlu şahsiyetlerin hem ilahi tutumlarını hem doğruluk üzere kurulu nur dolu hayatlarını ve hem Ehlibeyt mektebine sımsıkı bağlılıklarını görme imkânını bulduklarından gerçekte böyle bir tebliğcinin tebliğine muhatap sayılırlar. Buna göre olayları sıkı sıkıya takip eden normal bir tahlil gücüne sahip kişilere ilahi hüccet tamam olmuş sayılır. Bunlar kendilerini sıradan bir kişi olarak hak mektebi kabul etmemekte mazur göremezler ve müstaz’af sayılmazlar.

[4] - Bak: Tevbe 106.

 

 

 
Site içi Arama


 

 

 

 

Go to top of page  Ana Sayfa | Kitap Listesi | Kıble Dergisi | Makaleler | Kadin ve Aile | Cocuklar Îçin | Soru Ve Cevap | Yazarlarımız |
Kur`an | Hadisler | Dualar | Şiirler | Ses ve Video | Programlar | Linkler  |  Îletişim için |

Copyright© 2000 Kevser Yayinlari Internet Hizmetleri. Tüm Haklari Saklidir Ayrintili bilgi almak için veya bize her konuda yazmak için, paragonxx@yahoo.de  'e mesaj yollayiniz. WWW.KEVSERNET.COM