Bismillahirrahmanirrahim
İSLAM’DA
MÜSTAZ’AFIN DURUMU
Soru 339:
Müstaz'af kimdir? Hangi şartlara haiz olan kimse
müstaz'af ve dolayısıyla mazur sayılır?
Cevap:
Müstaz’afın Tarifi:
Şia uleması müstaz’afı şöyle tarif
etmişlerdir:
Müstaz’af: İnsanların mezhepler
hakkındaki ihtilafını bilmeyen ve hak mezhebe
bağlı olanlara inançları yüzünden düşman olamayan
kişidir. (bk. İbn-i İdris, Es-Serair) Görüldüğü
gibi bu tarifte müstaz’af insanların mezhebi
ihtilafları hakkında bilgi sahibi olmayan kişi
olarak tanımlanmıştır. Ehlibeyt İmamlarından gelen
hadislerde de bu kıstasa işaret edilmiştir. İmam
Ca’fer Sadık (a.s)’dan şöyle nakledilir:
“İnsanların ihtilafını bilen kişi artık müstaz’af
değildir.”
Elbette ihtilafları bilmekten
maksat sırf bu ihtilafların varlığından haberdar
olmak değildir; çünkü böyle bir bilgi genelde
insanları uyarıcı ve araştırmaya sevk edici bir
bilgi değildir. Buna göre ihtilaflardan haberdar
olmaktan maksat bu ihtilafların mahiyetinden,
fikrini kendine alakadar edecek derecede haberdar
olmak ve farklı görüşlerin delilleri hakkında
görüş belirtecek derecede bir fikri güce sahip
olmaktır.
Nitekim diğer hadiste buna
işaretle şöyle denilmiştir:
“Ali b. Suveyd’den şöyle der: İmam
Musa Kazim’dan (a.s) zayıflar hakkında sordum. O
bana şu cevabı yazdı: “Zayıf kendisine bir delil
sunulmayan ve ihtilafları bilmeyendir. İhtilafları
bilince artık zayıf sayılmaz.”
Müstaz’af için ikinci bir tarif
ise Şia’nın büyük fakihlerinden olan Şehid-i
Evvel’in Ez-Zikra kitabında yer alır. O müstaz’afı
şöyle tarif eder:
“Müstaz’af hakkı tanımayan ama hak
konusunda inatçı olmayan ve özellikle bir kişiye
bağlı olamayan kişidir.”
Yine buna yakın bir tarif de
Ayetullah Hoi’ye aittir o şöyle der:
“Müstaz’af İslam’a ve hakka karşı
inadı olmayan ancak kendisindeki bir
yetersizlikten dolayı da hakka bağlı olmayan
kişidir. Şöyle ki kendisine hak açıklanırsa, kabul
eder ve bu durum genelde aciz insanlarda,
kadınlarda ve yetersiz kişilerde görülür.” (bk.
Ayetullah Hoi, Et-Teharet c. 9. s 88)
Bu tarifin önceki tariften farkı
hakkı tanımamanın yanı sıra batıla bağlılıkta da
aşırı gitmeme şartıdır. Yanı müstaz’af hakka tabi
olmadığı gibi batıla da tam bir bağlılık
sergilemeyen kişidir.
Tarifte bu özelliğin aranması
aşağıdaki hadislerden anlaşılır:
“Zurare şöyle der: İmam Muhammed
Bakır’dan (a.s) Müstaz’af hakkında sordum, İmam
şöyle dedi: “O bir yol bulup küfre geçemeyen ve
imana hidayet olmaya da bir yol bulamayan kişidir.
Ne iman edebiliyor ve ne de küfre sapabiliyor.
Bunlar çocuklar ve akıl yönünden çocuklara
benzeyen erkekler ve kadınlardır. Bunlardan
mükellefiyet kaldırılmıştır.”
Bu hadise göre tam bir bağlılıkla
batıla bağlı olan kişiler müstaz’af sayılmazlar.
Çünkü müstaz’af ayette de açıklandığı üzere bir
çare bulmayan ve bir yol bulmayan kişilerdir. Oysa
küfür ve batıla sımsıkı sarılan kişi kendisine bir
çare bulmuş sayılır. Bu çaresi batıl bir çare olsa
dahi.
Yukarıdaki iki tarifi
birleştirerek dikkate aldığımızda müstaz’afın
oluşumunda aranan kıstas ve kriterler şunlardır:
1-
Mezhebi ihtilafları ve onların delillerini
bilmemek
2-
Batıla sımsıkı sarılmayıp hakka karşı
inatçı bir tavra sahip olmamak
İstiz’afın Kapsamı:
Buraya kadar yaptığımız
açıklamadan istiz’afın kapsamının sınırlı olduğu
ve müstaz’afların ancak dar bir kitleyi içine
aldığı sonucu çıkar. Çünkü insanların ezici
çoğunluğu mezhebi ihtilaflar ve onların delilleri
hakkında az da olsa bilgi edinmiş durumdalar
ve buna rağmen hakkın dışında kalan mekteplere
sarılmışlardır. Bu halleriyle onları müstaz’af
olarak değil, batıl taraftarları olarak
değerlendirmek gerekir.
Buna göre de toplumların ezici
çoğunluğunu oluşturan kitlelerin hak mezhep ve
yoldan bir ölçüde haberdar oldukları ve bunun yanı
sıra kendi batıl inançlarından vazgeçmedikleri
için müstaz’af ve mazur sayılmayacakları ortaya
çıkar.
Ancak bizce bu görüşü Kur’an-i
Kerim’de ilahi sünnetleri açıklayan ayetler ve
Ehlibeyt (a.s)’dan gelen diğer hadisler ışığında
eleştirmek mümkündür. Şöyle ki:
Kur’an-ı Kerim azabı hak eden eski
toplulukların kıssalarını anlatırken hep şu
gerçeği açıklamaktadır ki Allah Teala o
topluluklara kendilerinden olan, yani yakından
tanıdıkları ve güvendikleri bir kişi tarafından
delillerini göndermiş ve onlara tebliği sunmuştur,
onlar ise güvenirlik ve doğruluğunda kuşku
duymadıkları kişilerin tebliğleri karşısında
direndiler ve hakkı kabul etmediler; böylece de
ilahi azabı hak ettiler.
Peygamberlerin ve halklarının
öyküsünü açıklayan bu ayetlerden anlaşılan şu ki:
İlahi sünnet gereği hak tebliği, kişilerin
yakından tanıdıkları, güvendikleri, doğru konuşan,
adaletli biri tarafından gerçekleşmedikçe ve
deliller bu vasfa sahip kişiler aracılığıyla
iletilmedikçe hüccet insanlara tamamlanmış olmaz.
Hüccetin tamamlanması ve insanlara mazeret
yollarının kapanması için mesajın sağlamlığının
yanı sıra, onu ileten kişilerin de sağlamlığı
gerekir ve bizzat tebliğe muhatap olan kişilerce
tebliğcilerin yakından tanınması gerekir. Bir
toplum böyle bir tebliğcinin tebliğinden yoksun
olduğu müddetçe mazur ve müstaz’af sayılır.
Kur’an-ı Kerim “Biz bir peygamber
göndermedikçe azap edecek değiliz” diye
buyurmaktadır. Bu halde bir toplumun azabı hak
etmesi için tebliğin toplum fertlerinin her yönden
güvendikleri ve doğruluğunu bildikleri
peygamberler veya doğruluk, güvenirlik vb.
vasıflar yönünden peygamberleri temsil eden
âlimler ve bilginler vasıtasıyla -bu âlimlerin o
toplumun kendi halkından olması ve onlar
tarafından yakından tanınması kaydıyla- yapılması
gerekir.
Bu açıklamayı esas alacak olursak
radyo, televizyon, gazete, yazarı bilinmeyen
kitaplar vb. araçlarla yapılan tebliğler, bu
tebliğlere muhatap olan kişileri müstaz’af ve
mazur olma durumundan çıkarmaz. Çünkü bu araçlarla
yapılan tebliğler genelde kişilerin yakından
tanıdıkları ve güvendikleri tebliğciler tarafından
yapılmamaktadır. Bu yüzden de muhataplarında bir
güven uyandırmazlar.
Buna göre batıla sarılmış
toplumlardaki kalabalık kitleler, bu tür bir
tebliğden yoksun oldukları için müstaz’af ve mazur
sayılırlar.
Çünkü insanlar hak mezhep ve
mektebin varlığından haberdar olup bu mezhebin
bazı delillerini duymuş olsalar da ancak bu
gerçek, kendilerine güvendikleri, yakından
tanıdıkları ve doğruluğunda kuşku duymadıkları
kişiler tarafından iletilmediği için hüccet
kendilerine tamamlanmış olmaz ve müstaz’aflıktan
kurtulmuş sayılmazlar.
Bu açıklama ışığında yukarıda,
müstaz’aflığın oluşması için açıklanan kıstasa şu
kaydı da eklemek gerekir: Kişinin mezhebi
ihtilaflar ve hak mezhep hakkındaki bilgiyi,
doğruluk ve güvenirliğini yakından bildiği bir
kaynaktan öğrenmemiş olması.
Bir Soru ve Cevabı:
Usul-i fıkıh bilginleri fıkıhta
hüccetlerden biri olan yakîn’i (=kat’i yani bir
şey hakkında kesin inanca sahip olmak) incelerken
şöyle derler: Yakîn’in hüccet oluşu başka bir
ifadeyle yanlış çıkarsa, ilahi mahkemede geçerli
mazeret oluşu akli bir hükümdür ve bu özelliği
ondan almak mümkün değildir; çünkü bu özelliğin
ondan alınması bir nevi çelişkiyi içerir ve bu
muhaldir.
Şöyle ki: Bir hükmün şer’an sabit
olduğuna kesin olarak inanan bir kişinin, bu
inancı kaldığı sürece ona şeriat tarafından bir
merciin bu hüküm geçerli değildir demesi -onun
eski inancı kaldığı sürece- onu bir çelişkiye
inanmaya çağırmak olur ki bu da mümkün değildir.
Buna göre o şahsın eski inancı kaldığı sürece bu
ikinci söze inanması mümkün olmaz. Bu durumlarda
mümkün olan sadece onun eski inancını yıkmaya
çalışmaktır. Aksi takdirde onu başka bir hükümle
yükümlü kılmak düşünülemez.
Örneğin bir kişi bir şeyin
şeraitçe haram olduğuna inanıyorsa, bu inancı
kaldığı sürece “şer’an bu sana haram değildir”
diye başka bir emre muhatap olması düşünülemez.
Çünkü bu, onda bir çelişkinin meydana gelmesine
yol açar ve iki çelişkili şeye bir anda inanmak
mümkün olmadığı için birinci inancı kaldığı sürece
ikinci söze inanması mümkün olmaz.
Buna göre kişi eski inancına
istinaden hareket etmesi yönünden mazur görülür.
Çünkü ona aksini iletmek, tebliğ etmek mümkün
değildir. Tebliğ önünde bulunan böyle bir engel
yüzünden onun azap edilmesi tebliğsiz azap olur ki
bu ilahi lütuf ve hikmete hatta Kur’an’da
açıklanan ilahi sünnete ters düşer. Yüce Allah:
“Biz Peygamberler göndermedikçe azap eden
değiliz.” diye buyurmuştur. Bellidir ki ayette
geçen peygamberler göndermekten maksat, hükümlerin
insanlara peygamberler vasıtasıyla iletilmesidir.
Oysa yukarıda açıklandığı üzere bir şeye yakîn
etmiş kimseye aksini iletmek mümkün değildir.
Fıkhi hükümler alanında bu
böyledir. Acaba akide alanında da aynı şey söz
konusu mudur? Bazı bilginlerin de değindiği üzere
aynı şey akide alanında da geçerlidir. Çünkü
yanlış bir akideye tüm varlığıyla inanan kişi
aksini aklından bile geçirmez, aklından geçirse de
aksinin batıl olduğunda kuşku duymaz. Böyle
birinin ise hak veya batıl olsun kendi inancı
üzere diretmesinden başka bir şeyi yapması
düşünülemez. Onun eski inancını yıkmadıkça, ona
“başka inançlara göre niçin hareket etmedin veya
başka inancı niçin incelemedin ve ona niçin
bağlanmadın” demenin anlamı kalmaz.
Bu ilke esasınca bakıldığında
şöyle bir şüphe söz konusu olur:
Batıl inanca sarılıp onun batıl
olduğunda asla şüphe etmeyen kişiler kendi
yakînleri, yani kesin inanışları gereği hareket
ettikleri için suçlanamazlar. Çünkü doğruluğuna
kat’i bir inançla inanan kişinin, başka inançları
araştırmaları, onların çağrılarına önem vermesi
düşünülmez.
Sorunun Cevabı:
İlke olarak bu iddianın doğru
olmasının yanı sıra objektif ve realitede olan
gerçeği yansıtmaz. Yani insanlar hakkında vaki
olan gerçek şu ki insanların geneli hayatlarının
belli bir döneminde olsa bile kendi batıl
inançlarında kuşkuya düşer ve başka inançların
doğru olacağını bir ihtimal olarak düşünürler.
Akıl da onları hakkı araştırmaya sevk ettiği için
onlar bu ihtimali göz ardı etmemekle
sorumludurlar. Bu sorumluluklarını yerine
getirmeyenler, sonradan batıl inanca kesin bir
şekilde inansalar bile bu onların mazur
görülmelerine yol açamaz. Çünkü onlar hayatlarının
belli bir döneminde olsa dahi hakkı çiğnemek ve
göz ardı etmek suçunu işlemiş ve kendilerine düşen
görevi yerine getirmemişlerdir. Artık bunu takip
eden dönemlerdeki batıl akide ve inanışları
yüzünden kendileri sorumlu sayılırlar. Sonraki
dönemlerde buna yakîn ettikleri için düzeltmeye
imkanları olmasa dahi.
Bu gerçek İmam Ca’fer Sadık
(a.s)’dan nakledilen bir hadiste şöyle
açıklanmıştır:
İmam ashabından biri olan Eyyub’a
şöyle demiştir: “Ey Eyyub! Her insan ister kabul
etsin, isterse kabul etmesin mutlaka hak ile
karşılaşır ve hak onun kalbini hırpalar. İşte
bunun için Allah kendi kitabında şöyle buyurur:
Oysa biz hak ile batılı vururuz. Derken onu ezer
ve batıl hemen yok olur. Yazıklar olsun size
açıklamalarınızdan dolayı.” (Nisa: 18, bk.
El-Barki, El-Mehasin c. 1 s. 276)
Kısacası teorik olarak bir kişi
tüm hayatı boyunca aksini ihtimal bile vermeyecek
derecede yakîn ve kesin inanç ile batıla inanırsa,
bu onun aklen mazur olmasını gerektirir, ancak bu
bir faraziyeden ibarettir ve pratikte görülen
genel bir vakıa değildir. Yani batıla inananların
büyük bir kesimi fiili bir şüphe içindedirler.
Fiili şüphe içinde olmayanlar ise hayatlarının tüm
dönemlerindeki durumları böyle değildir. Onlar
hayatlarının bir döneminde hakkın belirtilerini
görmüş ve bilerek o belirtileri yok saymış ve
batıl yolu izlemeye devam etmişlerdir. Ve sonra da
batıla tam bir inanışla sarılmışlardır.
Bir Başka Sorunun Cevabı:
Burada şöyle bir soru daha akla
gelebilir: Ehlibeyt İmamlarından bu konuda
nakledilen hadisler arasında neden farklılık
vardır? Bu hadisleri birbiriyle uyumlu şekilde
nasıl açıklayabiliriz?
Cevap:
Ehlibeyt (a.s)’a düşmanlığını ilan
etmeyen ve inat göstermeyen ama velayeti de
bilmeyen, bu hususta kendisine delil ulaşmayan
kişilerin müstaz’af olduklarına dair gelen sahih
hadisler nazara alındığında şu nokta ortaya çıkar
ki Ehlibeyt (a.s)’ın imametine çağrıyı duyan ama
bu hususta yeterli deliller ikame olunmamış ve
güvendiği bir ağızdan bu delilleri duymayan
kişiler müstaz’af sayılırlar. Şimdi konunun
açıklık kazanması için yine de bu konudaki bir
takım hadislere işaret edelim:
الكافي - الشيخ الكليني ج
2 ص 406 :
11 - عدة من أصحابنا ، عن
سهل بن زياد ، عن إسماعيل بن مهران ، عن محمد ابن
منصور الخزاعي ، عن علي بن سويد ، عن أبي الحسن موسى
( عليه السلام ) قال : سألته عن الضعفاء ، فكتب إلي
: الضعيف من لم ترفع إليه حجة ولم يعرف الاختلاف ،
فإذا عرف الاختلاف فليس بمستضعف .
El-Kafi kitabında Ali bin
Süveyd’den şöyle nakledilmiştir: İmam Musa Kazım’a
(a.s) müstaz’afları sordum; buyurdu ki:
“Müstaz’af, kendisine delil sunulmayan ve
ihtilaflardan haberdar olmayan kimsedir.
İhtilafları tanıdığında ise artık müstaz’af
sayılmaz. (El-Kafi, c.2, s.406)
تفسير العياشي - محمد بن
مسعود العياشي ج 2 ص 93 :
74 - عن زرارة قال : قال : دخلت أنا وحمران على أبى
جعفر عليه السلام فقلنا : انا بهذا المطر فقال : وما
المطر ؟ قلنا : الدين فمن وافقنا من علوى أو غيره
توليناه ، ومن خالفنا برئنا منه من علوى أو غيره قال
: [ تارك ] إذ قول الله أصدق من قولك فأين الذى قال
الله : ( الا المستضعفين من الرجال والنساء والولدان
الذين لا يستطيعون حيلة ولا يهتدون سبيلا ) اين
المرجون لامر الله ؟ أين الذين خلطوا عملا صالحا
وآخر سيئا أين أصحاب الاعراف ؟ اين المؤلفة قلوبهم ؟
فقال زرارة : ارتفع صوت ابى جعفر وصوتي حتى كان
يسمعه من على باب الدار ، فلما كثر الكلام بينى
وبينه قال لى : يا زرارة حقا على الله أن يدخلك
الجنة ( 3
Tefsir-i Ayyaşi’de Zürare’den
şöyle nakledilmiştir: “Ben ve Harman, İmam
Muhammed Bakır’ın (a.s) yanına gittikç “…Biz Ali
taraftarları ve başkalarından bizimle aynı
düşünenleri dost ediniyor, bize muhalif olanlardan
ise uzak duruyor, teberri ediyoruz. (Ne
buyuruyorsunuz bu konuda?) İmam (a.s) şöyle
buyuruydu: “Bırakın (bu sözleri); Allah’ın sözü
senin sözünden daha doğrudur. Allah’ın şu sözünü
nereye koyacaksınız: (Ayet)... Ayette geçen
“Allah’ın emrini ümid edenler” cümlesini nereye
koyacaksınız?! Salih ameli kötü amele
karıştıranları nereye koyacaksınız? A’raf ehlini
nereye koyacaksınız?
وفي تفسير العياشي عن الصادق عليه السلام في
الاية قال : لا يستطيعون حيلة إلى النصب فينصبون ،
ولا يهتدون سبيلا إلى الحق فيدخلون فيه هؤلاء يدخلون
الجنة بأعمال حسنة ، وباجتناب المحارم التى نهى الله
عنها ، ولا ينالون منازل الابرار
Yine Tefsir-i Ayyaşi’de
müstaz’aflarla ilgili ayetin tefsirinde İmam
Cafer-i Sadık (a.s)’dan şöyle nakledilmiştir:
“Onlar ne hakkı inkar etme imkanı
bulan, ne de hakkı tanıyıp ona girme imkanı bulan
kimselerdir. Onlar yaptıkları iyi amellerle ve
Allah’ın sakındırdıklarından sakınmakla cennete
girecekler; ama ebrar olanların makamına da
ulaşmayacaklardır.”
مستدرك سفينة البحار - الشيخ
علي النمازي ج 6 ص 467 :
روى القمي في الصحيح عن ضريس الكناسي ، عن
أبي جعفر ( عليه السلام ) قال : قلت له : جعلت فداك
ما حال الموحدين المقرين بنبوة محمد ( صلى الله عليه
وآله ) من المسلمين المذنبين الذين يموتون وليس لهم
إمام ولا يعرفون ولايتكم ؟ فقال : أما هؤلاء فإنهم
في حفرهم لا يخرجون منها ، فمن كان له عمل صالح ولم
يظهر منه عداوة فإنه يخد له خدا إلى الجنة التي
خلقها الله بالمغرب ، فيدخل عليه الروح في حفرته إلى
يوم القيامة حتى يلقى الله فيحاسبه بحسناته وسيئاته
، فإما إلى الجنة وإما إلى النار ، فهؤلاء الموقوفون
لأمر الله ، قال : وكذلك يفعل بالمستضعفين والبله
والأطفال وأولاد المسلمين الذين لم يبلغوا الحلم .
وأما النصاب من أهل القبلة فإنه يخد لهم خدا إلى
النار - الخبر ( 4 )
Müstedrek-u Sefinet’il-Bihar
kitabında (c.6, s.467) Zeris’il-Kennasi’den şöyle
nakledilmiştir:
“İmam Muhammed Bakır (a.s)’a dedim
ki: “Canım sana feda olsun, muvahhid olan ve
Muhammed (s.a.a)’in peygamberliğine ikrar eden,
ama imamı olmayan ve sizin velayetinizi tanımayan
günahkar Müslümanlar, öldüklerinde durumları nasıl
olacak?” İmam (a.s) şöyle buyurdu: “Onlar kendi
mezarlarında kalacak ve oradan dışarıya
çıkmayacaklar. Onlardan salih ameli olup da
(Ehlibeyt’e karşı) bir düşmanlığı ortaya
çıkmayanlar için Allah’ın batıda yarattığı
cennetten bir yol açılacak ve oradan onların
kabrine ferahlık girecek; ta ki kıyamet gününde
Allah’ın huzuruna çıkıncaya kadar; o gün ise Allah
onu iyilikleri ve kötülükleri üzere hesaba çekecek
ve buna göre ya cennette ya da cehenneme gidecek.
(Yani her günahkar gibi günahı kadar azap görüp
çıkacak ve ebedi olarak orada kalmayacak.)
Onların işi Allah’ın emrine
kalmıştır. Müstaz’aflara, akıl zafiyeti olanlara,
çocuklara ve Müslüman evlatlarına da aynı muamele
yapılacaktır. Ama ehl-i kıbleden Ehlibeyt düşmanı
olanlar için kabirlerinde (bile) cehenneme bir yol
açılacaktır.”
- مستدرك سفينة البحار -
الشيخ علي النمازي ج 6 ص 467 :
وفي رواية سليم عن أمير
المؤمنين ( عليه السلام ) أنه قال في جواب الأشعث
وماهلك من الامة إلا الناصبين والكافرين والجاحدين
والمعاندين قال : فأما من تمسك بالتوحيد والإقرار
بمحمد ( صلى الله عليه وآله ) والإسلام ولم يخرج من
الملة ولم يظاهر علينا الظلمة ولم ينصب لنا العداوة
وشك في الخلافة ولم يعرف أهلها وولاتها ، ولم يعرف
لنا ولاية ولم ينصب لنا عداوة ، فإن ذلك مسلم مستضعف
يرجى له رحمة الله ويتخوف عليه ذنوبه - الخبر ( 1 )
.
Yine Müstedrek-u Sefineti’l-Bihar
(c.6, s.467) kitabında Süleym b. Kays’ın
Emirü’l-Mu’minin (a.s)’dan naklettiği uzun bir
hadisin bir bölümünde şöyle geçmektedir:
“Emir’ül-Mu’minin (a.s) Eş’as’ın cevabında şöyle
buyurdu: “Ümmetten ancak, Ehlibeyt düşmanları,
kafirler, hakkı bilerek inkar edenler ve inat ehli
olanlar helak olacaklardır. Ama tevhid ehli olup
Hz Muhammed’e ve İslam’a ikrar eden, dinden
çıkmayan ve bizim aleyhimize zalimlerle iş birliği
yapmama ve bize düşmanlık beslememekle birlikte
hilafette şüphe eden ve hilafetin asıl ehlini
tanımayan, bizim velayetimizi tanımamakla
birlikte bize düşmanlık da beslemeyen kimse,
müstaz’af bir müslümandır, ki onun için Allah’ın
rahmeti umulur ve günahlarından dolayı da
korkulur.”
Yukarıdaki hadisler nazara
alındığında artık müstaz’af kalmadığını bildiren
hadislerden maksadın Ehlibeyt’in mübarek
şahsiyetlerine ulaşmanın mümkün olduğu döneme ait
özel bir olgudan ibarettir. İlk önce müstaz’afın
kalmadığını bildiren iki hadise bakalım:
- الكافي - الشيخ الكليني ج
2 ص 404 :
4 - محمد بن يحيى ، عن
أحمد بن محمد بن عيسى ، عن علي بن الحكم ، عن عبد
الله ابن جندب ، عن سفيان بن السمط البجلي قال : قلت
لابي عبد الله ( عليه السلام ) : ما تقول في
المستضعفين ( 1 ) فقال لي شبيها بالفزع : فتركتم
أحدا يكون مستضعفا وأين المستضعفون ؟ فوالله لقد مشى
بأمركم هذا العواتق إلى العواتق في خدورهن وتحدث به
السقايات في طريق المدينة .
Sufyan b.
Es-Samt El- Beceli dedi İmam Cafer Sadık (a.s)’a
“Müstaz’aflar hakkında ne diyorsun?” dedim. İmam
(a.s) tasaya benzer bir durum içinde bana şöyle
dedi: Artık müstaz’af birini mi bıraktınız?
Müstaz’aflar nerede kalmış? Allah’a yemin ederim
ki bu meselenizi (İmamete inanmak konusunu)
perdeler arkasındaki gencecik kızlar bile kendi
kız arkadaşlarına anlatıyorlar. Medine yolunda
bulunan su satıcıları bile bundan bahsediyor:
الكافي - الشيخ الكليني ج
2 ص 406 :
12 - بعض أصحابنا ، عن علي
بن الحسن ( 2 ) ، عن علي بن حبيب الخثعمي ، عن أبي
سارة إمام مسجد بني هلال ، عن أبي عبد الله ( عليه
السلام ) قال : ليس اليوم مستضعف أبلغ الرجال الرجال
والنساء النساء .
İmam Cafer-i Sadık (a.s)’dan şöyle
nakledilmiştir: “Bu gün artık müstaz’af
kalmamıştır; erkekler erkeklere, kadınlar da
kadınlara tebliğde bulunmuştur.”
Bu hadisler o dönemde Medin’de
müstaz’afın olmadığını veya az olduğunu
bildiriyor. O dönemde Medine’de yaşayan bir
kimsenin masum İmam’a ulaşması ve onu yakından
tanıması ve onun manevi makam ve imametini
ispatlayan kerametlerinden haberdar olması
mümkündü; en azından onların ilimde ve amelde
dönemlerinin üstün şahsiyetleri olduklarını
anlaması çok zor bir iş değildi. Çünkü bu, o
şehirde yaşayan insanların ezici çoğunluğu
tarafından bilinen bir gerçekti.
Elbette Ehlibeyt imamları takiyye
gereği kendi imametlerine davet etmiyorlardı. Bu
yüzden onların üstünlüğünü bilen kişilerin çoğu da
onların imametlerini bilmiyorlardı.
Buna göre o dönemde Medine ve
çevresinde yaşayan ve Ehlibeyt İmamlarına ulaşması
mümkün olan bir kimsenin, İmamların imametlerine
çağrılarından haberdar olduktan sonra artık onun
için hakkı öğrenmemek hususunda bir mazeret
kalmazdı.
Buna göre o dönemde İmam’ın kendi
huzuruna ulaşmak mümkün olduğundan, İmam’ın
imametine delil, ortada olan bir şeydi, yalnız
gizli olan, imamların imametlerine çağrılarını,
takiyye gereği gizlemeleri idi. Bu çağrıyı duyan
kimseler için artık bir mazeret kalmazdı. Çünkü
delil gözlerinin önünde sayılırdı.
Oysa bugün İmamların imametlerine
çağrı ulaşsa da masum imam’a ulaşmak gaybetten
dolayı insanların çoğu için mümkün ve müyesser
olmadığından dolayı bu daveti duymak onları
müstaz’af olmaktan çıkarmaz.
Hadiste “Genç cariyeler bile bunu
birbirlerine aktardılar” demesi de şunu gösterir
ki genç cariyeler, Ehlibeyt’in bazı dostlarının
takiyyeyi gereğince riayet etmemesi yüzünden
Ehlibeyt’in bu çağrılarından haberdar olmuşlardır.
Çünkü bellidir ki genç cariyelerin birbirlerine
aktaracakları konu, mezhepler arasındaki kelami
ihtilaflar ve onların delilleri değildir.
İmamlar (a.s) bir takım
maslahatlar gereği kendilerinin imametlerini
bildirmiyor ve halkın müstaz’af olarak kalmalarını
ve müstaz’aflık yoluyla Allah’ın mağfiretini
kazanmalarını istiyorlardı. Ancak onların bir
takım dostları, bu emri riayet etmeyerek
Ehlibeyt’in imametini ilan ediyorlardı
Müstaz’afın Çeşitleri:
Yukarıdaki hadisler sadece
Ehlibeyt’in velayet ve imametini kabul etmeyen ve
inançlarında bu yönden eksiklik olan müstaz’aflar
hakkında idi. Ancak hadislerdeki açıklamalar
ışığında müstaz’aflığın yalnız imamet konusuna
mahsusu olmadığı anlaşılır.
Buna göre fikri yetersizlik
yüzünden her hangi bir İslami akide ilkesine
inanmayan kişi müstaz’af sayılır.
Müstaz’afları, istiz’afı meydana
getiren etkenler yönünden de çeşitli kısımlara
ayırmak mümkündür.
A. Doğuştan yetersizlik:
Bön ve avanak kişiler fikri
müstaz’af sayılırlar. Keza çocuklar da bu yüzden
müstaz’af sayılmaktalar.
B. Toplumsal şartlar gereği
müstaz’af sayılan kişiler
Bunu da üç kısma ayırmak
mümkündür:
1-
Kadınlar gibi toplumda genelde başkalarına
bağlı olan ve kendilerinden bir irade ve
bağımsızlıkları olmayan kesimler.
2-
Ücra bölgelerde yaşayan ve bilgi edinme
araçlarından yoksun bulunan veya bu bilgiyi
güvenilir kaynaklardan elde edemeyen kişiler.
3-
Zulüm ve baskı altında yaşayan kişiler.
Zulüm sisteminde yaşayan, bir yere
göç etmeğe güçleri yetmeyen kişiler de hakkı
öğrenmek yönünden sıkıntıda oldukları takdirde
müstaz’af tabakadan sayılırlar. Bunlar yanlış
inançlarından dolayı diğer insanlar gibi sorumlu
tutulmazlar.
Ameli Müstaz’af:
Ayetlerden anlaşılan şu ki
müstaz’aflık akideye mahsus bir olgu değildir,
ameli de içerir; yani bir kişi akli yetersizlik
veya zulüm sisteminde yer alıp oradan hicret etmek
gücüne sahip olmamak gibi sebeplerden dolayı bir
takım şer’i vazifelerinden habersiz olur ve bu
vazifeleri yerine getiremezse, o bu durumuyla
müstaz’af olmayan birisi gibi yaptıklarından
dolayı sorumlu tutulmaz. Hatta vazifelerinden
haberdar olur ve içinde bulunduğu zulüm sistemi
onu bu bildiği vazifelerini yerine getirmemek için
baskı altında tutar ve o da hicret edemediği ve
başka bir çaresinin olmadığı için vazifelerini
yerine getiremezse, ameli müstaz’af sayılır. Ancak
bunun bir takım sınırları vardır ki fıkıh
kitaplarında açıklanmıştır.
Müstaz’afın Dünyadaki Hükmü:
Müstaz’afla ilgili birçok fikhi
hüküm vardır ki bunları fakihler fıkıh
kitaplarında açıklamışlardır. Konunun uzamaması
için bu hususları incelemeye burada geçmeyeceğiz.
Müstaz’afın Ahiretteki Yeri:
Ayet ve hadislerden anlaşılan şu
ki müstaz’af olan kişi kıyamette Allah’ın emrini
bekler, Allah isterse onu azap eder ve isterse onu
bağışlar.
Elbette Allah’ın istemesi keyfi bir isteme
değildir, tamamen hikmet, adalet ve merhamet üzere
bir istektir. Buna göre o müstaz’afın dünyadaki
durumu özellikle bildiği hususlardaki tutumu
belirleyici olur.
Bazı hadislerde müstaz’af
olanların kıyamette imtihan edilecekleri
geçmektedir. Hatta bazı hadislere göre Allah Teala
bir ateş yakar ve müstaz’af olanlara “kendinizi bu
ateşe atın” denilir. İlahi emri tutarak kendini o
ateşe atanlar kurtulurlar ve diğerleri ilahi
azaptan kurtulmazlar.
Müstaz’afın diğer suçlulardan ve
müminlerden farkı şu ki müstaz’af olmayan
suçlulara, tövbe etmedikleri takdirde kesin olarak
azap vaadi vardır. Ve müminlere de iman üzere
öldükleri takdirde kesin cennet müjdesi vardır.
Ancak müstaz’afların durumu ise her iki guruptan
farklıdır. Bunlara ne azap ve ne de cennet vaadi
verilmiştir. Bunlara sadece Allah’ın emrini
beklerler, denilmiştir. Önceden verdiğimiz
hadislerin bazısında da geçtiği üzere, onlara
amellerine göre davranılacaktır. Kötü amelleri
olursa, azap görecekler, iyi amelleri de olursa
cennete girecekler ama, “ebrar”dan olanların
makamına ulaşmayacaklardır. Ayriyeten bu Allah’ın
emrini bekleme durumu (bazı hadislerde geçen)
onların ahirette imtihan edilecekleri hususuyla da
alakalı olabilir. Yine de en iyisini Allah bilir.
[2]
Özellikle iletişim araçlarının geliştiği
günümüzde artık ihtilaflar hakkında tam bir
bilgisizlikten söz etmek, yaşanan gerçekleri
yansıtmaz ve sınırlı bir varsayım olarak çok
sınırlı bir kapsamı içerir.
Hatta İmam Cafer Sadık (a.s) kendi döneminde
tebliğin yayılması sonucu ihtilaflar hakkında
bilgisiz kalan kişilerin kalmadığını, böylece
müstaz’aftan söz etmenin yersiz olduğunu
aşağıdaki hadiste beyan buyurmaktadır:
Sufyan b. Es-Samt El- Beceli dedi İmam Cafer
Sadık (a.s)’a “Müstaz’aflar hakkında ne
diyorsun?” dedim. İmam (a.s) tasaya benzer bir
durum içinde bana şöyle dedi: Artık müstaz’af
birini mi bıraktınız? Müstaz’aflar nerede
kalmış? Allah’a yemin ederim ki bu meselenizi
(İmamete inanmak konusunu) perdeler
arkasındaki gencecik kızlar bile kendi kız
arkadaşlarına anlatıyorlar. Medine yolunda
bulunan su satıcıları bile bundan söz ediyor.
Bu hadiste İmam (a.s) kendi ashabının
takiyyeyi riayet etmemesinden dolayı tasasını
ortaya koymanın yanı sıra bilginin yayılması
sonucu müstaz’af olarak kimsenin
vasıflandırılamayacağını da beyan buyurmuştur.
Elbette günümüzde Radyo ve televizyon vb.
iletişim araçlarını sürekli takip eden ve
olaylar zincirini iyice takip edenlerin durumu
farklıdır. Çünkü bunlar hayatları ve
tavırlarıyla tamamen nurlu ilahi bir çizgi
ortaya koyan nurlu şahsiyetlerin hem ilahi
tutumlarını hem doğruluk üzere kurulu nur dolu
hayatlarını ve hem Ehlibeyt mektebine sımsıkı
bağlılıklarını görme imkânını bulduklarından
gerçekte böyle bir tebliğcinin tebliğine
muhatap sayılırlar. Buna göre olayları sıkı
sıkıya takip eden normal bir tahlil gücüne
sahip kişilere ilahi hüccet tamam olmuş
sayılır. Bunlar kendilerini sıradan bir kişi
olarak hak mektebi kabul etmemekte mazur
göremezler ve müstaz’af sayılmazlar.
|