 |
Bismillahirrahmanirrahim
Soru-32:
Aşağıda sunacağım alıntı Fahru'd-din Er-Razi'nin
Mealimu Usuli'd-Din, İhtar Yayıncılık,1996, sy 134
eserinden yapılmıştır: 'Rasulullah (sav) den sonra
gerçek imam, Ebu Bekir (ra)dir. Kur'an, hadis ve
icma bunu gösteriyor... Kur'an, hadis ve icma bunu
gösteriyor... deyip devam ediyor? Bu konudaki
görüşlerinizi ve Fahrettin Razi'nin getirdiği
delillerin değerlendirmesi yaparsanız memnun
olurum..
Cevap-32:
Aziz kardeşim, sorunun çeşitli
bölümlerini cevaplamadan önce birkaç noktanın
üzerinde durmanın faydalı olacağı kanaatindeyim.
a) Farzedelim
ki bu bahsedilen tefsirler doğru ve işaret
ettikleri hadislerin hepsi sahih hadislerdir. Peki
eğer bunlar doğru ise, yani Razi'nin tabiriyle
hakiki İmamın Ebu Bekir'in olduğu Kur'an ve
hadislerce tasdik edilmişse, neden Ehl-i Sünnet
ısrarla hilafet hakkında hiçbir nass yoktur ve bu
iş ümmete bırakılmıştır, deniyor? Yine neden
sahabe bu hadisleri bildikleri halde, halifenin
belirlenmesi için seçime gittiler? Bu açık bir
çelişki değil mi? Ya seçimde o seçilmeseydi, o
zaman bu Allah'a ve Resulü'ne muhalefet olmayacak
mıydı?!
b) Siz de
görüyorsunuz ki bu ayetleri yan yana getirip, bu
şekilde yorumlayanlar, kendi görüşlerini teyid
eden bir tane dahi hadis zikretmiyorlar. Oysa
Ehl-i Beyt mektebine mensup alimler, Ehl-i Beyt'le
ilgili ayetleri yorumlarken, Kur'an'ın yanı sıra,
yaptıkları tefsirleri teyid eden nice hadisleri de
(hem de bizzat sünni kaynaklara dayandırarak)
gözler önüne sermektedirler. Ama bütün bunlara
rağmen, bir çok Sünni yazar, kalkıp Şia'yı,
ayetleri keyfi yorumlama ve tevil etmekle
suçluyorlar! Şimdi hangisinin delilsiz ve zoraki
tevil olduğunu, okuyucularımızın insaf ve
vicdanına bırakıyoruz.
c) Güya bu
ayetlere bu şekilde bir yorum getirmekle birinci
halifenin Resulullah'tan sonra ümmetin en
faziletlisi, dolayısıyla da halife olması
gerektiği vurgulanmaya çalışılmaktadır. Şimdi
sormazlar mı insana, İslam'da fazilet ve üstünlük
ölçüleri nelerdir? Her halde her münsif insan
bunların takva, ilim, şecaat, İslam yolunda
fedakarlık, Resulullah'a en çok yakınlık vb.
şeyler olduğunda tereddüt etmez. Eğer bunu böyle
kabul ediyorsak, peki bu safatların hangisinde 1.
Halife Hz. Ali'den üstün bir konumdaydı Allah
aşkına?! İşte tarih, işte kaynaklar. Bu saydığımız
ve saymadığımız hususların bir tanesinde dahi bu
üstünlüğü, sağlam delillerle ispat edebilen birisi
olursa, biz ellerinden öpmeye hazırız!
d) Farz edelim
ki 1. Halifenin Hz. Ali'ye üstünlüğünü,
dolayısıyla onun hilafete daha layık olduğunu
kabul ettik, peki ya ondan sonra? Ondan sonra
neden Hz. Ali hilafete daha layık görülmeyip
hilafete seçilmedi?!! Yoksa takva, ilim, şecaat,
İslam yolunda fedakarlık, Resulullah'a en çok
yakınlık vb. şeylerde onlarda mı Hz. Ali'den
üstündü? Karar sizin aziz kardeşim.
e) Razi'nin
açıklamalarında yer yer Şia'ya atfedilerek, güya
onların Ehl-i Beyt'in sürekli bir korku halinde
olduklarına (takiyyeyi bu şekilde yorumlayarak)
inandıkları vurgulanmaya çalışılıyor. Oysa Şia
hiçbir zaman Ehl-i Beyt hakkında takiyyeyi bu
şekilde yorumlamaz. Takiyye iki kısma
ayrılmaktadır: a) Korku takiyyesi b) Müdarat
takiyyesi. Ehl-i Beyt için söz konusu olan takiyye,
ikinci türdendir. Müdarat takiyyesi, bir kimsenin,
sahip olduğu konumu ve inandığı düşünceleri
açıklama imkanına sahip olduğu ve şahsi hiç
korkusu olmadığı halde, sırf İslam'ın genel
maslahatlarını dikkate alarak, fitne çıkmaması ve
İslam'ın esasının tehlikeye maruz kalmaması için
susmayı yeğlemesinden ibarettir. Ehl-i Beyt
İmamlarından bazısı, başlarında Hz. Ali (a.s)
olmak üzere, bazı şartlarda böyle hassas bir ortam
ve şartlarda bulunduklarında bu tür bir takiyyeye
baş vurmuşlardır. Ama şartlar başka türlü
gerektirdiğinde de zerre kadar çekinmeden hakkı
izhar edip onu, mümkün olan her vesileyle
savunmaya kalkışmışlardır. Hz. Ali'nin hayatının
bir kısmı, aynı şekilde Hz. Hasan ve Hz. Hüseyn'in
hayatlarının bir kısmı bu tür mücadelelerle
geçmiştir. Yani tek kelimeyle, onlar, Hakk'ın
sadık ve teslim kullarıydı. İslam'ın maslahatı ve
İlahi emirler, susmalarını gerektirdiğinde her
şeye rağmen susabilmeyi, mücadele etmeği
gerektirdiğinde de pervasızca meydana atılıp
canlarını ve her şeylerini feda edecek kadar
ileriye gitmelerini bilmişlerdir. Nitekim hepsi de
istisnasız bu yolda bilahare şehid olmuşlardır.
Biz bu konuyu sitemizin "Sorular Ve Cevaplar"
bölümünde, takiyyeyle ilgili sorulara cevap
verirken geniş bir şekilde ve bizzat onların kendi
nurlu sözlerine dayanarak işlemiş bulunuyoruz.
İsteyen kardeşlerimiz oraya müracaat edebilirler.
Razi'nin
sözlerinde üzerinde durulaması gereken daha başka
hususlar da vardır ki biz şimdilik bu kadarıyla
yetinip ortaya koyduğu ayet tefsirlerinin cevabına
geçiyoruz. Diyor ki:
Fahrettin
Razi'nin Ebu Bekir'in ümmetin en üstünü olduğu ve
gerçek İmam olduğuna dair Kur'an'dan getirdiği
deliller:
"...Kur'an'daki
delil için bir çok ayet gösterebiliriz. Biri, "Bedevilerden
geride bırakılanlara deki, siz yakında zorlu
savaşçı olan bir kavme çağrılacaksınız." (Feth,
48/16) Bize göre bu çağırıcı ya Rasulullah (sav)tır
veya ondan sonra gelen üç kişidir; Ebu Bekir, Ömer,
Osman (ra). Ve yahut bu çağırıcı, Ali (ra), yada
ondan sonra gelendir. Rasulullah (sav), şu ayeti
kerimeye göre işaret eden çağırıcı olamaz: "Geride
bırakılanlar: siz kesin olarak bizim izimizden
gelmezsiniz. Allah daha önce böyle buyurdu." (Feth,
48/15) Şayet bu çağırıcı Rasulullah olsaydı, daha
sonra da onları kendine uymaktan alıkoyması
çelişkiyi kaçınılmaz kılardı; bu da batıldır.
Burada kastedilen Ali (ra) de değildir. Çünkü Yüce
Allah, "Onlarla savaşırsınız yada onlar Müslüman
olurlar." (Feth, 48/16) buyuruyor. Bu ayetten
anlaşıldığına göre bu savaştan gaye İslam'ın elde
edilmesidir. Ali (ra)nin savaşlarının gayesi ise,
İslam'ın elde edilmesi değildi. Zira daha önce
açıkladığımız gibi İslam, görünüş itibariyle
inanca dalalet eden ikrardan ibarettir. Bu inanç
ise onlarda mevcuttu. Ayeti kerimede geçenlerden
murad, Ali (ra)den sonra gelenler de değildir.
Zira bize göre onlar hatalı, Şia'ya göre ise
kafirdirler. Bütün bu şıkların hükümleri geçerli
olmadığına göre bu ayeti kerimedeki çağırıcıdan
kastedilenin Ebu Bekir (ra), Ömer (ra),Osman (ra)dan
biri olduğu kesinleşiyor. Sonra Yüce Allah
kendisine itaati zorunlu kılmıştır. "Eğer itaat
ederseniz, Allah size güzel bir mükafat verir; yok
eğer önceden döndüğünüz gibi yine dönerseniz, size
acı bir şekilde azab eder." (Feth, 48/16) Bu üç
kişiden birine itaat vacib olduğuna göre, hepsine
de itaat vacib olur. Zira bu üçünü birbirinden
ayıran kimse yoktur. Bu ayeti kerime, Ebu Bekir,
Ömer, Osman (ra) imametlerinin zorunluluğunu
gösteriyor..."
Cevap:
Bu ayetlerin gerçek tefsirinin ortaya çıkması için
önce ayetlerin iniş sebebini ve hangi olayla
ilgili olduğunu bilmemiz gerekir. Bu yüzden biz
kaynaklara dayanarak önce bu olayı kısaca ortaya
koyup sonra da bunun ışığında ayetlerin gerçek
tefsirini vermeye çalışacağız. O zaman Allah'ın
izniyle görülecektir ki bunların Fahrettin
Razi'nin dedikleri ile hiçbir alakası yoktur.
Bir çok
tefsirde zikredildiği üzere, Hudeybiye olayında
Allah Resulü Müslümanların hazırlanıp Mekke'ye
doğru çıkmasını emrettiğinde, maalesef birçokları
bu emre muhalefet edip diğer Müslümanlarla
birlikte çıkmayıp Medine'de kaldılar. Bilindiği
gibi Hudeybiye olayında bilahare olay karşılıklı
bir antlaşmayla sona erdi ve Müslümanlar
savaşmadan geri döndü. Geri döndükleri sırada
Allah Resulü vahiy yoluyla Müslümanlara önemli bir
olaydan haber verip yakın bir zamanda zaferle
sonuçlanacak bir savaştan ve bu savaşta alınacak
büyük ganimetlerden bahsetti. (Bu Hayber savaşıydı.)
Ardından bu savaşa ancak Hudeybiye'ye katılanların
katılabileceğini ve alınacak ganimetlerin de
sadece onlar arasında paylaştırılacağını haber
verdi. Allah Resul'nün verdiği bu haber kısa
zamanda, Hudeybiye'ye katılmayanların kulağına
ulaştı. Onlar bu sefer alınacak ganimetlerin
tamahıyla Resulullah'a gelerek ısrarla
kendilerinin de katılmalarına izin verilmesini,
belki zahirde önceki yaptıklarından pişmanlık
duyduklarını ve artık yaptıklarını telafi etmek
istediklerini (!!) dile getirdiler. Ancak Allah
Resulü'nün önceden vahiy kanalıyla onların asıl
niyetlerinden haberdar edildiğini bilmiyorlardı.
Allah Resulü ise Allah'ın emri ile onlara bu
savaşa katılmayacaklarını, ancak eğer gerçekten
tövbe edip geçmişi telafi etmek istiyorlarsa, son
bir şans olarak onların, ileride vuku bulacak
çetin bir savaşa çağrılacaklarını ve semimi
olanların olmayanlardan o savaşta belli olacağını
buyurdu.
Gerçi bir çok
Ehl-i Sünnet alimi bu savaşın Resulullah'tan sonra
vuku bulacak bir savaş olduğunu ve bununla da
Halife Ebu Bekir'in savaşlarına işaret edildiğini
iddia etmişlerse de, buna sağlam bir delil
sunabilmiş değillerdir. Bize göre bu savaş bizzat
Allah Resulü'nün zamanında vuku bulan bir savaştır.
O da Mekke'nin fethi veya Hüneyn savaşıdır. Zira
Hayber savaşından sonra bu ikisinden daha önemli
bir hadise Müşriklere karşı vuku bulmamıştır.
Özellikle, ayetteki "Çetin savaşçılara
çağrılacaksınız" tabiri, Hüneyn savaşıyla daha çok
uyum sağlamaktadır. Zira bu savaşta "Hevazin" ve "Ben-i
Sa'd" kabilelerinden önemli savaşçılar bu savaşa
katılmışlardı.
Bazıları bu
savaşın "Mute" savaşı olduğunu söylemişlerdir.
Ancak bu da doğru değildir. Çünkü "Mute" savaşı
Hıristiyanlarla yapılan bir savaştı ve bildiğimiz
gibi Hıristiyanlar Müslüman olmaya mecbur
edilmiyorlardı; Müslüman olma veya cizye vermenin
ikisinden birisini seçme durumunda
bırakılıyorlardı. Oysa bu ayette Müslümanların
savaşacağı kavmin karşı, Müslüman olmaları için
savaşılacağından bahsediyor. Demek ki yapılacak bu
savaş sadece Müslüman olmaktan başka bir
alternatifleri bulunmayan müşriklerle yapılan bir
savaştır. Bu da, ya Mekke'nin Fethi veya Hüneyn
savaşı olabilir ancak. Bunu Resulullah sonrası
savaşlara yorumlamak daha uzak bir ihtimaldir.
Zira ayetlerin muhatabı Resulullah zamanı
Müslümanlar olduğu için, mantıklı olanın bu
savaşın da Resulullah zamanında vuku bulacak bir
savaş olmasıdır. Şimdi gelelim, Fahrettin Razi'nin,
"Resulullah zamanıyla ilgili olamaz" dediği sözüne
getirdiği delile:
Fahreddin
Razi'nin ayette geçen bu savaş davetçisinin
Resulullah olmayacağına getirdiği delilin,
verdiğimiz bilgiler ışığında tutarsızlığı ortaya
çıkmıştır. Zira o diyor ki, önceki ayette onların
savaşa katılmayacaklarını söyleyip, sonraki ayette
tekrar onları savaşa davet etmesi bir çelişkidir.
Oysa bu ikisinin birbiriyle ayrı ayrı şeyler
olduğunu, birincide belirtilen yasak, Hayber
savaşıyla ilgili yasaktır. (Zira onlar ganimet
hevesiyle katılmak istiyorlardı.) İkincisinde ise,
imtihan için sonradan vuku bulacak bir savaşa
davet edileceklerinden bahsetmektedir. Dolayısıyla
bu davetçinin, Allah Resulü Olduğunda hiçbir
mahzur söz konusu değildir. Zaten öyle de olmuştur.
İşte bu açıklamalardan sonra, gördüğünüz gibi
Fahrettin Razi'nin söz konusu tevilleri, tamamıyla
rafa kalkmış oluyor ve halifelerle hiçbir alakası
söz konusu değildir.
Razi'nin Ebu
Bekir'in fazilet ve hilafetine getirdiği ikinci
delil:
Kur'an-ı
Kerim'den ikinci delil ise, şu ayeti kerimedir:
"Allah sizden inanıp iyi işler yapanlara vaadetti;
onlardan öncekileri nasıl hükümran kıldıysa,
onları da yeryüzünde hükümran kılacak ve kendileri
için seçip beğendiği dinlerini kendilerine
sağlamlaştıracak ve korkularının ardından
kendilerini tam bir güvene erdirecektir." (Nur
24/54) İstidlal yönü ise Allah'ın şu sözüdür:
"Allah sizden inanıp iyi işler yapanlara vadetti."
(Nur 24/55) Bu, Rasulullah döneminde hazır bulunan
tüm cemaate, hilafet zorunluluğunun kendilerine
ulaştırılmasından dolayı doğrudan doğruya bir
hitaptır. Bu hitabın Ali, Hasan ve Hüseyin (ra)e
yönelik olması mümkün değildir. Çünkü onlar Şia'ya
göre dinlerini açıklamak noktasında muktedir
kişiler değillerdi. Onlardan korku ayrılmıyordu.
Aksine sürekli gerçek durumlarını gizliyor
-takiyye yapıyor- ve korkuyorlardı. Böylelikle bu
ayeti kerimeden Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali (ra)nin
anlaşılması gerektiği kaçınılmazdır. Zira bu dört
kişi bize göre dinlerini açığa vurma noktasından
sağlam kişilerdi. Onlardan korku yok olmuştu.
Cevap:
Allah-u Teala bu ayet-i kerimede, iman ve amel-i
salih sahibi olanları bilahare yeryüzünde, halife
kılınacağını, kendileri için seçip beğendiği
dinlerini onlar için yerleşik kılıp
sağlamlaştıracağını, ve onlar için Allah'a asla
şirk koşmadan ibadet edecekleri, korkularından
sonra güvenliğe kavuşmuş bir ortam yaratacağını
vaad etmiştir. Gerçi müfessirler bu konuda bir
çok yorumlar getirmişlerdir; ancak bizce kelimenin
tam anlamıyla düşünecek olursak, şu ana kadar bu
vaadler hiçbir zaman diliminde tam olarak
gerçekleşmiş değildir. Evvela "yeryüzünde"
tabirinin zahirinden anlaşılan, bu vaadlerin bütün
yeryüzünü kapsayacak şekilde gerçekleşmesidir. Bu
ise bugüne kadar asla vuku bulmamıştır.
Resulullah'ın (s.a.a) da zamanı dahil, bütün
zamanlarda aksaklıklar şöyle veya böyle gerçek
mu'minlerin yakasını bırakmamıştır. Ayette vaad
edilen evrensel emniyet tahakkuk bulmamıştır.
Bunun evrensel boyutta bir tek örneğinin bilahare
gerçekleşeceği, hem Kur'an ayetlerince, hem de (Şia
ve Sünni kaynaklarda) mütevatir bir şekilde
nakledilen hadislerce beyan edilmiştir ki o da Hz.
Mehdi'nin zuhur ve kıyamı vesilesiyle İlahi
hakimiyetin bütün yeryüzünde tahakkuk bulup bu
ayette vaad edilen şeylerin gerçekleşmesidir. Bu
görüşü teyid eden bir çok ayet Kur'an'da mevcuttur
ki burada bir tanesini vermekle yetiniyoruz:
"Muhakkak,
biz zikirden sonra Zebur'da da yazdık ki, "Hiç
şüphesiz yeryüzüne benim salih kullarım, varisçi
olacaklardır." (Enbiya, 105)
Dolayısıyla bu
ayetin Razi'nin dedikleriyle bize göre hiçbir
alakası yoktur ve ayetten çıkardığı sonuçlar
itibarsızdır. Bu konuda etraflı ve geniş bilgi
sahibi olmak isteyen kardeşlerimize, Merhum Allame
Tabatabai'nin El-Mizan tefsirinde söz konusu
ayetin tefsirini gözden geçirmelerini tavsiye
ediyoruz.
Razi'nin Ebu
Bekir'in fazilet ve hilafetine getirdiği üçüncü
delil:
Kur'an-ı
Kerim'den üçüncü delil: "Ondan (cehennemden) uzak
tutulur en çok korunan (günahlardan sakınan). O ki
malını vererek arınır." (Leyl 92/19) ayetidir. Biz
diyoruz ki bu korunan kişinin Rasulullah (sav)'dan
sonra insanların en faziletlilerinden olması
zorunludur. Zira Yüce Allah: "Allah katında en
üstün olanınız, en çok korunanınızdır." (Hucurat
49/13) buyurmaktadır. Ümmet ise en efdal olanın
Ebu Bekir veya Ali (ra) olduğu noktasında görüş
birliğine varmışlardır. Bu ayetten kastedilen
kişinin Ali (ra) olduğunu söylemek mümkün değildir.
Zira Yüce Allah bu korunan kişiyi vasıflandırarak
şöyle buyurmuştur: "Ve onda hiç kimsenin karşılık
verilecek bir nimeti yoktur." (Leyl 92/19) Ali (ra)
böyle değildi. Çünkü Peygamberimiz (sav) onu
küçüklüğünden, ömrünün sonuna kadar büyüttü,
terbiye etti. Bu nimet ise karşılık gerektiriyor.
Rasulullah (sav), Ebu Bekir(ra)'i din ile
tanıştırdığı için O'nun üzerinde bir nimeti var.
Ne var ki nimet, kesin karşılık verilmesi gereken
bir nimet değil. Bu korunanın ya Ebu Bekir ya da
Ali (ra) olduğu kesinleştiğine ve korunan kişiden
kastedilenin Ali (ra) olmadığı anlaşıldığına göre,
bu kişinin Ebu Bekir (ra) olduğu apaçık ortaya
çıkmaktadır. Daha sonra Yüce Allah bu kişiyi şöyle
vasıflandırıyor: "Yalnızca Yüce Rabb'inin rızasına
ermek için verir. Yakında kendisi de razı
olacaktır." (Leyl 92/20-21) Sevfe edatı, istikbal
içindir. Bu ayet Ebu Bekir (ra)in Rasulullah (sav)
döneminde Rasulullah (sav)ın dışında kalan
insanların en faziletlisi olduğunu gösteriyor.
Yüce Allah'ın "Yakında kendisi de razı olacak." (Leyl
92/21) sözü ise bu sıfatın Ebu Bekir (ra) ile
gelecek zamana kadar baki kalacağını gösteriyor.
Bu sıfatın imamet konusunda geçersiz sayılması ise,
onun yaratılmışların en erdemlisi olmadığını
gösterirdi. Ayet en erdemli olmaya dalalet
ettiğine göre, Ebu Bekir (ra)'in devlet
başkanlığının kesinleşmesi kaçınılmaz olmaktadır.'
Cevap:
Bu bölümde de Fahri Razi bize göre, bir taraftan
ayetin sebeb-i nüzulunu dikkate almayarak, bir
taraftan da ayetteki bazı kavramların manasını
yanlış veya eksik anlayarak bu ilginç sonuca
gitmiştir. Çoğu kaynakların naklettiği üzere, bu
ayetler Ensar'dan "Ebu Dahdah" isminde bir
sahabinin yaptığı çok hayırlı bir bağışın ardından,
onun cömertliğini övmek ve olayın diğer bir tarafı
olan bir başka kişinin de cimriliğini yermek için
nazil olmuştur. Olay kısaca şöyle cereyan etmiştir:
"Müslümanlardan birisinin hurmalığındaki bir hurma
ağacının bir dalı, son derece fakir ve kalabalık
bir aile sahibi olan bir Müslüman'ın evine doğru
sarkmıştı. Hurma sahibi bazen hurmaları toplamak
için ağacın başına çıktığında, bazen hurmalardan
bir kaçı da o fakir Müslüman'ın evine düşüyordu.
Evin çocukları da o hurmaları almak istediklerinde,
adam inerek onları çocukların elinden geri
alıyordu. Bazen bu cimrilik ve acımasızlığı öyle
bir noktaya varıyordu ki hurmayı çocuklar
ağızlarına bile koymuş olsalardı, ağızlarından
çekip çıkarıyordu!! Fakir Müslüman'ın bilahare
tahammül edecek durumu kalmadı ve Resulullah'a
gelerek adamı şikayet etti. Allah Resulü "Sen git
ben konuyu, halletmeğe çalışırım." Buyurdu. Sonra
hurma sahibini çağırarak ona şöyle buyurdu: "Dalları
filan Müslüman'ın evine sarkan hurmanı cennette
sana vereceğim bir hurma karşılığında bana verir
misin?" Adam: "Benim bir hayli hurma ağacım var,
ama hiçbirisinin hurması bunun ki kadar lezzetli
değildir!!" diyerek bu muameleye rıza göstermedi.
Bu sözleri duyan mu'min bir sahabi, ya Resulallah,
dedi, eğer ben bu hurmayı bu adamdan satın alıp
size bırakırsam, siz ona vermek istediğiniz şeyin
aynısını bana da verir misiniz? Allah Resulü, evet
buyurdu. Adam hurma sahibinin yanına giderek
hurmasına talip olduğunu ona bildirdi. Hurma
sahibi şöyle dedi: "Sen Muhammed'in bu hurmaya
karşılık bana cennette bir hurma vermeğe hazır
olduğunu, ama benim buna razı olmadığımı ve ona "Benim
bir çok hurma ağacım vardır, ama hiç birisinden
bundan aldığım lezzeti alamıyorum." diyerek
teklifini geri çevirdiğimi biliyor musun?" Müşteri
olan sahabi bilahare satıp satamayacağını sordu
ona. O da "Ancak istediğim karşılık verilirse (ki
kimsenin verebileceğini de zannetmiyorum)
satabilirim." cevabını verdi. Müşteri ne kadar
istediğini sordu. O da kırk hurma ağacı istedi (ki
o şartlarda çok çok büyük bir meblağdı). Müşteri
olan Müslüman şaşırdı ve "Artık eğilmiş bir
hurmaya karşılık kırk hurma ağacı mı istiyorsun
dedi?!! Ama biraz sükuttan sonra "Tamam onu da
kabul ediyorum ." deyince, adam inanmadı ve "Eğer
gerçekten doğru diyorsan, birkaç kişiyi şahid
olarak göster." dedi. O da o sırada oradan geçen
birkaç kişiyi çağırarak şahid tuttu ve böylece
hurmayı adamdan satın aldı. Daha sonra Allah
Resulü'nün yanına gelerek hurmayı Resulullah'a
bağışladı. Resulullah da o fakir Müslüman'ın evine
teşrif ederek hurmayı ona ve çocuklarına bağışladı.
İşte bu olay üzerine Allah-u Teala "Leyl
suresi"nin ayetlerini nazil ederek, cimriler ve
cömertler hakkında söylenmesi gerekenleri ortaya
koydu. Bir çok rivayette bu cömert ve saadetli
mu'minin "Ebu Dahdah" isminde bir sahabi olduğu
vurgulanmaktadır. Görüldüğü gibi evvela ayetlerin
sebeb-i nüzulünün Ebu Bekir ile hiçbir alakası
yoktur.
Saniyen,
Fahrettin Razi'nin bahsettiği "Eşka (en bedbaht)"
ve "Etka (en çok çekinen)" kavramlarının
açıklaması hiç de onun bahsettiği şekilde değildir.
Hatta eğer o şekilde açıklanırsa, bir çok mahzurlu
ve kimsenin kabul edemeyeceği bazı sonuçların
çıkması da kaçınılmazdır. Onun dediği şekilde
tefsir edersek, önceki ayetle sonraki ayetin
manası birbiriyle çelişmiş olur; çünkü: "O
cehenneme, ancak en bedbaht olan girer;..."
sözünün (Razi'nin mantığına göre) manası şudur: "Az
bedbaht olanlar, cehenneme asla girmez. "Ondan
ancak en çok çekinen (en çok takva sahibi olan)
korunur..." cümlesinin manası da şu olur: "Az
çekinenler, cehennemden korunmaz." Bu ikisi de
görüldüğü gibi tam zıt manalar içermektedir.
Burada bu iki kavramın gerçek manasını ortaya
koyabilmemiz için kısa bir açıklamaya gerek var. O
da şudur ki, burada "en bedbaht" sözcüğünden kafir
ve "en çok çekinen" sözcüklerinden mu'min
kastedilmiştir. Yoksa bunların arasında da bir
derecelendirme yapmak istememektedir. Bunun
izahını şöyle yapabiliriz: Dünyadaki bedbahtlar
muhteliftir. "Şaki" bahtsız, demektir. Bu dünyada
her türlü sıkıntıya müptela olan bir türlü
bahtsızdır. Ama bunlar bu dünya hayatıyla sınırlı
olduğu için tahammülü kolay ve geçicidir. Ancak
asıl bedbahtlık ahiretle ilgili mahrumiyet ve
bedbahtlıktır. Bu konuda da kafir her kesten önde
olduğu ve ebedi bir azap ve bedbahtlığa müptela
olacağı için ona "En bedbaht" sıfatı verilmiştir.
"O cehenneme en bedbaht olandan (kafirden )
başkası (çıkışı olmayan bir girişle) girmez. Bazı
günahkar mu'minler de girseler, bu belli bir
müddet için olacaktır.
"En çok çekinen"
kavramının izahı da şöyledir: Dünyada insanlar
çeşitli şeylerden çekinir, korkarlar. Bazıları
ölüm, hastalık ve çeşitli afetlerden korkar;
bazısı fakirlikten, yokluktan korkar ve böylece
cimri davranır ve başkalarına infak etmez vs. Ama
bazıları da sadece Allah'tan çekinir ve onun kahr
u gazabından korkar ve sırf onun rızasını kazanmak
için hayır amellerde bulunur ve Allah yolunda
zekat verir, infakta bulunur. İşte bu çekinenler
arasında "En çok çekinen" lakabına en layık olan,
tabi ki bu sonuncusu, yani Allah'tan çekinen
mu'minlerdir. Yoksa eğer bunu Razi'nin dediği
şekilde mana edersek, o zaman bir kişinin dışında,
yani en çok çekinen kimsenin (ki bunun bir kişiden
fazla olması mümkün değildir, olsa o zaman "en"
değildir) dışında cehennemden korunan olamaz
anlamı çıkar ki bu manayı da hiçbir kimse iltizam
etmez. Şimdi bu açıklamanın ışığında yeniden
ayetlerin mealine dönersek, rahatlıkla ayetlerin
ne demek istediğini anlayabiliriz.
"Onun yanında
karşılığı verilmesi gereken bir nimet de yoktur ki
.." cümlesinde, ne demek istendiğini bir sonraki
ayeti dikkate aldığımızda rahatlıkla anlayabiliriz.
Bu ayette sebeb-i nüzülda da belirtildiği gibi,
hurma olayının kahramanı olan Ebu Dahdah (veya
başka birisi) kastedilmiştir ki, onun ihlas ve
samimi niyetini ortaya koymak için Allah-u Teala "Onun
yanında başka birisinin bir nimeti, iyiliği yoktur
ki sırf ona karşılık olsun diye böyle bir bağışta
bulunmuş olsun; o sadece Yüce Rabbinin rızasını
kazanmak için bu bağışı yapmaktadır. Ve yakın bir
gelecekte de (bu yaptığının karşılığını) görerek (Rabbinden)
razı olacaktır." Tabi ayetlerin bu olayın ardından
nazil olması, onun tatbikini sınırlandırmaz. Ve
benzerde bir konumda ve benzer bir halis niyetle
bu amelleri işleyen her kes için geçerlidir. İşte
bu açıklamaların ardından, bize göre Razi'nin
söylediklerinin hiçbir anlamı kalmıyor. Bu bizim
görüşümüzdür; siz ne düşünürsünüz onu bilmem.
Gerçi Fahr-i
Razi'nin sözlerinin zahirinden sanki bu konuda
Ehl-i Sünnet'in bir ittifakı varmış gibi bir görüş
ortaya çıkıyor ki bu doğru değildir. Ehl-i Sünnet
tefsircileri arasından da bu ayetlerin Ebu Dahdah
hakkında nazil olduğunu söyleyenler vardır. (Kutubi
gibi). Hatta Şia'ya karşı son derece katı ve
mutaassıp birisi olan Alusi bile Fahrettin
Razi'nin ayetlere getirdiği tefsiri ve bu
ayetlerden Ebu Bekir'in Ali'ye üstünlüğünü
ispatlamasının tartışılır bir konu olduğunu ortaya
koyarak onu eleştiriyor. İsteyenler Ruh-ul Meâni
tefsirinde ilgili ayetlerin tefsiri bölümüne
bakabilirler.
Fahr-i
Razi'nin "Ümmet, en efdal olanın Ebu Bekir veya
Ali (ra) olduğu noktasında görüş birliğine
varmışlardır." sözünün ne kadar tutarlı olup
olmadığı hususunda da söylenecek çok şey vardır,
ama sözü bundan fazla uzatmamak için bunu başka
uygun bir fırsata bırakıyorum.
|
 |