Advertisement

KEVSER YAYINCILIK

  Ana Sayfa / Soru ve Cevaplar

 

Bugün :  

Sık Kullanılanlara Ekle

 

Başlangıç Sayfası Yapın

 
 

Bismillahirrahmanirrahim

 

Soru - 290: Müslüman kişi ibadetlerini cenneti kazanmak için mi yoksa rabbin rızasını kazanmak için mi yapmaya çalışmalı? Elbette ki Rabb’in rızasını kazanamayan cennete gidemez; cenneti kazananlar da rızayı kazananların dışındakiler olmayacak; ama bizler sanki Allah cenneti verecek de bizler onun için O’na kulluk ediyoruz. Amellerimiz sanki bir menfaat (sadece cennet) için oluyor gibi hâşâ. Allah cenneti vaad etmeseydi bizler O’na kulluk etmeyecek miydik? Bu şekilde cennet için yapılan ameller sanki rızay-ı İlahiyi gölgeler gibi hissediyorum. Bu sefer cennet Rabb’imizin vereceği bir mükâfat değil bir amaç olmuyor mu?! Yani amaç cennete girmek, bunun yolu da Allah’ı razı etmek mi? Yoksa Rabb’in rızasını kazanmak ve onun ikramını da memnuniyetle karşılamak mı? Bu konularda beni (dolayısıyla arkadaşlarımızı) aydınlatırsanız çok sevinirim. Belki bende bu konularda yanlış düşünüp yanlışa girmek istemem.

Ayrıca ateistlerin de bu konuyu bahane edip dindarlara karşı şöyle bir itirazda bulunuyorlar:

"Din, iyi bir amel karşılığında, erdemli bir davranış karşılığında mükafaat vaad ediyor. Bu ise en büyük ahlaksızlıktır." Yani karşılıksız iyilik yapmanın önemini kendilerince vurgulamış ve dinlerin, insanların karşılık beklemeden "iyi" yi yapmalarına engel olduğunu söylemiş, erdem ve iyiliklerin bir mükafaat beklemeden yapılan şeyler olduğunu, bu ameller eğer karşılık bekleyerek yapılırsa iyilik olmaktan çıkıp ahlaksızlığa dönüştüğünü -keza- söylemiş oluyorlar.. Allah’a emanet olun.

 

Cevap: Konunun aydınlanması için birkaç noktaya dikkat etmek gerekir:

a) İnsanların ilim, takva ve yakin dereceleri aynı değil ve birbirinden farklıdır. Bu açıdan insanları, farklı farklı yaşlarda bulunan kimselere benzetebiliriz. Bir çocuğa örneğin bir kitabı okutabilmek için, baba ve annesi ödül vaadinde bulunuyor veya bazen cezalandırmayla korkutuyor. Ödüller ve cezalar da de yaşlara göre farklı oluyor. Ve bilahare çocuk büyüyüp de akil baliğ oldu mu, idrak sahibi oldu mu, artık kendisi kitap okumaya aşık olur. Önünü alsalar dahi vazgeçmiyor.

İnsanlar da Seyr ve suluk yolunda böyledirler. Ufukları, Hak Teala’ya olan marifet ve yakinleri, arttıkça hedeflerindeki ufuklar da o derece genişliyor, yükseliyor. Fakat Allah-u Teala sonsuz lütuf, merhamet ve ihsan sahibi olduğu için, her seviyede olan insanlardan eksiklerine rağmen kabul ediyor. Lütufta bulunuyor, iyiliklere teşvik etmek için muhtelif vaatlerde bulunuyor veya onu yanlışlardan korumak için azaptan korkutuyor. Ama öbür taraftan çok daha yüce ufukların ve hedeflerin olduğunu da ona vurguluyor. Her kes kabiliyeti ve çabası oranında o hedefleri fethediyor.

Burada size Hz. Ali’den (a.s) iki önemli sözü nakletmek istiyorum:

"Bir topluluk, (cennete) olan rağbetlerinden dolayı Allah'a ibadet ettiler; bu tüccarların (tüccar zihniyetlilerin) ibadetidir. Diğer bir topluluk (cehennem) korkusuyla Allah'a ibadet ettiler;  bu da kölelerin (köle zihniyetlilerin) ibadetidir. Üçüncü bir grup ise şükretmek için Allah'a ibadet ettiler; bu ise özgürlerin ibadetidir." (Nehcü'l-Belağa, Kısa Sözler: 237)

 "Allah'ım, ben ateşinden korkarak veya cennetine tamah ederek sana ibadet etmedim; seni ibadete layık gördüğüm için sana ibadet ettim." (Biharü'l-Envar, c.67, s.186)

Evet bunlar Ali'lerin ibadetidir ve ulaştıkları manevi ve irfani derecelerdir. Ama kaç kişi vardır ki Ali gibi olabilsin. Her ketsen aynı şey beklenseydi ve onun dışında kabul edilmeseydi, bu dereceye ulaşan kaç kişi olurdu? Dolayısıyla Rabbimiz en zayıf merhalede olanları dahi nasipsiz bırakmamıştır. Bu da onun sonsuz lütuf ve ihsanının bir göstergesidir.

 

b) İkinci husus şudur ki eğer biz hâşâ Rabbimizle pazarlığa girseydik, elbette bu çok kötü ve kabul edilemez bir durum olurdu. Çünkü biz kendi amelimizle hiçbir şeyi hak edecek durumda değiliz. Zira vücudumuz da dâhil her şeyimizi ona borçluyuz. Dolayısıyla bizim yaptıklarımız ne kadar da çok ve önemli olsa, yine de onun bir nimetinin dahi karşılığı olamaz. Ama o kendi lütfüyle bize karşılık vaadinde bulunduğu için biz, amellerimizden dolayı, ondan mükâfat umuyoruz. O bize şöyle buyurmuştur: "Allah'ın fazlından isteyin. Hiç şüphesiz o her şeyi bilendir." (Nisa, 32) Böyle olunca da onun fazlını ve lütfünü ummak, beklemek, hatta istemenin aklen ve mantıken hiçbir sakıncası yoktur, hatta güzeldir.

 

c) Kaldı ki ateistlerin böyle bir itiraza asla hakları yoktur. Zira asıl ahlaksızlık, maddecilik, maddi menfaat, mide ve maddi refahtan gayri bir şeyi düşünmeyen ve inanmayan bir kimsenin kalkıp da bu tür ahlaki değerleri dile getirip savunmasıdır.

 

 

 

 
Site içi Arama


 

 

 

 

Go to top of page  Ana Sayfa | Kitap Listesi | Kıble Dergisi | Makaleler | Kadin ve Aile | Cocuklar Îçin | Soru Ve Cevap | Yazarlarımız |
Kur`an | Hadisler | Dualar | Şiirler | Ses ve Video | Programlar | Linkler  |  Îletişim için |

Copyright© 2000 Kevser Yayinlari Internet Hizmetleri. Tüm Haklari Saklidir Ayrintili bilgi almak için veya bize her konuda yazmak için, paragonxx@yahoo.de  'e mesaj yollayiniz. WWW.KEVSERNET.COM