Bismillahirrahmanirrahim
Soru - 288
Soru:
Ateistlerin inananları zorda bırakmak için
kullandıkları kozlardan birine değinmek istiyorum
şimdi: "Tanrı kendi kaldırabileceğinden daha ağır
bir taş yaratabilir mi? Yaratabilir derseniz
Tanrının sonsuz gücü, her şeye muktedir olması
diye bir şeyin hikâye olduğu izlenimi ortaya
çıkar. Yaratamaz derseniz, her şeyi yaratan
tanrının bir esprisi kalmayacaktır..." Bu hususta
doyurucu bir cevap yazarsanız sevinirim... Allaha
Emanet Olun
Cevap:
Muhterem kardeşim bu yazdıklarınız,
ateistlerin-materyalistlerin en köhnemiş
eleştirilerinden birisidir. Aynı soruyu değişik
değişik şekillerde sormaktadırlar. Örneğin şöyle
diyorlar:
"Allah, kendisi gibi bir varlığı
yaratabilir mi?"
"Allah yok edemeyeceği bir varlığı
yaratabilir mi?"
"Allah kaldıramayacağı kadar ağır
bir varlığı yaratabilir mi?"
"Allah bütün evreni içindeki
küreler, galaksiler vs. ile birlikte bir yumurtaya
sığdırabilir mi? Öyle ki ne yumurta büyüsün, ne de
evren küçülmüş olsun?"
Eğer bunları yapabilir derseniz,
her birinde sizin Allah inancınızla bağdaşmayan
sakıncalar meydana gelir. Eğer yapamaz derseniz,
Allah'ın her şeye kadir olduğu inancınızla
bağdaşmaz!
Bütün bu safsataların cevabını bir
tek cümlede özetlemek mümkündür:
"Kudret ve güç, mümkün olan
şeylere taalluk eder, imkânsız ve muhal olan
şeylere değil."
Şimdi genel bir akli ve felsefi
kural olan bu cümleyi biraz açalım:
Bu cümlenin açılımını daha iyi
kavramanız için birkaç örnek zikretmemiz faydalı
olur.
1- Farz edelim ki siz dünyada en
usta elektrik lambası üreten bir mühendissiniz. Bu
hususta en gelişmiş ve mücehhez fabrikaların da
sahibisiniz. Size "Madem bu alanın en usta
mühendisisiniz ve en gelişmiş fabrikalar da
elinizdedir, o halde bize öyle bir ampul üretin ki
aynı anda hem yansın, ışık versin, hem de sönük ve
karanlık olsun" deseler, bunu yapabilir misiniz?
Böyle bir öneriye vereceğiniz
cevap, hiç şüphesiz "hayır" olacaktır. Ama bu
sizin acizliğiniz, güçsüzlüğünüzden dolayı değil,
esasen böyle bir şeyin imkânsızlığından dolayıdır.
Zira aynı anda hem aydın, hem de karanlık olan bir
nesnenin varlığını tasavvur etmek mümkün değildir.
2- Farz edin ki bir arkadaşınız,
dünyanın en iyi inşaat mühendisidir. Ona "Bize
güneş ışınları veya hava katmanları veya radyo
dalgalarıyla bir ev yap" önerisinde bulunsak, bunu
yapabilir mi? İster istemez hemen "hayır" cevabı
vereceksiniz. Bu durumda biz dönüp de "Ne
beceriksiz bir mühendismiş!" deme hakkına sahip
miyiz? Elbette hayır. Zira mühendisin bir inşaatı
yapabilmesi için buna uygun ve elverişli
malzemeleri olması gerekir. Güneş ışınları, radyo
dalgaları gibi şeyler buna asla elverişli
değildir. Demek ki; problem mühendisten ve onun
beceriksizliğinden kaynaklanan bir durum değil,
malzemedeki eksiklik ve kabiliyetsizliktendir.
3- Dünyanın en usta ressamını
düşünün. Eğer ona deseler ki, "Madem bu kadar
ustasınız, o zaman parmağınızla havaya bir resim
çizin ki herkes onu gözüyle görsün ve sizi takdir
etsin." O da "Hayır ben bunu yapamam" dediğinde bu
onun acizliğini ve beceriksiz bir ressam olduğunu
mu gösterir? Elbette ki hayır... Zira eksiklik,
ressamda değil, mahallin resim işlemine
kabiliyetsiz ve elverişsiz olmasındadır.
4- Hepimiz biliyoruz ki 2 + 2 = 4.
Şimdi dünyanın en büyük matematikçilerini bir
araya toplasalar, başka bir rakam arttırıp
eksiltmeden bu işlemin sonucunu 5 veya 3
yapabilirler mi? Tabi ki hepimiz hayır diyeceğiz.
Neden? Zira esasen böyle bir şey imkânsız ve
muhaldir. Bunun matematikçilerin acizliği veya
cahilliğiyle bir alakası yoktur.
5- Dünyanın en güçlü insanını
düşünün ki, eline aldığı bir ağırlığı metrelerce
uzağa fırlatabiliyor. Aynı adamın eline bir kuş
tüyünü verin ve "Madem bu kadar güçlüsünüz, o
halde şu kuş tüyünü de o taşı fırlattığınız yere
fırlatın" derseniz, bunu yapabilir mi? Elbette ki
hayır. Ama bu, onun aciz veya güçsüz olduğundan
değil, kuş tüyündeki fırlatılma
kabiliyetsizliğindendir.
Bütün bu örneklerden aldığımız
somut sonuç şudur ki bir fiilin failinin güçlü
veya güçsüz oluşuyla, fiilin vuku bulacağı yerin,
bu işleme kabiliyetli veya kabiliyetsiz oluşu ayrı
ayrı şeylerdir. Bir şeyin vuku bulması için
(felsefi deyimiyle) hem faili kabiliyet olması
lazım, hem de fiili kabiliyet. Dolayısıyla aklını
kullanıp biraz mütalaa eden her kes, güç ve
kuvvetin taalluk alanının, mümkün şeyler olduğunu
teslim eder. Zatı imkânsız olan şeyler, kudret ve
güç dairesinin dışındadır. Başka bir deyişle,
"güç" kavramını ancak mümkün olan şeyler hakkında
kullanmak doğrudur. Ama zatı imkânsız olan bir şey
hakkında bu kavramı kullanmak, yanlış ve
mantıksızdır. Örneğin "Allah, yok edemeyeceği bir
varlığı yaratmaya güç yetirebilir mi?" cümlesinde,
"güç" tabirini kullanmak, tamamen yanlış ve
mantıksızdır. Zira Allah'ın yarattığı bütün
varlıklar, mümkün olan varlıklardır ve zat
itibariyle mümkün olan bir varlığın yok olması da
mümkündür. Çünkü varlığı kendinden değil,
başkasından olduğu için her an ondan varlığını
geri alabilir. Dolayısıyla Allah, yarattığı her
varlığı yok edebilir de. Var edilebilmesi mümkün
olup da yok edilebilmesi mümkün olmayan bir
varlığı farz etmek imkânsızdır. Bu yüzden de
"kudret-güç" kavramının bu konuda kullanılması,
esasen yanlış ve mantık dışıdır.
Böylece Allah'ın kudreti
hakkındaki diğer soru ve eleştirilerin cevabı da
ortaya çıkmış oldu. Zira bunların hepsinde yapılan
yanlış, muhal ve imkansız bir şeyi baz almaktan
kaynaklanmaktadır. Örneğin tevhid bahsinde çeşitli
delillerle, Allah-u Teala'nın bir eşi ve ortağının
imkânsız olduğu ispatlanmıştır. Yine kaldırılması
imkânsız bir varlığı düşünmek, anlamsızdır. Çünkü
var edilen varlığın bir özelliği de onun sınırlı
oluşudur. Sınırlı olmanın gereği ise, sınırsız bir
gücün tasarrufuna el verişli olmasıdır. Aynı
şekilde bütün evrenin küçülmeden bir yumurtaya
(yumurta büyümeden) sığdırılması muhal ve
mantıksızdır. Zira aynı şeyde ve aynı yerde,
büyüklük vasfıyla küçüklük vasfının bir arada
bulunması, imkânsızdır (büyükse küçük değil,
küçükse büyük değil). Her halükarda bütün bu
örnekler, imkânsızlar silsilesinde olup varlık
dairesinin dışındadırlar.
Bu anlattıklarımıza ilaveten,
hatta onlardan da önemli olan husus şudur ki söz
konusu örnekleri tahlil ettiğimizde kullanılan
cümlelerin açık çelişkiler içerdiğini göreceğiz.
Örneğin, "Allah, kendisi gibi bir varlık
yaratabilir mi?" sorusunu tahlil ettiğimizde,
şöyle bir şekil alır: "Acaba Allah, mümkün ve
sınırlı bir varlığa, sınırsız ve varlığı kendinden
olan bir varlık verebilir mi?" Çünkü Allah'ın
özelliği, sınırsız ve varlığının zati ve kendinden
oluşudur. Kendisi gibi bir varlığı yaratması
demek, mümkün ve sınırlı bir varlığa, sınırsız ve
varlığı kendinden olan bir varlık vermek demektir.
Bunun da çok açık bir çelişki olduğu ortadadır.
Diğer soruların da durumu
bunlardan farksızdır. Bu yüzden din büyüklerimize
de benzer sorular sorulduğunda, kısa, ama öz
cevaplarla yetiniyorlardı. Örneğin Hz. Ali'ye
(a.s) "Acaba Rabb'in, dünyayı bir yumurtanın
içine, dünya küçülmeden ve yumurta da büyümeden
sığdırabilir mi?" diye sorduklarında, şöyle
buyurdu: "Hiç şüphesiz Allah-u Teala acziyetle
vasıflandırılamaz; ama senin sorduğun olacak şey
değil (imkânsız ve muhaldir)."
|