 |
Bismillahirrahmanirrahim
soru - 285
MEZHEP
MEZHEPLERİN ÇIKIŞINDAKİ SEBEPLER, ŞİA
Prof. Abdulbaki Gölpınarlı
Soru 1: "Mezheb" ne demektir?
Mezheb, Arapça bir sözdür ve gidilen yol
anlamına gelir. Kelâm, yani din felsefesinde
terim olarak inanca, bedenî, malî, hem bedenî,
hem mâlî ibadetlere, muâmelâta, yâni dünyaya ait
evlenme, boşanma, alım satım, borç alma, söz
verme v.s. gibi şeylere ve dînî cezalara ait
ilâhî vahiyle bildirilen hükümlerin tümüne,
gidilen yol anlamına "mille-millet" denir. Hattâ
bu yüzden, eskiden "kafa kâğıdı" denen nüfus
kâğıtlarında "Milleti" başlığının altına "İslâm"
sözü yazılırdı. Dînin hükümlerinde, anlayışa
göre meydana gelmiş olan usûl ve fürû', yâni
inanç ve inançtan başka ibadetlerle muamelelere
ve cezalara ait, birbirinden farklı olarak kabul
edilen tarzların tümüne de "Mezheb" ve "Nıhle"
denmiştir. Nıhle, tutulan, gidilen yol anlamına
gelir ve "Mezheb" sözüyle aynı anlamdadır.
Mezhebin çoğulu, "Mezâhib", "Nıhle" nin çoğulu
"Nıhal" dir. Bu yüzden de şerîatlara ve
mezheplere "Milel ü nıhal" denegelmiştir.
Hazreti Peygamber'in, İsrailoğullarının yetmiş
bir, Hıristiyanların yetmiş iki bölüğe
ayrıldıklarını, kendi ümmetinin de yetmiş üç
bölüğe ayrılacağını bildirdiği rivayet
edilmiştir. (Câmi'us-Sagıyr, Kahire – 1321,
s.40). Bu hadis, çeşitli rivâyetlerle gelmiştir.
Meselâ Tirmizî, bir bölüğünün kendisinin ve
ashabının yoluna gidenler olup kurtulacağını,
öbür bölüklerin cehennemlik olduğunu rivâyet
etmiş, Ahmed ve Ebû-Dâvûd, Muâviye'nin
rivâyetiyle, kurtulan bölüğün, topluluğa uyanlar
bulunduğunu da katarak almışlar, bu hadis
üzerinde epeyce oynanmış, hadîse yalan
rivâyetler katanlar da bulunmuştur (Mevzûâtu
Kebîr, İst. Mat. Âmire-1289, s.34). Hz.Alî'den
gelen rivâyette bu katkılar yoktur; kurtulanlar
kimlerdir diye soran Alî'ye Hz. Peygamber,
"Senin ve sana uyanların yolunda gidenler"
cevabını vermiştir. Hz. Alî'nin de,
Hıristiyanların ve İsrailoğullarının bölüklere
ayrıldıklarını, Muhammed ümmetinin de bölüklere
ayrılacağını, hepsinin de sapıklığa düşeceğini,
ancak kendisinin ve kendisine uyanların
kurtulacaklarını söylediği de rivâyetler
arasındadır. (Sefinet'ül-Bihâr ve
Medînet'ül-hikemi ve'l-Âsar, Necef-1355, I,
s.360) Kur'ân-ı Kerîm, "Hep birden Allah'ın
ipine sımsıkı sarılın, bölük bölük olmayın"
buyurmakta (III, 103), Hz. Peygamber'in "Ben
sizin aranızda iki halîfe bırakıyorum; gökle yer
arasında uzatılmış bir ip olan Allah kitabı ve
soyum, Ehlibeytim; ikisi, Havuz kıyısında bana
ulaşıncayadek birbirinden ayrılmaz" hadîsine
dayanan hadis bilginleri (Câmi', I, s.87, II,
s.4), bu âyetle Kur'an'a uymanın emredildiği
fikrinde bulunmuşlardır. "Ümmetimin bir şeyde
ayrı hükümlere uyması bir rahmettir" meâlindeki
hadisinse, rivâyet edenlerinde şüphe edilmiş,
doğru olsa bile fürû'a ait hükümlerde, yahut
işte güçte bölük bölük olmalarının kastedildiği
söylenilmiştir. (Câmi', I, s.11, Mevzûât, s.19);
çünkü hem yukarıda andığımız âyette, hem aynı
sûrenin 105, VI. sûrenin 153. âyetlerinde
inananların bölük bölük olmamaları
emredilmiştir. Muhammed ümmetinin yetmiş üç
bölük olacağını bildiren ve hadis olarak
nakledilen söze nazaran mezheplerden bahseden
kitaplar, mezhepleri yetmiş üçe çıkarmak yahut
bu sayıya indirmek gayretini gütmüşlerdir. Hattâ
sonradan meydana gelmiş bazı mezhepleri kınamak
için o mezheplerin adlarının anıldığı hadisler
bile nakledilmiştir. (Câmi'us-Sagıyr hâşiyesinde
Künûz'ül-Hakaaık, II, s.128). Aynı zamanda
yetmiş üç bölüğe "fırkalar" anlamına "Fırak"
sözü de kullanılmıştır.
Mezheb sözü, halkımız arasında da çeşitli
anlamlarda ve örf mecazı olarak kullanılmıştır.
Okuryazarlar, her havaya uyan, her düşünceye,
her hükme, evet efendim, pek münasip diyen
kişilere, her mezhebe uyar, her yola gider,
kendisinin ne yolu vardır, ne düşüncesi anlamına
"Küllü mezhebin yezheb" derler. Halk, ne olduğu,
ne fikir güttüğü belli olmayanlara "mezhebi,
meşribe belirsiz" der. "Mezhebsizin biri"
sözüyle imandan, vicdandan yoksun kişiler
kastedilir.
Soru 2: Mezhepler arasında ayrılıklar ne gibi
şeylerdir; Kur'an-ı Kerim'de ayrılığa dair bir
hüküm var mıdır?
Hiç şüphe yok ki Kur'an-ı Kerim'i, olduğu gibi
kabul eden, yorumda aşırı varmayan bütün
Müslümanlar, inançta, yâni Allah'ın varlığında,
birliğinde, ondan başka yaratıcı ve hüküm sahibi
bulunmadığında, Hz. Muhammed'in gerçek peygamber
olup peygamberliğin onunla bitmiş olduğunda,
âhiret gününün, sorunun, cennetin, cehennemin,
âhirete dair âyet ve hadislerde bildirilen
şeylerin gerçek olduğunda birleşmektedirler.
Aynı tarzda namazın, orucun, haccın, zekâtın,
gerektiği zaman savaşın, bilen kişiye,
Müslümanlara gerçeği buyurmanın, onları
kötülükten kaçındırmanın, bedenî, mâlî kulların
farz olduğunda birleşirler. Nikâh, boşamak, alım
satım, borç v.s. gibi dünyaya ait muamelelerle
yapılan suçlarla karşılık çekilecek dünyevî
cezaların esaslarında da aralarında büyük bir
ayrılık yoktur. Meselâ zinâyı helâl bilen,
hırsızlığı cezasız bırakan bir Müslüman mezhebi
olamaz.
Mezheplerde, inançta, ibadetlerde muamelelerde,
cezalarda ayrılık, parça buçuk şeylerdedir.
Allah'ın sıfatları, Kur'an-ı Kerim'in yaratılmış
olduğu, yahut olmadığı, yahut öğle namazıyla
ikindiyi, akşamla yatsıyı birbiri ardınca, yahut
ayrı kılmak, namazda el bağlamak, bağlamamak,
hırsızlık edenin elinin bileğinden kesilmesi,
yahut baş parmağından başka parmakların ikinci
boğumundan kesilmesi gibi asla dokunmayan
şeylerde ve gene hadislere dayanılarak
ayrılıklar vardır. Fakat meselâ farz namazların
rekâtlarında, yahut Ramazan ayının orucunun farz
olduğunda hiçbir ayrılık yoktur. Bunu, ileride
biraz daha açıklayacağız.
Kur'an-ı Kerim, 1. soruya verdiğimiz cevapta da
arz ettiğimiz gibi birliği, birleşmeyi emreder;
ayrılmamamızı buyurur.
Soru 3: Hz. Peygamber zamanında mezhep var
mıydı; ayrılık ne vakit ve nasıl meydana geldi?
Hz. Peygamber'in zamanında ayrılık olamazdı.
Sorulması, öğrenilmesi gereken şeyler, ona
sorulur, öğrenilirdi. Fakat ondan sonra çeşitli
zorluklar karşısında hüküm vermek gerekiyordu.
Bu hükümlerde akıl da rol oynamaya başlamıştır.
Hz. Peygamber'den sonraki en belirli ayrılık,
imâmet meselesinden, yâni, ümmete kimin
hükmetmesi gerektiği, bu hükmedenin, kimin
tarafından gösterilmesi, seçilmesi doğru olduğu
probleminden çıktı. Hz. Peygamber vefat eder
etmez, ansârın (Medinelilerin) çoğu,
Sâideoğulları sofasına toplandı. Hazrec boyu,
Ubâde oğlu Sa'd'i halife yapmak istiyordu.
Medine'de bulunmayan Ebû-Bekr, kendisine
gönderilen haber üzerine hemen Medine'ye döndü.
Ömer, peygamberin ölmediğini, münâfıkları yok
etmedikçe de ölmeyeceğini, Musâ peygamber gibi
bir müddet rabbinin yanına gittiğini, tekrar
döneceğini söylüyor, vefat etti diyenleri ölümle
korkutuyordu. İbni Ümmü Mektûm, kendisine,
"Muhammed ancak bir peygamberdir; ondan önce de
peygamberler gelip geçmiştir. O vefat eder,
yahut öldürülürse gerisin geriye mi
döneceksiniz? Geriye dönen Allah'a bir ziyan
vermez; fakat Allah kendisine hamdedenlere
ihsanda bulunur" (III, 144) âyetini okuduğu
halde bir türlü kulak asmayan, sözünden dönmeyen
Ömer, Ebû-Bekr gelince ve bu âyeti okuyunca
yatışmış, Hz. Peygamber'in vefat ettiğine
inanmamıştı.
Ansar'ın toplantısını duyan, muhacirlerden
(Mekkelilerden) bir kısmının da onlara
katıldığını işiten Ebû-Bekr ve Ömer, yolda
rastladıkları Ebû-Ubeyde'yi de alarak
Sâideoğullarının sofasına koştular ve Hz.
Peygamber'in cenâzesini yıkamak işini
Ehlibeytine bıraktılar. Hz. Resûl'ün yanında
amcası, Abbas, Alî, Abbâs'ın oğulları Fazl ve
Kusam, Hâriseoğlu Üsâme, Üsâme'nin kölesi
Sâlih'ten başka kimse yoktu. Ansârdan Evs b.
Havlî de bu azınlığa katılmış, fakat yıkama
işine karıştırılmamıştı.
Hz. Resûl'ün defninde önce halifelik hakkında üç
bölük belirmişti ve her bölük, kendi adayının
halifelik makamına gelmesini istiyordu. Birinci
aday Ebû-Talib oğlu Alî'ydi. Haşimoğulları,
Abbas, sahabeden Selman, Ebû Zerr, Mikdâd,
Ammâr, sonradan bunlara katılan Ebû
Eyyûb'ül-Ansârî, Ubeyy b. Kâ'b, Zeyd b. Sâbit,
Abdullah b. Mes'ûd, Burîdet'ül-Eslemî, Huzeyme
b. Sâbit, Ebü'l-Heysem'it-Tayyihân, Sehl b.
Huneyf, Osman b. Huneyf, Hâlid b. Saîd b. Âs,
Berâ' b. Âzib, Ümmü Mistah, Zübeyr gibi
muhacirlerle ansârdan bir topluluk, Alî'nin
hilâfetini istiyordu. Ebû-Süfyân bile boy
yakınlığı gayretiyle Alî'nin hilâfetine, hem de
şiddetle taraftardı.
İkinci aday Sa'd'di. Hasta olduğu halde
toplantıya yatağiyle götürülmüş, ansârın dine
olan hizmetlerini anlatmış, hilâfeti muhacirlere
bırakmamalarını söylemişti. Ancak ansâr, daha
ilk tartışmada, muhacirler, biz Resulullah'ın
ilk dostlarıyız; bu iş bize düşer derlerse,
sizen bir emîr olsun, bizden bir emîr deriz
dediler ve Sa'd'in dediği gibi bu sözle ilk
yenilgiye düştüler.
İslâm, soy, boy gayretini kaldırmıştı; fakat
Arapların, yüzyıllar boyunca güttükleri bu
gelenek, ancak küllenmişti; sönmemişti henüz.
Ansârın Evs boyu, Hazrec boyundan birisinin emîr
olmasını istemiyordu. Ayrıca Hazrec boyunun
büyüklerinden sayılan Beşîr b. Sa'd bile ansâra
karşıydı; bu bakımdan onların yenilecekleri
besbelliydi.
Üçüncü aday Ebû-Bekr'di. Ansârın Evs boyundan
Üseyd b. Hudayr, gene ansârdan Uvaym b. Âsım,
Mugıyra b. Şa'be, Abdürrahmân b. Avf, ona
taraftardı. O sırada alım satım için Medine'ye
gelmiş olan Eslemoğullarının da katılmasiyle Ebû
Bekr'e bey'at edildi.
Hz. Peygamber pazartesi günü vefat etmişlerdi.
Salı gününde ikindi çağınadek Ehlibeyt, Hz.
Peygamber'in cenâzesiyle meşgulken Sakıyfedeki
tartışmaların sonucunda, Ebû-Bekr, halifelik
makamına getirilmiş, ancak o günün ikindi
vaktinden sonra halk gelip, bölük bölük ve
imamsız olarak namazını kılmış, İslâm
Peygamberi, Çarşamba gecesi, Hz. Alî, Abbâs'ın
oğulları, Hz. Peygamber'in kölesi Şukran ve bir
rivâyette Üsâme'nin bulunduğu bir azınlık
tarafından defnedilmişti.
Hilâfet işini başarmaya kalkışanlar arasında
Haşim oğulları bulunmadığından Alî, Abbas ve
onlara uyanlar, uzun müddet, Hz. Fâtıma'nın
vefatına kadar I. Halife'ye bey'at etmemişler,
ancak Hz. Alî, İslâm arasında bir karışıklık
çıkmaması düşüncesiyle Hz. Fâtıma'nın vefatından
sonra bey'at etmiş, ona uyanlar da onun
bey'atinden sonra I. Halife'ye bey'at etmişler,
fakat Sa'd, ısrar etmiş, bey'at etmemiş, hattâ
I. Halife'den sonra II. Halife'ye de uymamış,
onun zamanında Şam'a göçmüştü. Hicretin on
beşinci yılında Havran'da, kalbine saplanan iki
okla öldürüldü; cinler tarafından öldürüldüğü
bir kuyudan, cinlerin, onu öldürdüklerine dair
söyledikleri bir şiirin duyulduğu yayıldı;
böylece geçti gitti.
Alî'ye taraftarlık edenlere, bu zamandan
itibaren Alî Şiası denmiştir. Şîa sözü, Arapça
uymak anlamına gelen "müşâyaa" dan alınmıştır;
taraftarlık etmeye, uymaya "Şia", uyana "Şîî"
denir. Hz. Peygamber'in "Alî'nin Şîası,
kurtulanların muratlarına erenlerin tâ
kendileridir" buyurduğu rivâyet edilmiştir
(Künûz'ül-Hakaaık, II, s.94).
"İnananlar ve iyi işlerde bulunanlarsa: Onlardır
şüphe yok ki yaratılmışların en hayırlıları…"
(XCVIII, 7-8) âyetleri inince Hz. Peygamber'in,
Alî'ye "Bunlar sensin ve senin Şiandır; sen ve
şîan, kıyamet günü Allah'tan razı olmuş ve onun
razılığını kazanmış olarak haşredilirsiniz"
buyurmuştur (bu âyet dolayısıyla Alî ve şîası
hakkında İbni Hacer'in (Savâık) ından, Hâkim'in
"Şevâhid'üt-Tenzîl" inden, Deylemî'den
nakledilen hadisler için Abd'ül-Huseyn
Şerefüddîn'i Âmilî merhûmun "El-Fusûl'ül-mühimme
fî Te'lîf'il-Ümme" sine b. Necef-i Eşref -1375,
3. basım, VII. Fasl, s.38-39). Hz. Alî de
Basra'da aynı meâlde bir hadîs nakletmiştir ki
bu hadis, Tabaranî tarafından alınmış "Savâık"ta
da zikredilmiştir. Gene Tabarânî, "Savâık" ta
zikredildiği gibi, Hz. Alî'ye, "Cennete ilk
giren dört kişidir: Ben, sen, Hasan ve Huseyn.
Soyumuz arkamızdan, şîamız da sağımızdan,
solumuzdan girerler" buyurmuştur. Ahmed b.
Hanbel, "Manâkıb" da, Alî'ye, "Râzı değil misin
ki sen, Hasan ve Huseyn, cennette benimle
beraber olacaksınız, şîamız da sağımızda,
solumuzda bulunacak" dediğini nakleder ve bu
hadis de "Savâık" ta vardır. Hz. Peygamber'in,
"Ulu Allah, peygamberleri ayrı ayrı ağaçlardan
(soylardan) yarattı; benimle Alî'yi bir ağaçtan
halketti. O ağacın kökü benim; Alî dalları
budaklarıdır. Fâtıma, o ağacın verimidir; Hasan'la Huseyn meyveleri. Şîamızsa
yapraklarıdır. Kim o ağacın dallarından birine
yapışırsa kurtulur; yapışmayan helâk olur."
Buyurduğunu ve sonra da, "Sizden teblıygıma
karşılık bir ücret istemiyorum; istediğim şey,
ancak yakınlarıma sevgidir" âyetini (XLII, 23)
okuduğunu Hâkim nakledir. Bu hususta daha bir
çok hadisler vardır (aynı, s.40-44)
Böylece "imâmet-hilâfet" meselesi yüzünden,
ashâp arasında iki bölük meydana gelmişti.
Birinci bölük, imâmet ve hilâfetin, Alî'ye ait
olduğunda ittifak ediyordu. Bunlar, imâmetin bir
miras olduğunu, ümmetin, buna müdahaleye hakkı
bulunduğunu kabul etmiyorlardı. İmamın,
peygamberin şeraitini korumaya, İslâm
hükümlerini ifa etmeye memur olduğunu, onun için
de peygamberin, hükümleri tebliyğde bir hataya
düşmemesi için mâsûm olduğu gibi imâmın da, bu
hükümleri îfâda bir hataya düşmemesi
gerektiğinden mâsûm olmasının şart bulunduğunu,
bunun da bir Allah lûtfu olması dolayısıyla
imâmın, Allah tarafından tayin edilmesinin,
peygamber tarafından bildirilmesinin icap
edeceğini savunuyordu. İkinci bölük, imâmet ve
hilâfetin, ümmet tarafından tâyin ve kabul
edilen bir kişi tarafından temsîl edilebileceği
fikrini güdüyordu. Biz bu iki bölüğü, Ehlibeyt
taraftarları, Ashâb taraftarları diye
adlandırabiliriz.
Soru 4: Hz. Peygamber, hayatında birisini
imâmete tâyin etti mi?
Şîa, Hz. Peygamber'in Vidâ' haccından dönerken,
Hz. Alî'yi kendisine halife ve ümmete imâm
olarak tâyin ettiğini, bunu ashâba ve ümmete
bildirdiğini söyler.
Onlara göre Hz. Peygamber, son haccından
dönerken Mekke'yle Medine arasındaki Cuhfe'de
Gadîru Humm denen bir su birikintisinin yanında
indi. Zilhiccenin on sekizinci Perşembe günü,
öğle çağıydı. Oradaki ağaçlığın altına bir çadır
kuruldu. İleriye gidenlerin geri dönmelerini,
geri kalanların erişmelerini emretti. Herkes
toplandıktan sonra ezan okundu, öğle namazı
kılındı. Hava pek sıcaktı. Vidâ, yâni ayrılış,
kemâl, yâni olgunluk, belâğ, yâni bildiriş ve
tamâm ve İslâm Haccı adlariyle anılan bu hacta,
yüz yirmi dört binden fazla kişi vardı. Sıcak
yüzünden sahabe, giydikleri elbisenin bir
kısmını başlarına almışlar, bir kısmını
ayaklarının altlarına sermişlerdi. Namazdan
sonra, önceden deve hamutlarından yapılmış üç
basamak minbere çıkan Hz. Peygamber, Allah'ı
övdükten, ondan yardım diledikten, birliğini
bilip bildirdikten, kendi peygamberliğine
şehadetten sonra, ey insanlar buyurdu, Allah
bana, ömrümün sona erdiğini, yakında dâvetine
icabet edeceğimi, varlık yurduna göçeceğimi
bildirdi. Ben de sorumluyum, siz de
sorumlusunuz; ne dersiniz?
Hepsi şehadet ederiz ki dediler, sana emredileni
teblığ ettin; savaştın, öğüt verdin; Allah sana
hayırla karşılık versin.
Hz. Peygamber, Allah'ın var ve bir olduğuna,
Muhammed'in onun kulu ve elçisi bulunduğuna,
cennetin, cehennemin, ölümün, ölümden sonra
dirilmenin gerçek olup kıyametin kopacağına ve
bunda şüphe olmadığına, Allah'ın kabirdekileri
haşredeceğine şehadet eder misiniz buyurdu.
Evet dediler, bunlara şehadet ederiz. Rasûl-i
Ekrem, Allah'ım şahit ol buyurduktan sonra dedi
ki:
- Ahirete göçmekte ve Havuzun kıyısına varmakta
hepinizden önde bulunacağım; siz de Havuz
kıyısında bana ulaşacaksınız. Havuzumun
genişliği San'a ile Busrâ
arası kadardır; kıyısında, gümüşten ve yıldızlar
kadar kadehler var. Bana ulaşacağınız zaman
sizden iki değer biçilmez şey soracağım; onlarla
nasıl geçindiniz diyeceğim.
Bir rivâyette, birisi, Ey Allah elçisi, o iki
değer biçilmez şey nedir diye sordu. Hz.
Peygamber, o iki değer biçilmez şeyin büyüğü,
yüce ve ulu Allah'ın kitabıdır; bir ucu Allah'ın
(kudret) elindedir; öbür ucu sizin elinizde
(Allah'a ulaşmak, onun râzılığını elde etmek
için vasıtadır size); ona yapışın da sapmayın,
değiştirmeyin. Öbürü de benim Ehlibeytim’dir;
Lûtuf ıssı ve her şeyden haberdar olan, bu
ikisinin, Havuz kıyısında bana ulaşıncaya dek
birbirinden ayrılmayacağını haber verdi; bu
ikisinde size nasıl halef ve halîfe olurum,
bakın da görün buyurdu.
Ondan sonra, bilmez misiniz ki ben, inananlara
nefislerinden evlâyım (onların veliyy-i emriyim)
buyurdu. Hep birden, evet dediler. Sonra, bilmez
misiniz ki ben, her inanan erkek ve kadına,
nefsinden evlâyım diye sordu. Evet cevabını
aldıktan sonra Hz. Alî'nin elini tutup kaldırdı.
Bir derecede ki ikisinin de koltuklarının
beyazlığı göründü. Ben kimin mevlâsı isem (yani
veliyy-i emrî isem kimin bana uyması gerekse)
buyurdu, Alî onun mevlâsıdır, (onun üzerinde
buyruk sahibidir). Sonra da, Allah'ım ona dost
olana dost ol, ona düşman olana düşman ol; ona
yardım edene yardım et; onu horlayanı horla;
nerde olursa gerçeği onunla beraber kıl diye dua
etti (İbni Hacar'den, Vâhidî'nin
Esbâb'ün-Nüzûl'ünden, İbni Cerîr ve Hakîm
Tirmizî'den, Hâkim'in Müstedrek'inden, Ahmed b.
Hanbel'in Müsned'inden, Zehebî'nin Telhîs'inden,
Nesâî'nin Hasâıs'ından naklen Seyyid
Şeref'üd-dîn Abd'ül-Huseyn-i Âmilî'nin
"El-Murâcaât" i; VI. basım; Necef-i Eşref -1383
H. 1963, s.202-206); orada bulunanların,
bulunmayanlara bildirmelerini de buyurdu.
Bu tebliğden önce, V. sûrenin, "Ey Peygamber,
sana indirilen emri bildir; bunu îfâ etmezsen,
onun elçiliğini yapmamış olursun ve Allah, seni
insanlardan korur; şüphe yok ki Allah, kâfir
olan kavme doğru yolu göstermek hususunda başarı
vermez" meâlindeki 67. âyeti inmişti. Teblıyğden
sonra da aynı sûrenin "Bugün dininizi ikmâl
ettim; size nîmetimi tamamladım; size dîn olarak
Müslümanlığı verdim ve hoşnut oldum" meâlindeki
2. âyeti indi (Aynı kitabın aynı s. lerine ve
Hafız Ebû-Nuaym'in "Nüzül'ül-Kur'ân" ında ve
Sa'lebî Tefsîriyle başka kitaplarda bu âyetler
hakkında verilen bilgi için 206-214, s. lerine
b.)
Bu âyetin inişinden sonra başta I. Halife ve II.
Halife olmak üzere sahabe, Hz. Alî'yi tebrik
etti. II. Halife, mutlu olsun sana ey
Ebâ-Tâliboğlu, bu günü, bu akşamı, benim ve
kadın, erkek, her inananın mevlâsı olarak
sabahladın, akşamladın dedi.
Hassân b. Sâbit, bu olayı, bir şiirle övdü ki
meâli şudur:
"Peygamber Gadîru Humm'da, herkese hitaben dedi
ki: Mevlânız, peygamberiniz kimdir? Senin rabbin
mevlâmızdır, sen de peygamberimizsin, diye hepsi
gerçekledi; hepsi, bu hususta isyan edemeyiz
dedi. Peygamber, kalk yâ Alî buyurdu; benden
sonra imam olarak, halkı doğru yola sevkedecek
biri olarak seni seçtim, senden râzı oldum;
kimin efendisi isem bu, onun efendisidir; özünüz
doğru olarak ona uyun dedi; orada, Allah'ım, onu
seveni sev, ona düşman olana düşman ol diye dua
etti."
Hz. Peygamber, Hassân'a, Hassân buyurdu; dilinle
bize yardım ettikçe Cebrâil'in yardımıyle kuvvet
bul.
Hassân'ın bu şiirini, içlerinde Süyûtî (911
H.1505) de olmak üzere onikiden fazla Ehlisünnet
bilginiyle yirmi altı Şîî bilgin rivâyet
etmiştir (Abd'ül-Huseyn Ahmed'il-Emînî:
El-Gadîru fî'l Kitâbı ve's-Sünneti ve'l-Edeb;
c.II, 2. basım, Tehran-1372 H. s.34-41).
Soru 5: Bu hadîsin, ehl-i sünnet kitablarında
yeri var mıdır?
İçlerinde İbni Mâce, Tirmizî, Nesâî gibi
Ehlisünnetin doğru saydığı altı hadis kitabı
sahipleri, Hanbelî mezhebinin kurucusu Ahmet b.
Hanbel ve kitaplarına güvenilen Hâkim, Hatîb-i
Hârezmî, Müttakıyy-i Hindî olmak üzere, hicrî
III. yüzyıldan XII. yüzyıla kadar gelen hadis
bilginlerinden otuzu aşan muhaddis, Sa'lebî,
Vâhidî, Kurtubî, Kaadî Bayzâvî, Fahr-i Râzî de
dâhil olmak üzere on dörtten fazla müfessir,
Belâzürî, İbni Kutayba, Taberî, İbnu
Abd'ül-Birr, İbni Esîr, İbni Hallikân, Süyûtî
gibi yirmi dört târihçi, Ebû-Bekr-i Bâkıllânî,
Seyyid Şerîf-i Cürcânî, Teftâzânî hattâ Ali
Kuşçi gibi yirmi yedi kelâmcı, bu hadisi
kitaplarına almışlar, sahâbeden yüz on,
tâbiînden seksen dört, hicretin II. yüzyılında
yaşayan elli altı, III. yüzyılında yaşayan
doksan iki, IV. yüzyılında yaşayan kırk üç kişi,
çeşitli yollarla bu hadisi rivâyet etmişler,
çağımızadek bu hadisi, tefsir, hadis, manâkıb,
tarih, lûgat, hattâ münasebet düşünce şiir
kitaplarına alanların sayısı dört yüze
yaklaşmıştır ve bütün bu andığımız kişiler,
ehlisünnettendir (Hâc Seyyid Muhammed Takıyy-ı
Vâhidî'nin, Abd'ül-Huseyn Ahmed'il-Emînî'nin
"El-Gadîr inin Farsçaya çevirisi, İnâyet'ül-Emîr
Terceme-i El-Gadîr; Tehran-1318 H.1340, Ş.H.
c.I, c.23-26, 40-177).
Ayrıca Hz. Alî, bu hadisi, II. Halife'nin
vefatından sonra ve onun emriyle kurulan şurada,
III. Halife'nin zamanında mescitte, yirmiyi aşan
sahâbeye karşı, Kûfe'de iki kere îrâd etmiş,
birinde sahâbeden, on dördü Bedir savaşında
bulunanlardan olmak üzere otuz kişi tanıklıkta
bulunmuştur. Talha'ya karşı ve sıffıyn savaşında
gene bu hadisi anmış, bu hadisle ehlibeytten ve
taraftarlarından ihticâc edenler olmuştur (aynı
kitap, c.II, s.2-84, El-Murâcaât, s.61 ve
devâmı, 202-222).
Soru 6: Hadisteki "Mevlâ" sözü, ne anlama
geliyor?
Mevlâ sözünün Türkçede karşılığı, "Rab, yani,
besleyip yetiştiren, geliştiren, amca, amcaoğlu,
oğul, kız kardeş oğlu, sahip ve malik, köle,
birinin izinden giden, ortak, kendisiyle
ahitleşilen kişi, arkadaş, komşu, bir yere gelip
konaklayan, ihsan eden, nimet veren, efendi,
dost, yardımcı, bir işte tasarruf, tedbir ve
velâyet sahibi" dir. Kur'ân-ı Kerîm'de, II.
sûrenin 286. âyetinde yardımcı, tedbîr ve
tasarruf sâhibi, III. sûrenin 150. âyetinde
yardımcı ve dost, VI. sûrenin 62. âyetinde
tedbîr ve tasarruf sâhibi, VIII. sûrenin 40.
âyetinde aynı anlamda ve dost, yardımcı, IX.
sûrenin 51. âyetinde yardımcı, X. sûrenin 30.
âyetinde gene tedbîr ve tasarruf ıssı, XXII.
sûrenin 78. âyetinde dost, XLVIII. sûrenin 11.
âyetinde yardımcı anlamlarında geçer. LXVI.
sûrenin 2. ve 4. âyetlerinde dost ve yardımcı
anlamlarında ve Allâh'ın adlarındandır. Son
âyette, Hz. Peygamber'in yardımcısının Allah,
Cibril ve inananların en temizi olduğu
bildirilmektedir ki âyetteki "mü'minlerin en
temizi" nden maksat, Süyûtî'nin
"E'd-Dürr'ül-Mensûr" unda, "Kenz'ül-Ummâl" de,
"Mecma'uz-Zevâid" deki hadislere nazaran
Ebû-Taliboğlu Alî'dir. (Seyyid
Murtazâ'l-Huseyniyy'ül-Fîrûzâbâdî:
Fadâil-'l-Hamse min'es-Sıhâh'ıs-Sitte, I,
Necef-1383 H. s.271-272).
IV. sûrenin 33. âyetiyle XIX. sûrenin 5.
âyetinde mirasçılar (kalan mala tasarruf edecek
kimseler) anlamına çoğul olarak "mevâlî", XVI.
sûrenin 76. âyetinde köle sahibi anlamına
"mevlâ", XXII. sûrenin 13. âyetinde müşriklerin,
kendilerine sahip sandıkları mevhum mâbutlar,
XXXIII. sûrenin 5. âyetinde gene çoğul olarak ve
köleler anlamına "mevâlî", XLIV. sûrenin 41.
âyetinde dost anlamına "mevlâ" diye geçer.
Hadisteki "mevlâ" sözünü, rab anlamına almamıza,
İslâm dinince imkân yoktur; çünkü rab, ancak
"Rabb'ülâlemîn" olan Allah'tır. Amca, amcaoğlu,
oğul, kızkardeş oğlu, köle sahibi, köle, ortak,
arkadaş, komşu gibi anlamlara almamız da mümkün
değildir. Ancak "efendi, seven, yardım eden,
tasarruf, tedbir ve velâyet sahibi" anlamlarına
almamız mümkündür. Şîa, "Ben kimi seviyorsam Alî
onu sever", yahut "Ben kimin yardımcısıysam Alî
onun yardımcısıdır" gibi her vakit ve her yerde
söylenebilecek bir söz için o sıcakta, ileri
gidenlerin geri gelmelerini, geride kalanlara
erişmelerini buyurup herkes toplandıktan sonra
namazın kılınarak minberimsi şeye çıkıp hutbe
okumanın dinin esaslarını söyleyip şehadetlerini
istemenin ve bu şehadete Allah'ı tanık tutmanın,
hele teblıyğden sonra sahâbenin tebriklerinin
hiçbir anlamı olamaz demekte, hele önce,
kendisinin, inananlar üzerindeki hakkını, sonra
da her inanan erkek ve kadına velâyeti olduğunu
söyleyip onlardan tanıklık aldıktan sonra "Ben
kimin mevlâsıysam Alî, onun mevlâsıdır"
demesinde ayrı bir anlam olduğunu iddia
etmektedir. Kur'ân-ı Kerîm'in XXXIII. sûrenin 6
âyetinde, Peygamber'in, inananlar üzerinde,
kendilerinden ziyade tasarruf ve velâyeti olduğu
bildirilmektedir ki Hz. Peygamber, bunu
söylemiş, buna dair tanıklık almıştır. Bu
bakımdan Gadîru Humm'daki bu teblıyğ, Tanrı
buyruğuyle Alî'nin velâyetini teblıyğden başka
bir şey değildir. Nitekim Ahmed b. Hanbel,
Müsned'in I. cüzünde, bu hadisi Abdürrahmân b.
Ebî-Leyâ'l-Ansârî'den rivâyet ederken Hz.
Alî'nin Kûfe'de bu hadisi sorduğu ve olayı
gözleriyle görüp kulaklariyle duyanların
tanıklıklarını istediğini, Abdürrahman'ın, Bedir
savaşında bulunmuş on iki kişinin kalkıp,
Rasûl'ullah'ın, Gadîru Humm günü, "Ben
inananlara nefislerinden evlâ değil miyim ve
zevcelerim, onların anneleri değil midir!" diye
sorarak bu âyeti hatırlattığı, evet dendikten
sonra, "Ben kimin mevlâsıysam Alî, onun
mevlâsıdır" buyurduğunu kaydeder ve
Abdurrahman'ın bunu naklederken, sanki şimdi de
onları görüyorum dediğini bildirir (El-Murâcaât,
s.210)
Bu yüzden de Şîa, o günü bayram saymış, Ehlibeyt
İmâmları, o günün kutsallığını buyurmuşlar,
çağımızadek o gün bayram tanınmıştır.
(İnâyet'ül-Emîr terceme-i El-Gadîr, II, s. 196
ve devâmı).
Soru 7: Şîa'nın, Alî'nin imâmeti hakkında bu
hadisten başka hadislere dayandığı da var mıdır?
Vardır; hem de pek çok. Hz. Peygamber, davete
memur olduğunu ve XXVI. sûrenin 214. âyetiyle en
yakınlarını davet etmesi emrini aldığı vakit
Ebû-Tâlib'in amcası Abdülmuttaliboğullarını
evine çağırmış, kırk kişiden fazla olan
davetlilere İslâm dinini bildirdikten sonra, kim
bu işte kendisine yardım ederse onun, kardeşi,
vasıysi ve onların içinde halifesi olacağını
söylemiş, Alî bunu kabul edince bu, buyurmuştu,
kardeşim, vasıym ve aranızda halîfemdir
(El-Murâcaât, s.144-146).
Tebük savaşına giderken Alî'yi, Medine'de,
yerine halife bıraktığı zaman, yâ Alî, razı
değil misin ki sen bana, Hârun Mûsâ'ya ne
menzildeyse o menziledesin, ancak benden sonra
peygamber yok buyurarak XX. sûrenin 30-36.
âyetlerinde, Mûsâ'nın, Hârûn'u kendisine vezir
etmesini dilemesini, Allah'ın da bu dileği kabul
ettiğini işaret buyurmuştur (aynı, s.151-159).
Ayrıca Mekke'de inananları birbirlerine kardeş
ettikleri, hicretten beş ay sonra muhacirlerle
ansârı birbirlerine kardeş eyledikleri zaman da
Alî'nin, kendisine, Mûsâ'ya Hârun ne
mertebedeyse o mertebede olduğunu bildirmiştir
(s.160-171). Bir çok münasebetle, Alî bendendir,
ben Alî'denim; o, benden sonra her inananın
velîsidir; benden sonra o, sizin velînizdir
buyurmuştur (s.171-175).
V. sûrenin 55-56. âyetlerinde, "Sizin velîniz,
sahibiniz, ancak Allah'tır ve elçisidir ve namaz
kılanlar, rükûdayken zekât verenlerdir; kim
Allah'tan ve Rasûlünden yüz çevirirse, şüphe yok
ki Allah bölüğü, üstün olanların tâ kendisidir"
buyrulmaktadır ki bu âyetler Hz. Alî'nin namazda
iken, gelip bir şey isteyen yoksula, rükûda,
parmağındaki yüzüğü alması için elini uzatması
ve yoksulun yüzüğü alması üzerine inmiştir.
Âyetteki müfred yerine cem'sîgasının
kullanılması, yüceltmek için olduğu gibi
inananları teşvıyk gaayesini de güder ve
Kur'an'da bu çeşit bir çok örnekler vardır
(s.178-184).
Kur'an-ı Kerîm'de İsâ Peygamber'in, babasız
doğduğu, Peygamber, fakat Tanrı kulu bulunduğu
anlatıldıktan sonra (III, 35-60), "Sana iyice
bildirildikten sonra gene bu hususta tartışan
olursa de ki: Gelin, oğullarımızı ve
oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı
çağıralım; biz bizzat gelelim, siz de gelin.
Ondan sonra da dua edelim ve Allah'ın lânetini
yalancılara havale edelim" âyeti inince Hz.
Peygamber, Necran Hıristiyanlarına karşı,
Hasan'la Huseyn'in ellerini tutarak gitmiş,
onlarla buluşmuştu. Fâtıma arkadan gelmede, Alî
de hepsinin arkasından yürümekdeydi. Âyete göre
Hz. Muhammed kızının çocukları olan Hasan ve
Huseyn, Rasûl'ullâh'ın oğulları sayılmadaydı,
Alî ise Hz. Muhammed'le beraber anılıyordu.
Necranlılar, lâneti kabul edemediler; vergi
vermeye râzı olup uzlaşarak döndüler (Sahîhu
Müslim'den, Tirmizî'nin Sünen'inden,
Zemahşerî'nin ve Fahr-ı Râzî'nin, İbnu Cererî-i
Taberî'nin Tefsîrlerinden, Süyutî'nin
Dürr'ül-Mensûr'undan, Vâhidî'nin
"Esbâb'ün-Nüzûl" ünden naklen Fadâil'ül-Hamse,
s.244-250). Alî de bunu, Şûrâ günü anmıştı
(Savâık'dan naklen, s.250).
Bu husustaki âyet ve hadisleri yazarsak
sahîfeler dolar.
Soru 8: Alî, bütün bu âyetlerle, hadislerle,
bilhassa Gadîru Humm gününü de anarak hakkını
istemedi mi ve sahâbe, neden o hadisi bir delil
olarak kabul etmedi?
Hz. Peygamber daha hayattayken, sahâbe arasında
ayrılıklar başlamıştı; Zeydoğlu Üsâme'yi Şam
ülkesine, Roma üzerine gidecek orduya kumandan
tâyin etmişti. İtiraz edenler oldu. Hz.
Peygamber, rahatsız olduğu halde mescide gidip,
önce de babasına itiraz edildiğini, Üsâme'nin de
babası gibi bu hizmete lâyık olduğunu
söylemişti. Üsâme, Medine dışına çıkmış, şehre
bir fersahlık bir yerde ordugâh kurmuştu. Fakat
ordu bir türlü toplanamadı; âdeta herkes Hz.
Peygamber'in rahatsızlığının sonunu bekliyordu.
Orduya katılan azınlık da Hz. Peygamber'in
vefâtı üzerine Medine'ye döndü ve bu ordu, ancak
I. Halife'ye bey'at edildikten sonra toplanıp
gidebildi.
Hz. Peygamber, son zamanında bir vasiyet
yazdırmak istemişti. Sahâbe, Rasûl'ullah'ın
huzurunda, bu vasiyetin yazılıp yazılmaması
hususunda çekişmeye başladı. İçlerinde,
peygamber sayıklıyor diyen bile oldu ve Hz.
Peygamber bu vasiyeti yazdırmaktan vaz geçti
(Müsned, Kahire 1313 ve 1368-1375 basımları,
c.I, s.293; Sahîhu Buhârî, Cihâd bölümü, Cevâiz
ve Vefd hadislerinde, Mısır-1327 II, 122, Sahîhu
Müslim, Mısır-1344, V, 75; Tabakaat-ı İbni Sa'd,
Beyrut-1376-1377 ve Leiden basımı, K. 2, 37
v.s.).
Hz. Peygamber'in vefâtından sonra Sâideoğulları
sofasında toplananlar, hilâfet hususunda
çekişmeye başladılar. Alî, Hz. Rasûl'ün
cenazesini yıkarken Ashâb-ı Kirâm, hilâfet
kavgasiyle meşguldü. Abbâs, Selmân, Ammâr,
Mikdâd, Ebû-Zerr, Ebû-Leheboğlu Utbe, Âzipoğlu
Berâ', Kâ'boğlu Ubeyy, Talha, Sa'd ve daha bâzı
sahâbî, Hz. Rasûl'ün defninden sonra Alî'nin
evinde toplandılar. II. Halife, evi, bunlarla
beraber yakacağını söyledi. Eve girildi; daha
bir hayli işler oldu.
Hz. Alî, I. Halife'ye, Fâtıma'nın vefâtına kadar
bey'at etmediği gibi ona uyanlar da bey'at
etmediler. Bunlardan, mescitte, I. Halife'nin
hatasını yüzüne karşı söyleyenler oldu. Sonunda
Alî, Hz. Fâtıma'nın vefatından sonra, İslâm'ın
bölünmemesi için gidip I. Halife'ye bey'at etti.
Fakat bunları, sonradan, halifeliği zamanında,
Şıkşıkıyye adı verilen hutbesinde şöyle anlatır:
"Andolsun Allah'a ki Ebû-Bekr, halifeliği bir
gömlek gibi giyindi; oysa ki o da bilirdi; ben,
halifeliğe, âdeta değirmen taşının mili
gibiydim, sel benden akardır; hiçbir kuş,
uçtuğum yere uçamazdı. Halifelik elbisesini
soyundum; kendi kendime düşündüm; yardımcım
yokken saldırayım mı, yoksa halkın körlüğüne
sabır mı edeyim? Öylesine körlük ki hem
ihtiyarları yıpratır, gençleri kocaltır; hem de
inanan, ölünceyedek zahmet çeker. Gördüm ki
sabretmek akıllılık; sabrettim; fakat gözlerime
toz toprak doluyordu; boğazımda kemik duruyordu;
mîrâsımı zaptedilmiş görüyordum…" (A.
Gölpınarlı: İmâm Alî Buyruğu, s.112-115)
Soru 9: Bu hutbenin, Hz. Alî'ye ait olmadığını,
sonradan ve Alî'nin hutbelerini, mektuplarını ve
sözlerini toplayan Şerîf Radıyy tarafından
uydurulduğunu söyleyenler var; buna ne dersiniz?
Şerîf Radiyy, hicretin 406. yılı Muharreminin
altıncı günü Bağdad'ta vefat etti (1015).
Halbuki 228 de vefat eden Abdülhamîd'il-Hımmânî,
246 da vefât eden Ebû-Ca'fer Dı'bil'il-Huzzâî
(İbni Abbâs'tan naklen; Emâlî'de de böyle), 274
te vefât eden Ahmed b. Muhammed'il-Barkıy, 303
de vefât eden Ebû Aliyy'il-Cubbâî, 312 de vefât
eden Ebü'l-Hasan Aliyy b. Furât, 317 de vefât
eden Ebü'l-Kaasım'il-Belhî ve şâgirdi
Ebû-Ca'fer, 332 de vefât eden Ebû Ahmed
Abdü'Azîz'il-Culûdî, 360 ta vefât eden Hâfız
Süleymân b. Ahmed'it-Tabarânî, 381 de vefât eden
Ebû-Ca'fer b. Babıveyh, 382 ta vefât eden
Ebû-Ahmed b. Abdullâh'il-Askerî ve Şerîf
Radıyy'den sonra gelenlerin çoğu bu hutbeyi
rivâyet etmişler, kitaplarına almışlardır
(El-Gadîr, VII. Tehran-1372, s.81-87).
Soru 10: Şîa'nın ashâp hakkındaki fikirleri
nelerdir?
Hiç şüphe yok ki Rasûl'ullâh'ın zamanında, onu
gören, ona inanan, gerçek din uğrunda onunla
beraber savaşa katılan, ondan sonra da İslâm
sınırını genişleten, Müslümanlığı yayan
kişilerin, bütün Müslümanlarca sevilmesi,
sayılması gerektir; Şîa'nın da ashâp hakkındaki
fikri budur. Ancak şurası da muhakkaktır ki Hz.
Peygamber, sahâbenin hata etmiyeceğini,
birbirlerini sövseler, öldürseler, şeriata
aykırı harekette bulunsalar bile, hareketlerinin
doğru olduğunu, onların suçsuz bulunduklarını
söylememiştir. "Hepiniz çobansınız, hepiniz de
sürünüzden sorumlusunuz. İmâm çobandır,
sürüsünden sorumludur. Kişi, ayâli içinde
çobandır, sürüsünden sorumludur. Kadın,
kocasının evinde çobandır, güttüğü şeyden
sorumludur. Hizmetçi, efendisinin malını görüp
gözetmeyle ödevlidir, ondan sorumludur. İnsan,
babasının malını görüp gözetmekle ödevlidir,
ondan sorumludur hepiniz de çobansınız; hepiniz
de güttüğünüz sürünüzden sorumlusunuz"
buyurmuştur. (Câmi'us-Sagıyr; Buhârî, Müslim,
Müsned, Ebû-Dâvûd ve Tirmizî'den; II, s.79). Bu
hadiste hiçbir şüphe olmadığı gibi sahâbe de bu
hükümden ayrı tutulmamıştır. "Havuz kıyısında
ashâbımdan bir bölük kişi bana getirilir; onları
görünce tanırım; sonra benden uzaklaştırılırlar.
Derim ki: Yârabbi, benim ashâbım bunlar, benim
ashâbım. Bana denir ki: Bilmezsin, onlar senden
sonra neler ettiler" hadisi (Buhârî, Müslim ve
Müsned'den naklen Câmi'us-Sagıyr; II, s.111)
Buhârî'nin IV. Cildinde, Kitâb'ur-Rıkaak
sonundaki "Kıyâmet günü Havuz kıyısında dururken
bir bölük gelir; onları tanırım. Derken benimle
onlar arasında biri çıkar, hadi der, nereye
derim; Allah'a andolsun, der ateşe. Ne yaptılar
ki derim; onlar senden sonra hemencecik
topukları üstünde gersin geriye döndüler der.
Görürüm ki onlardan, ancak sürüden ayrılmış
koyunlar kadarı kurtulur", Havuz bölümünde,
"kıyamet günü ashâbımdan bir bölük bana yönelir;
derken onlar Havuzdan uzaklaştırılır; yarabbi,
benim ashâbım derim. Sen, senden sonra neler
ettiler, bilmezsin; onlar, topukları üstüne
gerisin geriye döndüler denir" meâlindeki
hadisler, aynı baptaki aynı meâlde diğer üç
hadis ve III. ciltte, Hudeybiyye savaşı
bölümünde, Berâ' b. Âzib'e Müseyyiboğlu Alâ'nın,
ne mutlu sana, peygamberle sohbet ettin, ağaç
altında bey'at ettin ona demesi üzerine
Berâ'nın, kardeşimin oğlu, bilmezsin, ondan
sonra biz neler ettik demesi de dikkate değer.
II. cüzde, "Bed'ül-halk" bölümünde İbni Abbâs'ın
rivâyetiyle Hz. Peygamber'in, "Siz çırçıplak
haşredileceksiniz" buyurduktan sonra "Önce nasıl
yaratmaya başladıysak tekrar yaratacağız; bu,
vaadimizdir bizim ve gerçekten de yapacağız
bunu, gücümüz yeter buna" âyetini okuyup (XXI,
104) "kıyamet günü önce İbrahim'e elbise
giydirilecek; ashâbımdan bir bölüğünü sol yana
sürecekler; ashâbım ashâbım diyeceğim. Sen
onlardan ayrıldıktan sonra topukları üstünde
gerisin geriye dönmekten çekinmediler denecek.
Ben de, iyi kulun (İsâ Peygamberin) dediği gibi,
içlerinde bulundukça gözettim, korkuttum onları;
fakat beni aldıktan sonra onların ne
yaptıklarını sen gördün ve sen her şeye tanıksın
hakkıyle; onlara azap edersen şüphe yok ki
sensin üstün olan, hüküm ve hikmet sahibi
bulunan derim" (V, 117-118) hadisi de bu çeşit
hadislerdendir.
IX. sûrenin 73-87. âyetlerinde, Müslüman
olduktan sonra küfür sözünü söyleyenler, Allahın
verdiğinden yoksullara vereceklerini
vaadettikleri halde vermeyenler, Müslümanlarla
alay edenler, Hz. Rasûl onlar için yetmiş kez
tövbe etse kabul edilmeyeceği bildirilenler, az
gülmeleri, çok ağlamaları gerektiği
anlatılanlar, Hz. Rasûl'e onlardan biri ölürse
namazını kılmamasını emredilenler de "Asr-ı
saâdet" te yaşayanlar, Hz. Rasûl'ü görenler
onunla görüşenlerdi. "Muhammed, ancak bir
peygamberdir; ondan önce nice peygamberler gelip
geçti. Ölürse, yahut öldürülürse gerisin geriye
mi döneceksiniz…" âyetindeki (III, 144) hitap da
inandık diyenlereydi; "Muhacirlerle ansâr'dan
ilk olarak inanmada ileri dereceyi alanlarla
iyilikte onlara uyanlara gelince: Allah onlardan
razı olmuştur; onlar da ondan razı olmuşlardır
ve onlara kıyılarından ırmaklar akan cennetler
hazırlanmıştır; orada ebedî kalır onlar; budur
en büyük kurtuluş ve saadet" âyetinde (IX, 100)
dereceleri yüceltilenler de Hz. Muhammed'in
ashâbındandı. Hiç şüphe yok ki bu iki bölüğün
arasında fark vardır. Allahın râzılığını kazanan
ashâb-ı kirâm hakkında, "Onlardan sonra
gelenler, rabbimiz derler, suçlarımızı ört bizim
ve bizden önce inanan kardeşlerimize ve
inananlara karşı gönlümüzde bir kin, bir haset
verme; rabbimiz, şüphe yok ki sen esirgeyicisin;
rahîmsin" demeyi Kur'ân-ı Kerîm öğretmektedir
bize (LIX, 10).
Bütün bu söylediklerimizden çıkan sonuç şudur:
Şîa, sahâbeyi, Hz. Rasûl-i Ekrem'in zamanını
idrâk etmek, O'nu görmek, onunla konuşmak
mutluluğuna ermiş, o şerefi elde etmiş kişiler
olarak kabul etmekle beraber onların da insan
olduğunu, onların da iyilikte, kötülükte
bulunabileceklerini, mâsûm olmadıklarını, her
yaptıkları işin "ayn-ı kerâmet, mahz-ı isâbet"
olmadığını, bu bakımdan onların hepsinin tümden
"adl" yâni adaletin tâ kendisi bulunmadığını
kabul ederler. Allahın, peygamberin buyruklarına
uyanlarını tebcîl ederler; uymayanları
hakkındaysa kötü bir söz söylemekten çekinirler;
fakat Ehlibeytine ve Hz. Muhammed'e zulüm
edenleri, bu zulmü doğru bulanları, Hz. Alî'ye
lânet edenleri, bunca îman ehlinin ölümüne sebep
olanları da sevmezler ve onların haklarında
şer'î hüküm neyse, ona uyarlar.
Soru 11: Şîa'nın, ilk üç halifenin
halifeliklerini tanımadıkları, onlar hakkında
kötü sözler söyledikleri, Hz. Âişe'ye iftirada
bulundukları doğru mudur?
Şîa, Allahın emri ve Peygamber'in tebliğiyle
Alî'yi imam ve halife tanır. Böyle olmakla
beraber bunu kabul etmeyen ashâbı ve peygamber
ümmetini, dinden çıkmış saymaz; bu bakımdan da
onlar hakkında dilini korur. Çünkü usûl ve
fürû'da, bir çok hükümleri, sözlerine
dayandırdıkları beşinci imam Ebû-Ca'fer
Muhammed'ül-Bâkır, "İslâm, sözle ve işle meydana
çıkar; insanların bütün fırkaları da bu esasa
inanmışlardır; bununla insanların kanları
korunur; miras ve nikâh hükümleri, haklarında
yürütülür. Namaz, zekât oruç ve haccı edâ eden
kişiler, küfürden çıkmışlardır, imana
girmişlerdir" buyurduğu gibi altıncı imam
Ca'fer'üs-Sâdık da "İslâm, insanlardan görülen
amellerdir ki onlar da Allahın bir olduğunu,
Muhammed'in, rahmet ve esenlik ona ve soyuna,
Allah elçisi bulunduğunu söyleyip namaz kılmak,
zekât vermek, haccetmek ve oruç tutmaktır"
buyurmuştur (Abd'ül-Huseyn Şeref'üddîn'i Âmilî:
El-Fusûl'ül-Mühimme fî Te'lîf'il-Ümme; 2. basım,
Necef-i Eşref- 1375 H. Fasl: IV, s. 18-19).
Ehlisünnette de hüküm böyledir; güvenilir hadis
kitapları buna dair bir çok hadisi ihtiva eder.
İlk üç halife, sırasiyle halifelik makamına
gelmişler, İslâm'a hizmetleri dokunmuştur. Bu
bakımdan onlar hakkında Şîa'nın kötü sözler
söylediği, yahut, Allah korusun, onların dinden,
imandan çıkmış oldukları hakkında kanaat
beslediklerine dair söylenen söyler, ya
bilgisizlikten doğan, yahut taassup yüzünden
uydurulan sözlerdir. Kaldı ki birisinin
halifeliğini kabul etmemek dinsizlik ve küfür
olsaydı, sahâbeden onlara bey'at etmemekte ısrar
eden Sa'd ve Hubab b. Münzir'in, Alî'ye uyup I.
Halife'ye bey'at etmiyenlerin Allah korusun,
kâfir olmaları gerekirdi.
Ümm'ül-mü'minîn Âişe'ye gelince:
Şîa, onun hatâ ettiğnini, eski bir kine uyduğunu
kabul eder; fakat aleyhinde, hele olmayan bir
şeyi ona isnat ederek iftirada, kesin olarak
bulunmaz; çünkü Şîa, Kur'an'a tâbidir. Kur'ân-ı
Kerim'de Mustalakoğulları savaşından dönülürken
konaklanan bir yerde deveden inan ve bu sırada
yiten gerdanlığını arayıp gecikerek sonradan
kafileye kavuşan Hz. Âişe hakkındaki iftirayı
Kur'ân-ı Mecîd, XXIV. sûrenin 11-26. âyetlerinde
reddetmiş, 27-31. âyetlerde de evlere izin
alınmadan girilmemesini, kadınların
örtünmelerini buyurmuştur. Bu bakımdan böyle bir
şey söylemek Şîa'ya en haksız bir iftirada
bulunmaktır (A. Gölpınarlı: Kur'ân-ı Kerîm ve
Meâli; İst. Remzi K. 1958, c.II, Açıklama;
s.LXXXVII-LXXXVIII).
ABDULLAH B. SEBA MASALI
Soru 12: Şîîliği Yemenli bir Yahudi dönmesi olan
Abdullah b. Sebâ'nın kurduğunu söyleyenler var;
bu hususu açıklar mısınız?
Bu masal, yüzyıllar boyunca söylenmiş durmuştur;
hâlâ da söyleyenler, uykusu gelenleri uyutanlar
var. Abdullah b. Sebâ Yemen Yahudilerindenmiş.
Müslüman olmuş, fakat Musevi iken Yûşa'
hakkındaki kanaatini İslâm'da Alî'ye tatbik
etmiş. Her Peygamberin bir vasıysı olduğu, Hz.
Muhammed'in vasıysinin de Alî bulunduğu fikrini
ortaya atmış. Hz. Peygamber'in son zamanlardaki
tekrar dünyaya geleceği inancı da bu adamın
icadıymış. İbnu Emet'is-Sevdâ, yâni Kara
Halayığın oğlu diye anılan bu zatın, Kûfe,
Basra, Şam ve Mısır illerini dolaşıp düşüncesini
yaydığı, Ebû-Zerr, Ammâr, Ebû-Bekr'in oğlu
Muhammed, Ebû-Huzeyfe'nin oğlu Muhammed, Üdays
oğlu Abdürrahman, Sûhân oğlu Sa'saa gibi
kadirleri yüce ashâbı, Mâlik'ül-Eşter gibi büyük
tâbiîleri kandırdığı, onları da kendi
düşüncelerine yardımcı yaptığı, sonunda III.
Halife aleyhindeki ayaklanmayı başarıp onun
öldürtülmesini sağladığı söylenegelmiştir. Hz.
Alî'ye bey'atten sonra Talha ve Zübeyr'in,
Ümm'ül-Mü'minin Âişe'yi de kendilerine uydurup
Basra'ya gitmelerinden ve Küçük Cemel olayından
sonra iki taraf uzlaşmışken Abdullah, kendine
uyanları kışkırtmış, iki tarafa geçen Sebeîler,
geceleyin birden saldırmışlar, böylece de Cemel
savaşı olmuş. Hattâ Ebû-Zerr, servetin
biriktirilmemesi hususunda bile bu adama uymuş;
Şam'da Muâviye'yle arası bu yüzden açılmış.
Abdullah b. Seba da bu fikri Mezdekîlerden
almış. İbni Sebâ, hulûl inancını da yaymış. Ona
nazaran Alî, Allahın mazharıymış, bu yüzden İbni
Sebâ'ya inananlar, onun peygamber, Alî'nin de
Allah olduğunu kabul etmişler. Hz. Alî, bir
rivâyette onu, yetmiş kişiyle yaktırmış, bir
rivâyette de Medâin'e sürdürmüş. İlk Gaalî, yâni
Alî hakkında aşırı inanç sahibi fırka, ondan
türemiş (Ebî-Muhammed'il-Hasan b.
Mûsâ'n-Nevbahtî: Fırk'uş-Şîa; Muhammed Sâdık Âlu
Bahr'il-Ulûm'un hâşiyeleriyle; Necef-Haydariyye
Mat. 1355 H.1936, s.22-23; Hâc
Abdullah'ul-Mamkaanî: Tenkıyh'ul-makaal fî
Ahvâl'ir-Ricâl, Necef-1349, II, s.183-184). Ne
gariptir ki Ebû-Zerr sürülürken, Abdullah b.
Mes'ûd ve Ammâr dövülürken, III. Halife'nin
aleyhinde bulunanlar, her yerde felâketlere
uğrarken bu adama hiç kimse dokunamıyor; hiçbir
yerde tâkıybe uğramıyor ve Cemel savaşından
sonra bu adam, tarih sahnesinden çekili veriyor!
Hicrî altıncı yüzyılda (XII) yaşayan İbnu
Asâkir, bu masalı, Seriyy b. Yahyâ'nın Şuayb'den
rivâyetiyle Seyf b. Ömer adlı birisinden alıyor.
Yedinci yüzyıl (XIII) târihçilerinden İbni Esîr,
"Târih'ul-Kâmil"inde, Tabarî'den, sekizinci
yüzyıl (XIV) târihçilerinden İbni Haldun,
"El-Mubtede'u ve'l-Haber"inde gene Tabarî'den,
Ebü'l-Fidâ', "El-Muhtasar"ında İbni Esîr'den,
İbni Kesîr, "El-Bidâyetu ve'n-Nihâye" de gene
ondan, İbni Ebî-Bekr, "E't-Temhîd"inde Seyf'ten
ve İbni Esîr'den, Zehebî "Târih'ul-İslâm"ında,
Tabarî'den ve Seyf'ten, X. yüzyılın ilk
yıllarında (XVI) ölen Mîr Hond, "Ravzat'us-Safâ"
da Tabarî'den, oğlu Gıyâsüddîn, "Habîb'üs-Siyer"
de, "Ravzat'us-Safâ" dan nakletmekte. Görülüyor
ki bunların içinde, bu masalı İbni Ebî-Bekr,
İbni Esîr'den ve Seyf'ten, İbni Asâkir,
Seyf'ten, Zehebî, Seyf ve Tabarî'den, öbürleri
doğrudan doğruya Tabarî'den rivâyet ediyorlar.
Sonra gelen doğulu ve batılı târihçilerle
müsteşrıklerin hepsinin kaynağı, Tabarî'dir.
Tabarî de bunu, Seriyy b. Yahyâ adlı birisinden,
Şuayb vasıtasiyle rivâyet ediyor. Zehebî, bir
rivâyette Yezîd adlı birinden, o, Atıyye'den, o
da Seyf'ten nakletmekte; öbür rivâyeti, gene
Seyf'e dayanmakta.
Tabarî'yi Seyf'e bağlayan Seriyy kimdir? Seriyy
b. Yahyâ b. Ayâs 167 de, yâni Tabarî'nin doğumu
224 olduğuna göre o, doğmadan elli yedi yıl önce
ölmüştür. Şa'bî'nin amcasının oğlu Seriyy b.
İsmâil olmasına hiç imkân yok; çünkü o zât, 103
hicrîde ölmüştür, kaldı ki Taberî Seriyy b.
Yahyâ diye bu adamın babasının adını da anmakta.
Seriyy b. Yahyâ b. Seriyy, 327 de ölmüştür;
fakat bu zat, ne kimseden bir şey rivâyet
etmiştir, ne de ondan rivâyet eden var.
Râvîlerden olup 258 de ölen Seriyy b. Âsım b.
Sehl ise Zehebî'nin "Mizân'ül-İ'tidâl" ve
"Lisân'ül-Mizân" ında yalancılıkla
belirtilmektedir. Şuayb bilinmeyen biridir.
Zehebî'nin senedindeki Atıyya, 110 da ölen
Atıyyat'ül-Avfî mi, yoksa 121 de ölen Atıyya b.
Kays mi? Birincisi olamaz, çünkü Seyf'in ölümü
170 ten sonradır; öbürüyse Şamlıdır; Seyf'le hiç
görüşmemiştir; Yezîd'in de kim olduğu belli
değil.
Şimdi gelelim Seyf b. Ömer'e:
Üseyyid kabilesenin Temîm boyundan birkaç
oymağın birleşmesinden meydana geldiği için aynı
anlamı veren Bercemî diye anılan bu adam, Kûfeli
olup Bağdad'a yerleşmiş, Harun-ür Reşid'in
zamanında, 170 hicriden sonra ölmüştür.
"El-Futûh'ul-Kebîr ve'r-Ridde" adlı kitabında,
Hz. Peygamber'in vefâtından III. Halife'nin
halifeliğine kadar geçen olayları anlatır ve I.
Halife'ye karşı gelen Müslümanları mürted sayar;
doğu Roma, Şam, Filistin ve İran fütûhatından
bahseder. Bir de "El-Cemelu ve Mesîru Âişeti ve
Alî" adlı kitabı vardır; bunda da III.
Halife'nin aleyhindeki ayaklanmayı, III.
Halife'nin şehit edilişini ve Cemel savaşını
anlatır.
Seyf, bu iki kitabında, yüz elliye yakın
kahramanı, Hz. Peygamber'in sahabesi arasında
anmaktadır ki bunların hiç biri, Hz. Peygamber'i
görmek şöyle dursun, varlık âlemine ayak
basmamıştır. Hattâ bunlar arasında,
Mu'cem'ül-Büldân, Merâsıd'ül-İttılâ' gibi İslâm
coğrafya kitaplarına geçen bâzı şehirler de, bu
kahramanlara nisbetle anılmıştır ki bu
şehirlerin hiç biri, hiçbir vakit kurulmamıştır!
Seyf hakkında Ricâl bilginlerinin fikirlerini de
yazalım:
233 te vefât eden Yahyâ b. Muin, "rivâyetleri
zayıftır, gevşektir", 303 te vefât eden Nesâî,
"ne rivâyetine güvenilir, ne emniyet edilir;
zayıftır", 316 da vefât eden Ebû-Dâvûd,
"değersizdir, çok yalan söyler", 327 de vefât
eden İbni Ebî-Hâtem, "rivâyetlerini terk
etmişlerdir", 353 te vefât eden İbn'üs-Sekn,
"zayıftır" diyor. 354 te vefât eden İbni
Hıbbân'a göre "uydurduğu rivâyetleri güvenilir
adamlar ağzından nakleder; zındıklıkla
yerilmiştir; rivâyet uydurur denmiştir", 385
vefât eden Dâru Kutnî, "rivâyetleri zayıftır,
terkedilmiştir", 405 te vefât eden Hâkim,
"rivâyetlerini terk etmişlerdir, zındıklıkla
töhmetlenmiştir" diyor; 817 de vefât eden
Fîrûzâbâdî, "zayıftır" hükmünü veriyor. 852 de
vefât eden İbni Hacer, "çok zayıftır", 911 de
vefât eden Süyûtî, "çok zayıftır", 923 de vefât
eden Safıyyüddîn, "onu çok zayıf saymışlardır"
hükmüne varıyor.
Bu adam, Hz. Peygamber'in son zamanda, Üsâme
ordusunu sevke gayret etmesi, vefâtlarından
sonra I. Halife'ye bey'at edilmesi, I.
Halife'nin zamanında zekât vermeyenler hakkında
öyle haberler yayıyor ki bunların hiç birinin,
hem Şîa, hem Ehlisünnet hadis kitaplarında ve
hadislere dayanan târihlerde, gerçekle en küçük
ve en uzak bir ilgisi bile yok.
İşte Abdullah b. Sebâ', bu adamın
muhayyilesinden doğan ve masal kahramanından,
yaptığı işler de, bu uydurma kahramana
yaptırılan uydurma işlerden başka hiçbir şey
değil; yâni İbni Sebâ', biraz Ammâr'ın, biraz da
Ebû-Zerr'in hayatlarından ilham alınarak bu
adam, tarafından uydurulmuş ve gerçekte anadan
doğmamış, yaşamamış bir adamdır. Fakat Seyf'e,
düşünmeden inananlar, rivâyetlerini, incelemeden
alanlar, bilhassa Taberî'den rivâyette
bulunanlar, Şîî olsun, Sünnî olsun, böyle bir
adamın yaşadığına inanmışlar, İslam ülkelerini
sömürme siyasetinin ortaya attığı müsteşrıklerse
onun Yemenli oluşunu, Yahudilikten dönmüş
olmasını, III. Halife aleyhine yakalananların
Mısır ve Irak'tan gelmelerini, Şîîliğin daha
fazla İran'da yayılmasını, İmâm Huseyn'in
zevcelerinden birinin, son İran hükümdarının
kızı bulunmasını, türlü bağlantılarla süsleyip
püsleyerek bu masala bir de dinî-siyasî ve
içtimaî ilmek atmışlar, çeşitli kanaatler
uydurmuşlardır (Seyyid Murtazâ'l-Askerî'nin
«Abdullah b. Sebâ'» adlı târihî tenkıyd ve
tahlile dayanan kitabına, Seyyid Ahmed-i Zincânî
tarafından "Merd-i efsâneî-i târîh, Rivâyethâ-yı
Seyf; Abdullah b. Sebâ' ve Gavgaa-yı Sakıyfe"
adlı Farsçaya tercemesine, Tehran–Cilt-i evvel,
I. Basım, 1384 H. ve Esed Hayder'in
"El-İmâm'us'Sâdık ve'l-Mezâhib'il-Erbaa" adlı
kitabına b. Cüz. VI, Necef-i Eşref, 1383 1963,
s.247-282).
Soru 13: Sizce Şîîliğin, eski İran saltanatının
II. Halife tarafından yıkılması, yahut İmâm
Huseyn'in zevcelerinden birinin İranlı olması
gibi şeylerle hiç mi ilgisi yoktur?
Sâideoğulları sofasında, ansârın, muhâcirlere,
sizden bir emîr olsun, bizden de bir emîr
dediklerini duyduğu vakit Hz. Alî, neden
Rasûl'ullah'ın ansâr hakkında, iyilerine
iyilikle muamele edilmesini, kötülükte
bulunanların bağışlanmasını tavsiye ettiğini
söylemedi Kureyş buyurmuş, bunda hilâfet
hakkında ne gibi bir delil var sorusuna da,
emîrlik onlarda olabilseydi, onları bize tavsiye
etmezdi demiş, sonra Kureyş neyle delil getirdi
diye sormuştu. Biz Rasûl'ullah'ın şeceresindeniz
(O'nun boyundanız) dediler denince de, evet
demişti, şecereyle (boy ağacıyla) delil
getirdiler; fakat mevyevi (Ehlibeyti) yitirdiler
(Nech'ül-Belâğa; Muhammed Abduh şerhiyle, Kahire
– 1321, I, s.216).
Hilâfeti kendisinin meşrû' hakkı bilen, bu
hususta Hz. Peygamber'in sözlerine dayanan
Alî'nin, I. Halife'ye bey'at etmemesi, sanıldığı
gibi hilâfet hakkındaki toplantıda
Haşimoğullarının ve kendisinin bulunmamasından
ileri gelmiş bir kırgınlığın sonucu değildi;
nitekim sofada toplananların da bu toplantısı,
Hz. Rasûl'ün cenazesini bile bırakıp bu işe
girişmeleri, ümmetin imamsız kalması kaygısından
doğmamıştı. II. Halife'nin, Abbâs'ın bey'atini
sağlamak için geceleyin, I. Halife'yi,
Ebû-Ubeyde'yi ve Mugıyra'yı alarak onun evine
gitmesi, sonradan Alî'nin evinde toplananları,
içeride Fâtıma da var sözüne, varsın olsun deyip
evi, evdekilerle yakacağını söyleyip tehdit
etmesi, Hz. Fâtıma'nın vefâtınadek Alî'nin,
Şıkşıkıyya hutbesinde ilk üç halife hakkındaki
sözleri, hilâfeti zamanında, Gadîru Humm
hadisini duyanların tanıklığını istemesi, bu
işin İran'la, İranlılıkla hiçbir ilgisi
olmadığını açıkça göstermektedir.
Şîîliğin Irak ve İran'da yayılmasının sebebi,
bilhassa müsteşrıkler ve onların her sözünü
doğru sayanlar tarafından ortaya atılan uydurma
sebeplerden değil, Alî'nin Kûfe'yi merkez
edinmesinden ve sonra da Emevîlerin, İslâmî
esaslardan ayrılıp Arap milliyetine dayanan bir
siyaset gütmelerinden, Arap olmayan Müslümanları
"Mevâlî-köleler" saymalarından, onları daima
kendilerinden aşağı görmelerinden doğmuştur.
Arap olmayanların, Emevîlerin düşman oldukları
Alî'ye ve Alî evlâdına bağlanmaları, Emevîlerin
bu aşırı milliyetçi siyasetinden meydana
gelmiştir.
Bugün İran'da, Hindistan'da, Suriye'de ve
Şam'da, Anadolu'da, hatta Medine-i Tayyibe'de
Şîîler vardır; bütün bunları İran'a ve İran
milliyetine bağlamak, gerçekten tamamiyle uzak,
hayalî bir görüşün sonucu olabilir; kaldı ki
İran'ın, tümden Şîî oluşu, o kadar eski de
değildir ve İran'da bugün bile, azınlık olmakla
beraber Sünnîler vardır.
İMÂMİYYE, ANA İNANÇLARI, ONİKİ İMÂM
Soru 14: Şîa, tek bir mezhebe mi bağlıdır?
Bugün Şîa denince ilk olarak akla "İmâmiyye"
mezhebi gelir.
"İmâmiyye" imâmeti, mezhebin usulünden, yâni temel
inançlarından kabul eden ve Hz. Peygamber'den
sonra Oniki İmâm'ın imâmetine inanmayı şart bilen
mezheptir. Oniki İmâm kabul ettiğinden dolayı bu
mezhebe "İsnâ-aşeriyye", yâni Onikiler mezhebi
dendiği gibi hem ibadet ve muamelelerde, hem
inançta, bilhassa İmâm Ca'fer'üs-Sâdık'ın,
atalarından naklettiği hadislere dayandığından
"Ca'feriyye" de denir ve bu mezhebe uyanlara, daha
ziyade Ca'ferî denegelmiştir.
Soru 15: Ca'ferîler, inançta, ibadet ve
muamelelerde neye dayanırlar?
Ca'ferîlikte dört asıl vardır:
Kitap, sünnet icmâ' ve akıl.
Kitaptan maktan Kur'ân-ı Kerîm'dir. Ca'ferîler,
"şüphe yok ki Kur'ân'ı biz indirdik ve şüphe yok
ki onu mutlaka koruyucu biziz elbette" meâlindeki
âyet (XV, 9) mûcebince Kur'ân'a bir teksözün bile
eklenmediği gibi, ondan bir tek sözün bile
çıkarılmadığına, bugün elimizdeki Kur'ân'ı
Mecîd'in indiği gibi kaldığına inanırlar (Kur'ân-ı
Kerîm ve Meâli; II, Açılama; s. XXII, XXIV).
Ancak, "Kur'ân'ı, reyiyle yorumlayan, ateşte
yerini hazırlasın" hadisine göre
(Künûz'ül-Hakaaık, II, s. 175), ancak gene Kur'ân
ve Hz. Muhammed'le Ehlibeyt, yâni Ondört mâsûm
yorumlayabilir. Anlamı apaçık olan âyetlerden
başka âyetleri yorumlamak, onların hakkıdır. Allah
Kur'ân'ı vahiyle Peygamber'ine bildirmiş, oniki
imâm ve Hz. Fâtıma da peygamberden tebelluğ
etmişlerdir.
Sünnet, yâni Hz. Peygamber'in hadisleri ve on dört
mâsûmun, Hz. Peygamber'den rivâyetleri, kitabı
açıklar ve yorumlar. Meselâ Kur'an'da namazın farz
olduğu, bir çok âyetlerde bildirilmiştir. Fakat
namazın nasıl kılınacağını, rikâtları, namazda
okunacak sûreler, rükûda, secdede, oturunca neler
okunacağı v.s., Kur'an'da bildirilmemiştir.
Bunları, Rasûl'ullah'ın ve Ehlibeytinin
sözlerinden anlamatayız.
Bu ikinci asıl (huccet, delîl), yâni sünnet, Hz.
Peygamberin ve Ehlibeytinin sözleri ve yaptıkları
işlerle, birisini yaparken görüp menetmedikleri,
yâni sözle, işle ve doğru buluşla (kavlî, fi'lî,
takrîrî) bildirdikleri şeylerdir.
Üçüncü huccet, İcmâ'dır; yâni İmâmiyyenin bir
şeyde ittifakıdır. Bu, onların bir şeyde ittifak
ettiklerinden dolayı, İmam'ın tasvibini izhar
ettiği için huccettir.
Kitapta, sünnette bulunmayan, hakkında icma'da
olmayan bir şeyde hüküm, akla düşer.
Şunu da söylememiz gerektir ki herkes, Kur'ân-ı
Mecîd'den, sünnetten, icmâ'dan hüküm çıkaracak
bilgi ve bilgide rüsûh kudretine sahip olmadığı
gibi herkes, aklıyle de bir şeye, yerinde hüküm
veremez. Bunun için ümmet, İmâmiyye'ye göre ikiye
ayrılır:
Müçtehid, Mukallid.
Müçtehid, bu dört asla göre hüküm çıkarmak
kudretini elde etmiş, adalet sahibi kişidir;
mukallitse, onu taklit eden, yâni hükümde ona uyan
kişidir ve ictihâd kapısı, insanlar, daima yeni
şeylerle karşılaşabilecekleri için hiçbir vakit
kapanmamıştır ve kapanamaz da. Yalnız dinin
usulünde ictihad olamaz. Herkesin, Allahın
varlığını ve birliğini, peygamberliği ve ahireti,
akliyle, fikriyle gerçeklemesi gerekir.
Soru 16: Dinin usulü ve fürû'u nelerdir?
Ca'ferîlerde dinin usulü, yani temelleri beştir:
I. Tevhîd, yâni Allahın var ve bir olduğuna
inanmak. Bu da dört esasa dayanır. İlki, Tevhîd-i
zâtîdir. Allahın zâtı, her şeyden münezzehtir;
yücedir. Birdir; ortağı, benzeri, danışacağı,
görüşeceği biri yoktur. Varlığı kendisindendir;
cismi, şekli, mekânı yoktur. Kudreti ve bilgisi
her şeyi kaplamıştır. İkinci esas Tevhîd-i
sıfâtîdir. Allah daimî olarak diridir; evveline
bir evvel tasavvur edilemiyeceği için kadîm,
sonuna bir son düşünülemiyeceği için de bâkıydir.
Her şeye gücü yeter; gücü yettiğinden de irade
sahibidir. İradesini zorlayacak bir nesne yoktur;
iradesiyle her şeyi, hikmetle yoktan var eder.
Buyruklarını vahiy yoluyle ve melekle
peygamberlerine bildirir; bu bildiri, kelâm olarak
tecelli eder; kelamında da gerçektir. Her şeyi,
olmadan ve olduktan sonra bildiği gibi sonunu da
bilir. Bilgisi dolayısıyla duyulan ve görülen
şeyleri de kavrar; kulakla, gözle değil,
bilgisiyle duyandır, görendir. Bu sıfatlarda
zâtının aynıdır. Aynı olmasa bunların, ya sonradan
meydana gelmesi, yahut zâtiyle beraber evvellerine
evvel olmasına icap eder. Birinci şık kabul
edilirse Allahın, bir zaman duymaz, görmez,
bilmez… olması icap eder; ikinci şık kabul
edilirse, zâtiyle sıfatlarının da kadîm olması
lâzım gelir ki, bu şirktir. Bu yüzden sıfatları,
zâtının aynı olarak kabul edilir. Üçüncü esas,
Tevhîd-i halkıydir; her şeyi o yaratmıştır.
Yaratışında bir ortağı, yardımcısı yoktur.
Dördüncü esas da Tevhîd-i ibâdetidir. Yâni ibadet,
ancak ona mahsustur. Allah'tan başka bir meleğe,
peygambere, imama ibadet edilmez; kulluk ancak
onadır. Ama şefaat gerçektir; bu bakımdan meselâ
Peygamber ve Ehlibeyti hakkıyçin, Kur'ân hakkıyçin
Allaha dua edilebilir; zaten Hz. Muhammed'e ve
âline salâvat, namazın da, duanın da kabul
şartıdır (Şifâ'dan, Deylemî'den, Tabarânî'nin
Evsat'ından, Hafâcî'in Şerhu Şifâ'sından naklen
El-Gadîr, II, s. 304).
II. Nübüvvet. Allah, seçtiği kullarına, Cebrâil
vasıtasiyle ve vahiy yoluyle ümmete bildirmek
üzere emirlerini teblıyğ eder. Peygamberler,
insanların en üstünleri, kulların en
hayırlılarıdır. Onlar emîndirler; mâsumdurlar;
teblıyğde bir hata etmezler. Onlardan küçük,
büyük, hiçbir günah sâdır olmaz. Âdem'den Hz.
Peygamber'e kadar yüz yirmi dört bin peygamber
geldiği rivâyet edilmiştir. İçlerinden Nûh,
İbrâhim, Mûsâ, İsâ ve Hz. Muhammed'in, en üstün
oldukları da XXXIII. Sûrenin 7. âyetinde
bildirilmiştir. Hz. Muhammed, bunların en üstünü,
kulların en hayırlısıdır. En büyük mucizesi
Kur'ân'dır. Şeriat sahibi olsun, olmasın, bütün
peygamberlerin sonuncusudur; peygamberlik onunla
bitmiştir.
III. İmâmet. Her peygamber, dininin muhafazası
için kendisinden sonra ümmeti arasında, dininin
hükümlerine göre hükmedecek ve kendisine halef
olacak birisini, Allahın emriyle bildirmiştir; Hz.
Muhammed de Alî'yi imâm olarak bildirmiş, Alî'den
sonra da on bir evlâdının imâmetini söylemiştir.
İmamlar da, din hükümlerini ifâda bir hataya
düşmemeleri için mâsûmdurlar. Son imam olan Mehdî
sağdır ve son zamanda zuhur edecek, zulümle dolan
dünyayı adaletle ihya edecektir.
IV. Maâd. Ölümden kıyamete kadar berzah ve en
sonra kıyamet gerçektir. Kıyamete dair Kur'ân'ı
Kerîm'de ve hadislerde geçen mizân, soru hesap,
sırat, şefaat, cennet, cehennem hepsi gerçektir;
bunların hiç biri akılla yorumlanamaz; keyfiyetini
de bilemeyiz; fakat hepsi gerçektir.
V. Adâlet. Allah âdildir. İyiye, iyiliğine
karşılık mükâfatta, kötüye kötülüğüne karşılık
mücazatta bulunması, adaletinin icâbıdır. Bu
bakımdan her şey, Allahın takdiriyle olmakla
beraber kulların, Allahın dilediği güçle
yaptıkları iyilik ve kötülük, kendi iradeleriyle
yapılmaktadır. Allah herkesin ne yapacağını bilir;
fakat bu bilgisi, kula o işi zorla yaptırmaz. Eğer
böyle olsaydı, yâni iyiliği ve kötülüğü Allah
yaptırsaydı, peygamber yollaması, kitap
göndermesi, iyilikte bulunanı mükâfatlandırması
abes, kötülükte bulunanı azaplandırması zulüm
olurdu; Allah'sa hem abes iş işlemez, hem de
zulümden münezzehtir.
İşte herkesin bu beş asla, aklıyla inanması
gerektir; bu inançta içtihat ve taklit olamaz.
Bu beş aslın beşine de inanan mü'mindir; imâmet ve
adalete inanmayan, İslâm'dan çıkmış sayılmaz. Bu
bakamdan tevhid, nübüvvet ve maâda, dinin
asılları, imâmet ve adalete mezhebin asılları da
denir.
Dinin fürû'u iki kısma ayrılır:
I. İbadetler, bunlar ondur: Namaz, oruç, hac,
zekât, humüs, cihad, tevellâ, teberrâ, iyiliği ve
Tanrı buyruklarını bildirmek, onları halka
emretmek (emr bi'l-ma'rûf), kötülüğü nehyetmek
(nehy an'il-münker):
Bunların bir kısmı, bedenîdir; namaz ve oruç gibi.
Bir kısmı yalnız, malîdir; zekât, humüs, yâni
muayyen şeylerde, beşte bir payın Hz. Muhammed
soyundan gelen yoksullara verilmesi gibi. Bir
kısmı, hem bedenî, hem malîdir; hac ve cihad gibi.
Bir kısmı bilgiye dayanır. İyiliği buyurmak,
kötülüğü nehyetmek gibi. Bir kısmıysa kalbîdir;
Hazreti Muhammed'i ve soyunu sevmek, sevenleri de
sevmek (tevellâ), sevmeyenleri ve semyenleri
sevenleri sevmemek (teberrâ) gibi.
II. Muâmelâl. Alım satım, borç, rehin, vakıf,
hibe, kadın almak, boşamak v.s. gibi.
III. Dînî bir kusur veyahut suç sonucunda
çekilecek malî, bedenî cezalar.
İbadetlerle muamelât ve cezalar, Ca'ferî mezhebine
ait fıkıh kitaplarında, bütün teferruatiyle mevcut
olduğundan bunlar hakkında bilgi vermiyoruz.
Bunlara fürû' denmesi, inkâr etmemek şartiyle
yapmayanların suçlu olacaklarından, fakat dinden
çıkmayacaklarından dolayıdır.
Soru 17: İmâmiyye'nin on iki imam kabul etmelerine
sebep nedir?
Hz. Peygamber, bu iş, yâni inananların ve
Müslümanlığın yüceliği, insanların düzgün bir
halde bulunuşu sürer gider ve on iki kişi, onlara
halife olur; işlerini düzene sokar, hepsi de
Kureyş'dendir buyurmuştur (bu meâlde sekiz hadis
vardır; Sahîhu Müslim, İst. Mat. Âmire-1332. VI,
s. 3-4). Buhârî'deki aynı meâldeki hadisi,
Künûz'ül-Hakaaık da almıştır (II, s.204)
Tirmizî'nin "Sünen" inde aynı meâldeki hadis,
Ahmed b. Hanbel'in "Müsned" inde olduğu gibi İbni
Hacer de aynı hadisi "Savâık" da zikreder ve
Tabaranî'nin de aldığını söyler.
Müstedrek'üs-Sahîhaynde, Hz. Peygamber'in,
kendisinden sonraki halifelerin, Mûsâ Peygamber'in
nakıybleri sayısınca oniki olacağını bildirdiği
zikredilir. Seyyid Süleyman-ı Belhî,
Yenâbî'ul-Mevedde'de, Ehlisünnet muhaddislerinden
naklen bu meâldeki hadisi anarken, hepsinin de
Hâşimoğullarından olacağını buyurduğunu kaydeder
(Fadâil'ül-Hamse, II, s. 23-26).
"Benden sonra hilâfet otuz yıldır; ondan sonra
saltanat başlar" meâlinde nakledilen hadise
dayanır (Câmi', II, s. 11), I. Halife'den başlar
ve İmâm Hasan'ı da katarsak, halifelerin sayısı
beşte biter. Akla gelmiyecek zülüm ve ihanetleri
yapan, dini hiçe sayan Ümeyyeoğullarıyle
Abbasoğullarını sayarsak sayı, on ikiyi kat kat
aşar. Hadisi, ümmetten, zaman zaman, adalet sahibi
on iki halife geleceği yolunda yorumlamamız
içinse, hiçbir delâlet yoktur ve bu yorum, zoraki
ve maksada dayanan bir yorum olur. Kaldı ki
İmâmiyye – İsnâ-aşeriyye, hazreti peygambere,
vasıyleri sorulduğu zaman "Alî, kardeşim, vârisim,
vasıym, benden sonra da her inananın velîsidir;
sonra oğlum Hasan, sonra Huseyn, sonra da Huseyn
evlâdından dokuz kişidir; Kur'ân onlarladır, onlar
Kur'ân'la; onlar, Havuz kıyısında bana
ulaşıncayadek birbirlerinden ayrılmazlar"
buyurduğunu, hatta onları adlariyle saydığını
söyler (Sultân'ul-Vâızıyn-i Şîrâzî: Şebhâ-yı
Pîşâver, IX. Basım; Tehran – 1348 II. 1344 Ş.H.
Ferâid'us-Sımtayn, Manâkıb-ı Hârzemî, Manâkıb'ı
İbni Magaazilî, Fusûl'ül-Mühimme, Matâlib,
Tezkire-i Sıbt b. Cevzî, Meveddet'ül-Kurbâ v.s.
den naklen Yenâbî'ul-Mevedde; s. 988-998).
Aynı zamanda Ca'ferîler, her imamın, kendisinden
sonraki imamın imametini bildirdiğine, on ikinci
imamınsa Mehdî olup hayatta bulunduğuna zuhur
edeceğine inanırlar.
Soru 18: On iki imam ve on dört mâsûm kimlerdir?
Neden bunlara mâsûm denmektedir?
On iki imam, Hz. Alî, ondan sonra oğlu İmâm Hasan,
ondan sonra kardeşi İmâm Huseyn ve onun soyundan
gelen dokuz kişidir. Bunların adlarını, doğum ve
vefat târihlerini sırasiyle yazalım:
I. İmâm Aliyy'ül Murtazâ. İmâmiyye,
Emîr'ül-mü'minîn lakabını ancak Alî hakkında
kullanır. Araplarda adet olduğu gibi büyük oğlunun
adiyle ve Hasan'ın babası anlamına Ebü'l-Hasan
künyesiyle anılır. Ebû-Türâb, yâni toprak babası
da lâkaplarındandır. Hz. Peygamber'in amcaları
Ebû-Tâlib'in oğludur. Anneleri, Hz. Peygamber'in
dördüncü atası Hâşim'in oğlu Esed'in kızı
Fâtıma'dır. Fil yılının otuzuncu senesi Recebinin
on üçüncü Cuma günü tanyeri ağarırken Kâbe'nin
içinde doğmuş (29.VII.599), hicretin kırkıncı yılı
Ramazan ayının on dokuzuncu günü Abdürrahman b.
Mülcem tarafından başından zehirli kılıçla
vurulmuş, yirmi birinci gecesi vefât etmiştir
(9.II.661). Necef-i Eşref'te türbeleri bulunan
yere defnedilmiştir.
II. İmâm Hasan b. Alî. Lâkapları Müctebâ ve
Zekî'dir. Babaları Alî, anneleri Hz. Peygamber'in
kızı Fâtıma'dır. Hicretin ikinci, yahut üçüncü
yılı Ramazan ayının on beşinci gecesi doğmuş
(12.III, yahut 1.III.623, yahut 624) ismini Hz.
Peygamber koymuştur. Hicretin ellinci yılı
Saferinin yirmi dokuzuncu günü, Muâviye tarafından
kandırılan zevcesi Ca'de tarafından zehirlenerek
şehit edilmiştir (28.III.670). Künyeleri
Ebû-Muhammed'tir. Medine'de Bakı' mezarlığından
medfundur.
III. İmâm Huseyn. Lâkapları Sıbt ve Şehîd'dir.
Babaları Alî, anneleri Fâtıma'dır. Hicretin
üçüncü, yahut dördüncü yılı Şa'ban ayının üçüncü
günü Medine'de doğmuştur (19.1.625 yahut 8.I.626).
Künyeleri Ebû-Abdullah'tır. Hicretin altmış
birinci yılı Muharremin onuncu günü Kerbelâ'da
şehit edilmiştir (12.X.680). Kerbelâ'da medfundur.
IV. İmâm Alî. Lâkapları, ibadet edenlerin zîneti
ve secde edenlerin efendisi anlamlarına gelen
Zeyn'ül-Âbidîn ve Seyyid'üs-Sâcidîn'dir. Babaları
İmâm Huseyn, anneleri, son İran hükümdarı
Yezdcürd'ün kızı olan Şâh-zenân diye anılan
Şehribânû'dur. Hicretin otuz sekizinci yılı Şaban
ayının beşinci günü Medine'de doğmuştur (6.I.659).
Künyeleri Ebû-Muhammed ve Eb'ül-Hasan'dır.
Hicretin doksan beşinci yılı Muharremin yirmi
ikinci günü Emevîlerden Hişâm'ın buyruğu ile
zehirlenerek şehid olmuşlardır (17.X.713).
Medine'de Bâkı'de İmâm Hasan'ın yanında medfundur.
V. İmâm Muhammed'ül-Bâkır. Babaları İmâm
Zeyn'ül-Âbidîn, anneleri, İmâm Hasan'ın kızı Ümmü
Abdullah Fâtıma'dır; bu suretle baba ve anne
tarafından Haşimî'dir. Hicretin elli yedinci yılı
Saferinin üçüncü günü Medine'de doğmuştur
(16.XII.676). Künyeleri Ebû Ca'fer'dir. Lâkapları,
ilim ve hikmeti yaran, künhüne varmış olan
anlamına Bâkır'dır. Vefâtları hicretin yüz on
dördüncü yılı Zilhiccenin yedinci günü Hişâm
tarafından zehirlenmek suretiyledir (28.I.733).
Medine'de, Bakı'de, babalarının yanında medfundur.
Ca'ferî mezhebinin esasları ve fıkhı, İmâm
Muhammed'le oğlu Sâdık'ın rivâyetlerine dayanır.
VI. İmâm Ca'fer'us-Sâdık. Babaları İmâm
Muhammed'ül-Bâkır, anneleri Ebû-Bekr'in oğlu
Muhammed'in oğlu Kaasım'ın kızı Ümmü Ferve'dir.
Annelerinin anneleri de Ebû-Bekr'in oğlu
Abdürrahman'ın kızı Esmâ'dır. Doğumları hicretin
sekinzinci yılı Rebîulevvelinin on yedinci günü
Medine'dedir (23.V.995). Künyeleri Ebû-Abdullah,
lâkapları Sâdık'tır. Hicretin yüz kırk sekizinci
yılı Recebinin on beşinci günü, Harun-ür-Reşid'in
emriyle zehirlenerek Medine'de vefâf etmişlerdir
(6.IX.765). Hicretin seksen üçüncü yılında
doğdukları, yüz kırk sekizinci yılı Şevvalinde
vefat ettikleri de rivâyet edilmiştir. Medine'de
babalarının yanında medfundur. Zamanlarındaki bir
çok bilginler, kendisinden faydalanmıştır.
VII. İmâm Mûsâ'l-Kâzım. Babaları İmâm
Ca'fer'us-Sâdık, anneleri Hamîde Hâtundur.
Hicretin yüz yirmi sekizinci yılı Saferinin
yedinci günü Mekke'yle Medine arasında Ebvâ' denen
yerde doğmuşlardır (8.XI.745). Künyeleri
Ebü'l-Hasan, lâkapları Kâzım'dır. Harun'ür-Reşid,
İmâm Kâzım'ı bir yıl kadar Basra'da hapsettirmiş,
sonra Bağdad'ta, hicretin yüz seksen üçüncü yılı
Recebinin altıncı günü zehirleterek şehit
ettirmiştir (13.VIII.799); yüz seksen dokuzuncu
yılında ve Recebin yirmi beşinde şehit edildiği de
rivâyet edilmiştir. Bağdat'ta Kâzımeyn'de
medfundur.
VIII. İmâm Aliyy'ür-Rızâ. Babaları İmâm
Mûsâ'l-Kâzım, anneleri Necime Hatundur. Hicretin
yüz kırk sekizinci yılı Zilka'desinin on birinci
günü Medine'de doğdular (29.XII.765). Künyeleri
Ebü'l-Hasan, lâkapları Rızâ'dır. Abbasoğullarından
Me'mûn, İmâm Rızâ'yı Irak'a getirtti ve hicretin
iki yüz birinci yılı Ramazan ayının ikinci, yahut
beşinci günü kendisine velîahd tâyin etti (24,
yahut 27.III.817). Bu iş Abbasoğullarına pek ağır
geldi; Me'mûn'u halife tanımadılar, amcasının oğlu
İbrâhim'i halife yaptılar. İsyan büyümeye başladı.
Bunun üzerine Me'mûn, hicretin iki yüz üçüncü yılı
Saferinin on yedinci günü İmâm Rızâ'yı zehirli nar
şerbetiyle, bir rivâyette üzümle zehirleyerek
şehit etti (24.VIII.818). Aynı yılın aynı ayının
yirmi dokuzuncu günü şehit edildiği de rivâyet
edilmiştir. Tûs şehrinde medfundurlar ve şimdi o
şehre Meşhed denmektedir.
IX. İmâm Muhammed'üt-Takıy. Babaları İmâm
Aliyy'ür-Rızâ, anneleri Hîzrân Hatundur. Hicretin
yüz doksan beşinci yılı Ramazan ayının on beşinci
günü Medine'de doğdular (11.IV.811). Aynı yılın
Recebinin onuncu günü, Ramazan ayının on dokuzuncu
günü doğduğu da rivâyet edilmiştir. Künyeleri
Ebû'Ca'fer, lâkapları Takıyy ve Cevâd'dır.
Hicretin iki yüz yirminci yılı Zilka'desinin son
günü, Bağdat'ta, Abbasoğullarından Müsta'sım
tarafından zehirletilerek şehit edildi (3.XI.835).
Bağdat'ta, Kâzımeyn'de, atası İmâm Mûsâ'nın
yanında medfundur.
X. İmâm Aliyy'ün-Nakıyy. Babaları İmâm
Muhammed'üt-Takıy, anneleri Semâne hatundur.
Hicretin iki yüz on ikinci yılı Recebinin ikinci
günü Medine civarında bir köyde doğdular
(27.IX.827). Künyeleri Ebü'l-Hasan, lâkapları
Nakıyy ve Hâdî'dir. Hicretin iki yüz elli dördüncü
yılı Recebinin üçüncü günü, Abbasoğullarından
Mu'tezz tarafından zehirletilerek şehit edilmiştir
(28.VI.868). Samırâ'de medfundur.
XI. İmâm Hasan'ül-Askerî. Babaları İmâm
Aliyy'ün-Nakıyy, anneleri Sûsen Hâtundur. Hicretin
iki yüz otuz sekizinci yılı Rabî'ulâhırın
sekizinci günü Sâmira'da doğdular (27.IX.852).
Künyeleri Ebû-Muhammed, lâkapları Askerî ve
Zekî'dir. Hicretin iki yüz altmışıncı yılının
Rabî'ulevvelinin sekizinci günü, Abbas
oğullarından Mu'temed tarafından zehirletiler
şehit edildi (2.I.873). Samırâ'da, babasının
yanında medfundur.
XII. İmâm Mehdi. Babaları İmâm Hasan'ül-Askerî,
anneleri Nercis Hâtundur. Hicretin iki yüz elli
beşinci yılı Şa'banının on beşinci Cuma gecesi
tanyeri ağarırken doğmuştur (30.VII.869).
Künyeleri Ebü'l-Kaasım, lâkapları Muntazar,
Huccet, Sâhib'üz-zamân ve Mehdî'dir. Babalarının
vefâtından sonra gizlenmişler, birbiri ardınca,
Saîd oğlu Osman, onun oğlu Ebû-Ca'fer Muhammed,
Rûh oğlu Huseyn, Sâmırâlı Muhammed oğlu Alî,
kendileriyle Şîa arasında sefaret hizmetini
görmüşlerdir. Son sefir olan Alî, üç yüz yirmi
sekiz yılı Şa'banının on beşinde vefât etmiş
(26.V.940), onun vefâtından sonra büyük gizlilik
devri başlamıştır. İmâmiyye'ye göre Mehdi sağdır
ve son zamanda zuhur edecektir.
On iki imam bunlardır. Hz. Muhammed'le kızları
Fâtıma da bu on iki imama katılırsa on dört olur
ki On dört Ma'sûm bunlardır.
XXXIII. sûrenin 33. âyetinde, "ancak ve ancak
Allah, ey Ehlibeyt, sizden her çeşit pisliği, suçu
gidermek ve sizi tam bir temizlikle tertemiz bir
hale getirmek diler" buyurulmaktadır. Âyetin
evvelinde Hz. Muhammed'in zevcelerine de hitap
olduğundan Ehlibeytin, Peygamberin zevceleri
olduğunu söyleyenler olmuşsa da Ebû-Saîd'ül-Hudrî,
Enes b. Mâlik, Vâile, Hz. Peygamber'in zevceleri
Ümmü Selme ve Âişe, Câbir, Hasan b. Alî ve bütün
Ehlibeyt imamları, Ehlibeytten maksadın, Hz.
Muhammed, Alî, Fâtıma, Hasan ve Huseyn olduğunda
ittifak etmişlerdir. Hz. Muhammed, kendileri de
dâhil olmak üzere, bunları abâsının altına almış,
Allah'ım, bunlardır Ehlibeytim; bunlardan pisliği
(suçu, şeytana uymayı) gider ve bunları tertemiz
et diye dua etmiş, Ümmü Selme, ya ben deyince, sen
hayra karşısın buyurmuştur.
LII. sûrenin 21. âyetinde, "ve inananlara
soylarından, inanarak onlara uyanları, soylarından
gelenlere katarız ve yaptıklarının mükâfatından
hiçbir şey eksiltmeyiz; her kes kazancına
bağlıdır" buyrulduğuna göre İmâm Huseyn'in dokuz
evlâdı da bu âyetteki ismet ve tahârete
katılmıştır (Mecma'ul-Beyan; Tehran-1379, c.VIII,
s.356-358; Tenkıyh'ul-Makaal; I, s.186-190, Hâc
Şeyh Abbâs Kummî'nin "Envâr'ül-Behiyye" sinin
Seyyid Muhammed Suhfî tarafından Farsçaya terc.
Zindegânî-i Rehberân-ı İslâm, Tehran-1375 H. v.s.)
İleride görüleceği gibi Alevî-Bektaşiler, ma'sum
sözünün Türkçede erginlik çağına girmemiş
çocuklara denmesine aldanarak "on dört ma'sum"u,
on iki imamdan ayrı sanmışlar ve on iki imamın,
erginlik çağına girmeden şehit edilen ve bir kısmı
da uydurma olan on dört erkek çocuğunu "on dört
ma'sum" olarak kabul etmişlerdir ki bu, tamamiyle
yanlıştır.
Soru 19: İmâmiyyenin üç vakit namaz kıldığını
söyleyenler var; ne dersiniz?
Bunu söyleyenler, bilgisizliklerinden
söylemektedirler. Namaz beş vakittir; bunda hiçbir
mezhebin ayrı ve Müslümanlık hükmüne aykırı bir
reyi olamaz. Ancak İmâmiyye, öğleden sonra
ikindinin, akşamdan sonra da yatsının
kılınabileceğini, güneş batıncayadek, önce öğleyi,
sonra ikindiyi, gece yarasınadek de önce akşamı,
sonra yatsıyı kılmanın caiz olduğunu; imamların
sözlerine uyup kabul etmişlerdir. Fakat bu hüküm,
ne Şîa'nındır, ne de imamların. Hz. Peygamber'in,
sıcak günlerde, öğlenin, hava soğuyuncayadek
geciktirilmesini, öğleden sonra da ikindinin
kılınabileceğini buyurduğunu Sahîhu Müslim'den
anlamaktayız. (İst. Mat. Âmire-1330, c.II,
107-111). Ayrıca yolculukta, öğleyle ikindinin,
akşamla yatsının birbiri ardınca kılındığı (aynı,
s.150-151), yolcu olmadıkları ve bir korku
bulunmadığı halde de öğleyle ikindiyi, akşamla
yatsıyı birbiri ardınca kıldıkları, yedi hadisle
sabittir (s.151-153).
Bu, bir ruhsattır; işi gücü olana kolaylık
içindir; yalnız Sahîhu Müslim'de değil, Nesâî'nin
"Sünen" inde ve İbni Hanbel'in "Müsned"inde de bu
hususta hadisler vardır. Ehlisünnetten Şâfiî,
Mâlikî ve Hanbelî mezheplerinde bu iki namazı
cem'etmek, hac, umre, savaş gibi mübah
yolculuklarda câizdir. Yalnız Hanefîler, bunu câiz
bilmemişlerdir. Fakat ikindi vakti girmeden
öğlenin kılınabileceğine göre onlarda, fi'len ve
zaruret halinde öğleyle ikindiyi cem'etmiş
oluyorlar.
|
 |