Advertisement

KEVSER YAYINCILIK

  Ana Sayfa / Soru ve Cevaplar

 

Bugün :  

Sık Kullanılanlara Ekle

 

Başlangıç Sayfası Yapın

 
 

Bismillahirrahmanirrahim

soru - 285

MEZHEP

MEZHEPLERİN ÇIKIŞINDAKİ SEBEPLER, ŞİA

Prof. Abdulbaki Gölpınarlı

Soru 1: "Mezheb" ne demektir?

Mezheb, Arapça bir sözdür ve gidilen yol anlamına gelir. Kelâm, yani din felsefesinde terim olarak inanca, bedenî, malî, hem bedenî, hem mâlî ibadetlere, muâmelâta, yâni dünyaya ait evlenme, boşanma, alım satım, borç alma, söz verme v.s. gibi şeylere ve dînî cezalara ait ilâhî vahiyle bildirilen hükümlerin tümüne, gidilen yol anlamına "mille-millet" denir. Hattâ bu yüzden, eskiden "kafa kâğıdı" denen nüfus kâğıtlarında "Milleti" başlığının altına "İslâm" sözü yazılırdı. Dînin hükümlerinde, anlayışa göre meydana gelmiş olan usûl ve fürû', yâni inanç ve inançtan başka ibadetlerle muamelelere ve cezalara ait, birbirinden farklı olarak kabul edilen tarzların tümüne de "Mezheb" ve "Nıhle" denmiştir. Nıhle, tutulan, gidilen yol anlamına gelir ve "Mezheb" sözüyle aynı anlamdadır. Mezhebin çoğulu, "Mezâhib", "Nıhle" nin çoğulu "Nıhal" dir. Bu yüzden de şerîatlara ve mezheplere "Milel ü nıhal" denegelmiştir.

Hazreti Peygamber'in, İsrailoğullarının yetmiş bir, Hıristiyanların yetmiş iki bölüğe ayrıldıklarını, kendi ümmetinin de yetmiş üç bölüğe ayrılacağını bildirdiği rivayet edilmiştir. (Câmi'us-Sagıyr, Kahire – 1321, s.40). Bu hadis, çeşitli rivâyetlerle gelmiştir. Meselâ Tirmizî, bir bölüğünün kendisinin ve ashabının yoluna gidenler olup kurtulacağını, öbür bölüklerin cehennemlik olduğunu rivâyet etmiş, Ahmed ve Ebû-Dâvûd, Muâviye'nin rivâyetiyle, kurtulan bölüğün, topluluğa uyanlar bulunduğunu da katarak almışlar, bu hadis üzerinde epeyce oynanmış, hadîse yalan rivâyetler katanlar da bulunmuştur (Mevzûâtu Kebîr, İst. Mat. Âmire-1289, s.34). Hz.Alî'den gelen rivâyette bu katkılar yoktur; kurtulanlar kimlerdir diye soran Alî'ye Hz. Peygamber, "Senin ve sana uyanların yolunda gidenler" cevabını vermiştir. Hz. Alî'nin de, Hıristiyanların ve İsrailoğullarının bölüklere ayrıldıklarını, Muhammed ümmetinin de bölüklere ayrılacağını, hepsinin de sapıklığa düşeceğini, ancak kendisinin ve kendisine uyanların kurtulacaklarını söylediği de rivâyetler arasındadır. (Sefinet'ül-Bihâr ve Medînet'ül-hikemi ve'l-Âsar, Necef-1355, I, s.360) Kur'ân-ı Kerîm, "Hep birden Allah'ın ipine sımsıkı sarılın, bölük bölük olmayın" buyurmakta (III, 103), Hz. Peygamber'in "Ben sizin aranızda iki halîfe bırakıyorum; gökle yer arasında uzatılmış bir ip olan Allah kitabı ve soyum, Ehlibeytim; ikisi, Havuz kıyısında bana ulaşıncayadek birbirinden ayrılmaz" hadîsine dayanan hadis bilginleri (Câmi', I, s.87, II, s.4), bu âyetle Kur'an'a uymanın emredildiği fikrinde bulunmuşlardır. "Ümmetimin bir şeyde ayrı hükümlere uyması bir rahmettir" meâlindeki hadisinse, rivâyet edenlerinde şüphe edilmiş, doğru olsa bile fürû'a ait hükümlerde, yahut işte güçte bölük bölük olmalarının kastedildiği söylenilmiştir. (Câmi', I, s.11, Mevzûât, s.19); çünkü hem yukarıda andığımız âyette, hem aynı sûrenin 105, VI. sûrenin 153. âyetlerinde inananların bölük bölük olmamaları emredilmiştir. Muhammed ümmetinin yetmiş üç bölük olacağını bildiren ve hadis olarak nakledilen söze nazaran mezheplerden bahseden kitaplar, mezhepleri yetmiş üçe çıkarmak yahut bu sayıya indirmek gayretini gütmüşlerdir. Hattâ sonradan meydana gelmiş bazı mezhepleri kınamak için o mezheplerin adlarının anıldığı hadisler bile nakledilmiştir. (Câmi'us-Sagıyr hâşiyesinde Künûz'ül-Hakaaık, II, s.128). Aynı zamanda yetmiş üç bölüğe "fırkalar" anlamına "Fırak" sözü de kullanılmıştır.

Mezheb sözü, halkımız arasında da çeşitli anlamlarda ve örf mecazı olarak kullanılmıştır. Okuryazarlar, her havaya uyan, her düşünceye, her hükme, evet efendim, pek münasip diyen kişilere, her mezhebe uyar, her yola gider, kendisinin ne yolu vardır, ne düşüncesi anlamına "Küllü mezhebin yezheb" derler. Halk, ne olduğu, ne fikir güttüğü belli olmayanlara "mezhebi, meşribe belirsiz" der. "Mezhebsizin biri" sözüyle imandan, vicdandan yoksun kişiler kastedilir.

Soru 2: Mezhepler arasında ayrılıklar ne gibi şeylerdir; Kur'an-ı Kerim'de ayrılığa dair bir hüküm var mıdır?

Hiç şüphe yok ki Kur'an-ı Kerim'i, olduğu gibi kabul eden, yorumda aşırı varmayan bütün Müslümanlar, inançta, yâni Allah'ın varlığında, birliğinde, ondan başka yaratıcı ve hüküm sahibi bulunmadığında, Hz. Muhammed'in gerçek peygamber olup peygamberliğin onunla bitmiş olduğunda, âhiret gününün, sorunun, cennetin, cehennemin, âhirete dair âyet ve hadislerde bildirilen şeylerin gerçek olduğunda birleşmektedirler. Aynı tarzda namazın, orucun, haccın, zekâtın, gerektiği zaman savaşın, bilen kişiye, Müslümanlara gerçeği buyurmanın, onları kötülükten kaçındırmanın, bedenî, mâlî kulların farz olduğunda birleşirler. Nikâh, boşamak, alım satım, borç v.s. gibi dünyaya ait muamelelerle yapılan suçlarla karşılık çekilecek dünyevî cezaların esaslarında da aralarında büyük bir ayrılık yoktur. Meselâ zinâyı helâl bilen, hırsızlığı cezasız bırakan bir Müslüman mezhebi olamaz.

Mezheplerde, inançta, ibadetlerde muamelelerde, cezalarda ayrılık, parça buçuk şeylerdedir. Allah'ın sıfatları, Kur'an-ı Kerim'in yaratılmış olduğu, yahut olmadığı, yahut öğle namazıyla ikindiyi, akşamla yatsıyı birbiri ardınca, yahut ayrı kılmak, namazda el bağlamak, bağlamamak, hırsızlık edenin elinin bileğinden kesilmesi, yahut baş parmağından başka parmakların ikinci boğumundan kesilmesi gibi asla dokunmayan şeylerde ve gene hadislere dayanılarak ayrılıklar vardır. Fakat meselâ farz namazların rekâtlarında, yahut Ramazan ayının orucunun farz olduğunda hiçbir ayrılık yoktur. Bunu, ileride biraz daha açıklayacağız.

Kur'an-ı Kerim, 1. soruya verdiğimiz cevapta da arz ettiğimiz gibi birliği, birleşmeyi emreder; ayrılmamamızı buyurur.

Soru 3: Hz. Peygamber zamanında mezhep var mıydı; ayrılık ne vakit ve nasıl meydana geldi?

Hz. Peygamber'in zamanında ayrılık olamazdı. Sorulması, öğrenilmesi gereken şeyler, ona sorulur, öğrenilirdi. Fakat ondan sonra çeşitli zorluklar karşısında hüküm vermek gerekiyordu. Bu hükümlerde akıl da rol oynamaya başlamıştır. Hz. Peygamber'den sonraki en belirli ayrılık, imâmet meselesinden, yâni, ümmete kimin hükmetmesi gerektiği, bu hükmedenin, kimin tarafından gösterilmesi, seçilmesi doğru olduğu probleminden çıktı. Hz. Peygamber vefat eder etmez, ansârın (Medinelilerin) çoğu, Sâideoğulları sofasına toplandı. Hazrec boyu, Ubâde oğlu Sa'd'i halife yapmak istiyordu. Medine'de bulunmayan Ebû-Bekr, kendisine gönderilen haber üzerine hemen Medine'ye döndü. Ömer, peygamberin ölmediğini, münâfıkları yok etmedikçe de ölmeyeceğini, Musâ peygamber gibi bir müddet rabbinin yanına gittiğini, tekrar döneceğini söylüyor, vefat etti diyenleri ölümle korkutuyordu. İbni Ümmü Mektûm, kendisine, "Muhammed ancak bir peygamberdir; ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. O vefat eder, yahut öldürülürse gerisin geriye mi döneceksiniz? Geriye dönen Allah'a bir ziyan vermez; fakat Allah kendisine hamdedenlere ihsanda bulunur" (III, 144) âyetini okuduğu halde bir türlü kulak asmayan, sözünden dönmeyen Ömer, Ebû-Bekr gelince ve bu âyeti okuyunca yatışmış, Hz. Peygamber'in vefat ettiğine inanmamıştı.

Ansar'ın toplantısını duyan, muhacirlerden (Mekkelilerden) bir kısmının da onlara katıldığını işiten Ebû-Bekr ve Ömer, yolda rastladıkları Ebû-Ubeyde'yi de alarak Sâideoğullarının sofasına koştular ve Hz. Peygamber'in cenâzesini yıkamak işini Ehlibeytine bıraktılar. Hz. Resûl'ün yanında amcası, Abbas, Alî, Abbâs'ın oğulları Fazl ve Kusam, Hâriseoğlu Üsâme, Üsâme'nin kölesi Sâlih'ten başka kimse yoktu. Ansârdan Evs b. Havlî de bu azınlığa katılmış, fakat yıkama işine karıştırılmamıştı.

Hz. Resûl'ün defninde önce halifelik hakkında üç bölük belirmişti ve her bölük, kendi adayının halifelik makamına gelmesini istiyordu. Birinci aday Ebû-Talib oğlu Alî'ydi. Haşimoğulları, Abbas, sahabeden Selman, Ebû Zerr, Mikdâd, Ammâr, sonradan bunlara katılan Ebû Eyyûb'ül-Ansârî, Ubeyy b. Kâ'b, Zeyd b. Sâbit, Abdullah b. Mes'ûd, Burîdet'ül-Eslemî, Huzeyme b. Sâbit, Ebü'l-Heysem'it-Tayyihân, Sehl b. Huneyf, Osman b. Huneyf, Hâlid b. Saîd b. Âs, Berâ' b. Âzib, Ümmü Mistah, Zübeyr gibi muhacirlerle ansârdan bir topluluk, Alî'nin hilâfetini istiyordu. Ebû-Süfyân bile boy yakınlığı gayretiyle Alî'nin hilâfetine, hem de şiddetle taraftardı.

İkinci aday Sa'd'di. Hasta olduğu halde toplantıya yatağiyle götürülmüş, ansârın dine olan hizmetlerini anlatmış, hilâfeti muhacirlere bırakmamalarını söylemişti. Ancak ansâr, daha ilk tartışmada, muhacirler, biz Resulullah'ın ilk dostlarıyız; bu iş bize düşer derlerse, sizen bir emîr olsun, bizden bir emîr deriz dediler ve Sa'd'in dediği gibi bu sözle ilk yenilgiye düştüler.

İslâm, soy, boy gayretini kaldırmıştı; fakat Arapların, yüzyıllar boyunca güttükleri bu gelenek, ancak küllenmişti; sönmemişti henüz. Ansârın Evs boyu, Hazrec boyundan birisinin emîr olmasını istemiyordu. Ayrıca Hazrec boyunun büyüklerinden sayılan Beşîr b. Sa'd bile ansâra karşıydı; bu bakımdan onların yenilecekleri besbelliydi.

Üçüncü aday Ebû-Bekr'di. Ansârın Evs boyundan Üseyd b. Hudayr, gene ansârdan Uvaym b. Âsım, Mugıyra b. Şa'be, Abdürrahmân b. Avf, ona taraftardı. O sırada alım satım için Medine'ye gelmiş olan Eslemoğullarının da katılmasiyle Ebû Bekr'e bey'at edildi.

Hz. Peygamber pazartesi günü vefat etmişlerdi. Salı gününde ikindi çağınadek Ehlibeyt, Hz. Peygamber'in cenâzesiyle meşgulken Sakıyfedeki tartışmaların sonucunda, Ebû-Bekr, halifelik makamına getirilmiş, ancak o günün ikindi vaktinden sonra halk gelip, bölük bölük ve imamsız olarak namazını kılmış, İslâm Peygamberi, Çarşamba gecesi, Hz. Alî, Abbâs'ın oğulları, Hz. Peygamber'in kölesi Şukran ve bir rivâyette Üsâme'nin bulunduğu bir azınlık tarafından defnedilmişti.

Hilâfet işini başarmaya kalkışanlar arasında Haşim oğulları bulunmadığından Alî, Abbas ve onlara uyanlar, uzun müddet, Hz. Fâtıma'nın vefatına kadar I. Halife'ye bey'at etmemişler, ancak Hz. Alî, İslâm arasında bir karışıklık çıkmaması düşüncesiyle Hz. Fâtıma'nın vefatından sonra bey'at etmiş, ona uyanlar da onun bey'atinden sonra I. Halife'ye bey'at etmişler, fakat Sa'd, ısrar etmiş, bey'at etmemiş, hattâ I. Halife'den sonra II. Halife'ye de uymamış, onun zamanında Şam'a göçmüştü. Hicretin on beşinci yılında Havran'da, kalbine saplanan iki okla öldürüldü; cinler tarafından öldürüldüğü bir kuyudan, cinlerin, onu öldürdüklerine dair söyledikleri bir şiirin duyulduğu yayıldı; böylece geçti gitti.

Alî'ye taraftarlık edenlere, bu zamandan itibaren Alî Şiası denmiştir. Şîa sözü, Arapça uymak anlamına gelen "müşâyaa" dan alınmıştır; taraftarlık etmeye, uymaya "Şia", uyana "Şîî" denir. Hz. Peygamber'in "Alî'nin Şîası, kurtulanların muratlarına erenlerin tâ kendileridir" buyurduğu rivâyet edilmiştir (Künûz'ül-Hakaaık, II, s.94).

"İnananlar ve iyi işlerde bulunanlarsa: Onlardır şüphe yok ki yaratılmışların en hayırlıları…" (XCVIII, 7-8) âyetleri inince Hz. Peygamber'in, Alî'ye "Bunlar sensin ve senin Şiandır; sen ve şîan, kıyamet günü Allah'tan razı olmuş ve onun razılığını kazanmış olarak haşredilirsiniz" buyurmuştur (bu âyet dolayısıyla Alî ve şîası hakkında İbni Hacer'in (Savâık) ından, Hâkim'in "Şevâhid'üt-Tenzîl" inden, Deylemî'den nakledilen hadisler için Abd'ül-Huseyn Şerefüddîn'i Âmilî merhûmun "El-Fusûl'ül-mühimme fî Te'lîf'il-Ümme" sine b. Necef-i Eşref -1375, 3. basım, VII. Fasl, s.38-39). Hz. Alî de Basra'da aynı meâlde bir hadîs nakletmiştir ki bu hadis, Tabaranî tarafından alınmış "Savâık"ta da zikredilmiştir. Gene Tabarânî, "Savâık" ta zikredildiği gibi, Hz. Alî'ye, "Cennete ilk giren dört kişidir: Ben, sen, Hasan ve Huseyn. Soyumuz arkamızdan, şîamız da sağımızdan, solumuzdan girerler" buyurmuştur. Ahmed b. Hanbel, "Manâkıb" da, Alî'ye, "Râzı değil misin ki sen, Hasan ve Huseyn, cennette benimle beraber olacaksınız, şîamız da sağımızda, solumuzda bulunacak" dediğini nakleder ve bu hadis de "Savâık" ta vardır. Hz. Peygamber'in, "Ulu Allah, peygamberleri ayrı ayrı ağaçlardan (soylardan) yarattı; benimle Alî'yi bir ağaçtan halketti. O ağacın kökü benim; Alî dalları budaklarıdır. Fâtıma, o ağacın verimidir; Hasan'la Huseyn meyveleri. Şîamızsa yapraklarıdır. Kim o ağacın dallarından birine yapışırsa kurtulur; yapışmayan helâk olur." Buyurduğunu ve sonra da, "Sizden teblıygıma karşılık bir ücret istemiyorum; istediğim şey, ancak yakınlarıma sevgidir" âyetini (XLII, 23) okuduğunu Hâkim nakledir. Bu hususta daha bir çok hadisler vardır (aynı, s.40-44)

Böylece "imâmet-hilâfet" meselesi yüzünden, ashâp arasında iki bölük meydana gelmişti. Birinci bölük, imâmet ve hilâfetin, Alî'ye ait olduğunda ittifak ediyordu. Bunlar, imâmetin bir miras olduğunu, ümmetin, buna müdahaleye hakkı bulunduğunu kabul etmiyorlardı. İmamın, peygamberin şeraitini korumaya, İslâm hükümlerini ifa etmeye memur olduğunu, onun için de peygamberin, hükümleri tebliyğde bir hataya düşmemesi için mâsûm olduğu gibi imâmın da, bu hükümleri îfâda bir hataya düşmemesi gerektiğinden mâsûm olmasının şart bulunduğunu, bunun da bir Allah lûtfu olması dolayısıyla imâmın, Allah tarafından tayin edilmesinin, peygamber tarafından bildirilmesinin icap edeceğini savunuyordu. İkinci bölük, imâmet ve hilâfetin, ümmet tarafından tâyin ve kabul edilen bir kişi tarafından temsîl edilebileceği fikrini güdüyordu. Biz bu iki bölüğü, Ehlibeyt taraftarları, Ashâb taraftarları diye adlandırabiliriz.

Soru 4: Hz. Peygamber, hayatında birisini imâmete tâyin etti mi?

Şîa, Hz. Peygamber'in Vidâ' haccından dönerken, Hz. Alî'yi kendisine halife ve ümmete imâm olarak tâyin ettiğini, bunu ashâba ve ümmete bildirdiğini söyler.

Onlara göre Hz. Peygamber, son haccından dönerken Mekke'yle Medine arasındaki Cuhfe'de Gadîru Humm denen bir su birikintisinin yanında indi. Zilhiccenin on sekizinci Perşembe günü, öğle çağıydı. Oradaki ağaçlığın altına bir çadır kuruldu. İleriye gidenlerin geri dönmelerini, geri kalanların erişmelerini emretti. Herkes toplandıktan sonra ezan okundu, öğle namazı kılındı. Hava pek sıcaktı. Vidâ, yâni ayrılış, kemâl, yâni olgunluk, belâğ, yâni bildiriş ve tamâm ve İslâm Haccı adlariyle anılan bu hacta, yüz yirmi dört binden fazla kişi vardı. Sıcak yüzünden sahabe, giydikleri elbisenin bir kısmını başlarına almışlar, bir kısmını ayaklarının altlarına sermişlerdi. Namazdan sonra, önceden deve hamutlarından yapılmış üç basamak minbere çıkan Hz. Peygamber, Allah'ı övdükten, ondan yardım diledikten, birliğini bilip bildirdikten, kendi peygamberliğine şehadetten sonra, ey insanlar buyurdu, Allah bana, ömrümün sona erdiğini, yakında dâvetine icabet edeceğimi, varlık yurduna göçeceğimi bildirdi. Ben de sorumluyum, siz de sorumlusunuz; ne dersiniz?

Hepsi şehadet ederiz ki dediler, sana emredileni teblığ ettin; savaştın, öğüt verdin; Allah sana hayırla karşılık versin.

Hz. Peygamber, Allah'ın var ve bir olduğuna, Muhammed'in onun kulu ve elçisi bulunduğuna, cennetin, cehennemin, ölümün, ölümden sonra dirilmenin gerçek olup kıyametin kopacağına ve bunda şüphe olmadığına, Allah'ın kabirdekileri haşredeceğine şehadet eder misiniz buyurdu.

Evet dediler, bunlara şehadet ederiz. Rasûl-i Ekrem, Allah'ım şahit ol buyurduktan sonra dedi ki:

- Ahirete göçmekte ve Havuzun kıyısına varmakta hepinizden önde bulunacağım; siz de Havuz kıyısında bana ulaşacaksınız. Havuzumun genişliği San'a ile Busrâ* arası kadardır; kıyısında, gümüşten ve yıldızlar kadar kadehler var. Bana ulaşacağınız zaman sizden iki değer biçilmez şey soracağım; onlarla nasıl geçindiniz diyeceğim.

Bir rivâyette, birisi, Ey Allah elçisi, o iki değer biçilmez şey nedir diye sordu. Hz. Peygamber, o iki değer biçilmez şeyin büyüğü, yüce ve ulu Allah'ın kitabıdır; bir ucu Allah'ın (kudret) elindedir; öbür ucu sizin elinizde (Allah'a ulaşmak, onun râzılığını elde etmek için vasıtadır size); ona yapışın da sapmayın, değiştirmeyin. Öbürü de benim Ehlibeytim’dir; Lûtuf ıssı ve her şeyden haberdar olan, bu ikisinin, Havuz kıyısında bana ulaşıncaya dek birbirinden ayrılmayacağını haber verdi; bu ikisinde size nasıl halef ve halîfe olurum, bakın da görün buyurdu.

Ondan sonra, bilmez misiniz ki ben, inananlara nefislerinden evlâyım (onların veliyy-i emriyim) buyurdu. Hep birden, evet dediler. Sonra, bilmez misiniz ki ben, her inanan erkek ve kadına, nefsinden evlâyım diye sordu. Evet cevabını aldıktan sonra Hz. Alî'nin elini tutup kaldırdı. Bir derecede ki ikisinin de koltuklarının beyazlığı göründü. Ben kimin mevlâsı isem (yani veliyy-i emrî isem kimin bana uyması gerekse) buyurdu, Alî onun mevlâsıdır, (onun üzerinde buyruk sahibidir). Sonra da, Allah'ım ona dost olana dost ol, ona düşman olana düşman ol; ona yardım edene yardım et; onu horlayanı horla; nerde olursa gerçeği onunla beraber kıl diye dua etti (İbni Hacar'den, Vâhidî'nin Esbâb'ün-Nüzûl'ünden, İbni Cerîr ve Hakîm Tirmizî'den, Hâkim'in Müstedrek'inden, Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inden, Zehebî'nin Telhîs'inden, Nesâî'nin Hasâıs'ından naklen Seyyid Şeref'üd-dîn Abd'ül-Huseyn-i Âmilî'nin "El-Murâcaât" i; VI. basım; Necef-i Eşref -1383 H. 1963, s.202-206); orada bulunanların, bulunmayanlara bildirmelerini de buyurdu.

Bu tebliğden önce, V. sûrenin, "Ey Peygamber, sana indirilen emri bildir; bunu îfâ etmezsen, onun elçiliğini yapmamış olursun ve Allah, seni insanlardan korur; şüphe yok ki Allah, kâfir olan kavme doğru yolu göstermek hususunda başarı vermez" meâlindeki 67. âyeti inmişti. Teblıyğden sonra da aynı sûrenin "Bugün dininizi ikmâl ettim; size nîmetimi tamamladım; size dîn olarak Müslümanlığı verdim ve hoşnut oldum" meâlindeki 2. âyeti indi (Aynı kitabın aynı s. lerine ve Hafız Ebû-Nuaym'in "Nüzül'ül-Kur'ân" ında ve Sa'lebî Tefsîriyle başka kitaplarda bu âyetler hakkında verilen bilgi için 206-214, s. lerine b.)

Bu âyetin inişinden sonra başta I. Halife ve II. Halife olmak üzere sahabe, Hz. Alî'yi tebrik etti. II. Halife, mutlu olsun sana ey Ebâ-Tâliboğlu, bu günü, bu akşamı, benim ve kadın, erkek, her inananın mevlâsı olarak sabahladın, akşamladın dedi.

Hassân b. Sâbit, bu olayı, bir şiirle övdü ki meâli şudur:

"Peygamber Gadîru Humm'da, herkese hitaben dedi ki: Mevlânız, peygamberiniz kimdir? Senin rabbin mevlâmızdır, sen de peygamberimizsin, diye hepsi gerçekledi; hepsi, bu hususta isyan edemeyiz dedi. Peygamber, kalk yâ Alî buyurdu; benden sonra imam olarak, halkı doğru yola sevkedecek biri olarak seni seçtim, senden râzı oldum; kimin efendisi isem bu, onun efendisidir; özünüz doğru olarak ona uyun dedi; orada, Allah'ım, onu seveni sev, ona düşman olana düşman ol diye dua etti."

Hz. Peygamber, Hassân'a, Hassân buyurdu; dilinle bize yardım ettikçe Cebrâil'in yardımıyle kuvvet bul.*

Hassân'ın bu şiirini, içlerinde Süyûtî (911 H.1505) de olmak üzere onikiden fazla Ehlisünnet bilginiyle yirmi altı Şîî bilgin rivâyet etmiştir (Abd'ül-Huseyn Ahmed'il-Emînî: El-Gadîru fî'l Kitâbı ve's-Sünneti ve'l-Edeb; c.II, 2. basım, Tehran-1372 H. s.34-41).

Soru 5: Bu hadîsin, ehl-i sünnet kitablarında yeri var mıdır?

İçlerinde İbni Mâce, Tirmizî, Nesâî gibi Ehlisünnetin doğru saydığı altı hadis kitabı sahipleri, Hanbelî mezhebinin kurucusu Ahmet b. Hanbel ve kitaplarına güvenilen Hâkim, Hatîb-i Hârezmî, Müttakıyy-i Hindî olmak üzere, hicrî III. yüzyıldan XII. yüzyıla kadar gelen hadis bilginlerinden otuzu aşan muhaddis, Sa'lebî, Vâhidî, Kurtubî, Kaadî Bayzâvî, Fahr-i Râzî de dâhil olmak üzere on dörtten fazla müfessir, Belâzürî, İbni Kutayba, Taberî, İbnu Abd'ül-Birr, İbni Esîr, İbni Hallikân, Süyûtî gibi yirmi dört târihçi, Ebû-Bekr-i Bâkıllânî, Seyyid Şerîf-i Cürcânî, Teftâzânî hattâ Ali Kuşçi gibi yirmi yedi kelâmcı, bu hadisi kitaplarına almışlar, sahâbeden yüz on, tâbiînden seksen dört, hicretin II. yüzyılında yaşayan elli altı, III. yüzyılında yaşayan doksan iki, IV. yüzyılında yaşayan kırk üç kişi, çeşitli yollarla bu hadisi rivâyet etmişler, çağımızadek bu hadisi, tefsir, hadis, manâkıb, tarih, lûgat, hattâ münasebet düşünce şiir kitaplarına alanların sayısı dört yüze yaklaşmıştır ve bütün bu andığımız kişiler, ehlisünnettendir (Hâc Seyyid Muhammed Takıyy-ı Vâhidî'nin, Abd'ül-Huseyn Ahmed'il-Emînî'nin "El-Gadîr inin Farsçaya çevirisi, İnâyet'ül-Emîr Terceme-i El-Gadîr; Tehran-1318 H.1340, Ş.H. c.I, c.23-26, 40-177).

Ayrıca Hz. Alî, bu hadisi, II. Halife'nin vefatından sonra ve onun emriyle kurulan şurada, III. Halife'nin zamanında mescitte, yirmiyi aşan sahâbeye karşı, Kûfe'de iki kere îrâd etmiş, birinde sahâbeden, on dördü Bedir savaşında bulunanlardan olmak üzere otuz kişi tanıklıkta bulunmuştur. Talha'ya karşı ve sıffıyn savaşında gene bu hadisi anmış, bu hadisle ehlibeytten ve taraftarlarından ihticâc edenler olmuştur (aynı kitap, c.II, s.2-84, El-Murâcaât, s.61 ve devâmı, 202-222).

Soru 6: Hadisteki "Mevlâ" sözü, ne anlama geliyor?

Mevlâ sözünün Türkçede karşılığı, "Rab, yani, besleyip yetiştiren, geliştiren, amca, amcaoğlu, oğul, kız kardeş oğlu, sahip ve malik, köle, birinin izinden giden, ortak, kendisiyle ahitleşilen kişi, arkadaş, komşu, bir yere gelip konaklayan, ihsan eden, nimet veren, efendi, dost, yardımcı, bir işte tasarruf, tedbir ve velâyet sahibi" dir. Kur'ân-ı Kerîm'de, II. sûrenin 286. âyetinde yardımcı, tedbîr ve tasarruf sâhibi, III. sûrenin 150. âyetinde yardımcı ve dost, VI. sûrenin 62. âyetinde tedbîr ve tasarruf sâhibi, VIII. sûrenin 40. âyetinde aynı anlamda ve dost, yardımcı, IX. sûrenin 51. âyetinde yardımcı, X. sûrenin 30. âyetinde gene tedbîr ve tasarruf ıssı, XXII. sûrenin 78. âyetinde dost, XLVIII. sûrenin 11. âyetinde yardımcı anlamlarında geçer. LXVI. sûrenin 2. ve 4. âyetlerinde dost ve yardımcı anlamlarında ve Allâh'ın adlarındandır. Son âyette, Hz. Peygamber'in yardımcısının Allah, Cibril ve inananların en temizi olduğu bildirilmektedir ki âyetteki "mü'minlerin en temizi" nden maksat, Süyûtî'nin "E'd-Dürr'ül-Mensûr" unda, "Kenz'ül-Ummâl" de, "Mecma'uz-Zevâid" deki hadislere nazaran Ebû-Taliboğlu Alî'dir. (Seyyid Murtazâ'l-Huseyniyy'ül-Fîrûzâbâdî: Fadâil-'l-Hamse min'es-Sıhâh'ıs-Sitte, I, Necef-1383 H. s.271-272).

IV. sûrenin 33. âyetiyle XIX. sûrenin 5. âyetinde mirasçılar (kalan mala tasarruf edecek kimseler) anlamına çoğul olarak "mevâlî", XVI. sûrenin 76. âyetinde köle sahibi anlamına "mevlâ", XXII. sûrenin 13. âyetinde müşriklerin, kendilerine sahip sandıkları mevhum mâbutlar, XXXIII. sûrenin 5. âyetinde gene çoğul olarak ve köleler anlamına "mevâlî", XLIV. sûrenin 41. âyetinde dost anlamına "mevlâ" diye geçer.

Hadisteki "mevlâ" sözünü, rab anlamına almamıza, İslâm dinince imkân yoktur; çünkü rab, ancak "Rabb'ülâlemîn" olan Allah'tır. Amca, amcaoğlu, oğul, kızkardeş oğlu, köle sahibi, köle, ortak, arkadaş, komşu gibi anlamlara almamız da mümkün değildir. Ancak "efendi, seven, yardım eden, tasarruf, tedbir ve velâyet sahibi" anlamlarına almamız mümkündür. Şîa, "Ben kimi seviyorsam Alî onu sever", yahut "Ben kimin yardımcısıysam Alî onun yardımcısıdır" gibi her vakit ve her yerde söylenebilecek bir söz için o sıcakta, ileri gidenlerin geri gelmelerini, geride kalanlara erişmelerini buyurup herkes toplandıktan sonra namazın kılınarak minberimsi şeye çıkıp hutbe okumanın dinin esaslarını söyleyip şehadetlerini istemenin ve bu şehadete Allah'ı tanık tutmanın, hele teblıyğden sonra sahâbenin tebriklerinin hiçbir anlamı olamaz demekte, hele önce, kendisinin, inananlar üzerindeki hakkını, sonra da her inanan erkek ve kadına velâyeti olduğunu söyleyip onlardan tanıklık aldıktan sonra "Ben kimin mevlâsıysam Alî, onun mevlâsıdır" demesinde ayrı bir anlam olduğunu iddia etmektedir. Kur'ân-ı Kerîm'in XXXIII. sûrenin 6 âyetinde, Peygamber'in, inananlar üzerinde, kendilerinden ziyade tasarruf ve velâyeti olduğu bildirilmektedir ki Hz. Peygamber, bunu söylemiş, buna dair tanıklık almıştır. Bu bakımdan Gadîru Humm'daki bu teblıyğ, Tanrı buyruğuyle Alî'nin velâyetini teblıyğden başka bir şey değildir. Nitekim Ahmed b. Hanbel, Müsned'in I. cüzünde, bu hadisi Abdürrahmân b. Ebî-Leyâ'l-Ansârî'den rivâyet ederken Hz. Alî'nin Kûfe'de bu hadisi sorduğu ve olayı gözleriyle görüp kulaklariyle duyanların tanıklıklarını istediğini, Abdürrahman'ın, Bedir savaşında bulunmuş on iki kişinin kalkıp, Rasûl'ullah'ın, Gadîru Humm günü, "Ben inananlara nefislerinden evlâ değil miyim ve zevcelerim, onların anneleri değil midir!" diye sorarak bu âyeti hatırlattığı, evet dendikten sonra, "Ben kimin mevlâsıysam Alî, onun mevlâsıdır" buyurduğunu kaydeder ve Abdurrahman'ın bunu naklederken, sanki şimdi de onları görüyorum dediğini bildirir (El-Murâcaât, s.210)

Bu yüzden de Şîa, o günü bayram saymış, Ehlibeyt İmâmları, o günün kutsallığını buyurmuşlar, çağımızadek o gün bayram tanınmıştır. (İnâyet'ül-Emîr terceme-i El-Gadîr, II, s. 196 ve devâmı).

Soru 7: Şîa'nın, Alî'nin imâmeti hakkında bu hadisten başka hadislere dayandığı da var mıdır?

Vardır; hem de pek çok. Hz. Peygamber, davete memur olduğunu ve XXVI. sûrenin 214. âyetiyle en yakınlarını davet etmesi emrini aldığı vakit Ebû-Tâlib'in amcası Abdülmuttaliboğullarını evine çağırmış, kırk kişiden fazla olan davetlilere İslâm dinini bildirdikten sonra, kim bu işte kendisine yardım ederse onun, kardeşi, vasıysi ve onların içinde halifesi olacağını söylemiş, Alî bunu kabul edince bu, buyurmuştu, kardeşim, vasıym ve aranızda halîfemdir (El-Murâcaât, s.144-146).

Tebük savaşına giderken Alî'yi, Medine'de, yerine halife bıraktığı zaman, yâ Alî, razı değil misin ki sen bana, Hârun Mûsâ'ya ne menzildeyse o menziledesin, ancak benden sonra peygamber yok buyurarak XX. sûrenin 30-36. âyetlerinde, Mûsâ'nın, Hârûn'u kendisine vezir etmesini dilemesini, Allah'ın da bu dileği kabul ettiğini işaret buyurmuştur (aynı, s.151-159). Ayrıca Mekke'de inananları birbirlerine kardeş ettikleri, hicretten beş ay sonra muhacirlerle ansârı birbirlerine kardeş eyledikleri zaman da Alî'nin, kendisine, Mûsâ'ya Hârun ne mertebedeyse o mertebede olduğunu bildirmiştir (s.160-171). Bir çok münasebetle, Alî bendendir, ben Alî'denim; o, benden sonra her inananın velîsidir; benden sonra o, sizin velînizdir buyurmuştur (s.171-175).

V. sûrenin 55-56. âyetlerinde, "Sizin velîniz, sahibiniz, ancak Allah'tır ve elçisidir ve namaz kılanlar, rükûdayken zekât verenlerdir; kim Allah'tan ve Rasûlünden yüz çevirirse, şüphe yok ki Allah bölüğü, üstün olanların tâ kendisidir" buyrulmaktadır ki bu âyetler Hz. Alî'nin namazda iken, gelip bir şey isteyen yoksula, rükûda, parmağındaki yüzüğü alması için elini uzatması ve yoksulun yüzüğü alması üzerine inmiştir. Âyetteki müfred yerine cem'sîgasının kullanılması, yüceltmek için olduğu gibi inananları teşvıyk gaayesini de güder ve Kur'an'da bu çeşit bir çok örnekler vardır (s.178-184).

Kur'an-ı Kerîm'de İsâ Peygamber'in, babasız doğduğu, Peygamber, fakat Tanrı kulu bulunduğu anlatıldıktan sonra (III, 35-60), "Sana iyice bildirildikten sonra gene bu hususta tartışan olursa de ki: Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı çağıralım; biz bizzat gelelim, siz de gelin. Ondan sonra da dua edelim ve Allah'ın lânetini yalancılara havale edelim" âyeti inince Hz. Peygamber, Necran Hıristiyanlarına karşı, Hasan'la Huseyn'in ellerini tutarak gitmiş, onlarla buluşmuştu. Fâtıma arkadan gelmede, Alî de hepsinin arkasından yürümekdeydi. Âyete göre Hz. Muhammed kızının çocukları olan Hasan ve Huseyn, Rasûl'ullâh'ın oğulları sayılmadaydı, Alî ise Hz. Muhammed'le beraber anılıyordu.

Necranlılar, lâneti kabul edemediler; vergi vermeye râzı olup uzlaşarak döndüler (Sahîhu Müslim'den, Tirmizî'nin Sünen'inden, Zemahşerî'nin ve Fahr-ı Râzî'nin, İbnu Cererî-i Taberî'nin Tefsîrlerinden, Süyutî'nin Dürr'ül-Mensûr'undan, Vâhidî'nin "Esbâb'ün-Nüzûl" ünden naklen Fadâil'ül-Hamse, s.244-250). Alî de bunu, Şûrâ günü anmıştı (Savâık'dan naklen, s.250).

Bu husustaki âyet ve hadisleri yazarsak sahîfeler dolar.

Soru 8: Alî, bütün bu âyetlerle, hadislerle, bilhassa Gadîru Humm gününü de anarak hakkını istemedi mi ve sahâbe, neden o hadisi bir delil olarak kabul etmedi?

Hz. Peygamber daha hayattayken, sahâbe arasında ayrılıklar başlamıştı; Zeydoğlu Üsâme'yi Şam ülkesine, Roma üzerine gidecek orduya kumandan tâyin etmişti. İtiraz edenler oldu. Hz. Peygamber, rahatsız olduğu halde mescide gidip, önce de babasına itiraz edildiğini, Üsâme'nin de babası gibi bu hizmete lâyık olduğunu söylemişti. Üsâme, Medine dışına çıkmış, şehre bir fersahlık bir yerde ordugâh kurmuştu. Fakat ordu bir türlü toplanamadı; âdeta herkes Hz. Peygamber'in rahatsızlığının sonunu bekliyordu. Orduya katılan azınlık da Hz. Peygamber'in vefâtı üzerine Medine'ye döndü ve bu ordu, ancak I. Halife'ye bey'at edildikten sonra toplanıp gidebildi.

Hz. Peygamber, son zamanında bir vasiyet yazdırmak istemişti. Sahâbe, Rasûl'ullah'ın huzurunda, bu vasiyetin yazılıp yazılmaması hususunda çekişmeye başladı. İçlerinde, peygamber sayıklıyor diyen bile oldu ve Hz. Peygamber bu vasiyeti yazdırmaktan vaz geçti (Müsned, Kahire 1313 ve 1368-1375 basımları, c.I, s.293; Sahîhu Buhârî, Cihâd bölümü, Cevâiz ve Vefd hadislerinde, Mısır-1327 II, 122, Sahîhu Müslim, Mısır-1344, V, 75; Tabakaat-ı İbni Sa'd, Beyrut-1376-1377 ve Leiden basımı, K. 2, 37 v.s.).

Hz. Peygamber'in vefâtından sonra Sâideoğulları sofasında toplananlar, hilâfet hususunda çekişmeye başladılar. Alî, Hz. Rasûl'ün cenazesini yıkarken Ashâb-ı Kirâm, hilâfet kavgasiyle meşguldü. Abbâs, Selmân, Ammâr, Mikdâd, Ebû-Zerr, Ebû-Leheboğlu Utbe, Âzipoğlu Berâ', Kâ'boğlu Ubeyy, Talha, Sa'd ve daha bâzı sahâbî, Hz. Rasûl'ün defninden sonra Alî'nin evinde toplandılar. II. Halife, evi, bunlarla beraber yakacağını söyledi. Eve girildi; daha bir hayli işler oldu.

Hz. Alî, I. Halife'ye, Fâtıma'nın vefâtına kadar bey'at etmediği gibi ona uyanlar da bey'at etmediler. Bunlardan, mescitte, I. Halife'nin hatasını yüzüne karşı söyleyenler oldu. Sonunda Alî, Hz. Fâtıma'nın vefatından sonra, İslâm'ın bölünmemesi için gidip I. Halife'ye bey'at etti. Fakat bunları, sonradan, halifeliği zamanında, Şıkşıkıyye adı verilen hutbesinde şöyle anlatır:

"Andolsun Allah'a ki Ebû-Bekr, halifeliği bir gömlek gibi giyindi; oysa ki o da bilirdi; ben, halifeliğe, âdeta değirmen taşının mili gibiydim, sel benden akardır; hiçbir kuş, uçtuğum yere uçamazdı. Halifelik elbisesini soyundum; kendi kendime düşündüm; yardımcım yokken saldırayım mı, yoksa halkın körlüğüne sabır mı edeyim? Öylesine körlük ki hem ihtiyarları yıpratır, gençleri kocaltır; hem de inanan, ölünceyedek zahmet çeker. Gördüm ki sabretmek akıllılık; sabrettim; fakat gözlerime toz toprak doluyordu; boğazımda kemik duruyordu; mîrâsımı zaptedilmiş görüyordum…" (A. Gölpınarlı: İmâm Alî Buyruğu, s.112-115)

Soru 9: Bu hutbenin, Hz. Alî'ye ait olmadığını, sonradan ve Alî'nin hutbelerini, mektuplarını ve sözlerini toplayan Şerîf Radıyy tarafından uydurulduğunu söyleyenler var; buna ne dersiniz?

Şerîf Radiyy, hicretin 406. yılı Muharreminin altıncı günü Bağdad'ta vefat etti (1015). Halbuki 228 de vefat eden Abdülhamîd'il-Hımmânî, 246 da vefât eden Ebû-Ca'fer Dı'bil'il-Huzzâî (İbni Abbâs'tan naklen; Emâlî'de de böyle), 274 te vefât eden Ahmed b. Muhammed'il-Barkıy, 303 de vefât eden Ebû Aliyy'il-Cubbâî, 312 de vefât eden Ebü'l-Hasan Aliyy b. Furât, 317 de vefât eden Ebü'l-Kaasım'il-Belhî ve şâgirdi Ebû-Ca'fer, 332 de vefât eden Ebû Ahmed Abdü'Azîz'il-Culûdî, 360 ta vefât eden Hâfız Süleymân b. Ahmed'it-Tabarânî, 381 de vefât eden Ebû-Ca'fer b. Babıveyh, 382 ta vefât eden Ebû-Ahmed b. Abdullâh'il-Askerî ve Şerîf Radıyy'den sonra gelenlerin çoğu bu hutbeyi rivâyet etmişler, kitaplarına almışlardır (El-Gadîr, VII. Tehran-1372, s.81-87).

Soru 10: Şîa'nın ashâp hakkındaki fikirleri nelerdir?

Hiç şüphe yok ki Rasûl'ullâh'ın zamanında, onu gören, ona inanan, gerçek din uğrunda onunla beraber savaşa katılan, ondan sonra da İslâm sınırını genişleten, Müslümanlığı yayan kişilerin, bütün Müslümanlarca sevilmesi, sayılması gerektir; Şîa'nın da ashâp hakkındaki fikri budur. Ancak şurası da muhakkaktır ki Hz. Peygamber, sahâbenin hata etmiyeceğini, birbirlerini sövseler, öldürseler, şeriata aykırı harekette bulunsalar bile, hareketlerinin doğru olduğunu, onların suçsuz bulunduklarını söylememiştir. "Hepiniz çobansınız, hepiniz de sürünüzden sorumlusunuz. İmâm çobandır, sürüsünden sorumludur. Kişi, ayâli içinde çobandır, sürüsünden sorumludur. Kadın, kocasının evinde çobandır, güttüğü şeyden sorumludur. Hizmetçi, efendisinin malını görüp gözetmeyle ödevlidir, ondan sorumludur. İnsan, babasının malını görüp gözetmekle ödevlidir, ondan sorumludur hepiniz de çobansınız; hepiniz de güttüğünüz sürünüzden sorumlusunuz" buyurmuştur. (Câmi'us-Sagıyr; Buhârî, Müslim, Müsned, Ebû-Dâvûd ve Tirmizî'den; II, s.79). Bu hadiste hiçbir şüphe olmadığı gibi sahâbe de bu hükümden ayrı tutulmamıştır. "Havuz kıyısında ashâbımdan bir bölük kişi bana getirilir; onları görünce tanırım; sonra benden uzaklaştırılırlar. Derim ki: Yârabbi, benim ashâbım bunlar, benim ashâbım. Bana denir ki: Bilmezsin, onlar senden sonra neler ettiler" hadisi (Buhârî, Müslim ve Müsned'den naklen Câmi'us-Sagıyr; II, s.111) Buhârî'nin IV. Cildinde, Kitâb'ur-Rıkaak sonundaki "Kıyâmet günü Havuz kıyısında dururken bir bölük gelir; onları tanırım. Derken benimle onlar arasında biri çıkar, hadi der, nereye derim; Allah'a andolsun, der ateşe. Ne yaptılar ki derim; onlar senden sonra hemencecik topukları üstünde gersin geriye döndüler der. Görürüm ki onlardan, ancak sürüden ayrılmış koyunlar kadarı kurtulur", Havuz bölümünde, "kıyamet günü ashâbımdan bir bölük bana yönelir; derken onlar Havuzdan uzaklaştırılır; yarabbi, benim ashâbım derim. Sen, senden sonra neler ettiler, bilmezsin; onlar, topukları üstüne gerisin geriye döndüler denir" meâlindeki hadisler, aynı baptaki aynı meâlde diğer üç hadis ve III. ciltte, Hudeybiyye savaşı bölümünde, Berâ' b. Âzib'e Müseyyiboğlu Alâ'nın, ne mutlu sana, peygamberle sohbet ettin, ağaç altında bey'at ettin ona demesi üzerine Berâ'nın, kardeşimin oğlu, bilmezsin, ondan sonra biz neler ettik demesi de dikkate değer. II. cüzde, "Bed'ül-halk" bölümünde İbni Abbâs'ın rivâyetiyle Hz. Peygamber'in, "Siz çırçıplak haşredileceksiniz" buyurduktan sonra "Önce nasıl yaratmaya başladıysak tekrar yaratacağız; bu, vaadimizdir bizim ve gerçekten de yapacağız bunu, gücümüz yeter buna" âyetini okuyup (XXI, 104) "kıyamet günü önce İbrahim'e elbise giydirilecek; ashâbımdan bir bölüğünü sol yana sürecekler; ashâbım ashâbım diyeceğim. Sen onlardan ayrıldıktan sonra topukları üstünde gerisin geriye dönmekten çekinmediler denecek. Ben de, iyi kulun (İsâ Peygamberin) dediği gibi, içlerinde bulundukça gözettim, korkuttum onları; fakat beni aldıktan sonra onların ne yaptıklarını sen gördün ve sen her şeye tanıksın hakkıyle; onlara azap edersen şüphe yok ki sensin üstün olan, hüküm ve hikmet sahibi bulunan derim" (V, 117-118) hadisi de bu çeşit hadislerdendir.

IX. sûrenin 73-87. âyetlerinde, Müslüman olduktan sonra küfür sözünü söyleyenler, Allahın verdiğinden yoksullara vereceklerini vaadettikleri halde vermeyenler, Müslümanlarla alay edenler, Hz. Rasûl onlar için yetmiş kez tövbe etse kabul edilmeyeceği bildirilenler, az gülmeleri, çok ağlamaları gerektiği anlatılanlar, Hz. Rasûl'e onlardan biri ölürse namazını kılmamasını emredilenler de "Asr-ı saâdet" te yaşayanlar, Hz. Rasûl'ü görenler onunla görüşenlerdi. "Muhammed, ancak bir peygamberdir; ondan önce nice peygamberler gelip geçti. Ölürse, yahut öldürülürse gerisin geriye mi döneceksiniz…" âyetindeki (III, 144) hitap da inandık diyenlereydi; "Muhacirlerle ansâr'dan ilk olarak inanmada ileri dereceyi alanlarla iyilikte onlara uyanlara gelince: Allah onlardan razı olmuştur; onlar da ondan razı olmuşlardır ve onlara kıyılarından ırmaklar akan cennetler hazırlanmıştır; orada ebedî kalır onlar; budur en büyük kurtuluş ve saadet" âyetinde (IX, 100) dereceleri yüceltilenler de Hz. Muhammed'in ashâbındandı. Hiç şüphe yok ki bu iki bölüğün arasında fark vardır. Allahın râzılığını kazanan ashâb-ı kirâm hakkında, "Onlardan sonra gelenler, rabbimiz derler, suçlarımızı ört bizim ve bizden önce inanan kardeşlerimize ve inananlara karşı gönlümüzde bir kin, bir haset verme; rabbimiz, şüphe yok ki sen esirgeyicisin; rahîmsin" demeyi Kur'ân-ı Kerîm öğretmektedir bize (LIX, 10).

Bütün bu söylediklerimizden çıkan sonuç şudur:

Şîa, sahâbeyi, Hz. Rasûl-i Ekrem'in zamanını idrâk etmek, O'nu görmek, onunla konuşmak mutluluğuna ermiş, o şerefi elde etmiş kişiler olarak kabul etmekle beraber onların da insan olduğunu, onların da iyilikte, kötülükte bulunabileceklerini, mâsûm olmadıklarını, her yaptıkları işin "ayn-ı kerâmet, mahz-ı isâbet" olmadığını, bu bakımdan onların hepsinin tümden "adl" yâni adaletin tâ kendisi bulunmadığını kabul ederler. Allahın, peygamberin buyruklarına uyanlarını tebcîl ederler; uymayanları hakkındaysa kötü bir söz söylemekten çekinirler; fakat Ehlibeytine ve Hz. Muhammed'e zulüm edenleri, bu zulmü doğru bulanları, Hz. Alî'ye lânet edenleri, bunca îman ehlinin ölümüne sebep olanları da sevmezler ve onların haklarında şer'î hüküm neyse, ona uyarlar.

Soru 11: Şîa'nın, ilk üç halifenin halifeliklerini tanımadıkları, onlar hakkında kötü sözler söyledikleri, Hz. Âişe'ye iftirada bulundukları doğru mudur?

Şîa, Allahın emri ve Peygamber'in tebliğiyle Alî'yi imam ve halife tanır. Böyle olmakla beraber bunu kabul etmeyen ashâbı ve peygamber ümmetini, dinden çıkmış saymaz; bu bakımdan da onlar hakkında dilini korur. Çünkü usûl ve fürû'da, bir çok hükümleri, sözlerine dayandırdıkları beşinci imam Ebû-Ca'fer Muhammed'ül-Bâkır, "İslâm, sözle ve işle meydana çıkar; insanların bütün fırkaları da bu esasa inanmışlardır; bununla insanların kanları korunur; miras ve nikâh hükümleri, haklarında yürütülür. Namaz, zekât oruç ve haccı edâ eden kişiler, küfürden çıkmışlardır, imana girmişlerdir" buyurduğu gibi altıncı imam Ca'fer'üs-Sâdık da "İslâm, insanlardan görülen amellerdir ki onlar da Allahın bir olduğunu, Muhammed'in, rahmet ve esenlik ona ve soyuna, Allah elçisi bulunduğunu söyleyip namaz kılmak, zekât vermek, haccetmek ve oruç tutmaktır" buyurmuştur (Abd'ül-Huseyn Şeref'üddîn'i Âmilî: El-Fusûl'ül-Mühimme fî Te'lîf'il-Ümme; 2. basım, Necef-i Eşref- 1375 H. Fasl: IV, s. 18-19).

Ehlisünnette de hüküm böyledir; güvenilir hadis kitapları buna dair bir çok hadisi ihtiva eder.

İlk üç halife, sırasiyle halifelik makamına gelmişler, İslâm'a hizmetleri dokunmuştur. Bu bakımdan onlar hakkında Şîa'nın kötü sözler söylediği, yahut, Allah korusun, onların dinden, imandan çıkmış oldukları hakkında kanaat beslediklerine dair söylenen söyler, ya bilgisizlikten doğan, yahut taassup yüzünden uydurulan sözlerdir. Kaldı ki birisinin halifeliğini kabul etmemek dinsizlik ve küfür olsaydı, sahâbeden onlara bey'at etmemekte ısrar eden Sa'd ve Hubab b. Münzir'in, Alî'ye uyup I. Halife'ye bey'at etmiyenlerin Allah korusun, kâfir olmaları gerekirdi.

Ümm'ül-mü'minîn Âişe'ye gelince:

Şîa, onun hatâ ettiğnini, eski bir kine uyduğunu kabul eder; fakat aleyhinde, hele olmayan bir şeyi ona isnat ederek iftirada, kesin olarak bulunmaz; çünkü Şîa, Kur'an'a tâbidir. Kur'ân-ı Kerim'de Mustalakoğulları savaşından dönülürken konaklanan bir yerde deveden inan ve bu sırada yiten gerdanlığını arayıp gecikerek sonradan kafileye kavuşan Hz. Âişe hakkındaki iftirayı Kur'ân-ı Mecîd, XXIV. sûrenin 11-26. âyetlerinde reddetmiş, 27-31. âyetlerde de evlere izin alınmadan girilmemesini, kadınların örtünmelerini buyurmuştur. Bu bakımdan böyle bir şey söylemek Şîa'ya en haksız bir iftirada bulunmaktır (A. Gölpınarlı: Kur'ân-ı Kerîm ve Meâli; İst. Remzi K. 1958, c.II, Açıklama; s.LXXXVII-LXXXVIII).


 

ABDULLAH B. SEBA MASALI

Soru 12: Şîîliği Yemenli bir Yahudi dönmesi olan Abdullah b. Sebâ'nın kurduğunu söyleyenler var; bu hususu açıklar mısınız?

Bu masal, yüzyıllar boyunca söylenmiş durmuştur; hâlâ da söyleyenler, uykusu gelenleri uyutanlar var. Abdullah b. Sebâ Yemen Yahudilerindenmiş. Müslüman olmuş, fakat Musevi iken Yûşa' hakkındaki kanaatini İslâm'da Alî'ye tatbik etmiş. Her Peygamberin bir vasıysı olduğu, Hz. Muhammed'in vasıysinin de Alî bulunduğu fikrini ortaya atmış. Hz. Peygamber'in son zamanlardaki tekrar dünyaya geleceği inancı da bu adamın icadıymış. İbnu Emet'is-Sevdâ, yâni Kara Halayığın oğlu diye anılan bu zatın, Kûfe, Basra, Şam ve Mısır illerini dolaşıp düşüncesini yaydığı, Ebû-Zerr, Ammâr, Ebû-Bekr'in oğlu Muhammed, Ebû-Huzeyfe'nin oğlu Muhammed, Üdays oğlu Abdürrahman, Sûhân oğlu Sa'saa gibi kadirleri yüce ashâbı, Mâlik'ül-Eşter gibi büyük tâbiîleri kandırdığı, onları da kendi düşüncelerine yardımcı yaptığı, sonunda III. Halife aleyhindeki ayaklanmayı başarıp onun öldürtülmesini sağladığı söylenegelmiştir. Hz. Alî'ye bey'atten sonra Talha ve Zübeyr'in, Ümm'ül-Mü'minin Âişe'yi de kendilerine uydurup Basra'ya gitmelerinden ve Küçük Cemel olayından sonra iki taraf uzlaşmışken Abdullah, kendine uyanları kışkırtmış, iki tarafa geçen Sebeîler, geceleyin birden saldırmışlar, böylece de Cemel savaşı olmuş. Hattâ Ebû-Zerr, servetin biriktirilmemesi hususunda bile bu adama uymuş; Şam'da Muâviye'yle arası bu yüzden açılmış. Abdullah b. Seba da bu fikri Mezdekîlerden almış. İbni Sebâ, hulûl inancını da yaymış. Ona nazaran Alî, Allahın mazharıymış, bu yüzden İbni Sebâ'ya inananlar, onun peygamber, Alî'nin de Allah olduğunu kabul etmişler. Hz. Alî, bir rivâyette onu, yetmiş kişiyle yaktırmış, bir rivâyette de Medâin'e sürdürmüş. İlk Gaalî, yâni Alî hakkında aşırı inanç sahibi fırka, ondan türemiş (Ebî-Muhammed'il-Hasan b. Mûsâ'n-Nevbahtî: Fırk'uş-Şîa; Muhammed Sâdık Âlu Bahr'il-Ulûm'un hâşiyeleriyle; Necef-Haydariyye Mat. 1355 H.1936, s.22-23; Hâc Abdullah'ul-Mamkaanî: Tenkıyh'ul-makaal fî Ahvâl'ir-Ricâl, Necef-1349, II, s.183-184). Ne gariptir ki Ebû-Zerr sürülürken, Abdullah b. Mes'ûd ve Ammâr dövülürken, III. Halife'nin aleyhinde bulunanlar, her yerde felâketlere uğrarken bu adama hiç kimse dokunamıyor; hiçbir yerde tâkıybe uğramıyor ve Cemel savaşından sonra bu adam, tarih sahnesinden çekili veriyor!

Hicrî altıncı yüzyılda (XII) yaşayan İbnu Asâkir, bu masalı, Seriyy b. Yahyâ'nın Şuayb'den rivâyetiyle Seyf b. Ömer adlı birisinden alıyor. Yedinci yüzyıl (XIII) târihçilerinden İbni Esîr, "Târih'ul-Kâmil"inde, Tabarî'den, sekizinci yüzyıl (XIV) târihçilerinden İbni Haldun, "El-Mubtede'u ve'l-Haber"inde gene Tabarî'den, Ebü'l-Fidâ', "El-Muhtasar"ında İbni Esîr'den, İbni Kesîr, "El-Bidâyetu ve'n-Nihâye" de gene ondan, İbni Ebî-Bekr, "E't-Temhîd"inde Seyf'ten ve İbni Esîr'den, Zehebî "Târih'ul-İslâm"ında, Tabarî'den ve Seyf'ten, X. yüzyılın ilk yıllarında (XVI) ölen Mîr Hond, "Ravzat'us-Safâ" da Tabarî'den, oğlu Gıyâsüddîn, "Habîb'üs-Siyer" de, "Ravzat'us-Safâ" dan nakletmekte. Görülüyor ki bunların içinde, bu masalı İbni Ebî-Bekr, İbni Esîr'den ve Seyf'ten, İbni Asâkir, Seyf'ten, Zehebî, Seyf ve Tabarî'den, öbürleri doğrudan doğruya Tabarî'den rivâyet ediyorlar. Sonra gelen doğulu ve batılı târihçilerle müsteşrıklerin hepsinin kaynağı, Tabarî'dir. Tabarî de bunu, Seriyy b. Yahyâ adlı birisinden, Şuayb vasıtasiyle rivâyet ediyor. Zehebî, bir rivâyette Yezîd adlı birinden, o, Atıyye'den, o da Seyf'ten nakletmekte; öbür rivâyeti, gene Seyf'e dayanmakta.

Tabarî'yi Seyf'e bağlayan Seriyy kimdir? Seriyy b. Yahyâ b. Ayâs 167 de, yâni Tabarî'nin doğumu 224 olduğuna göre o, doğmadan elli yedi yıl önce ölmüştür. Şa'bî'nin amcasının oğlu Seriyy b. İsmâil olmasına hiç imkân yok; çünkü o zât, 103 hicrîde ölmüştür, kaldı ki Taberî Seriyy b. Yahyâ diye bu adamın babasının adını da anmakta. Seriyy b. Yahyâ b. Seriyy, 327 de ölmüştür; fakat bu zat, ne kimseden bir şey rivâyet etmiştir, ne de ondan rivâyet eden var. Râvîlerden olup 258 de ölen Seriyy b. Âsım b. Sehl ise Zehebî'nin "Mizân'ül-İ'tidâl" ve "Lisân'ül-Mizân" ında yalancılıkla belirtilmektedir. Şuayb bilinmeyen biridir. Zehebî'nin senedindeki Atıyya, 110 da ölen Atıyyat'ül-Avfî mi, yoksa 121 de ölen Atıyya b. Kays mi? Birincisi olamaz, çünkü Seyf'in ölümü 170 ten sonradır; öbürüyse Şamlıdır; Seyf'le hiç görüşmemiştir; Yezîd'in de kim olduğu belli değil.

Şimdi gelelim Seyf b. Ömer'e:

Üseyyid kabilesenin Temîm boyundan birkaç oymağın birleşmesinden meydana geldiği için aynı anlamı veren Bercemî diye anılan bu adam, Kûfeli olup Bağdad'a yerleşmiş, Harun-ür Reşid'in zamanında, 170 hicriden sonra ölmüştür. "El-Futûh'ul-Kebîr ve'r-Ridde" adlı kitabında, Hz. Peygamber'in vefâtından III. Halife'nin halifeliğine kadar geçen olayları anlatır ve I. Halife'ye karşı gelen Müslümanları mürted sayar; doğu Roma, Şam, Filistin ve İran fütûhatından bahseder. Bir de "El-Cemelu ve Mesîru Âişeti ve Alî" adlı kitabı vardır; bunda da III. Halife'nin aleyhindeki ayaklanmayı, III. Halife'nin şehit edilişini ve Cemel savaşını anlatır.

Seyf, bu iki kitabında, yüz elliye yakın kahramanı, Hz. Peygamber'in sahabesi arasında anmaktadır ki bunların hiç biri, Hz. Peygamber'i görmek şöyle dursun, varlık âlemine ayak basmamıştır. Hattâ bunlar arasında, Mu'cem'ül-Büldân, Merâsıd'ül-İttılâ' gibi İslâm coğrafya kitaplarına geçen bâzı şehirler de, bu kahramanlara nisbetle anılmıştır ki bu şehirlerin hiç biri, hiçbir vakit kurulmamıştır!

Seyf hakkında Ricâl bilginlerinin fikirlerini de yazalım:

233 te vefât eden Yahyâ b. Muin, "rivâyetleri zayıftır, gevşektir", 303 te vefât eden Nesâî, "ne rivâyetine güvenilir, ne emniyet edilir; zayıftır", 316 da vefât eden Ebû-Dâvûd, "değersizdir, çok yalan söyler", 327 de vefât eden İbni Ebî-Hâtem, "rivâyetlerini terk etmişlerdir", 353 te vefât eden İbn'üs-Sekn, "zayıftır" diyor. 354 te vefât eden İbni Hıbbân'a göre "uydurduğu rivâyetleri güvenilir adamlar ağzından nakleder; zındıklıkla yerilmiştir; rivâyet uydurur denmiştir", 385 vefât eden Dâru Kutnî, "rivâyetleri zayıftır, terkedilmiştir", 405 te vefât eden Hâkim, "rivâyetlerini terk etmişlerdir, zındıklıkla töhmetlenmiştir" diyor; 817 de vefât eden Fîrûzâbâdî, "zayıftır" hükmünü veriyor. 852 de vefât eden İbni Hacer, "çok zayıftır", 911 de vefât eden Süyûtî, "çok zayıftır", 923 de vefât eden Safıyyüddîn, "onu çok zayıf saymışlardır" hükmüne varıyor.

Bu adam, Hz. Peygamber'in son zamanda, Üsâme ordusunu sevke gayret etmesi, vefâtlarından sonra I. Halife'ye bey'at edilmesi, I. Halife'nin zamanında zekât vermeyenler hakkında öyle haberler yayıyor ki bunların hiç birinin, hem Şîa, hem Ehlisünnet hadis kitaplarında ve hadislere dayanan târihlerde, gerçekle en küçük ve en uzak bir ilgisi bile yok.

İşte Abdullah b. Sebâ', bu adamın muhayyilesinden doğan ve masal kahramanından, yaptığı işler de, bu uydurma kahramana yaptırılan uydurma işlerden başka hiçbir şey değil; yâni İbni Sebâ', biraz Ammâr'ın, biraz da Ebû-Zerr'in hayatlarından ilham alınarak bu adam, tarafından uydurulmuş ve gerçekte anadan doğmamış, yaşamamış bir adamdır. Fakat Seyf'e, düşünmeden inananlar, rivâyetlerini, incelemeden alanlar, bilhassa Taberî'den rivâyette bulunanlar, Şîî olsun, Sünnî olsun, böyle bir adamın yaşadığına inanmışlar, İslam ülkelerini sömürme siyasetinin ortaya attığı müsteşrıklerse onun Yemenli oluşunu, Yahudilikten dönmüş olmasını, III. Halife aleyhine yakalananların Mısır ve Irak'tan gelmelerini, Şîîliğin daha fazla İran'da yayılmasını, İmâm Huseyn'in zevcelerinden birinin, son İran hükümdarının kızı bulunmasını, türlü bağlantılarla süsleyip püsleyerek bu masala bir de dinî-siyasî ve içtimaî ilmek atmışlar, çeşitli kanaatler uydurmuşlardır (Seyyid Murtazâ'l-Askerî'nin «Abdullah b. Sebâ'» adlı târihî tenkıyd ve tahlile dayanan kitabına, Seyyid Ahmed-i Zincânî tarafından "Merd-i efsâneî-i târîh, Rivâyethâ-yı Seyf; Abdullah b. Sebâ' ve Gavgaa-yı Sakıyfe" adlı Farsçaya tercemesine, Tehran–Cilt-i evvel, I. Basım, 1384 H. ve Esed Hayder'in "El-İmâm'us'Sâdık ve'l-Mezâhib'il-Erbaa" adlı kitabına b. Cüz. VI, Necef-i Eşref, 1383  1963, s.247-282).

Soru 13: Sizce Şîîliğin, eski İran saltanatının II. Halife tarafından yıkılması, yahut İmâm Huseyn'in zevcelerinden birinin İranlı olması gibi şeylerle hiç mi ilgisi yoktur?

Sâideoğulları sofasında, ansârın, muhâcirlere, sizden bir emîr olsun, bizden de bir emîr dediklerini duyduğu vakit Hz. Alî, neden Rasûl'ullah'ın ansâr hakkında, iyilerine iyilikle muamele edilmesini, kötülükte bulunanların bağışlanmasını tavsiye ettiğini söylemedi Kureyş buyurmuş, bunda hilâfet hakkında ne gibi bir delil var sorusuna da, emîrlik onlarda olabilseydi, onları bize tavsiye etmezdi demiş, sonra Kureyş neyle delil getirdi diye sormuştu. Biz Rasûl'ullah'ın şeceresindeniz (O'nun boyundanız) dediler denince de, evet demişti, şecereyle (boy ağacıyla) delil getirdiler; fakat mevyevi (Ehlibeyti) yitirdiler (Nech'ül-Belâğa; Muhammed Abduh şerhiyle, Kahire – 1321, I, s.216).

Hilâfeti kendisinin meşrû' hakkı bilen, bu hususta Hz. Peygamber'in sözlerine dayanan Alî'nin, I. Halife'ye bey'at etmemesi, sanıldığı gibi hilâfet hakkındaki toplantıda Haşimoğullarının ve kendisinin bulunmamasından ileri gelmiş bir kırgınlığın sonucu değildi; nitekim sofada toplananların da bu toplantısı, Hz. Rasûl'ün cenazesini bile bırakıp bu işe girişmeleri, ümmetin imamsız kalması kaygısından doğmamıştı. II. Halife'nin, Abbâs'ın bey'atini sağlamak için geceleyin, I. Halife'yi, Ebû-Ubeyde'yi ve Mugıyra'yı alarak onun evine gitmesi, sonradan Alî'nin evinde toplananları, içeride Fâtıma da var sözüne, varsın olsun deyip evi, evdekilerle yakacağını söyleyip tehdit etmesi, Hz. Fâtıma'nın vefâtınadek Alî'nin, Şıkşıkıyya hutbesinde ilk üç halife hakkındaki sözleri, hilâfeti zamanında, Gadîru Humm hadisini duyanların tanıklığını istemesi, bu işin İran'la, İranlılıkla hiçbir ilgisi olmadığını açıkça göstermektedir.

Şîîliğin Irak ve İran'da yayılmasının sebebi, bilhassa müsteşrıkler ve onların her sözünü doğru sayanlar tarafından ortaya atılan uydurma sebeplerden değil, Alî'nin Kûfe'yi merkez edinmesinden ve sonra da Emevîlerin, İslâmî esaslardan ayrılıp Arap milliyetine dayanan bir siyaset gütmelerinden, Arap olmayan Müslümanları "Mevâlî-köleler" saymalarından, onları daima kendilerinden aşağı görmelerinden doğmuştur. Arap olmayanların, Emevîlerin düşman oldukları Alî'ye ve Alî evlâdına bağlanmaları, Emevîlerin bu aşırı milliyetçi siyasetinden meydana gelmiştir.

Bugün İran'da, Hindistan'da, Suriye'de ve Şam'da, Anadolu'da, hatta Medine-i Tayyibe'de Şîîler vardır; bütün bunları İran'a ve İran milliyetine bağlamak, gerçekten tamamiyle uzak, hayalî bir görüşün sonucu olabilir; kaldı ki İran'ın, tümden Şîî oluşu, o kadar eski de değildir ve İran'da bugün bile, azınlık olmakla beraber Sünnîler vardır.


 

İMÂMİYYE, ANA İNANÇLARI, ONİKİ İMÂM

Soru 14: Şîa, tek bir mezhebe mi bağlıdır?

Bugün Şîa denince ilk olarak akla "İmâmiyye" mezhebi gelir.

"İmâmiyye" imâmeti, mezhebin usulünden, yâni temel inançlarından kabul eden ve Hz. Peygamber'den sonra Oniki İmâm'ın imâmetine inanmayı şart bilen mezheptir. Oniki İmâm kabul ettiğinden dolayı bu mezhebe "İsnâ-aşeriyye", yâni Onikiler mezhebi dendiği gibi hem ibadet ve muamelelerde, hem inançta, bilhassa İmâm Ca'fer'üs-Sâdık'ın, atalarından naklettiği hadislere dayandığından "Ca'feriyye" de denir ve bu mezhebe uyanlara, daha ziyade Ca'ferî denegelmiştir.

Soru 15: Ca'ferîler, inançta, ibadet ve muamelelerde neye dayanırlar?

Ca'ferîlikte dört asıl vardır:

Kitap, sünnet icmâ' ve akıl.

Kitaptan maktan Kur'ân-ı Kerîm'dir. Ca'ferîler, "şüphe yok ki Kur'ân'ı biz indirdik ve şüphe yok ki onu mutlaka koruyucu biziz elbette" meâlindeki âyet (XV, 9) mûcebince Kur'ân'a bir teksözün bile eklenmediği gibi, ondan bir tek sözün bile çıkarılmadığına, bugün elimizdeki Kur'ân'ı Mecîd'in indiği gibi kaldığına inanırlar (Kur'ân-ı Kerîm ve Meâli; II, Açılama; s. XXII, XXIV). Ancak, "Kur'ân'ı, reyiyle yorumlayan, ateşte yerini hazırlasın" hadisine göre (Künûz'ül-Hakaaık, II, s. 175), ancak gene Kur'ân ve Hz. Muhammed'le Ehlibeyt, yâni Ondört mâsûm yorumlayabilir. Anlamı apaçık olan âyetlerden başka âyetleri yorumlamak, onların hakkıdır. Allah Kur'ân'ı vahiyle Peygamber'ine bildirmiş, oniki imâm ve Hz. Fâtıma da peygamberden tebelluğ etmişlerdir.

Sünnet, yâni Hz. Peygamber'in hadisleri ve on dört mâsûmun, Hz. Peygamber'den rivâyetleri, kitabı açıklar ve yorumlar. Meselâ Kur'an'da namazın farz olduğu, bir çok âyetlerde bildirilmiştir. Fakat namazın nasıl kılınacağını, rikâtları, namazda okunacak sûreler, rükûda, secdede, oturunca neler okunacağı v.s., Kur'an'da bildirilmemiştir. Bunları, Rasûl'ullah'ın ve Ehlibeytinin sözlerinden anlamatayız.

Bu ikinci asıl (huccet, delîl), yâni sünnet, Hz. Peygamberin ve Ehlibeytinin sözleri ve yaptıkları işlerle, birisini yaparken görüp menetmedikleri, yâni sözle, işle ve doğru buluşla (kavlî, fi'lî, takrîrî) bildirdikleri şeylerdir.

Üçüncü huccet, İcmâ'dır; yâni İmâmiyyenin bir şeyde ittifakıdır. Bu, onların bir şeyde ittifak ettiklerinden dolayı, İmam'ın tasvibini izhar ettiği için huccettir.

Kitapta, sünnette bulunmayan, hakkında icma'da olmayan bir şeyde hüküm, akla düşer.

Şunu da söylememiz gerektir ki herkes, Kur'ân-ı Mecîd'den, sünnetten, icmâ'dan hüküm çıkaracak bilgi ve bilgide rüsûh kudretine sahip olmadığı gibi herkes, aklıyle de bir şeye, yerinde hüküm veremez. Bunun için ümmet, İmâmiyye'ye göre ikiye ayrılır:

Müçtehid, Mukallid.

Müçtehid, bu dört asla göre hüküm çıkarmak kudretini elde etmiş, adalet sahibi kişidir; mukallitse, onu taklit eden, yâni hükümde ona uyan kişidir ve ictihâd kapısı, insanlar, daima yeni şeylerle karşılaşabilecekleri için hiçbir vakit kapanmamıştır ve kapanamaz da. Yalnız dinin usulünde ictihad olamaz. Herkesin, Allahın varlığını ve birliğini, peygamberliği ve ahireti, akliyle, fikriyle gerçeklemesi gerekir.

Soru 16: Dinin usulü ve fürû'u nelerdir?

Ca'ferîlerde dinin usulü, yani temelleri beştir:

I. Tevhîd, yâni Allahın var ve bir olduğuna inanmak. Bu da dört esasa dayanır. İlki, Tevhîd-i zâtîdir. Allahın zâtı, her şeyden münezzehtir; yücedir. Birdir; ortağı, benzeri, danışacağı, görüşeceği biri yoktur. Varlığı kendisindendir; cismi, şekli, mekânı yoktur. Kudreti ve bilgisi her şeyi kaplamıştır. İkinci esas Tevhîd-i sıfâtîdir. Allah daimî olarak diridir; evveline bir evvel tasavvur edilemiyeceği için kadîm, sonuna bir son düşünülemiyeceği için de bâkıydir. Her şeye gücü yeter; gücü yettiğinden de irade sahibidir. İradesini zorlayacak bir nesne yoktur; iradesiyle her şeyi, hikmetle yoktan var eder. Buyruklarını vahiy yoluyle ve melekle peygamberlerine bildirir; bu bildiri, kelâm olarak tecelli eder; kelamında da gerçektir. Her şeyi, olmadan ve olduktan sonra bildiği gibi sonunu da bilir. Bilgisi dolayısıyla duyulan ve görülen şeyleri de kavrar; kulakla, gözle değil, bilgisiyle duyandır, görendir. Bu sıfatlarda zâtının aynıdır. Aynı olmasa bunların, ya sonradan meydana gelmesi, yahut zâtiyle beraber evvellerine evvel olmasına icap eder. Birinci şık kabul edilirse Allahın, bir zaman duymaz, görmez, bilmez… olması icap eder; ikinci şık kabul edilirse, zâtiyle sıfatlarının da kadîm olması lâzım gelir ki, bu şirktir. Bu yüzden sıfatları, zâtının aynı olarak kabul edilir. Üçüncü esas, Tevhîd-i halkıydir; her şeyi o yaratmıştır. Yaratışında bir ortağı, yardımcısı yoktur. Dördüncü esas da Tevhîd-i ibâdetidir. Yâni ibadet, ancak ona mahsustur. Allah'tan başka bir meleğe, peygambere, imama ibadet edilmez; kulluk ancak onadır. Ama şefaat gerçektir; bu bakımdan meselâ Peygamber ve Ehlibeyti hakkıyçin, Kur'ân hakkıyçin Allaha dua edilebilir; zaten Hz. Muhammed'e ve âline salâvat, namazın da, duanın da kabul şartıdır (Şifâ'dan, Deylemî'den, Tabarânî'nin Evsat'ından, Hafâcî'in Şerhu Şifâ'sından naklen El-Gadîr, II, s. 304).

II. Nübüvvet. Allah, seçtiği kullarına, Cebrâil vasıtasiyle ve vahiy yoluyle ümmete bildirmek üzere emirlerini teblıyğ eder. Peygamberler, insanların en üstünleri, kulların en hayırlılarıdır. Onlar emîndirler; mâsumdurlar; teblıyğde bir hata etmezler. Onlardan küçük, büyük, hiçbir günah sâdır olmaz. Âdem'den Hz. Peygamber'e kadar yüz yirmi dört bin peygamber geldiği rivâyet edilmiştir. İçlerinden Nûh, İbrâhim, Mûsâ, İsâ ve Hz. Muhammed'in, en üstün oldukları da XXXIII. Sûrenin 7. âyetinde bildirilmiştir. Hz. Muhammed, bunların en üstünü, kulların en hayırlısıdır. En büyük mucizesi Kur'ân'dır. Şeriat sahibi olsun, olmasın, bütün peygamberlerin sonuncusudur; peygamberlik onunla bitmiştir.

III. İmâmet. Her peygamber, dininin muhafazası için kendisinden sonra ümmeti arasında, dininin hükümlerine göre hükmedecek ve kendisine halef olacak birisini, Allahın emriyle bildirmiştir; Hz. Muhammed de Alî'yi imâm olarak bildirmiş, Alî'den sonra da on bir evlâdının imâmetini söylemiştir. İmamlar da, din hükümlerini ifâda bir hataya düşmemeleri için mâsûmdurlar. Son imam olan Mehdî sağdır ve son zamanda zuhur edecek, zulümle dolan dünyayı adaletle ihya edecektir.

IV. Maâd. Ölümden kıyamete kadar berzah ve en sonra kıyamet gerçektir. Kıyamete dair Kur'ân'ı Kerîm'de ve hadislerde geçen mizân, soru hesap, sırat, şefaat, cennet, cehennem hepsi gerçektir; bunların hiç biri akılla yorumlanamaz; keyfiyetini de bilemeyiz; fakat hepsi gerçektir.

V. Adâlet. Allah âdildir. İyiye, iyiliğine karşılık mükâfatta, kötüye kötülüğüne karşılık mücazatta bulunması, adaletinin icâbıdır. Bu bakımdan her şey, Allahın takdiriyle olmakla beraber kulların, Allahın dilediği güçle yaptıkları iyilik ve kötülük, kendi iradeleriyle yapılmaktadır. Allah herkesin ne yapacağını bilir; fakat bu bilgisi, kula o işi zorla yaptırmaz. Eğer böyle olsaydı, yâni iyiliği ve kötülüğü Allah yaptırsaydı, peygamber yollaması, kitap göndermesi, iyilikte bulunanı mükâfatlandırması abes, kötülükte bulunanı azaplandırması zulüm olurdu; Allah'sa hem abes iş işlemez, hem de zulümden münezzehtir.

İşte herkesin bu beş asla, aklıyla inanması gerektir; bu inançta içtihat ve taklit olamaz.

Bu beş aslın beşine de inanan mü'mindir; imâmet ve adalete inanmayan, İslâm'dan çıkmış sayılmaz. Bu bakamdan tevhid, nübüvvet ve maâda, dinin asılları, imâmet ve adalete mezhebin asılları da denir.

Dinin fürû'u iki kısma ayrılır:

I. İbadetler, bunlar ondur: Namaz, oruç, hac, zekât, humüs, cihad, tevellâ, teberrâ, iyiliği ve Tanrı buyruklarını bildirmek, onları halka emretmek (emr bi'l-ma'rûf), kötülüğü nehyetmek (nehy an'il-münker):

Bunların bir kısmı, bedenîdir; namaz ve oruç gibi. Bir kısmı yalnız, malîdir; zekât, humüs, yâni muayyen şeylerde, beşte bir payın Hz. Muhammed soyundan gelen yoksullara verilmesi gibi. Bir kısmı, hem bedenî, hem malîdir; hac ve cihad gibi. Bir kısmı bilgiye dayanır. İyiliği buyurmak, kötülüğü nehyetmek gibi. Bir kısmıysa kalbîdir; Hazreti Muhammed'i ve soyunu sevmek, sevenleri de sevmek (tevellâ), sevmeyenleri ve semyenleri sevenleri sevmemek (teberrâ) gibi.

II. Muâmelâl. Alım satım, borç, rehin, vakıf, hibe, kadın almak, boşamak v.s. gibi.

III. Dînî bir kusur veyahut suç sonucunda çekilecek malî, bedenî cezalar.

İbadetlerle muamelât ve cezalar, Ca'ferî mezhebine ait fıkıh kitaplarında, bütün teferruatiyle mevcut olduğundan bunlar hakkında bilgi vermiyoruz.

Bunlara fürû' denmesi, inkâr etmemek şartiyle yapmayanların suçlu olacaklarından, fakat dinden çıkmayacaklarından dolayıdır.

Soru 17: İmâmiyye'nin on iki imam kabul etmelerine sebep nedir?

Hz. Peygamber, bu iş, yâni inananların ve Müslümanlığın yüceliği, insanların düzgün bir halde bulunuşu sürer gider ve on iki kişi, onlara halife olur; işlerini düzene sokar, hepsi de Kureyş'dendir buyurmuştur (bu meâlde sekiz hadis vardır; Sahîhu Müslim, İst. Mat. Âmire-1332. VI, s. 3-4). Buhârî'deki aynı meâldeki hadisi, Künûz'ül-Hakaaık da almıştır (II, s.204) Tirmizî'nin "Sünen" inde aynı meâldeki hadis, Ahmed b. Hanbel'in "Müsned" inde olduğu gibi İbni Hacer de aynı hadisi "Savâık" da zikreder ve Tabaranî'nin de aldığını söyler. Müstedrek'üs-Sahîhaynde, Hz. Peygamber'in, kendisinden sonraki halifelerin, Mûsâ Peygamber'in nakıybleri sayısınca oniki olacağını bildirdiği zikredilir. Seyyid Süleyman-ı Belhî, Yenâbî'ul-Mevedde'de, Ehlisünnet muhaddislerinden naklen bu meâldeki hadisi anarken, hepsinin de Hâşimoğullarından olacağını buyurduğunu kaydeder (Fadâil'ül-Hamse, II, s. 23-26).

"Benden sonra hilâfet otuz yıldır; ondan sonra saltanat başlar" meâlinde nakledilen hadise dayanır (Câmi', II, s. 11), I. Halife'den başlar ve İmâm Hasan'ı da katarsak, halifelerin sayısı beşte biter. Akla gelmiyecek zülüm ve ihanetleri yapan, dini hiçe sayan Ümeyyeoğullarıyle Abbasoğullarını sayarsak sayı, on ikiyi kat kat aşar. Hadisi, ümmetten, zaman zaman, adalet sahibi on iki halife geleceği yolunda yorumlamamız içinse, hiçbir delâlet yoktur ve bu yorum, zoraki ve maksada dayanan bir yorum olur. Kaldı ki İmâmiyye – İsnâ-aşeriyye, hazreti peygambere, vasıyleri sorulduğu zaman "Alî, kardeşim, vârisim, vasıym, benden sonra da her inananın velîsidir; sonra oğlum Hasan, sonra Huseyn, sonra da Huseyn evlâdından dokuz kişidir; Kur'ân onlarladır, onlar Kur'ân'la; onlar, Havuz kıyısında bana ulaşıncayadek birbirlerinden ayrılmazlar" buyurduğunu, hatta onları adlariyle saydığını söyler (Sultân'ul-Vâızıyn-i Şîrâzî: Şebhâ-yı Pîşâver, IX. Basım; Tehran – 1348 II. 1344 Ş.H. Ferâid'us-Sımtayn, Manâkıb-ı Hârzemî, Manâkıb'ı İbni Magaazilî, Fusûl'ül-Mühimme, Matâlib, Tezkire-i Sıbt b. Cevzî, Meveddet'ül-Kurbâ v.s. den naklen Yenâbî'ul-Mevedde; s. 988-998).

Aynı zamanda Ca'ferîler, her imamın, kendisinden sonraki imamın imametini bildirdiğine, on ikinci imamınsa Mehdî olup hayatta bulunduğuna zuhur edeceğine inanırlar.

Soru 18: On iki imam ve on dört mâsûm kimlerdir? Neden bunlara mâsûm denmektedir?

On iki imam, Hz. Alî, ondan sonra oğlu İmâm Hasan, ondan sonra kardeşi İmâm Huseyn ve onun soyundan gelen dokuz kişidir. Bunların adlarını, doğum ve vefat târihlerini sırasiyle yazalım:

I. İmâm Aliyy'ül Murtazâ. İmâmiyye, Emîr'ül-mü'minîn lakabını ancak Alî hakkında kullanır. Araplarda adet olduğu gibi büyük oğlunun adiyle ve Hasan'ın babası anlamına Ebü'l-Hasan künyesiyle anılır. Ebû-Türâb, yâni toprak babası da lâkaplarındandır. Hz. Peygamber'in amcaları Ebû-Tâlib'in oğludur. Anneleri, Hz. Peygamber'in dördüncü atası Hâşim'in oğlu Esed'in kızı Fâtıma'dır. Fil yılının otuzuncu senesi Recebinin on üçüncü Cuma günü tanyeri ağarırken Kâbe'nin içinde doğmuş (29.VII.599), hicretin kırkıncı yılı Ramazan ayının on dokuzuncu günü Abdürrahman b. Mülcem tarafından başından zehirli kılıçla vurulmuş, yirmi birinci gecesi vefât etmiştir (9.II.661). Necef-i Eşref'te türbeleri bulunan yere defnedilmiştir.

II. İmâm Hasan b. Alî. Lâkapları Müctebâ ve Zekî'dir. Babaları Alî, anneleri Hz. Peygamber'in kızı Fâtıma'dır. Hicretin ikinci, yahut üçüncü yılı Ramazan ayının on beşinci gecesi doğmuş (12.III, yahut 1.III.623, yahut 624) ismini Hz. Peygamber koymuştur. Hicretin ellinci yılı Saferinin yirmi dokuzuncu günü, Muâviye tarafından kandırılan zevcesi Ca'de tarafından zehirlenerek şehit edilmiştir (28.III.670). Künyeleri Ebû-Muhammed'tir. Medine'de Bakı' mezarlığından medfundur.

III. İmâm Huseyn. Lâkapları Sıbt ve Şehîd'dir. Babaları Alî, anneleri Fâtıma'dır. Hicretin üçüncü, yahut dördüncü yılı Şa'ban ayının üçüncü günü Medine'de doğmuştur (19.1.625 yahut 8.I.626). Künyeleri Ebû-Abdullah'tır. Hicretin altmış birinci yılı Muharremin onuncu günü Kerbelâ'da şehit edilmiştir (12.X.680). Kerbelâ'da medfundur.

IV. İmâm Alî. Lâkapları, ibadet edenlerin zîneti ve secde edenlerin efendisi anlamlarına gelen Zeyn'ül-Âbidîn ve Seyyid'üs-Sâcidîn'dir. Babaları İmâm Huseyn, anneleri, son İran hükümdarı Yezdcürd'ün kızı olan Şâh-zenân diye anılan Şehribânû'dur. Hicretin otuz sekizinci yılı Şaban ayının beşinci günü Medine'de doğmuştur (6.I.659). Künyeleri Ebû-Muhammed ve Eb'ül-Hasan'dır. Hicretin doksan beşinci yılı Muharremin yirmi ikinci günü Emevîlerden Hişâm'ın buyruğu ile zehirlenerek şehid olmuşlardır (17.X.713). Medine'de Bâkı'de İmâm Hasan'ın yanında medfundur.

V. İmâm Muhammed'ül-Bâkır. Babaları İmâm Zeyn'ül-Âbidîn, anneleri, İmâm Hasan'ın kızı Ümmü Abdullah Fâtıma'dır; bu suretle baba ve anne tarafından Haşimî'dir. Hicretin elli yedinci yılı Saferinin üçüncü günü Medine'de doğmuştur (16.XII.676). Künyeleri Ebû Ca'fer'dir. Lâkapları, ilim ve hikmeti yaran, künhüne varmış olan anlamına Bâkır'dır. Vefâtları hicretin yüz on dördüncü yılı Zilhiccenin yedinci günü Hişâm tarafından zehirlenmek suretiyledir (28.I.733). Medine'de, Bakı'de, babalarının yanında medfundur. Ca'ferî mezhebinin esasları ve fıkhı, İmâm Muhammed'le oğlu Sâdık'ın rivâyetlerine dayanır.

VI. İmâm Ca'fer'us-Sâdık. Babaları İmâm Muhammed'ül-Bâkır, anneleri Ebû-Bekr'in oğlu Muhammed'in oğlu Kaasım'ın kızı Ümmü Ferve'dir. Annelerinin anneleri de Ebû-Bekr'in oğlu Abdürrahman'ın kızı Esmâ'dır. Doğumları hicretin sekinzinci yılı Rebîulevvelinin on yedinci günü Medine'dedir (23.V.995). Künyeleri Ebû-Abdullah, lâkapları Sâdık'tır. Hicretin yüz kırk sekizinci yılı Recebinin on beşinci günü, Harun-ür-Reşid'in emriyle zehirlenerek Medine'de vefâf etmişlerdir (6.IX.765). Hicretin seksen üçüncü yılında doğdukları, yüz kırk sekizinci yılı Şevvalinde vefat ettikleri de rivâyet edilmiştir. Medine'de babalarının yanında medfundur. Zamanlarındaki bir çok bilginler, kendisinden faydalanmıştır.

VII. İmâm Mûsâ'l-Kâzım. Babaları İmâm Ca'fer'us-Sâdık, anneleri Hamîde Hâtundur. Hicretin yüz yirmi sekizinci yılı Saferinin yedinci günü Mekke'yle Medine arasında Ebvâ' denen yerde doğmuşlardır (8.XI.745). Künyeleri Ebü'l-Hasan, lâkapları Kâzım'dır. Harun'ür-Reşid, İmâm Kâzım'ı bir yıl kadar Basra'da hapsettirmiş, sonra Bağdad'ta, hicretin yüz seksen üçüncü yılı Recebinin altıncı günü zehirleterek şehit ettirmiştir (13.VIII.799); yüz seksen dokuzuncu yılında ve Recebin yirmi beşinde şehit edildiği de rivâyet edilmiştir. Bağdat'ta Kâzımeyn'de medfundur.

VIII. İmâm Aliyy'ür-Rızâ. Babaları İmâm Mûsâ'l-Kâzım, anneleri Necime Hatundur. Hicretin yüz kırk sekizinci yılı Zilka'desinin on birinci günü Medine'de doğdular (29.XII.765). Künyeleri Ebü'l-Hasan, lâkapları Rızâ'dır. Abbasoğullarından Me'mûn, İmâm Rızâ'yı Irak'a getirtti ve hicretin iki yüz birinci yılı Ramazan ayının ikinci, yahut beşinci günü kendisine velîahd tâyin etti (24, yahut 27.III.817). Bu iş Abbasoğullarına pek ağır geldi; Me'mûn'u halife tanımadılar, amcasının oğlu İbrâhim'i halife yaptılar. İsyan büyümeye başladı. Bunun üzerine Me'mûn, hicretin iki yüz üçüncü yılı Saferinin on yedinci günü İmâm Rızâ'yı zehirli nar şerbetiyle, bir rivâyette üzümle zehirleyerek şehit etti (24.VIII.818). Aynı yılın aynı ayının yirmi dokuzuncu günü şehit edildiği de rivâyet edilmiştir. Tûs şehrinde medfundurlar ve şimdi o şehre Meşhed denmektedir.

IX. İmâm Muhammed'üt-Takıy. Babaları İmâm Aliyy'ür-Rızâ, anneleri Hîzrân Hatundur. Hicretin yüz doksan beşinci yılı Ramazan ayının on beşinci günü Medine'de doğdular (11.IV.811). Aynı yılın Recebinin onuncu günü, Ramazan ayının on dokuzuncu günü doğduğu da rivâyet edilmiştir. Künyeleri Ebû'Ca'fer, lâkapları Takıyy ve Cevâd'dır. Hicretin iki yüz yirminci yılı Zilka'desinin son günü, Bağdat'ta, Abbasoğullarından Müsta'sım tarafından zehirletilerek şehit edildi (3.XI.835). Bağdat'ta, Kâzımeyn'de, atası İmâm Mûsâ'nın yanında medfundur.

X. İmâm Aliyy'ün-Nakıyy. Babaları İmâm Muhammed'üt-Takıy, anneleri Semâne hatundur. Hicretin iki yüz on ikinci yılı Recebinin ikinci günü Medine civarında bir köyde doğdular (27.IX.827). Künyeleri Ebü'l-Hasan, lâkapları Nakıyy ve Hâdî'dir. Hicretin iki yüz elli dördüncü yılı Recebinin üçüncü günü, Abbasoğullarından Mu'tezz tarafından zehirletilerek şehit edilmiştir (28.VI.868). Samırâ'de medfundur.

XI. İmâm Hasan'ül-Askerî. Babaları İmâm Aliyy'ün-Nakıyy, anneleri Sûsen Hâtundur. Hicretin iki yüz otuz sekizinci yılı Rabî'ulâhırın sekizinci günü Sâmira'da doğdular (27.IX.852). Künyeleri Ebû-Muhammed, lâkapları Askerî ve Zekî'dir. Hicretin iki yüz altmışıncı yılının Rabî'ulevvelinin sekizinci günü, Abbas oğullarından Mu'temed tarafından zehirletiler şehit edildi (2.I.873). Samırâ'da, babasının yanında medfundur.

XII. İmâm Mehdi. Babaları İmâm Hasan'ül-Askerî, anneleri Nercis Hâtundur. Hicretin iki yüz elli beşinci yılı Şa'banının on beşinci Cuma gecesi tanyeri ağarırken doğmuştur (30.VII.869). Künyeleri Ebü'l-Kaasım, lâkapları Muntazar, Huccet, Sâhib'üz-zamân ve Mehdî'dir. Babalarının vefâtından sonra gizlenmişler, birbiri ardınca, Saîd oğlu Osman, onun oğlu Ebû-Ca'fer Muhammed, Rûh oğlu Huseyn, Sâmırâlı Muhammed oğlu Alî, kendileriyle Şîa arasında sefaret hizmetini görmüşlerdir. Son sefir olan Alî, üç yüz yirmi sekiz yılı Şa'banının on beşinde vefât etmiş (26.V.940), onun vefâtından sonra büyük gizlilik devri başlamıştır. İmâmiyye'ye göre Mehdi sağdır ve son zamanda zuhur edecektir.

On iki imam bunlardır. Hz. Muhammed'le kızları Fâtıma da bu on iki imama katılırsa on dört olur ki On dört Ma'sûm bunlardır.

XXXIII. sûrenin 33. âyetinde, "ancak ve ancak Allah, ey Ehlibeyt, sizden her çeşit pisliği, suçu gidermek ve sizi tam bir temizlikle tertemiz bir hale getirmek diler" buyurulmaktadır. Âyetin evvelinde Hz. Muhammed'in zevcelerine de hitap olduğundan Ehlibeytin, Peygamberin zevceleri olduğunu söyleyenler olmuşsa da Ebû-Saîd'ül-Hudrî, Enes b. Mâlik, Vâile, Hz. Peygamber'in zevceleri Ümmü Selme ve Âişe, Câbir, Hasan b. Alî ve bütün Ehlibeyt imamları, Ehlibeytten maksadın, Hz. Muhammed, Alî, Fâtıma, Hasan ve Huseyn olduğunda ittifak etmişlerdir. Hz. Muhammed, kendileri de dâhil olmak üzere, bunları abâsının altına almış, Allah'ım, bunlardır Ehlibeytim; bunlardan pisliği (suçu, şeytana uymayı) gider ve bunları tertemiz et diye dua etmiş, Ümmü Selme, ya ben deyince, sen hayra karşısın buyurmuştur.

LII. sûrenin 21. âyetinde, "ve inananlara soylarından, inanarak onlara uyanları, soylarından gelenlere katarız ve yaptıklarının mükâfatından hiçbir şey eksiltmeyiz; her kes kazancına bağlıdır" buyrulduğuna göre İmâm Huseyn'in dokuz evlâdı da bu âyetteki ismet ve tahârete katılmıştır (Mecma'ul-Beyan; Tehran-1379, c.VIII, s.356-358; Tenkıyh'ul-Makaal; I, s.186-190, Hâc Şeyh Abbâs Kummî'nin "Envâr'ül-Behiyye" sinin Seyyid Muhammed Suhfî tarafından Farsçaya terc. Zindegânî-i Rehberân-ı İslâm, Tehran-1375 H. v.s.)

İleride görüleceği gibi Alevî-Bektaşiler, ma'sum sözünün Türkçede erginlik çağına girmemiş çocuklara denmesine aldanarak "on dört ma'sum"u, on iki imamdan ayrı sanmışlar ve on iki imamın, erginlik çağına girmeden şehit edilen ve bir kısmı da uydurma olan on dört erkek çocuğunu "on dört ma'sum" olarak kabul etmişlerdir ki bu, tamamiyle yanlıştır.

Soru 19: İmâmiyyenin üç vakit namaz kıldığını söyleyenler var; ne dersiniz?

Bunu söyleyenler, bilgisizliklerinden söylemektedirler. Namaz beş vakittir; bunda hiçbir mezhebin ayrı ve Müslümanlık hükmüne aykırı bir reyi olamaz. Ancak İmâmiyye, öğleden sonra ikindinin, akşamdan sonra da yatsının kılınabileceğini, güneş batıncayadek, önce öğleyi, sonra ikindiyi, gece yarasınadek de önce akşamı, sonra yatsıyı kılmanın caiz olduğunu; imamların sözlerine uyup kabul etmişlerdir. Fakat bu hüküm, ne Şîa'nındır, ne de imamların. Hz. Peygamber'in, sıcak günlerde, öğlenin, hava soğuyuncayadek geciktirilmesini, öğleden sonra da ikindinin kılınabileceğini buyurduğunu Sahîhu Müslim'den anlamaktayız. (İst. Mat. Âmire-1330, c.II, 107-111). Ayrıca yolculukta, öğleyle ikindinin, akşamla yatsının birbiri ardınca kılındığı (aynı, s.150-151), yolcu olmadıkları ve bir korku bulunmadığı halde de öğleyle ikindiyi, akşamla yatsıyı birbiri ardınca kıldıkları, yedi hadisle sabittir (s.151-153).

Bu, bir ruhsattır; işi gücü olana kolaylık içindir; yalnız Sahîhu Müslim'de değil, Nesâî'nin "Sünen" inde ve İbni Hanbel'in "Müsned"inde de bu hususta hadisler vardır. Ehlisünnetten Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezheplerinde bu iki namazı cem'etmek, hac, umre, savaş gibi mübah yolculuklarda câizdir. Yalnız Hanefîler, bunu câiz bilmemişlerdir. Fakat ikindi vakti girmeden öğlenin kılınabileceğine göre onlarda, fi'len ve zaruret halinde öğleyle ikindiyi cem'etmiş oluyorlar.


 

* San'a, Yemen ülkesinde merkezi, Busrâ, Şam'a bağlı Havran kasabalarından biridir.

* Hassân, sonradan, III. Halife zamanında Hz. Alî'ye karşı cephe almıştır; bu hadis, âdetâ ilerideki halini de hatırlatmaktadır.

 

 

 
Site içi Arama


 

 

 

 

Go to top of page  Ana Sayfa | Kitap Listesi | Kıble Dergisi | Makaleler | Kadin ve Aile | Cocuklar Îçin | Soru Ve Cevap | Yazarlarımız |
Kur`an | Hadisler | Dualar | Şiirler | Ses ve Video | Programlar | Linkler  |  Îletişim için |

Copyright© 2000 Kevser Yayinlari Internet Hizmetleri. Tüm Haklari Saklidir Ayrintili bilgi almak için veya bize her konuda yazmak için, paragonxx@yahoo.de  'e mesaj yollayiniz. WWW.KEVSERNET.COM