 |
Bismillahirrahmanirrahim
Soru-25:
Ziyaretçi defterine yazı yazan Sünni bir arkadaş, yazısının
bir bölümünde "Ehl-i Sünnet Peygamberlerin dışında kimseyi
hata ve günahtan masum görmez." diyerek güya Şia'nın Ehl-i
Beyt imamlarının masum olduğuna inanmasını alaylı bir biçimde
eleştirmektedir. Size sorum şu: Evvela Şia'nın Peygamberler'in
ve Ehli Beyt İmamlarının masumiyetine delilleri nedir?
Saniyen, Ehl-i Sünnet gerçekten Peygamberlerin masumiyetine
tam anlamıyla inanıyor mu?
Cevap-25: Aziz kardeşim, Ehl-i Beyt mektebinin
Peygamberlerin ve Ehl-i Beyt imamlarının masumiyetine
delillerini diğer bazı soruların cevabında açıkladığımız için
tekrara gerek görmüyoruz; ancak ikinci sorunuzla ilgili şunu
diyebiliriz ki, gerçi söylem olarak Ehl-i Sünnet söz konusu
arkadaşın söylediğini söyler ve kitaplarında yazar ve
Peygamberler'den sadece bazı zeller (küçük yanılgılar) sadır
olabileceğini açıklarlar; ama kaynaklarında nakledilen bir
takım rivayetler ve bazı Kur'ân ayetlerine getirilen yorumlar
ve yine bazı sahabe ve halifelerle ilgili takınılan tavırlar,
Ehl-i Sünnet'in bu konulardaki resmi görüşleri hakkında en
azından bazı tereddütler doğuruyor insanda. Zira evvela
Resulullah veya diğer bazı Peygamberler ile ilgili bir takım
şeyler söyleniyor veya naklediliyor ki onlar öyle söyledikleri
gibi zelle falan değil, basbayağı büyük hata veya günahtırlar.
Veya bazı olaylar veya görüşler nakledilmektedir ki sonuç
olarak onlardan bazı sahabenin, hatta Peygamber'den bile üstün
olduğu ortaya çıkmaktadır. Biz bunlardan bazı örnekleri üç
bölümde bizzat Sünni kaynaklardan sizlere nakledip kararı
kendi vicdanınıza bırakacağız.
a)
Resulullah (s.a.a) ile ilgili olanlar:
1- Bedir
savaşında alınan esirlerle ve esirlerin fidye karşılığında
serbest bırakılmasıyla ilgili, deniliyor ki bu olayda Allah
Resulü sahabenin çoğunluğuyla birlikte hata yapmış ve esir
alınmayacağı yerde esir almışlar ve sonra da esirleri fidye
karşılığı serbest bırakmışlardır. Daha sonra Allah-u Teala
Enfal suresinin 66 ila 68. âyetlerini indirerek Resulullah'ı
ve söz konusu Müslümanları yaptıkları yanlıştan dolayı
kınamıştır. Şimdi önce bu âyetlerin metnini bir görelim:
"Hiçbir
peygambere yeryüzünde, kesin bir zafer kazanıncaya (dini
yeryüzünde kökleşinceye) kadar esir alması yakışmaz. Siz
dünyanın geçici yararını istiyorsunuz. Oysa Allah (size)
ahireti istemektedir. Allah üstün ve güçlüdür. Ve hikmet
sahibidir. (67)
Eğer
Allah'ın önceden bir yazması olmasaydı, aldığınız (esirlere)
karşılık size gerçekten büyük bir azap dokunurdu.
(69)
Artık
ganimet olarak elde ettiklerinizden helal ve temiz olarak
yiyin ve Allah'tan korkup sakının.
Hiç şüphesiz Allah bağışlayandır, esirgeyendir." (69)
İşte bu
ayetlerin zahirine ve nakledilen bazı rivayetlere dayanarak
Sünni yazarlar diyorlar ki Bedir savaşında Müslümanların esir
almaları, sonra da esirleri fidye karşılığında serbest
bırakmaları Resulullah'ın bir içtihadından ileri gelmiş, fakat
bu içtihadda hata yaptığı için Allah tarafından kınanmıştır.
Şimdi bu
görüş kabul edildiği takdirde, Resulullah'ın bu fiili ve güya
ictihadını bir zelle olarak nitelendirmek mümkün müdür? Eğer
biz de bunu söylemiş olsak, âyetlerin muhtevası bunun tam
tersini ortaya koymaktadır.
67. ayette
buyuruyor ki:
"...Siz
(şu esir almanızla) dünyanın geçici metaını istiyorsunuz. Oysa
Allah (sizin için) ahireti istemektedir..."
Allah
Resulü'nün hayatı ve şahsiyetine az da olsa vakıf ve arif olan
bir kimse Resulullah'ın bu ilahi uyarıya muhatap olmasına
ihtimal dahi verilebilir mi?!
Hedefi için
dünya ve dünyevî olan her şeye sırt çeviren, müşriklerin
tekliflerine karşı "Güneşi sağ elime, ayı da sol elime
koysalar dahi yine de davamdan vazgeçmem" buyuran Allah'ın
Habibi esirlerden gelecek üç-beş kuruş fidyeye mi göz dikmişti?!
Bazıları,
bu olayda Resulullah ve Müslümanlar dünya ve ahireti birlikte
istiyorlardı, diyorlar. Bu hüsn-i zan Resulullah hakkında fena
değil; ancak Kur'ân bunu dahi reddederek açıkça: "Siz
dünyanın geçici metaını istiyorsunuz..." buyurmaktadır. Bu
ise ayetin muhatabı olan kimse veya kimselerin hakkında söz
konusu hüsn-i zannın geçersiz olduğunu açık bir şekilde ortaya
koymaktadır.
68. ayette
ise: "Eğer Allah'ın önceden bir yazması olmasaydı,
aldığınıza (esirlere veya fidyelere) karşılık size gerçekten
büyük bir azap dokunurdu." buyrulmaktadır.
Şimdi bu
ayetin muhtevasını dikkate aldığımızda yapılan bu yanlışa bir
zelle deyip geçmemiz mümkün mü? "Zelle" demek küçük yanılgı
demektir. Oysa hepimiz biliyoruz ki büyük azap ancak büyük
günaha karşı söz konusu olabilir. Hekim ve adil Allah'ın bir
zelle (küçük günah veya hata) karşılığında büyük azapla
cezalandırması düşünülebilir mi? Şimdi acaba (neuzu billah)
Allah Resulü büyük bir günah mı işlemişti ki büyük bir azabı
hak etmiş olsun?!" Bunun ihtimalini dahi vermenin ne kadar
dehşet verici olduğunu insaf sahibi olan her kes teslim eder
herhalde!
İşte
gördüğünüz gibi olay o kadar da basit değildir. Hem bu ağır
İlahi kınamanın Resulullah'a yönelik olduğunu söyleyeceksin,
hem de bu bir zelle idi deyip kendini rahatlatacaksın; olacak
şey mi Allah aşkına?!
O zaman
nedir bu olayın gerçek yüzü? Bu yanlışı yapan ve söz konusu
ayetler vasıtasıyla kınanan kim veya kimlerdi, diye
sorulabilir. Bunun cevabı, sitemizin Sorular ve cevaplar
bölümünün geniş bir şekilde verilmiş, sağlam delillerle bunun
Allah Resulü'ne yönelik olamayacağı ispat edilmiş ve ayetlerin
gerçek tefsiri ortaya konmuştur. Uzun olduğu için burada
tekrara gerek görmüyoruz; isteyen kardeşler oraya müracaat
edebilirler.
2- Fetih
Suresi'nin ilk âyetlerinde Resulullah'a (s.a.a) hitaben şöyle
buyurmaktadır:
"Biz
sana açık bir fetih nasip ettik * ki Allah senin önceki ve
sonraki günahlarını bağışlasın..."
Bizim
bildiğimiz kadarıyla Sünni müfessirler, genelde bu ayetlerdeki
günah ve mağfireti, bilinen şer'i günah ve mağfiret olarak
tefsir etmektedirler. Şimdi bu tefsire göre (haşa) Allah
Resulü'nün geçmiş ve gelecekte birçok günah işlediği ve
işleyeceği, fakat Allah tarafından affedildiği gibi bir sonuç
ortaya çıkmaktadır. Bu görüşü benimsedikten sonra, bunu zelle
olarak nitelemekle halletmek mümkün mü? Bir kere zelle, küçük
hata demektir. Hata, hatadır; insanın onda bir suçu günahı söz
konusu değil ki af ve mağfiret söz konusu olmuş olsun.
Şimdi
yine "O zaman, bu ayetleri nasıl tefsir etmek gerekir ki
Resulullah'ın masumiyetiyle çelişmesin?" diye sorulacak olursa,
bunu yine başka bir sorunun cevabında açıklamış bulunuyoruz. O
bölüme müracaat edip okuyabilirsiniz.
3- Sünni
kaynaklarda Resulullah'ın masumiyetiyle açık bir şekilde
çelişen ve zelle olarak yorumlanması mümkün olmayan bir diğer
husus da, bir çok muteber kaynaklarında nakledilen şu
rivayettir:
Sahih-i
Buharî ve Sahih-i Müslim başta olmak üzere, birçok kaynakta
Ebu Hureyre'den şöyle rivayet edilmektedir: Resulullah (s.a.a)
buyurdu ki: "Allah'ım, Muhammed de bir beşerdir; her beşer (insan)
gazaplandığı gibi o da gazaplanır; ben seninle ahitleşmişim ve
sen asla ahdini bozacak değilsin. Eğer ben (gazaplandığım
zaman) bir kula (haksız yere) eziyet eder veya ona küfür eder
veya lanet eder ya da kırbaçlarsam, bütün bunları o kul için
bir keffaret ve sana yakınlaşma vesilesi kıl!"
(Sahih-i Buhari, C.4, Dualar
Kitabı, Peygamber'in "Ben eziyet edersem..." Babı. Sahih-i
Müslim, C.4, Birr Ve İyilik Kitabı, Hak Etmediği Halde
Peygamber'in Bir Kimseyi Lanetlemesi Bâbı)
Bu
rivayetlerden açık bir şekilde anlaşılan şey şudur ki, (haşa,
sümme haşa) Allah Resulü de diğer insanlar gibi gazaplandığı
zaman, bazen haksız yere birilerine eziyet ediyor veya
lanetliyor, küfür ediyor veya kırbaçlıyordu!! Bunu masum
olarak kabul edilen Peygamber'e yakıştırmak mümkün mü? Allah
Resulü'nün (s.a.a) kendisi insanları lanet etmekten, küfür
bazlıktan, insanlara eziyet etmekten nehyetmemiş midir? Kendi
nehyettiği bir şeyde, insanlara örnek olması gerektiği halde,
nasıl kendisi böyle çirkin bir şeye teşebbüs edebilir?! O
yüceler yücesi, defalarca "Ben rahmet olarak seçildim, lanetçi
olarak değil." buyurmamış mıdır? Şimdi Allah aşkına söyleyin,
haksız yere birisine eziyet etmek, küfür ve lanet etmek veya
kırbaçlamak zelle olarak nitelendirilebilir mi?
4- Yine
Buhari ve Müslim başta olmak üzere bir çok muteber Sünni
kaynakta "Ledüd Hadisi" diye meşhur olan bir rivayet
nakledilmektedir ki rivayetin değişik nakillerini dikkate
alarak, olayı şöyle özetleyebiliriz: "Resulullah'ın hayatının
son günlerinde, hastalığı iyice ağırlaştığı bir sırada,
Resulullah'ın hanımları veya ashabından bazısının tavsiyesiyle,
sancılanan kimselere verilen acı bir ilacı, Allah Resulü'nün
ağzına döküyorlar. Resulullah uyandığında ağzının acılığını
hissedince, yemin ederek orada bulunan herkesin ağzına aynı
ilaçtan dökülmesini emrediyor; amcası Abbas hariç (çünkü o bu
işe müdahale etmemişti). Meclistekiler bu işte bir art
niyetlerinin olmadığını beyan ediyorlarsa da nafile; bir kere
Resulullah bu işin yapılması gerektiğine dair and içmiştir.
Böylece oradakilerin hepsinin ağzına birer birer ilaçtan
dökülüyor! Hatta Resulullah'ın hanımlarından birisi (Meymune),
ısrarla oruç olduğunu söylüyor; fakat Resulullah and içmiştir
diye onun da sözünü dinlemeyerek ağzına ilaç dökülüyor!"
(Sahih-i Buhari, Tıp kitabı,
Ledüd Bâbı, Sahih-i Müslim, Selam Kitabı, Ledüd ile Tedavinin
Mekruhluğu Bâbı, Müsned-i Ahmed b. Hanbel, C.6, S.118, Sünen-i
Tirmizi, C. 3, S. 265 Ve...)
Şimdi ey
vicdan sahipleri, size böyle bir muamele yapılırsa,
karşılığında siz böyle bir tepki içerisine girer misiniz ki
rahmet Peygamberi ve (Kur'an'ın tabiriyle) en yüce ahlaka
sahip olan Allah'ın Habib'i girsin?! Evvela ortada bir suç
veya en azından bir art niyet yoktu ki oradakiler böyle bir
cezayı hak etmiş olsunlar. Suçlu bile olsalar, kendisine en
kötü muameleleri yapan kimseleri affeden rahmet Peygamberi,
kendi ashap ve zevcelerine, bazılarının oruç olmalarına da
aldırmadan, böyle davranabilir mi?! Şimdi böyle bir rivayeti
kabul ettikten sonra, bunu bir zelle olarak görüp
göremeyeceğinizi, artık sizin kendi vicdanınıza bırakıyorum.
Bu
konuda verebileceğimiz daha bir çok örnek vardır ki söz
uzamasın diye, bu kadarıyla yetiniyoruz. Bazı örnekler de bu
sitenin "Sorular ve Cevaplar" bölümünde, 34, 35 ve 36.
soruların cevabında geniş bir şekilde işlendiği için, tekrar
etmeğe lüzum görmüyoruz.
b)-
Diğer Peygamberlerle İlgili Olanlar:
1- Buhari
ve Müslim gibi bir çok muteber bilinen kaynakta nakledilen ve
İmam Suyuti tarafından mütevatir hadisler silsilesinde bir
rivayette, açık bir şekilde Hz. Adem, Allah'a isyan sayılan
gerçek bir günah işlemekle, Hz. İbrahim (a.s), günah olan bazı
yalanları söylemekle, Hz. Nuh (a.s), haksız bir duada
bulunmakla, Hz. Musa (a.s), Allah emretmediği halde bir insan
öldürmekle (cinayet işlemekle) suçlanarak, şefaat etme
liyakatine sahip olmadıkları bizzat bu peygamberlerin kend,i
dlinden nakledilmektedir!!
Ebu Hureyre
Resul-i Ekrem'den (s.a.a) şöyle rivayet etmektedir:
"Ben
kıyamet günü insanların efendisiyim. Biliyor musunuz bu
nedendir? Allah kıyamet günü öncekileri ve sonrakileri bir
alanda toplar. O gün ki davetçi, onlara sesini duyurur. Göz
onları -yayıldıkları- yerlere kadar görür. Güneş alçalır,
insanların taşımaya güçleri yetmeyecek kadar bir gam, sıkıntı
sarar. İnsanların bazısı bazısına: "İçinde bulunduğumuz durumu
ve başımıza geleni görmüyor musunuz? Size Rabbiniz katında
şefaat edecek birisine bakmaz mısınız?" derler.
"İnsanların
bazısı, bazısına Adem'e gidin derler. Onlar da Adem'e gelirler:
"Ey Adem, sen insanların babasısın; Allah seni kendi elleriyle
yarattı, sana ruhundan üfledi ve meleklerin sana secde
etmesini emretti. Rabbinin katında bize şefaat et. İçinde
bulunduğumuz durumu ve başımıza geleni görmüyor musun?" derler.
Adem der ki: "Rabbim bugün öyle bir gazaba gelmiştir ki, O ne
bundan önce böyle bir gazaba gelmiş ve ne de bundan sonra
benzeri bir gazaba gelmeyecektir. O beni ağaçtan yemekten men
etti, ben ona asi oldum ve o ağaçtan yedim.
Nuh'a
gelirler: "Ey Nuh, sen peygamberlerin (tufandan sonra) yere (dünyaya)
gönderilen ilkisin. Allah seni çok şükreden biri olarak
adlandırdı. Rabbinin katında bize şefaat et. İçinde
bulunduğumuz durumu ve başımıza geleni görmüyor musun?" derler.
(Nuh) der ki: "Rabbim bu gün öyle bir gazaba gelmiştir ki, o
ne bundan önce böyle bir gazaba gelmiş ve ne de bundan sonra
böyle bir gazaba gelmeyecektir. Benim bir tek duam vardır, onu
da kavmimin aleyhine yaptım. Nefsim, nefsim, İbrahim'e gidiniz."
İbrahim'e
gelirler, derler ki: "Sen Allah'ın Nebisi ve yeryüzündeki
Halili'sin. Rabbine bizim için Şefaatte bulun. İçinde
bulunduğumuz durumu ve başımıza geleni görmüyor musun?" derler.
İbrahim onlara der ki: "Benim Rabbim, bu gün öyle bir gazaba
gelmiştir ki, o ne bundan önce böyle bir gazaba gelmiş ve ne
de bundan sonra böyle bir gazaba gelmeyecektir. (Dünyada)
söylemiş olduğu yalancıklarını zikreder. Nefsim, nefsim!...
Benden başkasına didin, Musa'ya gidiniz."
Musa'ya
gelirler: "Ey Musa, sen Allah'ın Resulü'sün; Allah seni
rısaletleri ile ve senle konuşmakla seni faziletli kıldı.
Rabbine bizim için şefaatte bulun; içinde bulunduğumuz ve
başımıza geleni görmüyor musun?" derler. Musa onlara der ki: "Rabbim,
bu gün öyle bir gazaba gelmiş tir ki, O ne bundan önce böyle
bir gazaba gelmiş ve ne de bundan sonra böyle bir gazaba
gelmeyecektir. Ben öldürülmesi emredilmeyen birisini öldürdüm.
Nefsim, nefsim!... İsa'ya gidiniz." İsa'ya giderler. Derler ki:
"Ey İsa, sen Allah'ın Resulü'sün; beşikteyken insanlara
konuştun. Sen, O'ndan bir sözsün. Meryem'e o sözü ilka etti.
Sen ondan bir "ruh"sun. Rabbine bizim için şefaatte bulun".
İsa (a.s) onlara der ki: "Rabbim, bugün öyle bir gazaba gelmiş
tir ki, o ne bundan önce böyle bir gazaba gelmiş ve ne de
bundan sonra böyle bir gazaba gelmeyecektir. (O hiç
günahlarından söz etmedi.) Nefsim, nefsim!.. Benden başkasına
gidin, Muhammed'e (s.a.a) gidiniz."
(Sahih-i Buhari, C.6, Beni
İsrail suresinin tefsiri, Sahih-i Müslim, C.1, Kitab-ül İman,
Mütevatir Hadisler (Suyuti), 111. Hadis)
2- Ebu
Hureyre'nin bir diğer rivayeti; Allah Resulü (s.a.a) şöyle
buyurdu: "Ölüm meleği (Azrail) (a.s), (Allah tarafından)
Musa'nın yanına gönderildi (ki onun canını alsın. Musa (bu
durumu sezince) tokat atarak onun gözünü kör etti. Azrail (a.s)
Rabbine dönerek, "Beni öyle bir kulun yanına göndermişsin ki,
ölmek istemiyor" dedi. Allah gözünü ona iade etti ve şöyle
buyurdu: "Dön ve ona de ki, elini bir sığırın sırtına koysun;
elini altında yer ala her kıla karşılık bir yıl ömrünü
uzatacağım. (Azrail dönüp bunu Musa'ya söyleyince, şöyle dedi:
"Ey Rabbim, bütün bunların ardından ne olcak? Cevap geldi: "Ölüm!"
İşte o zaman "O halde şimdi istiyorum ölümümü" dedi ve
Allah'tan kendisini Beyt-ül Mukaddese yaklaştırıp orada
canının alınmasını istedi... O zamana kadar, Azrail canları
açık bir şekilde almaya geliyordu. Ama Musa'ya gelip de tokadı
yiyerek kör olduktan sonra, artık gizli bir şekilde (canları
almaya) gelmeğe başladı!!"
(Sahih-i Buhari, C.2, Cenazeler
Kitabı, Mukaddes Yerde Gömülmeği İsteyen Kimse Babı, Sahih-i
Müslim, C.7, Musa'nın Faziletleri Babı, Müsned-i ahmed b.
Hanbel, C.2, S.533, Müstedrek-üs Sahihayn, C.2, S.578)
3- Yine
Şöyle rivayet edilmiştir Allah Resulü'nden (s.a.a): "Bir
karınca, peygamberlerden birisinin ayağını ısırdı. O peygamber
de (öyle bir) rahatsız oldu ki emrederek karıncaların yuvasını
tümden yaktırdı!! Bu sırada Allah-u Teala ona şöyle vahyetti:
"Ayağını bir karınca ısırdı diye, Allah'ı tesbih eden bir
ümmeti mi yakıyorsun?!" Tirmizi'nin nakline göre bu Peygamber
Hz. Musa imiş!!
(Sahih-i Buhari, C.4, Cihad ve
Seyr Kitabı, Sahih-i Müslim, C.7, Canlıları Yakma Kitabı,
Karıncanın yakılmasından Nehy Babı, İrşad-üs Sari, C.6, 114,
Feth-ül Bari, C.7, S.168)
Şimdi
Allah rızası için söyleyin bütün bunları zelle diyerek
temizlemek mümkün mü?!
Bir çok
rivayette de Allah'ın en seçkin kulları olan Peygamberler
hakkında öyle şeyler nakledilmiştir ki onları normal bir
insana atfetmekten insan haya ediyor; ama biz kabul etsek
etmesek de, beğensek de beğenmesek de bunlar Sünni kaynaklarda,
hem de en meşhur ve en muteber bilinenlerinde nakledilmiştir.
Bunlardan da birkaç örnek vererek, bu bölüme son vermek
istiyoruz:
1- Ebu
Hureyre Allah'ın Resulü'nden şöyle rivayet eder; buyurdu:
"Musa (a.s) hayalı ve mahcup birisiydi; öyle ki bedenini
kimsenin göremeyeceği şekilde örterdi. Bilahare Beni
İsrail'den bazıları bu durumdan istifadeyle O'na eziyet
maksadıyla şöyle dediler: "Mutlaka o (Musa), bunu cildinde,
baras olduğu veya fıtık-hadım olduğu için yapıyor." Allah-u
Teala Musa'yı ona isnad ettikleri bu ithamdan kurtarmak istedi.
Bir gün Musa, tek başına bir yerde elbiselerini çıkarıp taşın
üzerine koydu ve gusül etmeğe başladı. Gusülde bittikten sonra,
elbisesini almaya geldiğinde, taş elbiseyi alarak kaçmaya
başladı. Musa asasını alarak taşın peşine düştü. O taşı
kovalarken "Ey taş elbisemi ver; ey taş elbisemi ver" diye
sesleniyordu. Bu esnada Musa, aniden Beni İsrail'in ileri
gelenlerinden bir grubun yanına vardı. Onlar çıplak bedenle
Musa'yla karşılaşınca, onu Allah'ın yarattığı en güzel şekilde
gördüler (ve hiçbir kusurunun olmadığını anladılar). Böylece
Allah, onu Beni İsrail'in ithamından kurtarmış oldu. İşte
orada taş durdu ve Musa elbiselerini alıp giydi. Ardından (o
kızgınlık haliyle) asasıyla taşa vurmaya başladı. Allah'a and
olsun ki taşın üzerine üç, dört veya beş darbe izi belli
oluyordu!! İşte Allah-u Teala'nın Kur'an'da "Ey iman edenler
Musa'ya eziyet edenler gibi olmayın ki Allah onu onların
söylediği ithamdan uzaklaştırdı ve O (Musa) Allah indinde
şeref ve haysiyet sahibiydi" ayetinde bunu demek istiyor!!"
(Sahih-i Buhari, C.1, Gusül
Kitabı, Yalnız Bir Yerde Çıplak Gusledenin Babı, Sahih-i
Müslim, C.1, Yalnız Bir Yerde Çıplak Gusletmenin Cevazı Babı)
2- Ebu
Hureyre Bir diğer rivayetinde Resulullah'tan şöyle naklediyor:
"Bir gece Hz. Süleyman şöyle dedi: Allah'a and olsun ki bu
gece, 100 veya 99 eşimle ilişki de bulunacağım (!!) ki her
biri Allah yolunda cihad edecek bir mücahid doğursun!" Yanında
bulunan bir melek, ona dedi ki: "Söyle inşaallah." Ama
Süleyman (a.s) inşaallah demedi. Bu yüzden de o kadınlardan
bir tanesi hariç hiç birsi hamile kalmadı; o da tam insan
olmayan bir parça et doğurdu." Ardından Resulullah şöyle
ekledi:" Muhammed'in nefsini elinde tutan (Allah'a) and olsun
ki eğer "İnşaallah" deseydi, her birisi Allah yolunda cihad
edecek bir savaşçı doğururdu."
(Sahih-i Buhari, C.4, Ciha
Kitabı, Cihad için evlat isteyen Babı, (Sahih-i Müslim, C.5,
Kitab-ül İman, Bab-ül İstişna)
b)
Ashap Hakkındaki Bazı Tutumların değerlendirilmesi:
Önceden
de belirttiğimiz gibi, gerçi Ehl-i Sünnet'in ashap hakkındaki
resmi görüşü bellidir; ancak bu kardeşlerimizin bazı tutum ve
davranışları ve kaynaklarında nakledilen bazı görüş ve
rivayetler, insana başka çağrışımlar yapmaktadır. Şimdi de
bunlardan bazı örnekler vererek, kararı okuyucularımızın kendi
vicdanlarına bırakıyoruz:
1- Bir
defa her şeyden önce Ehl-i Sünnet'in sahabe hakkındaki
tutumlarına bir göz atmak lazım. Resulullah hakkında
nakledilen bir takım uygunsuz söylem veya eylemleri, asla
tevil etme ihtiyacı duymadan, "Olabilir; o da bir beşerdi!"
diyerek teyid ve tasdikten çekinmeyen kardeşlerimiz, nedense
söz bazı ashaptan ve onlardan sadır olan yanlışlardan açılınca,
adeta onlar masummuşlar gibi davranıp asla laf söyletmeme ve
her yaptıklarını bir türlü tevil etme ve doğruya çıkarma
eğilimine girip, bu yanlışları dile getirenlere demediklerini
bırakmıyor ve nice ithamlara maruz bırakıyorlar. Oysa eğer
gerçekten onların masum olmadıklarına inanıyorlarsa, bu
tepkileri anlamsızdır. Elbette eğer bir kimse, senetsiz
sübutsuz, kaynak göstermeden bir kimseye bir isnat veya
ithamda bulunursa, bu kabul edilemez ve böyle birisine tepki
gösterilmesi doğaldır. Ancak eğer kaynak gösteriyorsa (hem de
Ehl-i Sünnet'in kendi kaynaklarından), burada yapılacak şey,
ya gösterilen delil ve belgeleri ikna edici bir şekilde
cevaplayıp çürütmek veya kabul etmektir; en azından susmaktır.
Biz
burada bunlara bir kaç örnek vermekle yetiniyoruz:
Mesela
Hudeybiye antlaşması sırasında 2. Halife Ömer b. Hattab'ın,
Resulullah'a karşı takındığı tavır ve itirazları dile
getirildiğinde, en azından bunun bir hata, bir yanlış olduğunu
kabul etme yerine, bin bir türlü te'vile başvuruluyor ve hata
olması bir yana, bu onun iftiharlarından birisi olarak
gösterilmeğe çalışılıyor .
Yine
Allah Resulü'nün vefatına yakın bir sırada 1. ve 2. halife de
dahil bütün sahabenin (Hz. Ali hariç), Üsame ordusuna
katılmalarını ısrarla emretmesine rağmen, Ebubekir ve Ömer'in
orduya katılmaktan çekinip Medine'de kalmaları dile
getirildiğinde, yine bunu en azından bir yanlış, bir hata
olarak değerlendirme yerine, nice akıl almaz tevillere baş
vurulmaktadır.
Bir
diğer çarpıcı örnek ise, bizzat Allah Resulü'nün yatağı
başında vuku bulan olaydır. Buhari ve Müslim de dahil bir çok
Sünni kaynağın nakline göre, Allah Resulü (s.a.a), hayatının
son demlerinde yanındaki ashabına dönerek, "Bana bir kağıt
kalem getirin; size öyle bir şey yazayım ki, benden sonra asla
dalalete düşmeyesiniz." diye fermanda bulunduğunda,
oradakilerden bazısı (ki bunun Ömer b. Hattab olduğunda
kaynaklar müttefiktir), "Şu adam sayıklıyor, (veya bazı
rivayetlere göre hastalığın etkisi altında kalmıştır, yani ne
demek istediğini bilmiyor); aramızda Allah'ın kitabı var; o
bize yeter!" diyerek Resulullah'ın vasiyetinin yazılmasına
engel oluyor.
(Bu konuda şu Sünni kaynaklara
baş vurulabilir: Sahih-i Buhari (Diyanet baskısı), C.1, S.108,
C.8, S.412-413, Sahih-i Muslim, C.2, S.72, Müsned-i Ahmed,
C.1, S.222, Siret-ül Halebiyye, C.3, S.344, Kenz-ül Ummal,
C.7, S.243, Hadis Külliyatı (İbrahim Canan), C.15,
S.223-224-229, Tabakat (İbn-i Sa'd), C.2, S.242-244,
El-Milel-ü Ven-Nihel (Şehristani), S.29, Mecme-üz Zevaid (Heysemi),
C.9, 33.)
Bu olay
hakkında da maalesef tutum aynı! Allah'ın Habibi'ne karşı (ona
kayıtsız şartsız itaati emreden onca ayete rağmen) sergilenen
bu tavır hakkında hadis şarihleri tarafından yapılan akıl
almaz tevillere Allah rızası için bir bakın; ondan sonra bizim
bu tespitimiz hakkında kararınızı verin.
Zehebi
gibi meşhur bir Sünni alimin yorumu, bunlardan sadece bir
tanesi. O diyor ki: "Bazıları bu olaya dayanarak Hz. Ömer'i
eleştirmeğe çalışıyor; oysa bu olay onun kerametlerinden
birisidir! Çünkü Allah-u Teala ona ilham etti ki bu yazının
yazılmasını önlemen gerekiyor. Zira eğer yazılırsa, ileride
ümmetin arasında fitneye vesile olabilir. Hz. Ömer de bu
yüzden yazılmasına engel oldu!!" Nasıl beğeniyor musunuz?
Karar sizin.
Ümmetin
icmayla seçtiği şer'î halife olan Hz. Ali'ye karşı savaşan
bazı sahabenin yaptıkları hakkında yapılan te'viller, bunun
bir diğer örneği, ki artık üzerinde durmaya gerek görmüyoruz.
Bu bölümde yapılan te'villere bir başka örnek daha zikredip
geçmek istiyoruz:
Sahih-i
Müslim ve birçok diğer Sünni kaynakta Abdullah İbn-i Abbas'tan
şöyle nakledilmiştir: "Ben, çocukluk dönemimde bir gün sokakta
çocuklarla oynarken, Allah Resulü'nün (s.a.a) oradan geçtiğini
görünce, kaçıp bir duvarın arkasına saklandım. Ama Resulullah,
benim yanıma gelerek, muhabbetle elini sırtıma vurarak bana,
"Abdullah! Git Muaviye'yi benim yanıma çağır!" buyurdu. Ben (gidip)
geldim ve onun yemek yediğini söyledim. Yine, git Muaviye'yi
çağır, buyurdu. Ben yine (gidip) geri döndüm ve "O yemek yiyor."
dedim. (Bilahare, iki defa çağrılmasına rağmen yemeği bahane
ederek gelmeyen Muaviye hakkında) Allah Resulü şöyle buyurdu:
"Allah onun karnını duyurmasın!"
(Sahih-i Müslim, C.8, İyilik ve
İhsan Kitabı, "Hak Etmediği Halde Resulullah'ın Lanetlediği
Kimse..." Babı, Müsned-i Ebi Davud, C.11, S.359)
Ehl-i
Sünnet'in sahabe hakkındaki bahsettiğimiz ifratî tutumuna en
bariz örneklerden birisini teşkil ettiği için, meşhur Sünni
âlimlerden bazılarının bu olay hakkında ortaya koydukları
tevilleri ve görüşlerini, sizlere aktarmak istiyoruz. Muaviye
gibi ne olduğu ve İslam tarihinde neler yaptığı her münsif
insan tarafından bilinen biri hakkında bu gibi teviller
yapılabiliyorsa, diğer sahabe hakkındaki tutumlarını artık
kendiniz tahmin edin; ondan sonra da Resulullah hakkındaki
bazı rivayetlerle karşılaştırın!!
İbn-i Hacer Mekkî, Muaviye'nin faziletleri (!!) hakkında
yazdığı "Tathir-ül Cinân" kitabında bu hadis hakkında muhtelif
cevaplar verdikten sonra, şöyle diyor: "Bu beddua, kasıtsız
olarak Allah Resulü'nün ağzından çıkmıştır. Kaldı ki Müslim bu
hadisi sahihinde "Resulullah'ın, hak etmediği halde birisini
lânetlemesi..." babında naklederek, Muaviye'nin bu bedduayı
hak etmediğini ima etmeğe çalışmıştır!!" (Tathir-ül
Cinan, S.59)
Şemseddin Zehebî, Tezkiret-ül Huffaz kitabında, İmam Nesaî'nin
hayatından bahsederken şöyle diyor: "Şamlılar (Hz. Ali'nin
faziletleri hakkında kitap yazdıktan sonra) Nesaî'ye, "Neden
Muaviye'nin faziletleri hakkında da kitap yazmadığını sorunca,
şu cevabı verdi: "Muaviye hakkında hangi fazileti nakledeyim? "Allah karnını
doyurmasın.." hadisini mi?" (Yani bundan başka bir hadis onun
hakkında bilmiyorum.)
Zehebi, bu sözü naklettikten sonra şöyle diyor: "Aslında
Nesaî'nin tariz ve kınama maksadıyla söylediği bu hadis, bir
kınama ve ta'n vesilesi değil, Muaviye'nin faziletlerinden
birisi olarak sayılmalıdır! Zira Allah Resulü'nün kendisi
buyurmuştur ki "Allah'ım, benim kullar hakkındaki lanet ve
bedduamı, onlar hakkında rahmet ve günahlardan arınma vesilesi
kıl!" (Tezkiret-ül Huffâz
-Hindistan baskısı-, C.2, S.699)
Yine İbn-i Hacer Mekki bir diğer kitabında, Meşhur Emevî "Hakem
bin Âs" ve oğlu "Mervân" hakkında Resulullah'ın ettiği lanet
ve bedduaları, muhtelif senetlerle muteber kaynaklardan
naklettikten sonra şöyle diyor: "Ama Resulullah'ın bu iki kişi
hakkındaki laneti onlara bir zarar vermez. Zira Allah Resulü
kendi lanet ve bedduasını başka bir sözüyle telafi etmiş ve
buyurmuştur ki: "Allah'ım, Muhammed de başkaları gibi bir
beşerdir; eğer bir kimseye lanet ve beddua ederse, bu onun
için rahmet ve günahlardan temizlenme vesilesi olsun!!!" (Sevâik-ül Muhrika,
S.108)
İbn-i
Hacer'in temize çıkardığı Hakem ve oğlu Mervan hakkında bir
iki cümle yazmamız okuyucuları aydınlatma babından faydalı
olur.
Hakem bin
Abi-l As, cahiliyye devrinde Resulullah'ın (s.a.a) komşusuydu.
İslam'ın ilk zamanlarında o, Allah Resulü'nü çok eziyet ederdi.
O, Resulullah'ın (s.a.a) en kötü komşularından idi.
Hakem,
Mekke'nin fethinden sonra zahiri olarak Müslüman oldu ve
Medine'ye geldi. Ama doğru dürüst bir inancı yoktu.
Resulullah
(s.a.a) yürüdüğünde o, Hazret'in peşi sıra yürüyüp çeşitli
edalar çıkarıp, göz kaş oynatarak, maskaraya alacak şekilde
hakaret ederdi.
Resulullah
(s.a.a) namaz kıldığında O'nun taklidini yapardı. Bunlara
ilaveten Resulullah'ın (s.a.a) özel yaşantısına burnunu
sokardı. Resulullah (s.a.a), bir gün hanımlarından birisinin
evindeyken izinsiz odaya girdi. Resulullah (s.a.a), onu tanıdı
ve elinde bir asayla dışarı çıkıp şöyle buyurdular: "Beni bu
lanetten rahatlatacak kimse yok mu?" Daha sonra şöyle
buyurdular: "Bu adam bu şehirde kalmamalı."
Böylece
onları, Taif şehrine sürgün etti. Bu iki şahıs Resulullah'ın
(s.a.a) vefatına kadar Taif'de kaldılar. Resulullah'ın
(s.a.a) vefatından sonra Osman, Ebu Bekir'den onları Medine'ye
döndürmesini istedi. Ebu Bekir kabul etmedi ve şöyle dedi:
"Resulullah'ın (s.a.a) sürdüğünü ben geri döndüremem."
Ebu
Bekir'den sonra Ömer halifeliğe geldiğinde Osman, yine aynı
şeyi istedi. O da kabul etmeyerek Ebu Bekir'in verdiği cevabı
verdi.
Hâkim şöyle
yazıyor: "Resulullah (s.a.a), Hakem'i ve çocuklarını
lanetledi."
Hakem
bin Ebi-l As'ın İslam tarihindeki kötü geçmişi kimseye gizli
değildir. Resulullah'a (s.a.a) kötü davranmasından dolayı
İslam'ın merkezinden sürülmesine ve de Hz. Resulullah (s.a.a)
tarafından lanetlenmesine rağmen, Osman, onu Medine'ye
döndürerek, onlara saygınlık kazandırdı.
Mervan
Hakem oğlu
Mervan da babası gibi kötü bir geçmişe sahipti. Resulullah
(s.a.a) tarafından sürülmüştü.
Resulullah
(s.a.a), bir gün Hakem'i gördü ve şöyle buyurdu: "Benim
ümmetim bu adamın çocuklarından çok işkenceler görecektir."
(El-İsabe, C.1, S.345; Üsd-ül Gabe, C.1, S.34)
2- Ehl-i
Sünnet'in, resmi açıklamalarının aksine birçok konuda bazı
halifelerin içtihad ve uygulamalarını, Resulullah'ın
uygulamalarına ters düşmesine rağmen tercih edip amel
ettiklerini görüyoruz. Kaynaklardan ve olayın iç yüzünden
habersiz olan kardeşler, buna şaşırıp hemen itiraza
kalkışabilirler. Ancak bu kardeşlerimize sakin olmalarını ve
aşağıda bizzat Sünni kaynaklardan vereceğimiz örneklere dikkat
edip ondan sonra karar vermelerini istirham ediyoruz. İşte
örnekler:
a)
Resulullah'ın (s.a.a) zamanında, hac mut'ası (temettu' haccı)
ve kadınlar mut'ası uygulanıyordu; ancak sonradan 2. Halife
kendi hilafeti zamanında bunları yasakladığı için Ehl-i Sünnet
de o gün bu gündür Resulullah'ın değil, 2. Halifenin görüşüne
amel ediyorlar. Bu iddiamızın belgelerini isteyen
kardeşlerimize, Mürsek kardeşin Mut'a hakkındaki yazısını
dikaktlice okumalarını tavsiye ediyoruz.
b) Allah
Resulü'nün (s.a.a) sünnet namazlarını hiçbir zaman cemaatle
kılmaması ve başkalarını da bundan men etmesine rağmen 2.
Halife bunu uygulamış ve bidat olduğunu itiraf ettiği halde
"Ne güzel bid'attir!" deyip bunu sünnetleştirmiştir. Bu gün de
görüyoruz ki Ehl-i Sünnet camiası Resulullah'ın değil, 2.
Halife'nin sünneti (kendi tabiriyle "güzel bid'ati")
doğrultusunda hareket etmektedir.
(Teravih namazının Resulullah
Zamanında değil, 2. Halife zamanında cemaatle kılınmağa
başlandığının Sünni kaynaklardaki belgeleri için şu kaynaklara
müracaat edilebilir: Sahih-i Buharî, C.3, Oruç Kitabı,
Ramazan'da Geceleri İbadetle geçirenin Fazileti Bâbı, Sahih-i
Müslim, C.2, Ramazan'da Geceleri İbadete Teşvik Bâbı, Tabâkat
(İbn-i Sa'd), C.3, S.202, İrşâd-üs Sârî, C.3, S.415, Târih-i
Yakubî, C.2, S.140, Târih-ül Hulefâ (Suyutî), S.123.)
c)
Kaynakların açık bir şekilde yazdığına göre, Resulullah
(s.a.a) dört rek'atlik namazları seferde, seferi olarak
(ikişer rekat şeklinde) kılmıştır. Ancak 3. Halife Osman,
hilafeti zamanında Mina'da dört rek'at olarak kılmış ve bir
çok sahabinin (Hz. Ali, İbn-i Abbas, Abdullah b. Mes'ud
ve...gibi) Allah Resulü'nün hiçbir zaman böyle yapmadığını ve
namazı seferde, seferi olarak kıldığını hatırlatıp itirazda
bulunmalarına rağmen, kendi görüşünden vazgeçmeyip "Bu benim
şahsi görüş ve ictihadımdır." diyerek onların itirazlarına
itina göstermemiştir. Şimdi ise Ehl-i Sünnet'in Resulullah
değil, bizzat 3. Halifenin görüş ve uygulamasına göre hareket
ettiğini görmekteyiz.
(Resulullah'ın Mina'da namazı
seferi olarak kıldığının belgeleri için: Sahih-i Buhari,
Seferi Namazı hükmü bölümü, Hac Kitabı, Mina'da Namaz Bâbı,
Sahih-i Müslim, Yolcuların namazı Kitabı, Mina'da Namazın
Seferi Kılınışı Bâbı, Sünen-i Nesâî, Sünen-i Tirmizi, C.1,
Seferde Namazların seferi kılınışı Bâbı, C.1, S.212, Müsned-i
Ahmed b. Hanbel, C.1, S.378-425, C.2, S.31-140-148, C.5,
S.165, Sünen-i Beyhakî, C.3, S.126-135-143-144-153,
El-Muvatta' (İmam Malik), Hac Kitabı, Mina'da Namaz Bölümü,
Sünen-i Daremî, C.1, S.354, C.2, S.55, Müsned-i İmam Ebu
Hanife, S.16, Kenz-ül Ummâl, C.4, S. 242, Müsned-i Teyâlisî,
C.8, S.250, Osman'ın uygulamasının belgeleri için ise, Sahih-i
Buhari, Seferi Namazı hükmü bölümü, Mina'da Namaz Bâbı, Aynı
rivayet Buhari'nin Hac Kitabı, Mina'da Namaz Bâbı'nda da
tekrarlanmıştır; Hilyet-ül Evliya (ebu Naim İsfahanî), C.4,
S.344, C.7, S. 188, Sünen-i Nesâî, C.1, S.212, kaynak olarak
baş vurulabilir.)
d)-
Allah Resulü zamanında, talak (boşama), eğer tek mecliste
gerçekleşseydi, bu ister bir kere söylemekle olsun, isterse üç
defa tekrarlansın veya bir deyişte "Üç defalığına seni
boşadım." Şeklinde olsun, bir defa sayılıyor ve üç talak hükmü
(örneğin muhallile ihtiyaç duyulması) geçerli olmuyordu. Ancak
2. Halife Ömer'in zamanında, onun yaptığı bir ictihad
sonucunda, bu uygulama değiştirildi ve tek celsede de olsa
bir kimse eşine "Seni üç defalığına boşadım" dediğinde, bu üç
defa sayılıyor ve artık o kadının kocası, muhallil olmadan
(başka birisiyle evlenmeden) bir daha eşine dönemiyordu. Şimdi
de Ehl-i Sünnet arasında Resulullah'ın uygulaması değil, 2.
Halife'nin görüş ve uygulamasının hakim olduğunu görmekteyiz.
(Talak hakkında bu şekilde bir
uygulamanın 2. Halife zamanında başladığının belgeleri için,
örnek olarak şu Sünni kaynaklara müracaat edilebilir: Sahih-i
Müslim, Süt verme Kitabı, Üç Talak Bâbı, Sahih-i Ebi Davud,
C.13, S.218, Müstedrek-üs Sahihayn (Hakim Nişaburi), C.2,
S.196, Müsned-i Ahmed B. Hanbel, C.1, S.314, Sünen-i Beyhakî,
C.7, S.336, Sünen-i Darekutnî, Talak Kitabı, S.433, 444,
Sünen-i Nesâî, C.2, Üç Talak Bâbı, Müsned-i İmam Şafiî, Talak
Kitabı, S.112)
Evet
bunlar gibi daha bir çok örnekler de verilebilir ki sözü fazla
uzatmamak için bu kadarıyla yetiniyoruz. Bu konularda daha
geniş bilgi sahibi olmak isteyenleri, Allame Şerefuddin'in
"Nas Ve İctihad" kitabına müracaat etmelerini tavsiye
ediyoruz.
Görüldüğü gibi, resmi açıklamaların aksine bir çok yerde Sünni
kardeşlerimiz, kendi bildikleri sebeplerden dolayı
Resulullah'ın açıklama ve uygulamaları yerine, Halifelerinkini
tercih ederek amel etmektedirler.
3- Bu
bölümde size örnek olarak bazı olaylardan bahsedeceğiz ki,
Ehl-i Sünnetin resmi açıklamalarının aksine, onlardan da
(ortada bir kasıt olsun veya olmasın), Halifelerin
Resulullah'a üstünlüğü ortaya çıkmaktadır; eğer bu olaylar
veya görüşlerin hepsini buraya aktarmaya çalışırsak, onlarca
sayfayı doldurmamız gerekecek; bu yüzden akıllıya işaret
yeterlidir esasına dayanarak bunlardan sadece bazı örnekler
vermekle yetineceğiz:
a) Sünni
kaynaklardan haberdar olan bir kimse "Muvafıkât-ı Ömer" diye
bir kavrama sık sık rastlar. Bunun anlamı şudur: Güya bir çok
yerde 2. Halife Ömer, Allah-u Teala'nın sonradan göndereceği
hükümleri önceden sezmiş ve onları açıklamış; vahiy indiğinde
insanlar Ömer'in dediğinin doğru ve İlahi vahye muvafık
olduğunu görmüşlerdir. Hatta bazı Sünni alimleri (İbn-i Hacer
Askalnî, İbn-i Hacer Mekkî ve Suyutî gibi) bunun sayısını
yirminin üzerine çıkarmışlardır. Belki de bundan dolayı olsa
gerek ki "Eğer, benden sonra bir peygamber gelmiş olsaydı, o,
Ömer olurdu." sözü Resulullah'a atfen söylenmiştir.
(Müvafıkat-i Ömer konusunda ve
Sünni alimlerin bu konudaki görüşleri için Şu kaynaklara
müracaat edilebilir: Müsned-i Ahmed b. Hanbel, C.1, S.
24-36-53-456, C.2, S. 148, C.6, S.223-271, Müsned-i Tayalisiî,
Hadis: 41, Siret-u İbn-i Hişâm, S.348, Tarih-ul Hulefâ
(Suyutî), S.114, Tefsir-i Dürr-ül Mensûr (Suyutî), C.3, S.170,
C.5, S. 213-214, Şerh-i İbn-i Ebi-l Hadid, c.12, S.57, Feth-ül
Bârî (İbn-i Hacer Askalanî), C.423, Sevâik-ül Muhrike (İbn-i
Hacer Mekkî), S.57-58)
Şimdi
bazıları hemen "Bunda yadırganacak ne vardır? Böyle bir şey
olamaz mı?" diye itiraz edebilirler. Bu kardeşlerimize
cevabımız şudur ki, eğer mesele burada noktalanmış olsaydı,
belki önemsemeyip göz yumabilirdik. Ancak mesele daha
ilerilere taşınmış ve bu sayılan yerlerin bir çoğunda güya
Allah Resulü ile Ömer arasında ihtilaf çıkmış ve her biri bir
türlü görüş belirtmiş; fakat daha sonra vahiy indiğinde,
bunların hepsinde Resulullah'ın değil Ömer'in dediğinin doğru
olduğu ve İlahi vahye muvâfık ve mutabık olduğu ortaya
çıkmıştır!!! Bunları okurken insanın, "Madem Resulullah'tan da
daha akıllı birisiydiyse, o zaman Allah-u Teala'nın onu
Peygamber seçmesi daha mantıklı olmaz mıydı?" diyesi geliyor
içinden!
Biz bu
konuda bundan fazla sözü uzatmaya gerek görmüyor ve olayların
detayını öğrenmek isteyenlere verdiğimiz kaynaklara müracaat
etmelerini tavsiye ediyor ve kararı kendi vicdanlarına
bırakıyoruz.
b) Sünni
kaynaklarda sayısı elliyi geçen bir çok sahabiden (ki bunların
başında 1. Halife Ebubekir gelmektedir) bahsedilmektedir ki,
bunlar cahiliyet zamanında kendi akıllarıyla bir çok doğruyu
kavramışlardı. Bu yüzden de puta tapmaz, puta kesilen etten
yemez, şarap içmez, zina etmez ve daha sonra İslam'da da haram
kılınan şeylerden kaçınıyorlardı ve kısacası Hanif dinine amel
etmekteydiler. Ama ne hikmetse bu kaynaklar Allah Resulü'ne
gelince, peygamberlik öncesi (cahiliyet zamanında)
Resulullah'ın bu saydıklarımızdan en azından bir kısmına
(haşa) mübtela olduğunu nakletmektedirler. Bu konuda da bir
çok örnek verilebilir ki biz sadece iki tanesini nakletmekle
yetineceğiz:
a)
Buhari başta olmak üzere bir çok kaynakta Abdullah b. Ömer ve
bazı diğer ravilerden şöyle nakledilmektedir: "Allah Resulü,
henüz kendisine vahiy gelmediği (Peygamber olmadığı)
sıralarda, bir gün Beldeh dağının eteklerinde, Zeyd İbn-i Amr
İbn-i Nüfeyl ile karşılaştı. Orada bir sofra açarak onu,
içinde et de bulunan yemeğe davet etti. Zeyd o eti yemekten
çekinip Resulullah'a şöyle dedi: "Ben sizin putlarınıza
kestiğiniz etlerden yemem. Ben ancak Allah'ın ismi anılarak
kesilen etlerden yerim." Bir diğer rivayette şu şekilde
nakledilmiştir: "Resulullah, Ebu Süfyan b. Hars ile birlikte o
etten yiyorlardı. Onlar, Zeyd'i de yedikleri etten yemesi için
sofraya davet ettiler; ama o şu cevabı verdi: "Kardeşimin
oğlu, ben putlar adına kesilen etten yemem." Hadisi rivayet
eden şöyle ilave ediyor: "Artık o günden itibaren Resulullah
da peygamberliğe seçilinceye kadar, putlar adına kesilen
etlerden yemedi!"
(Bu olayı nakleden bazı Sünni
kaynaklar: Sahih-i Buharî, C.7, Putlar adına kesilen Bâbı,
C.5, Zeyd İbn-i Amr İbn-i Nüfeyl Hadisi Bâbı, Müsned-i Ahmed
b. Hanbel, C.1, 189, El-İstiâb (İbn-i Abd-il Birr), C.2, S.4,
El-Ağânî (Ebulferec İsfahanî), C.3, S.120)
Gördüğünüz gibi, bu rivayetlere göre Allah Resulü (s.a.a) de
cahiliyet zamanında başkaları gibi put sahibiydi; hayvanlarını
onlar adına kesiyor ve onlardan yiyordu. (Zeyd'in Resulullah'a
hitaben söylediği "Sizin putlarınız adına kestiğiniz..."
cümlesi bunu açıkça ortaya koyuyor.) Ama Zeyd'in bu hareketini
görünce gaflet uykusundan uyanıp artık bunlardan kaçınmaya
karar veriyor!! Şimdi hangisi daha üstündür, (en azından
cahiliyet zamanında) Zeyd mi, Resulullah mı?! Karar sizin.
b) Acaba
Resulullah cahiliye zamanında şarap da içiyor muydu? Aşağıda
nakledeceğimiz olay, Allah Resululü'nün değil sadece Cahiliyet
zamanında şarap içmesi, hatta Peygamberliğe seçildikten sonra
bile, sadece Mekke'de değil Medine de bile, yani şarabın
haramlığını açıkça ilan eden vahiy ininceye kadar, (haşa)
içtiğini ortaya koyuyor. Aşağıda nakledeceğimiz rivayetten biz
bunu anlıyoruz; eğer biz yanılıyorsak, siz düzeltin. Ahmed b.
Hanbel kendi Müsned'inde şöyle naklediyor:
Nafi İbn-i Kisan kendi babasından şöyle naklediyor: "Ben
Resulullah'ın zamanında şarap ticareti yapıyordum. Bir
defasında, Medine'de satmak için Şam'dan birkaç fıçı şarap
getirdim. Resulullah'ın huzuruna varıp "Ya Resulallah, senin
için kaliteli-güzel bir şarap getirmişim." Allah Resulü bana
şu cevabı verdi: "Ey Kisân, sen gittikten sonra şarap haram
kılındı!!" (Müsned-i
Ahmed b. Hanbel, C.4, S.335)
Şimdi
aziz kardeşlerim, başkası değil, siz kendinizi bir dikkate
alın. Eğer siz bir kimseyle, şöyle birkaç günlüğüne de olsa
ahbablık yapsanız, onun alışkanlıklarından, nelerden hoşlanıp
hoşlanmadığından haberdar olmaz mısınız? Böyle ki bir kimseye,
bir hediye alıp götürmek isterseniz, onun hoşlanmadığı veya
asla kullanmadığı bir şeyi alıp götürür müsünüz? Mesela sigara
kullanmayan bir kimseye, sigara hediye etmenin bir mantığı var
mı? Bu ona hakaret sayılmaz mı? Şimdi eğer Resulullah Şarap
içmiyorduysa, uzun zaman Allah Resulü'yle birlikte Medine de
bulunan Kisân'ın, bundan bihaber kalması mümkün mü? Kaldı ki
eğer öyle bir şey olsaydı bile, Allah Resülü ona Şarab sen
gittikten sonra haram kılındı." deme yerine, re'sen "Ben bunu
kullanmıyorum." demesi daha mantıklı olmaz mıydı?"
Görüldüğü gibi bu rivayetten, sadece cahiliyet zamanı değil,
Allah Resulü'nün (haşa), Peygamber olduktan sonra da yıllarca,
Medine döneminde bile, şarap kullandığı sonucu ortaya
çıkıyor!
c) Bir
kısım Sünni rivayetlerden anlaşılan şu ki (haşa) şeytan Allah
Reslü'nden değil, Ömer b. Hattap'tan korkuyordu!! "Bunu da
nereden çıkarıyorsunuz?" diye yine hemen itiraza kalkışmayın;
vereceğimiz belgelere dikkat edin; eğer haksız isek, o zaman
istediğinizi söyleyebilirsiniz; işte size birkaç örnek:
Urve b. Zübeyr, Ümm-ül Mu'minin Aişe'den şöyle nakletmektedir:
"Resulullah (ile birlikte) otururken, birden bir
gürültü-kargaşa ve çocukların sesini duyduk. Resulullah ayağa
kalktı ve etrafına çocukların toplandığı Habeşi bir kadının
şarkı söylediğini (gördü). Resulullah bana hitaben "EyAişe,
gel de seyret." Buyurdu. Ben gelip yanağımı Resulullah'ın
omzuna koyup, ona seyretmeğe başladım. (Biraz geçtikten
Resulullah, "Acaba doydun mu? Acaba doydun mu?" diye
soruyordu. Ben de her defasında ona "Hayır" cevabı veriyordum
ki Resulullah'ın yanında, nasıl bir yere sahip olduğumu
anlayayım. İşte o sırada aniden Ömer çıkageldi. Bunu gören
insanlar, o cariyenin etrafından dağıldılar. Bunun üzerine
Allah Resulü şöyle buyurdu: "Ben insanlar ve cinlerden olan
bütün şeytanların Ömer'den kaçtığını görüyorum!!" (Sünen-i Tirmizi, C.5, Ömer'in
Menkıbeleri Bâbı, Hadis: 3774)
Ehl-i
Sünnet'in Halifelerin eleştirilmezlik düşünceleri noktasında
naklettikleri aşağıdaki rivayetler de dikkat çekicidir:
Resulullah
(s.a.a): "Ebu Bekir ve Ömer istişare sırsında bir meselede
ittifak edip birleştiler mi asla itiraz etmem." (Kütüb -i Sitte Muhtasarı, (İbrahim Canan),
C.16, S.132, Hadis: 54)
İbn-i
Ömer'den rivayetle: "Ömer'in bir şey için -zannederim bu böyle
olmalıdır- deyip de onun zannettiği şekilde hasıl olmadığı
vaki değildir." der. (Kütüb -i Sitte
Muhtasarı, (İbrahim Canan), C.16, S.132, Hadis: 55)
Resulullah
(s.a.a): "Benden sonra bir peygamber gelseydi Ömer olurdu." (Kütüb -i Sitte Muhtasarı, (İbrahim
Canan), C.16, S.132, Hadis: 58)
Resulullah
(s.a.a): "Allah'ın hakkı Ömer'in lisanına ve kalbine
konmuştur." (Kütüb -i Sitte Muhtasarı,
(İbrahim Canan), C.16, S.132, Hadis: 59)
Hz. Peygamber buyurmuştur: "Allah, Ebu Bekir'in (kararlarında)
hata yapmasından, semasının fevkinde rahatsız olur." (Kütüb -i Sitte Muhtasarı,
(İbrahim Canan), C.16, S.132, Hadis: 60)
Kütüb-i
Sitte Muhtasarı sahibi yukarıdaki rivayetleri şu kaynaklardan
nakletmiştir: Feyzul Kadir (Münavi), Mecme-üz Zevaid
(Heysemi), Üsd-ül Gâbe, Buharî, Feth-ül Bârî (İbn-i Hacer),
Sünen-i Tirmizi.
|
 |