Soru-216:
Hz. Nuh (a.s)'ın masumiyetiyle çeliştiği
iddia edilen diğer bir husus da, Hz. Nuh'un oğluyla ilgili
bir durumdur. O da şudur ki Hz. Nuh'un oğlu tufanda boğulma
aşamasına geldiğinde Hz. Nuh buna şaşırarak şöyle dedi:
"Ey Rabbim! Oğlum benim ehlimdendi; senin vaadin de elbette
haktır ve gerçektir. Ve sen hakimlerin en üstünüsün."
(Hud, 45) Bu ayetin zahirine bakarak Hz. Nuh'un bu hadiseden
(oğlunun boğulması) dolayı güya Allah-u Teala'ya itiraz
ettiği gibi bir anlam çıkarmaya yeltenmiş, dolayısıyla masum
olan birisinin bunu yapamayacağı kanaatine varmışlardır.
Buna teyid olarak da Allah-u Teala'nın "Ey Nuh! O
kesinlikle senin ehlin (âilen)'den değildir. Çünkü o salih
olmayan bir ameldir (liyakatsiz birisidir). Hakkında bilgin
olmayan bir şeyi benden isteme! Ben, sana, cahillerden
olmamanı öğütlüyorum." (Hud, 46) Ardından da Hz. Nuh'un
"Ey Rabbim! Ben bilmediğim bir şeyi istemiş olmaktan
dolayı sana sığınırım. Sen beni bağışlamazsan, bana merhamet
etmezsen ben hüsrana uğrayanlardan olurum." (Hud, 47)
demesini öne sürmekte ve Allah-u Teala'nın sözünü Nuh'a
yönelik hem bir yalanlama (O senin ehlinden değil şeklinde),
hem de bir kınama olarak tefsir etmekte, Hz. Nuh'un
bağışlanma ve merhamet dilemesini de bir hata yaptığına
delil olarak göstermektedirler.Bu
olayı masumiyetle çelişmeyecek şekilde izah etmek mümkün mü?
Cevap-216:
Bu
eleştiride söz konusu edilen ve cevaplanması gereken dört
husus söz konusudur:
1- Hz. Nuh'un
güya Allah-u Teala'ya itiraz ettiği iddiası
2- Allah-u
Teala'nın güya Hz. Nuh'u yalanladığı iddiası
3- Allah-u
Teala'nın Hz. Nuh'u, şanına yakışmayan bir istifhamda
bulunduğu için kınadığı iddiası
4- Hz. Nuh'un
mağfiret ve rahmet dilemesi
Şimdi
sırasıyla bunları cevaplamaya çalışalım:
Evvela itiraz
sözü kesinlikle doğru değildir. Zira Allah-u Teala'nın seçip
Peygamber yaptığı, insanları yıllar yılı Allah'a ve
emirlerine itaat ve teslimiyete davet eden bir kimse, nasıl
ona itiraz da bulunabilir? Burada olsa olsa sadece hakikati
anlama niyetiyle yapılan bir istifham söz konusudur. Hz.
İbrahim'in, yakininin artması için Allah-u Teala'ya "Ölüleri
nasıl dirilteceğini" sorduğu gibi. Yani Hz. Nuh, önceden
Allah-u Teala'nın (istisna edilen zalimlerin-müşriklerin
dışında (ki bunun açık örneği karsıydı) ailesinin hepinin
kurtulacağını vaad etmesine dayanarak oğlunun boğulduğunu
görünce buna şaşırmış ve "Ya Rabbi, oğlum benim ehlimdendir
ve sen (istisna edilenin dışında) ehlimden olan her kesin
kurtulacağını vaad etmiştin. (Peki Neden oğlum ehlimden
olduğu halde boğulmaktadır?" diye bunun hikmet ve nedenini
öğrenmek istemiştir. Haşa Allah-u Teala'nın yanlış yaptığını
düşünüp itiraz etme değil.
İkinci hususa
gelince, Allah-u Teala'nın "O senin ehlinden değildir" sözü,
Nuh'u yalanlama maksadıyla değil, "ehl-aile" kavramına
getirilen bir açıklamadır. Yani Allah-u Teala bu kavramdan
neyi kastettiğini Nuh'a açıklamaktadır. Yani Nuh (a.s)
kurtuluşları vaad edilen aile fertlerine oğlunun da
girdiğini zannediyordu. Bu da ya oğlunun küfür ve şirkini
babasından gizlediğinden dolayıydı. Yada bilse dahi kesin
istisna edilen eşinin dışında oğlu da dahil bütün aile
fertlerinin (ister mu'min olsun ister müşrik) "ehl" kavramı
altına girdiğini ve dolayısıyla hepsinin kurtulacağını
düşündüğünden dolayıydı. Ama Allah-u Teala söz konusu ayetle
neyi kastettiğini Nuh'a açıklayarak bu müphemliğe son vermiş
ve Nuh (a.s)'ın kafasındaki ipham ve istifhama açıklık
getirmiştir.
Tabi bu cevap,
müfessirlerin verdiği bütün ihtimaller göz önünde
bulundurularak verilen bir cevaptır. Yoksa bizce Nuh
(a.s)'ın oğlunun müşrik ve kafir olduğunu bildiği halde,
yine de oğlunun kurtulmasını ümid etmesine ihtimal bile
vermek doğru değildir. Zira Hz. Nuh Tufandan önce şöyle dua
etmişti Allah-u Teala'ya: "Ya Rabbi! Yeryüzünde
kafirlerden bir tek kişi bile bırakma. *Zira sen onları
bırakırsan, kullarını yoldan çıkarırlar ve sadece ahlâksız
ve kâfir çocuklar doğururlar." (Nuh, 26-27) Kendisinin
bu duasına rağmen ve oğlunun kafir olduğunu bildiği halde
mu'min olan aile fertleriyle beraber onun kurtulmasını
aklından geçirmesi, ümid etmesi ihtimal dışıdır. Hatta onun
önceden yaptığı bu dua, onun ailesinden sadece imanlı
olanların kurtulacaklarını ve "Önceden haklarında hüküm
verilen (boğulacakları kararlaştırılan)" (Hud, 40)
kimselerin (ister ailesinden olsun ister olmasın) bütün
kafirlerin boğulacaklarını bildiğine bir karine ve delildir.
Öte yandan
Allah-u Teala Hz. Nuh'a gemi yapmasını emrettikten sona ona
şöyle hitapta bulundu: "Zulüm yapanlar hakkında da bana
bir şey söyleme (onların aracılığını yapma artık). Çünkü
onlar kesinlikle boğulacaklardır." (Hud, 37) Bu açık
emirden sonra "Aleyhlerinde (boğulacaklarına dair) hüküm
verilmiş olanların dışında, aileni ve iman etmiş olanları
geminin içine yükle" (Hud, 40) cümlesinden Hz. Nuh'un,
oğlunun müşrik-zalim olduğunu bildiği halde
kurtulabileceğini anlamsı ihtimal dışıdır.
Dolayısıyla en
doğru olan görüş şudur ki Hz. Nuh (a.s)'ın oğlu, küfrünü
babasından gizleyip, kendisini zahirde iman ehli olarak
gösteriyordu babasına. Nitekim Hz. Nuh da oğlunun gemiye
binmekten kaçındığını görünce, şöyle hitap etti oğluna:
"Yavrucuğum, gel, bizimle beraber bin! Kâfirlerle beraber
olma!" (Hud, 42) Yani kafirlerle beraber olup da onlara
inecek belaya müptela olma. Eğer Nuh (a.s) oğlunun kafir
olduğunu bilseydi, bu cümle yerine şöyle demesi gerekirdi:
"Kafirlerden olma, onların safında yer alma." Evet Hz. Nuh
(a.s) oğlunun kafir olduğunu bilmediği ve onun iman ettiğini
düşündüğü için onu da "kurtulacak aile fertleri" arasına
görüyordu. Dolayısıyla onun boğulduğunu görünce şaşırıp
kaldı. Zira bir taraftan onun mu'min olduğu kanaatindeydi,
diğer taraftan da Allah-u Teala'nın mu'min aile fertlerinin
kurtulacağına dair vaadi vardı. Allah'ın vaadinde bir
hilafın olamayacağını da biliyordu. Dolayısıyla "Niye böyle
oldu?" diye bir ibham ve istifham kafasında doğdu. Bu
şaşkınlığını "Ey Rabbim! Oğlum benim ailemdendir" cümlesiyle
dile getirip sebebini Allah-u Teala'dan öğrenmeyi yeğledi.
Allah-u Teala da onun iç yüzünü Nuh (a.s)'a bildirerek,
boğulmasının nedeninin oğlunun küfrü olduğunu açıkladı.
Böylece Nuh (a.s) anladı ki oğlu "Zulüm yapanlar
hakkında da bana bir şey söyleme (onların aracılığını
yapma). Çünkü onlar kesinlikle boğulacaklardır." (Hud,
37) ve "Aleyhlerinde (boğulacaklarına dair) hüküm
verilmiş olanların dışında, aileni ve iman etmiş olanları
geminin içine yükle" (Hud, 40) ayetlerindeki "zalim" ve
"boğulmaları kararlaştırılan" kimselerdendir.
Görüldüğü
gibi, ne Hz. Nuh'un (haşa) Allah-u Teala'ya bir itirazı söz
konusudur. Ne de Allah-u Telanın onu yalanladığı.
Burada şöyle
de denilebilir: Hz. Nuh'un oğlunu ehlinden sayması örf
içerisinde "aile" kavramından anlaşılan manaya binaendi.
Allah-u Teala'nın Hz. Nuh'un oğlunu onun ehlinden saymaması
ise liyakat konusuna dayanmaktaydı. Yani Hz. Nuh gibi bir
büyük peygamberin ailesinden sayılabilmesi için, iman ve
amel açısından ona benzerlik arz etmesi gerekirdi. Böyle
olmayınca, mana ve hakikat açısından onun ehli olma
liyakatini kaybetmişti. Dolayısıyla ne Hz. Nuh'un (haşa)
Allah-u Teala'ya bir itirazı söz konusudur. Ne de Allah-u
Teala'nın onu yalanlaması.
Üçüncü hususa,
yani Allah-u Teala'nın Hz. Nuh'u, şanına yakışmayan bir
istifhamda bulunduğu için kınadığı iddiasına gelince,
bize göre söz konusu ayetlerden böyle bir sonuç çıkarmak da
yanlıştır.
Elbette bu
konuda değişik cevaplar verilmiştir ki biz bunların hepsini
aktarmaya lüzum görmüyor ve aralarından en makul olanını,
yani Merhum Allame Tabatabaî'nin El-Mizan tefsirinde verdiği
cevabı zikretmekle yetiniyoruz; o da şudur ki:
Hz. Nuh (a.s),
oğlunun iç yüzünü bilmediği için gerçekte onun ailesinden
sayılmadığını da bilmiyordu. Ondan dolayı da "Ey Rabbim,
oğlum benim ehlimdendir ve senin vaadin hiç şüphesiz haktır"
dedi. Bu da Hz. Nuh (a.s)'ın meselenin batın yüzünden
bihaber olduğu halde sadece zahiri duruma dayanarak oğlunun
kurtuluşunu Allah'tan isteyebileceğini gösteriyordu. Bu
tehlike belirdiğinde hemen Allah-u Teala'nın imdad ve
inayeti haline şamil olup onu "Bilgi sahibi olmadığın bir
şey hakkında benden istekte bulunma" şeklinde uyararak
bu tehlikeden korudu. Masumiyetin manası da budur zaten.
Kısacası
Allah-u Teala Hz. Nuh'u bilgisi olmadığı bir konuda, sadece
zahire dayanarak bir istekte bulunma yanlışından
sakındırmıştır. Açıktır ki bir kimseyi bir şeyden
sakındırmak, illa da o kimsenin onu yaptığı anlamına gelmez.
Sadece bunu yapabileceği ihtimalini gösterir. Dolayısıyla
Allah-u Teala bu sakındırma ve uyarmayla aslında
peygamberini bu yanlışa karşı koruma ve kollamayı ve onlara
doğru olanı ve ubudiyet yolunu göstermeyi amaçlamaktadır.
Buna benzer bir ifadeyi Kur'an'da İslam Peygamber'i Hz.
Muhammed Mustafa (s.a.a) hakkında görmekteyiz; buyuruyor ki:
"Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık (seni koruma
altına almamış olsaydık), nerdeyse sen onlara birazcık
meyledecektin. *O takdirde, muhakkak (dünya) hayatında da
ölüm (sonra)sında da (müşriklerin) azabının iki katını sana
tattırırdık. Sonra bize karşı kendin için hiçbir yardımcı
bulamazdın." (İsra, 74-75) Dolayısıyla bu ayetlerdeki
ifadeler, aslında peygamberlerin masumiyetinin bir delili
sayılır; onların İlahi teyid ve yardımlara mazhar olduğunu
göstermektedir.
Kısacası
Allah-u Teala'nın Hz. Nuh'a "Bilgi sahibi olmadığın bir
şey hakkında benden istekte bulunma" şeklindeki hitabı,
onu ileride vuku bulabilecek bir yanlışa karşı koruma açlı
uyarıdır. Hz. Nuh'un bu ilahi nehiy ve uyarıdan sonra "Ey
Rabbim! Ben bilmediğim bir şeyi istemiş olmaktan dolayı sana
sığınırım…" (Hud, 47) şeklindeki cevabı da bu
nehyin ileriye yönelik bir uyarı olduğunu göstermektedir.
Zira eğer vuku bulmuş bir olaya yönelik olsaydı, Hz. Şöyle
arz etmeliydi: "Ey Rabbim! Bilmediğim bir şeyi senden
istediğimden dolayı sana sığınırım…"
Yine Allah-u
Teala'nın "…Ben, sana, cahillerden olmamanı öğütlüyorum."
(Hud, 46) buyruğu da bu görüşümüzü açıkça desteklemekte
ve Hz. Nuh'un önceden herhangi bir istekte bulunmadığını
göstermektedir. Zira eğer bilgi sahibi olmadığı bir şeyi
istemek cahillerden sayılmaya mucip ise ve Hz. Nuh'un bunu
önceden yaptığını farz edersek (haşa), o zaman Hz. Nuh bu
zümreden sayılmıştır demektir. Artık "…Ben, sana,
cahillerden olmamanı öğütlüyorum" cümlesinin bir anlamı
kalmazdı. Belki maksat, yapılan yanlışın tekrarlanmamasıydı
denilebilir. Bize göre bu, yersiz bir ihtimaldir; çünkü
öyle olsaydı bunu da buna uygun bir tabirle beyan etmeliydi.
Yani aslından sakındırma yerine tekrarından sakındırmayı
ifade eden bir tabir kullanılmalıydı. Nitekim bunun benzeri
bir başka olay için Kur'an'da mevcuttur; buyuruyor ki:
"Çünkü siz bu iftirayı, gelişi güzel birbirinizin ağzından
alıyor ve hakkında bilgi sahibi olmadığınız (bu uydurma
haberi) ağızlarınızda geveleyip duruyorsunuz. Bunun önemsiz
olduğunu sanıyorsunuz. Halbuki bu, Allah katında çok büyük
bir suçtur. *Onu duyduğunuzda "Bunu konuşup yaymamız bize
yakışmaz. Haşâ! Bu, çok büyük bir iftiradır..." demeli değil
miydiniz? *Eğer inanmış insanlarsanız, Allah, bir daha buna
benzer tutumu tekrarlamaktan sizi sakındırıp uyarıyor."
(Nur, 15 ila 17) Dolayısıyla eğer burada da Hz.
Nuh'un önceden yaptığı bir yanlışı tekrarlamaması
kastedilmiş olsaydı, yukarıdaki ayetlerin tabirine benzer
bir tabir kullanılmalıydı. (El-Mizan Tefsiri, c.10, s.254)
Bütün bu
açıklamalardan "Allah-u Teala'nın Hz. Nuh'u, şanına
yakışmayan bir istifhamda bulunduğu için kınadığı"
iddiasının yersiz olduğu anlaşılmaktadır.
Şimdi dördüncü
hususu, yani "Hz. Nuh'un bağışlanma ve merhamet
dilemesinin bir yanlış yaptığının delili olduğu"
şeklindeki iddiayı cevaplamaya çalışacağız.
Cevabı şudur
ki Hz. Nuh (a.s) gerçi her hangi bir hata ve günah
işlememişti, ama İlahi teyid ve yardım söz konusu olmasaydı,
Allah'tan şanına layık olmayan bir istekte bulunacaktı; o da
bilgisi olmadığı bir konuda sadece zahiri görüntüye
dayanarak oğlunun kurtuluşunu istemekti. İşin bu noktaya
varması gerçi bir hata veya günah değildi. Ama Hz. Nuh
(diğer bütün enbiya ve evliya gibi) bunu bile kendisine
yakıştırmayıp Allah-u Teala'dan bundan dolayı mağfiret ve
rahmet dilemektedir. Bu cümlenin zahiri, tevbe olmakla
birlikte gerçekte Allah-u Teala'ya kendisine yatığı lütuf ve
ihsandan ve onu düşebileceği bir yanlıştan koruduğundan
dolayı bir şükür ifadesidir. Cümlenin manası adeta şöyledir:
"Ya Rabbi eğer beni sürçmelerden korumaz ve kendine
sığındırmazsan, hüsrana uğrayanlardan olurum." Bu, Allah-u
Teala'nın ihsan ve lütfuna karşı bir senâ ve şükürdür.
Bu konuda
şöyle bir şey de söylenmiştir: Hz. Nuh (a.s) gerçi herhangi
bir şerî günah veya hata işlememiş ve oğlu hakkında
söylediği sözler ve bu olayda takındığı tavırlar, oğlunun
batın yüzünü bilmediğinden ve zahiri emarelere göre hareket
ettiğinden dolayıydı. Ancak ona yakışan şey bahsettiğimiz
yanlışın eğilimine girmemek için, oğlunun durumu hakkında
daha çok araştırma yapıp daha fazla ve sağlıklı bilgi sahibi
olmasıydı. Bu da olsa olsa bir terk-i evladan (en iyi olanı
terk etme) ibarettir; söz konusu mağfiret ve rahmet dileme
de bundan ötürüdür. Bu ise asla çizdiğimiz masumiyet
sınırlarını ihlal sayılmaz.
Böylece
Allah'ın lütuf ve inayetiyle Hz. Nuh'un masumiyetiyle
çeliştiği iddia edilen oğluyla ilgili olayı ve bu konudaki
ayetleri de masumiyetle çelişmeyecek şekilde açıklamış
bulunuyoruz. El-hamdu lillahi Rabbi-il âlemin.