Bismillahirrahmanirrahim
Soru-200:
Hocam verdiğiniz hizmetlere hayran kaldım; benim de
yaratılışla ilgili şu sorularımı cevaplamanızı istirham
ediyorum:
1:
İnsanoğlunun yaratılış
sebebi nedir?
2:
Gök alemi neden yedi kat yaratılmış; neden altı kat veya
sekiz kat değil?
3:
Bütün alemin yaradılışı altı gün sürmüş; neden beş veya yedi
gün değil?
4:
Yedi kat alem neden yaratılmış bir kat yetmiyor muydu?
cevap-200:
Soru 1:
İnsanoğlunun yaratılış sebebi nedir?
Cevap:
Biz bu sorunun cevabına geçmeden önce, bu soruyu bir başka
soru ile tamamlamak istiyoruz; o da şudur ki: Biz insanlar
herhangi bir işi yapmak istediğimiz zaman, onunla kendimizde
olan bir eksikliği ve ihtiyacı gidermek istiyoruz. Örneğin,
tahsil yapıyoruz ki bilgi eksiklerimizi giderelim. İş, ticaret
vb. yapıyoruz ki fakirliğimizi ve maddi ihtiyaçlarımızı
giderelim. Ordu ve savaş malzemeleri hazırlıyoruz.ki düşmana
karşı gücümüzü ve zaaflarımızı tamamlayalım. Yiyip içiyoruz ki
enerji eksikliğimizi tamamlayalım. Eğleniyoruz, gezip
tozuyoruz, istirahat ediyoruz ki yorgunluk, bıkkınlık vb.
ihtiyaçlarımızı giderelim vs. Hatta manevi çabalarımız, nefis
tezkiyesi, ruhi ve manevi makamlara ulaşma çabası, hepsi bir
türlü maddi veya manevi eksikleri gidermek içindir. Öyle ki
eğer bu eksiklere sahip olmasaydık, söz konusu şeylerin peşine
de gitmezdik hiçbir zaman. Bunlar bizim gibi eksikliklerle
dolu sınırlı varlıklar için tamamen doğal ve zaruri şeylerdir.
Ama Allah-u Teala'yı biz her açıdan sonsuz, sınırsız, eksiksiz
ve noksansız olarak gördüğümüze göre ve dolayısıyla alemin
yaratılışına hiçbir ihtiyacı olmadığına göre, genelde bütün
yaratıkların ve özelde insanoğlunun yaratılışındaki hedef
nedir?
Bu sorunun cevabını verebilmek için önce bir
konuyu açıklamamız gerekir: Gayeler (hedefler) iki türlüdür:
a) Fâilî gâye b) Fiilî gâye
a) Fâilî Gâye:
Yani bir fiili gerçekleştiren kimsenin
fiilinden umulan gaye ve hedef.
b) Fiilî Gâye:
Gerçekleşen fiilin bizzat kendisinde yatan gaye ve hedef.
Biz insanların gerçekleştirdiği fiillerde, bu
iki gayenin ikisi de söz konusudur. Yani hem biz yaptığımız
fiilden bir hedef umuyoruz. O da (yukarıda değindiğimiz gibi)
var olan eksiklerimizi gidermektir. Hem de o fiilin kendisi
abes değil ve gayesi vardır. Fakat Allah-u Teala'da durum
böyle değildir. Yani Allah-u Teala'nın fiillerinden kendisine
yönelik bir gaye çıkarmak doğru değildir. Zira O zatı
mukaddesin hiçbir noksanlığı söz konusu değildir. Ama ikinci
tür gayenin isnadı sakıncasızdır. Yani Allah-u Teala'nın
fiillerinin kendisi tabi ki bir hedef ve gaye taşımaktadır.
Dolayısıyla Kur'an ve Sünnette Allah-u Teala'nın insanoğlunu
neden yarattığına dair yapılan açıklamalar, fiilin gayesine
yöneliktir, fâilin değil. Fâil açısından ise yaratılışın
varlıktan başka bir manası yoktur. Yani alemdeki varlıklar
yaratana bir faydası olsun diye değil, kendileri için mümkün
olan kemallere ulaşsınlar ve potansiyel olarak sahip oldukları
kuvve ve kabiliyetleri fiiliyata dönüştürsünler diye
yaratılmışlardır. Dolayısıyla yaratılışta faili değil, fiili
hedef elbette vardır; nitekim Allah-u Teala bizzat Kur'an'da
bunu değişik yerlerde değinmiştir. Örneğin bir âyette şöyle
buyuruyor:
"Bizim sizi boşuna yaratığımızı ve bize bir
daha dönmeyeceğinizi mi sandınız?" (Mu'minun, 116)
Yine şöyle buyuruyor:
"Acaba insan (boşuna yaratılığını) ve başı boş
bırakılacağını mı sanıyor?" (Kıyamet, 36)
Bu girişten sonra şimdi insanın yaratılışında
yatan gaye ve hedefine olduğunu âet ve hadislere dayanarak
açıklamaya çalışalım:
Kur'an-ı Kerim muhtelif âyetlerde inanın
yaratılışının gaye ve hedeflerine değinmektedir:
Örneğin bir âyette bunu şöyle açıklamaktadır:
"O Allah ki yedi kat göğü ve bir o kadar da
yeri yarattı; Allah'ın emri onların arasına sürekli inmekte.
(Allah'ın tedbir ve tasarrufuyla yönetilmekteler.) Ta ki şunu
bilesiniz ki Allah hiç şüphesiz her şeye kadirdir ve Allah'ın
ilmi her şeyi kuşatmıştır." (Talak, 12)
Bir diğer âyette ise şöyle buyurmaktadır:
"Biz insan ve cinni ancak bize kulluk ve ibadet
etsinler diye yarattık." (Zâriyât, 56)
Bu iki ayetten çıkan sonuç şudur ki, insan
itikad ve iman sahibi olsun ve bu itikad doğrultusunda iman
ettiği Allah'a kulluk sunsun diye yaratılmıştır. Anlaşılıyor
ki insan takamül etme ve kendini yetiştirerek mümkün olan
manevi makamlara ulaşsın diye yaratılmıştır. Bu ise ancak
sağlam bir iman ve Allah-u Teala'ya tam bir teslimiyet ve
kulluk ile mümkündür. Başka bir ayette bu tekamül ve
olgunlaşmanın her amel ve ibadetle değil, en sahih ve en
güzeliyle gerçekleşebileceğini vurgulamakta ve şöyle
buyurmaktadır:
"O ki, gökleri ve yeri yarattı ve O'nun kudret
ve hakimiyet arşı suyun üzerindeydi. (Bu yaratılış) bunun için
gerçekleşti ki sizden hanginizin daha iyi amel edeceğini
sınasın." (Hûd, 7)
Allah Resulü (s.a.a) bir hadisinde şöyle
buyurmaktadır: "(Elinizden geldiği kadar) amel edin; zira her
kese yaratılışındaki şey müyesser kılınmıştır." Bu hadisin
manası Ehlibeyt İmamlarından İmam Musa Kazım (a.s)'a sorulunca
şöyle buyurdu: "Yüce Allah cinleri ve insanları kendisine
ibadet ve itaat etsinler diye yaratmıştır; O'na isyan ve
itaatsizlik etsinler diye değil. Nitekim şöyle buyuruyor: "Biz
insan ve cinni ancak bize kulluk ve ibadet etsinler diye
yarattık." O'nları itaat etsinler diye yarattığı için, bu
hedefe ulaşabilme yolunu da onlar için açmış (imkanlarını
sağlamıştır). O halde gözlerini kapatıp, körlüğü hidayete
tercih edenlere yazıklar olsun." (El-Mizan Tefsiri)
Görüldüğü gibi bu hadiste de insanların tekamül
etme ve olgunlaşma için yaratıldığı ve bu hedefe ulaşmak için
her türlü imkanın da kendisine sunulduğu vurgulanmaktadır.
Akli olarak da olaya baktığımızda, akıl
açısından yaratılış mümkün varlıklara yapılan bir lütuf ve
feyizdir. Yani yaratılması mümkün olan bir şeyi yaratmayı
ondan esirgemez. Zira o cimri değildir. Böyle bir yaratılışın
zati olarak güzeldir; onu gerçekleştirmek de. Bu fiilin zatî
güzelliğinden başka onda bir hedef arama gerek yoktur; zira bu
feyiz, lütuf ve cömertliğin nişanesidir. Allah-u Teala
"vacib-i bizzat" olduğu gibi, her yönden "vacib"dir. Bu yüzden
bir şey var olma kabiliyetine sahip olursa, Allah-u Teala'nın
ona vücut vermekten çekinmesi mümkün değil; zira O feyyaz-ı
alel-ıtlaktır. Kısacası var olma imkanı olan her şey kabiliyet
sahibidir ve lisanı hal ile Allah'tan vücut ve kemal
istiyorlar. İşte yaratılış Allah-u Teala'nın eşyadaki bu
imkana ve tabiî ve zatî talebe bir cevap ve onları kemale
ulaştırma eylemidir. Tabi O'nun hikmetli iradesi, insan ve
cinlerin kendi irade ve istekleriyle serbestçe verilen tekamül
imkanlarından yararlanması (ki bütün dini ve İlahî kurallar
bunun içindir), ama diğer varlıkların ise cebri ve İlahi
yönlendirmeyle mümkün olan kemallerine ulaşmaları yönünde
tecelli etmiştir.
Burada şöyle bir soru sorulabilir: Eğer
gerçekten Allah-u Teala kulları kulluk ve ibadet için
yaratmışsa, neden bazıları küfre saparak bu kulluk yolunu
izlemekten kaçıyorlar? Bu İlahi iradenin hedefinden şaşması
anlamına gelmez mi?
Bu sorunun cevabı şudur ki, bunu söyleyenler
tekvinî irade ile teşriî iradeyi birbiri,ne
karıştırmaktadırlar. Zira Bu iradeden maksat, cebri ve zoraki
değil, hür irade ve seçimle yapılacak ibadet ve kulluktur.
Birisi "Ben insanların ibadet etmeleri için bu camiyi
yaptırdım" derse, bunun anlamı insanlara zorla ibadet ettirme
değil, ibadet etmenin zeminini ve imkanını insanlar için
oluşturmaktır. Allah-u Teala da insanı ibadet ve kulluk için
yaratmış bunun için de her türlü imkan ve zemini onlar için
oluşturmuştur. İçten akıl, duygu ve çeşitli güç ve
kabiliyetlerle, dıştan ise gönderdiği Peygamberler, İlahi
kılavuzlar, kitaplarla.ve dini emir ve nehiylerle. Tabi bu
konuda mu'min ve kafir için durum aynıdır ve farklı değildir;
ancak birisi bu imkanlardan yararlanmış, diğeri ise
yararlanmamıştır. İmam Caferi Sadık (a.s) da "Biz insan ve
cinni ancak bize kulluk ve ibadet etsinler diye yarattık"
âyetinin tefsiri sorulunca: Allah onları ibadet için
yaratmıştır" buyurdu; soruyu soran "Acaba bu bazılarına mı
özeldir, yoksa genel bir şey mi?" diye tekrar sorunca, "Hayır
geneldir ve herkesi kapsamına alır" buyurdu." (Bihar-ül Envâr,
c.5, s.314)
Yine denilebilir ki: "Peki tekamül ve
olgunlaşmanın hedefi nedir?"
Bunun cevabı da şudur ki tekamül gayelerin
gayesidir (nihai hedeftir). Bunu bir misalle açıklamaya
çalışlım. Örneğin siz bir öğrenciye neden tahsil yaptığını
sorarsanız, "Üniversiteye girmek için" diyebilir. Peki
üniversiteyi ne için istiyorsun, derseniz, şöyle diyebilir
örneğin: Doktor veya mühendis olmak için. Onu da sorarsanız,
toplum için faydalı olmak ve bu yolla iyi bir gelir kazanmak
der mesela. Yine iyi geliri ne yapacaksın, sorusuna diyebilir
ki müreffeh ve haysiyetli bir hayat yaşamak için. Bilahare
müreffeh ve haysiyetli hayatı ne yapacaksın diye sorarsan,
oradaki cevap bir öncekinden farksızdır. Yani onu onun için
istiyorum. O nihaî hedefimdir; gayelerin gayesidir der. Manevi
hayatta da durum aynıdır. Peygamberlerin ve kitapların
gelişinin hedefi tekamül (olgunlaşma) ve Allah'a yakınlaşma ve
O'nun rızasını kazanmaktır. Bunun hedefi nedir diye sorulursa
cevabı açıktır; Allah'ın rızasını kazanmak ve olgunlaşmak;
yani bu gayelerin gayesidir. Başka bir tabirle şöyle
diyebiliriz: Biz her şeyi tekamül ve Allah'a yakınlık kazanmak
için istiyoruz, bunları ise özü için istiyoruz. Başka bir şey
için değil. Yani bu gayelerin gayesidir.
Soru 2:
Gök alemi neden yedi kat yaratılmış; neden altı kat veya sekiz
kat değil?
Cevap:
Muhterem kardeşim, sebebi bizim için zikredilmeyen şeyleri
bizim kendi kafamızdan çözmemiz mümkün değildir. Şu kadarını
biliyoruz ki yaratılış düzeni "Nizam-i Ahsendir" (en güzel
düzendir). Yani imkanî varlık çerçevesinde en güzelini yapmış
ve yaratmıştır. Allah-u Teala. "Gök alemi neden yedi kat
yaratılmış, sekiz veya altı değil diyorsun. Eğer sekiz olsaydı
bu sefer de neden sekizdir yedi değil, altı olsaydı, neden
yedi veya sekiz değil diyebilirdin. Kısacası neden yedi olduğu
Kur'an veya sünnette beyan edilmiş değildir. Kaldı ki bunu
bilip bilmememiz bize öyle fazla bir şey de kazandıracak
değildir. Asıl din veya dünyamıza faydalı olan, bu yönlerdeki
eksiklerimizi tamamlayacak sorular sormamız gerekir ki, bir
ibadet sayılır, hem soran için, hem de cevaplayan için.
Bakın Kur'an'da cehennemle görevli on dokuz
melekten bahsediliyor. Ardından bu sayıyı bir imtihan için
yaptık buyuruyor. Yani niye on dokuz, daha fazla veya daha az
olmamıştır diye itiraz ve istifhamda bulunuyorlar mı
bulunmuyorlar mı? (Bu konudaki Muddessir suresinin 30-31-32.
âyetlerin meallerine bakın.)
Soru 3:
Bütün alemin yaradılışı altı gün sürmüş; neden beş veya yedi
gün değil?
Cevap:
Aziz kardeşim, evvela birazdan da açıklayacağımız üzere
buradaki "gün"den maksat devre ve aşamadır. Bizim bildiğimiz
24 saatlik zaman dilimi değil. Neden altı aşamada yatıldığına
gelince, çünkü yaratılış bu altı aşamayla tekmil edilmiş ve
tamamlanmıştır. İsterseniz bu konuyu biraz detaylı olarak ele
alalım. Bu vesileyle mesele daha geniş ve detaylı bir şekilde
izah edilmiş olur ve yanı sıra belki akla gelen bazı diğer
soru ve sorunlar da cevabını bulur.
Bu konu, Kur'ân'ın birkaç
suresinde tekrar edilmiş, bir surede ise detaylarına da
inilerek izah edilmiştir.
Örneğin A'raf suresinde şöyle
buyuruyor:
"Gerçekten sizin Rabbiniz, altı
günde gökleri ve yeri yaratan, sonra da arşa (varlık alemine)
istiva eden (onu idare ve tedbire koyulan) Allah'tır…" (A'raf,
54) Yani hem alemi yaratan, hem de onu daima tedbir edip
yöneten O'dur.
Aynı konu benzer tabirlerle şu
surelerde de tekrar edilmiştir: Yunus, 3, Hud, 7, Furkan, 59,
Secde, 4, Kâf, 38, Hadîd, 4.
Elbette bu ayetlerdeki günden
maksat, bizim bildiğimiz 24 saatlik zaman dilimi değildir.
Zira bu "gün" güneşin ve yerin hareketleriyle belirlenen zaman
miktarıdır. Halbuki o zaman daha yer ve güneş diye bir şey
yoktu. Daha yeni yaratılmaktaydı. Arapça lügat kitaplarına
bakılırsa, "Yevm" kelimesi hem bugün bizim bildiğimiz güne
denir, hem de mutlak zaman ve devreye denir. Peki o zaman
ayetteki günden maksat nedir? Ayetteki günden maksat, devre ve
aşamadır aziz kardeşim. Yani Allah-u Teala varlıkları altı
aşamada yaratmıştır. Ki belki her aşama arasında binlerce yılı
kapsayan uzun bir devre geçmiştir. Bu devreleri biraz tafsil
ile birlikte, Fussilet suresinde şöyle açıklamaktadır:
*"(Ey Resulüm) deki: "Gerçekten
siz yeri iki günde yaratana (karşı) küfre mi sapıyor ve O'na
bir takım eşler mi kılıyorsunuz? O alemlerin Rabbidir.
*O (yerde), onun üstünde
sarsılmaz dağlar var etti. Onda bereketler yarattı ve
isteyip-arayanlar için eşit olmak üzere oradaki rızkları dört
günde takdir etti.
*Sonra kendisi duman halinde
olan göğe yöneldi; böylece ona ve yere dedi ki: "İsteyerek
veya istemeyerek gelin." İkisi de: "İsteyerek, (itaat ederek)
geldik" dediler.
*Böylece onları iki günde (aşama
ve devrede) yedi gök olarak tamamladı ve her bir göğe emrini
vahyetti. Biz dünya göğünü de kandillerle süsleyip-donattık ve
bir koruma (altına aldık). İşte bu, üstün ve güçlü olan bilen
Allah'ın takdiridir." (Fussilet, 9-10-11-12)
Şimdi bu ayetler hakkında bazı
nükteleri açıklamamız gerekir:
a) Önceden de değindiğimiz gibi
bu ayetlerdeki günden maksat, devre ve merhaledir; şu anda
bizim bildiğimiz gün değil.
b) Bu ayetlerde geçen günleri
zahirine göre hesaplarsak, bütün alemin yaratılışı sanki sekiz
günde (aşamada) tamamlanmış gibi gözüküyor. İki günde yeryüzü,
dört günde yeryüzünde dağların bereket ve rızk vesilelerinin
yaratılışı, iki günde ise göklerin yedi kat olarak yaratılışı;
toplam sekiz gün ediyor. Oysa diğer ayetlerde bütün alemin
toplam altı günde yaratılışı beyan edilmişti. Zahiri görünüşte
çelişki gibi gözüken bu konunun doğru açıklaması şudur ki,
göklerin yaratılışı için zikredilen iki gün rızk imkanlarının
yaratılışı için zikredilen dört günün içine dahildir. Yani
yeryüzünde dağların ve rızk imkanlarının yaratılışıyla eş
zamanlı olarak Allah-u Teala yedi kat göğü de yaratmıştır.
Dolayısıyla hiçbir çelişki söz konusu değildir.
c) 11. ayette Allah-u Teala'nın
yer ve göklerle konuşmasından maksat sözlü bir konuşma değil,
Allah'ın yaratılış için iradesi ve tekvinî emridir. Yerin ve
göğün cevabı ise tekvini bir cevaptır. Yani onda bulunan
maddeler tekvini olarak Allah'a teslim idiler ve istenilen her
şekle ve yaratılış biçimine giriyorlardı.
d) 12. ayette "Ve her bir göğe
emrini vahyetti" cümlesinde maksat, Allah-u Teala'nın gökleri
yarattıktan sonra her gökte görevli kıldığı meleklere
görevlerini ve ne yapmaları gerektiğini vahy edip
öğretmesidir.
Soru 4:
Yedi kat alem neden yaratılmış bir kat yetmiyor muydu?
Cevap:
Muhterem
kardeşim, yedi kat alem diye bir şey biz bilmiyoruz. Eğer
maksadın yedi kat gökler ise bunun cevabını zaten yukarıda
vermiştik. Eğer başka bir şeyi kastediyorsanız açıklayın.
|