KEVSER YAYINCILIK

  Ana Sayfa / Soru ve Cevaplar                                                                                                           Soru ve Cevaplar

Bugün :  

  Sık Kullanılanlara Ekle                                                                                                                                                                                                                                                         Başlangıç Sayfası Yapın
 

Bismillahirrahmanirrahim

 

SÜNNİ BİR ARKADAŞLA

ARAMIZDA GEÇEN BİR TARTIŞMA

Soru-156:Bu yazıda Sünni bir arkadaşla, araştırma konusu ele alınmış ve bununla irtibatlı olarak diğer bazı konular üzerinde de durularak her iki tarafın da görüşleri aktarılmıştır.

 

 

156-

Bir Sünni:

Şii arkadaşım, senin araştırmana biraz da ben yardımcı olmak isterim; şöyle ki sadece Şii kaynakları değil de hem Şii hem de Sünni kaynaklara göre araştırırsan umarım, daha iyi olur; benim bu tavsiyem sadece Şiileri değil, adı Sünni fakat Sünniliği bilmeyen arkadaşları da içermektedir.

 

Bir Şii:

Bismillah
Bir Sünni isimli kardeş, önerine can u gönülden eyvallah diyorum. Ancak bir hatırlatma da ben yapmak istiyorum. Aziz kardeşim bizim bildiğimiz kadarıyla bu konuda Şii yazarlar Sünni yazarlardan çok daha ilerideler. Yani ihtilafi konularda karşı tarafın kaynaklarını dikkate alıp da meseleye yaklaşan ve kendi kaynaklarından çok, karşı tarafın kaynaklarından delil gösteren Şii yazarlardır. Sünni yazarlarda ise yaygın gelenek, daha çok kendi kaynaklarına yetinmedir. İki tarafın da kaynaklarıyla az çok aşina olanlara bunu tespit etmek zor olmasa gerek. Her halükarda sizden böyle bir öneriyi duymak gerçekten güzel bir şey. Her halükarda Rabbim hepimize her türlü nefsani saiklerden uzak bir şekilde, sadece Hakk'ın rızasını mülahaza ederek doğruları bulmayı, bulduktan sonra da cesaret ve samimiyetle ittiba etmeyi nasip buyursun. Amin

 

Bir Sünni:

Bir Şii beyefendiye!

Açıklamadan ziyade bir iddia niteliğini taşıyan yazınızı okuduktan sonra her halükarda bu iddialarınızı ispatlandırmanızı ve delillerinizi hem Şii hem de Sünni kaynaklara bakarak ortaya koymanızı can u gönülden ve heyecan ve helecanla beklemekteyim, en kısa zamanda.

 

Bir Şii:

Bismillah

Sayın "Bir Sünni kardeşim, ortada olan şeyin ispata gereği yoktur. Siz bana örnek olarak, bir kaç konu zikredin ki onlarda Sünni alimleri kendi görüşlerini Şia kaynaklarına dayanarak desteklesinler. Ama olaylardan ve kaynaklardan haberdar olan her kesin bu prensibin Şii alimler arasında yaygın, hatta vazgeçilmez bir prensip olduğunu bilir. Size bir öneri: Hangi konuda istiyorsanız (ihtilafi konular) ben bizi destekler delilleri sizin kaynaklardan, siz de sizi destekler delilleri bizim kaynaklardan ortaya koyalım. Ziyaretçi kardeşlerimiz de gözden geçirip kararlarını kendileri versinler. Cevabınızı en az sizin kadar heyecanla bekliyorum. İnşaallah hayırlara vesile olur. Allah'a emanet olun.

 

Bir Sünni:

Bir Şii arkadaşımıza!

Ortada olan bir şeyin ispata gereği yoktur, iddianızın ardından (öyle ya iddia eden önce başlamalı, her neyse) ben başlangıç olması için bir tarihi kıssayı naklederek başlıyorum: Ehl-i sünnetin büyük hadis imamlarından imam Nesai (Nesei diye de geçer) Emevi saltanatının merkezi Şam da bir gün kürsüye çıkar ve İmamı Ali'nin faziletlerini ve kemalatı ile ilgili hakikatleri insanlara haykırır, öyle ya Şam yezidin payitahtı ve insanlar (korku yada umursamazlık yada cehaletin neticesi) yezidin taraftarları , sonuç malum İmam-ı Neseiye iyi bir dayak atarlar ve epeycede hırpalarlar ama iki kere iki dört eder beş etmez kaidesince İmam Nesei takiyye denen garip ve bir o kadar da tuhaf bir takır takınmaz .hasılı kelam biz önce sizin bize karşı takiyye yapıp yapmadığınızı (çünkü Şiilerde takiyyeyi esas olarak biliyoruz ve İmamı Cafer'e atfedilen (bizce itibar edilmeyen) "Takiyyeyi terk eden dini terk etmiştir" gibi ifadeler mevcut.) Nereden ve nasıl bileceğiz ki sizinle ilim, mantık, hikmet, istikamet, fazilet ve akıl dolu bir hasbıhale girişelim . Yoksa balık baştan mı koktu...

 

Bir Şii:

Bismillah

Sayın "Bir Sünni" beyefendi!

Aslında size cevap vermeğe bile gerek görmüyorum, çünkü cevap verilecek mantıklı hiç bir şey ortaya koymuş değilsiniz maalesef. Ama yine de cevapsız kalmasın diye bir kaç noktaya deyinmek istiyorum.

1- Muhterem, eğer sen sıkıştığın her yerde "sen takiyye yapıyorsun" deyip işin içinden sıyrılacaksan ne arıyorsun burada o zaman? Sen kendi kaynaklarınızdan getirilen delilleri bile kabul etme veya pas geç; şimdiye kadar burada ortaya koyulan bir çok yazıda olduğu gibi. "Sen de bizim yaptığımız gibi, bizim kaynaklardan delil göster" denildiğinde de, yok sizde takiyye var, biz nasıl inanalım deyip sıyrıl. Peki o zaman burada kiminle, neyi ve nasıl konuşup müzakere edeceksin? Bu mümkün olmadığına göre buraya gelmenin sebebi nedir? Başka bir alternatif kalıyor mu acaba? Ha bir alternatif var elbette, o da fitne çıkarmak, ortalığı karıştırmak. Yoksa siz de bunun için mi geliyorsunuz buraya?! Yine de hüsn-i zann edip inşaallah öyle değildir diyelim.

2- Bey efendi, biraz düşünerek yazsan daha iyi olmaz mi? Takiyye nerede ve nasıl yapılır? Ciddi ve hayati bir tehlike insanin kendisi veya bir diğer Müslüman için söz konusu olduğunda gerçek görüşünü saklayıp zahirde karşı tarafın görüşünü benimser bir şekilde gözükmek (Hz. Ammar-i Yasir'in yaptığı gibi). Bizim bildiğimiz takiyye böyle yapılır. Şimdi eğer bir takiyye yapılmışsa, bu sizin işinize daha çok yarar, yani o konularda size muvafık görüş serd edilmiştir demektir. Yoksa karşı tarafın aleyhinde olan bir şeyin takiyyeten söylenmiş olması takiyyenin amaç ve felsefesine tamamen ters bir durumdur. Onun için benim önerimin sizin söylediğinizle ne alakası vardır? Ne yapmaya çalıştığınızı bir türlü anlayamıyorum gerçekten.

3- Takiyye olayına gelince, takiyyenin mahiyeti nedir? Nerede ve nasıl yapılır? Kısımları nelerdir? Felsefesi nedir? Delilleri Kur'an ve Sünnetten nelerdir? Şimdilik bu mevzua girmiyorum. Ama isteyen kardeşler bu sitenin bu sitenin sorular ve cevaplar bölümüne bakabilirler. Ancak burada üzerinde durmak istediğim bir husus var, o da şudur ki İmamı Nesai'den bu konuda örnek vermiş (gerçi bu olayı da eksik vermişsiniz) ve bunu allandıra ballandıra nakletmişsiniz. Peki söyler misiniz Sünni tarihinde kaç tane bunun gibi örnek vardır? Esasen Şia'yı takiyyeyle suçlayan Sünnî camiası, özellikle âlimleri, yerine göre en galiz takiyyeleri yapmış ve bilindiği gibi bir çok tarihi evrelerde zalimlerin karşısında suskun kalmış, hatta bir çok zaman onların yanında yer almış ve hâkim olan emire karşı (hatta bu hakimiyetini kılıç zoruna dahi temin emiş olsa bile) isyan etmeği tahrim bile etmişlerdir. Hatta bir çok râvileri buna nice uydurma hadisler nakletmeği bile ihmal etmemişlerdir ki bugün bu hadislerden (!!) bir çoğu, hatta Sahih-i Müslim gibi birinci derecede muteber sayılan hadis kaynaklarında dahi nakledilmiştir. Burada buna bir iki örnek vererek geçmek istiyorum:

Sahih-i Müslim ve Sünen-i Beyhakî'de, Hüzeyfet-ül Yemân'a isnaden şöyle rivâyet edilmiştir: "Dedim 'Ya Resulallah, biz şer içerisindeydik; Allah şimdi içinde bulunduğumuz hayrı bize nasip etti; acaba bu hayrın ardından bir şer olacak mi?' Buyurdu: 'Evet.' Ben, 'O şerrin ardından yine hayır olacak mi?' diye sorduğumda, yine 'Evet' diye cevap verdi. Tekrar sordum: 'Bu hayrın ardından bir şer olacak mi?' Yine 'Evet' cevabi verince, 'Bu nasıl olacak?' diye sordum. Şöyle buyurdu: 'Benden sonra, benim hidayetime uymayan, Sünnetimi takip etmeyen İmâmlar türeyecektir; onlar içerisinde öyle kimseler bulunacaktır ki insan şeklinde olan bedenlerindeki kalpleri tıpkı şeytanların kalbi gibi olacaktır.' Ben 'Öyle bir zamanı idrak edersem, ne yapmamı tavsiye edersin ya Resulallah?' diye sordum; şu cevabi verdi: 'Emiri dinleyip itaat edeceksin; hatta sırtına bile vursa; malini dahi elinden alsa; dinle ve itâat et!!" (Sahih-i Müslim -Arapça metin-, C.2, S.119, Sünen-i Beyhakî, C.8, S.157)   

 

Yine aynı kaynaklarda, Avf b. Mâlik El-Eşcaî'den şöyle nakledilmiştir: "Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu duydum: 'En iyi İmâmlarınız, o kimselerdir ki siz onları seversiniz, onlar da sizi; siz onlara salat edersiniz onlarda size. En kötü İmâmlarınız da o kimselerdir ki siz onlara buğz edersiniz onlar da size; siz onlara lanet edersiniz, onlar da size.' Biz, 'Ya Resulallah dedik, böyle bir durumda onlarla mücâdele etmeyelim mi?' 'Hayır buyurdu, namazı aranızda ikame ettikleri müddetçe böyle bir şeye kalkışmayın. Şunu bilin ki kimin üzerine birisi hüküm sahibi olur da o hakimin Allah'a karşı bir isyânını görürse, onun bu isyanını sevmesin, ama itâat etmekten de elini çekmesin!!" (Sahih-i Müslim, C.2, S.122, Sünen-i Beyhakî, C.8, S.159)

Aynı kaynaklarda yine şöyle nakledilmektedir: "Seleme b. Yezid El-Cu'fî Resulullah'a bir soru yönelterek şöyle dedi: 'Ya Resulallah, eğer bizim başımıza, bizden haklarını isteyen, ama bizim hakkımızı vermeyen emirler hakim olursa, ne yapmamızı emredersiniz?' Râvi diyor, Peygamber (bir rahatsızlık ifadesi olarak) ondan yüzünü çevirdi. Sonra, soruyu tekrar edince, Allah Resulü şöyle buyurdu:  'Dinleyin ve itâat edin; onların yaptıklarının sorumluluğu onlara, sizin yaptıklarınızın sorumluluğu da size aittir." (Sahih-i Müslim, C.2, S.119, Sünen-i Beyhakî, C.8 S.158)          

Bir de Mikdâm isminde birisinden şöyle rivayet etmişlerdir; Resulullah buyurdu ki: "Emirlerinize itâat edin; ne olularsa olsunlar! Eğer onlar benim söylediklerimi size emrederlerse, hem onlar bundan ecir alırlar, hem siz itâatinizden dolayı mükafatlandırılırsınız. Şayet benim emretmediğim şeyleri size emrederlerse, bunun sorumluluğu onlara aittir ve siz bundan berisiniz. Zira siz Allah'ı mülakat ettiğinizde diyeceksiniz: 'Ey Rabbimiz, zulüm yoktur.' Allah da 'Evet zulüm yoktur' buyuracaktır. Siz 'Ey Rabbimiz diyeceksiniz, sen bize peygamberler gönderdin; biz de senin izninle onlara itâat ettik; sonra bize halifeler seçtin; biz de senin izninle onlara it1at ettik; ardından başımıza emirler getirdin; biz de onlara itâat ettik.' Allah da 'Doğru söylediniz; bunun sorumluluğu o (zalim emirlere) aittir ve siz bundan berisiniz (bir sorumluluğunuz söz konusu değildir)." (Sünen-i Beyhakî, C.8, S.159)

Yine söz konusu kaynakta Süveyd b. Gafele'den şöyle nakletmektedir; Ömer b. Hattap bana dedi ki: "Ey Eba Ümeyye, belki de sen benden sonra yaşarsın; o zaman İmâma itâat etmelisin; hatta Habeşî bir köle bile olsa; sana vursa da sabret; emretse de sabret; seni (bir şeylerden) mahrum bıraksa da sabret; sana zulmetse de sabret; eğer dininde noksanlık yaratacak bir şeyi sana emrederse de ki: 'Duydum ve itâat ettim...!!" (Sünen-i Beyhakî, C.8, S.159)

Bu hadisler bir tane, iki tane değil, burada hepsini veremeyeceğimiz kadar çoktur; daha fazla isterseniz örneğin Sahih-i Müslim'in şu bablarına bakabilirsiniz: Hüküm sahipleri zulmettiğinde sabra emir babı. Hakları zay etseler dahi emirlere itâat babı. Fitne zamanlarında ve her halükarda Müslümanlardan ayrılmamanın farziyeti ve itâatten çıkmanın haramlığı babı.

Yine Kenz-ül Ummâl'ın örneğin şu yerlerine bakabilirsiniz: C.1, S.104, C.4, S.373-374, C.5, S.751, C.11, S.210, C.6, S.458.

 

4- İmam Nesai’nin olayına gelince, bu olayı kaynaklar şöyle nakletmektedirler:

İmam Nesai Emir-ül Mu’minin Ali (a.s) hakkındaki “Hasais-u Emir-il Mu’minin Ali” isimli eserini kaleme aldıktan sonra, bir ara Şam’a uğruyor. Şam özellikle o günlerde Ehl-i Beyt düşmanlarının cirit attığı, Muâviye ve Yezîd dostlarının yuvalandığı bir yer. Şamlılar adamı sikiştiriyor ve Ali’nin faziletinde kitap yazıyorsun da Muaviye’nin hakkında neden yazmıyorsun? Bize Muâviye’nin faziletlerine dair hadis oku!!!” diyorlar. en-Nesâî “Muâviye başa-baş kurtarmaya razı değil mi ki; bir de faziletinden bahsedelim!?” Ha onun hakkında bir hadis biliyorum isterseniz söyleyeyim:

Abdullah İbn-i Abbas'tan şöyle nakledilmiştir: "Ben, çocukluk dönemimde bir gün sokakta çocuklarla oynarken, Allah Resulü'nün (s.a.a) oradan geçtiğini görünce, kaçıp bir duvarın arkasına saklandım. Ama Resulullah, benim yanıma gelerek, muhabbetle elini sırtıma vurarak bana, "Abdullah!  Git Muaviye'yi benim yanıma çağır!" buyurdu. Ben (gidip) geldim ve onun yemek yediğini söyledim.  Yine, git Muaviye'yi çağır, buyurdu. Ben yine (gidip) geri döndüm ve "O yemek yiyor." dedim. (Bilahare, iki defa çağrılmasına rağmen yemeği bahane ederek gelmeyen  Muaviye hakkında) Allah Resulü şöyle buyurdu: "Allah onun karnını duyurmasın!" 

(Sahih-i Müslim, C.8, İyilik ve İhsan Kitabı, "Hak Etmediği Halde Resulullah'ın Lanetlediği Kimse..." Babı, Müsned-i Ebi Davud, C.11, S.359)

Nesai bunu deyince hep birden üzerine saldırıyorlar. Orada en-Nesâî’yi çok feci bir biçimde dövüyorlar ve hayalarını tekmeliyorlar! Bu dayağın etkisiyle rahatsızlanan Nesai, Filistin’in Ramle kentine kaldırılıyor ve orada vefat ediyor. (el-Hamevî,V,282; el-Münâvî,I,25; Kâtip Çelebi, Keşf’uz-Zunun:I,706)

Nesâî bununla da kurtulamıyor. Kaleme aldığı el-Hasâis dolayısıyla, sonradan “Şiîlikle” suçlanıyor! Onu suçlayanların başında İbn-i Teymiyye geliyor! (el-Minhâc:IV,99) Maksat belli: Hz. Ali hakkında rivâyet ettiği hadislerden kuşku duyulmasını sağlamak, okuyucuların kalplerine şüphe sokmak!

İlginç olan, Nesai’nin canına mal olan bu olay ve Muaviye hakkında naklettiği bu hadis hakkında Ehl-i sünnet alimlerinin görüşleridir!

İbn-i Hacer Mekkî, Muaviye'nin faziletleri (!!) hakkında yazdığı "Tathir-ül Cinân" kitabında bu hadis hakkında muhtelif cevaplar verdikten sonra, şöyle diyor: "Bu beddua, kasıtsız olarak Allah Resulü'nün ağzından çıkmıştır (!!) Kaldı ki Müslim bu hadisi sahihinde "Resulullah'ın, hak etmediği halde birisini lânetlemesi..." babında naklederek, Muaviye'nin bu bedduayı hak etmediğini ima etmeğe çalışmıştır"(!!) (Tathir-ül Cinan, S.59) Yine Şemseddin Zehebî, Tezkiret-ül Huffaz kitabında, İmam Nesaî'nin hayatından bahsederken şöyle diyor: "Şamlılar (Hz. Ali'nin faziletleri hakkında kitap yazdıktan sonra) Nesaî'ye, "Neden Muaviye'nin faziletleri hakkında da  kitap yazmadığını sorunca, şu cevabı verdi: "Muaviye hakkında hangi fazileti nakledeyim? "Allah karnını doyurmasın.." hadisini mi?" (Yani bundan başka bir hadis onun hakkında bilmiyorum.)

Zehebi, bu sözü naklettikten sonra şöyle diyor: "Aslında Nesaî'nin tariz ve kınama maksadıyla söylediği bu hadis, bir kınama ve ta'n vesilesi değil, Muaviye'nin faziletlerinden birisi olarak sayılmalıdır! Zira Allah Resulü'nün kendisi buyurmuştur ki "Allah'ım, benim kullar hakkındaki lanet ve bedduamı, onlar hakkında rahmet ve günahlardan arınma vesilesi kil!" (Tezkiret-ül Huffâz -Hindistan baskısı-, C.2, S.699)  

Bu alimlerin bu ilginç yaklaşımlarına bir çok örnek zikredilebilir. Örneğin  Ibn-i Hacer Mekki bir diğer kitabında, Meşhur Emevî "Hakem bin Âs" ve oğlu "Mervân" hakkında Resulullah'ın ettiği lanet ve bedduaları, muhtelif senetlerle muteber kaynaklardan naklettikten sonra şöyle diyor: "Ama Resulullah'ın bu iki kişi hakkındaki laneti onlara bir zarar vermez. Zira Allah Resulü kendi lanet ve bedduasını başka bir sözüyle telafi etmiş ve buyurmuştur ki: "Allah'ım, Muhammed de başkaları gibi bir beşerdir; eğer bir kimseye lanet ve beddua ederse, bu onun için rahmet ve günahlardan temizlenme vesilesi olsun!!!" (Sevâik-ül Muhrika, S.108)

İbn-i Hacer'in temize çıkardığı Hakem ve oğlu Mervan, Rresulullah’a ettikleri eziyet ve hakaretlerin ardından, Efendimiz tarafından Taife hayatı boyu sürgün edilen, ama Allah Resulü vefat ettikten sonra, Halife Osman tarafından (amcası ve amca oğlu oldukları için) geri getirilip iadeyi haysiyet edilen ve yönetimde en hassas noktalara atanan kimselerdir. (Mervan’ın Osman’ın sağ kolu olduğu tarihten az buçuk haberi olan her ks tarafından bilinmektedir.)

Tabi bunlar belki mevzunun dışında kalan şeylerdi, ama Nesai olayını o şekilde gündeme getirmeniz beni bunları yazmaya mecbur etti.

Yezid’in başkenti diyorsunuz. Bu da ilginç gerçekten. Zira herkes biliyor ki orası Yezit’ten ziyade ve önce Muaviye’nin başkentidir. Zira Müslümanların ittifakla seçtiği tek Şer’i halife olma özelliğini taşıyan Hz. Ali’ye isyan edip binlerce insanın kanına giren, Şam'ı kendine payitaht olarak seçen, hilafeti saltanata çevirip Müslümanların beytülmaliyle yeşil sarayını inşa eden Hucr b. Adiyy ve Ammar-ı Yasir gibi Allah ve Peygamber dostlarını hunharca şehit ettiren Yezit değil Muaviye’dir. Esasen Yezid gibi şarapçı, kumarcı ayyaş bir Allah düşmanı melunu da (bütün bu pisliklerini bildiği halde) kendine veliaht seçmesiyle İslam ve Müslümanların başına bela eden de yine Muaviye değil mi?! Ama maalesef bunlar sizin için hiç bir mana ifade etmiyor herhalde. Adı sahabi ya, ne yaparsa yapsın, ne kadar ilahi hududu çiğnerse çiğnesin hoş görülmeye, göz yumulmaya layıktır (!)

 

5- Öneriyi getirenin kendisi başlamalıdır diyorsunuz. Muhterem ben kaçmıyorum ve sizin onayınızı bekliyorum dedim. Sizden onay geldiğinde de önceden de dediğim gibi istediğiniz her konuda verdiğim sözü yerine getirmeğe hazırım. Ama anladığım kadarıyla önerim fazla da hoşunuza gitmemiş olacak ki takiyye falan bahanesiyle yanaşmıyorsunuz. Her neyse o sizin bileceğiniz iştir. Ancak ben yine de verdiğim sözü tutma maksadıyla en azından şimdilik bir konuda mektebimizin görüşünü teyid eden delilleri sizin kaynaklardan burada sunmaya çalışacağım. Tabi bunlar bizim kaynaklardan olmadığı için de takiyyeyi bahane etmezsiniz herhalde! Etseniz de fark etmez çünkü o zaman kendi alimlerinizi itham etmiş olursunuz.

Bahsettiğim mevzu abdest konusudur. Bilindiği üzere Ehl-i Sünnet abdestte ayakların yıkanmasına fetva vermişlerdir. Ancak Caferi mezhebi bu konuda ayakların meshedilmesi gerektiğine hükmetmiştir. Tabi mevzunun bir Kur’ani boyutu vardır, bir de Sünnet’e dayanan yönü. Gerektiğinde Caferi mezhebinin bu konuya Kur’ani açıdan nasıl yaklaştığını ve Maide Suresinin altıncı ayetini nasıl tefsir ettiğini de geniş bir şekilde ortaya koyarız inşaallah. Ancak söz uzamasın diye şimdilik bu yönü başka bir fırsata erteliyorum. Yine bu konuda Ehl-i Beyt’ten de nakledilen hadisleri de bir tarafa bırakıyorum. Takiyyeyle suçlanmamak için (!) Sadece ve sadece Sünni kaynaklarda nakledilen ve bizim bu görüşümüzü teyid eden hadislere deyinmekle yetineceğim. Bizim elimizde bu konuda şu anda bizi teyid eden otuza yakın hadis bulunmaktadır. Ancak sözü uzatmamak için bunların içerisinden sadece on tanesini seçip örnek olarak vermeğe çalışacağız.

Birazdan müşahede edeceğiniz gibi bu hadislerin her birisinin muhtevasının yanı sıra, senetlerinin de sahihliğini yine Ehl-i Sünnet’in rical kaynaklarına dayanarak ispat etmeğe çalışacağız inşaallah:

 

1-Abbâd İbn-i Temim babasından şöyle naklediyor; dedi ki: "Ben Resulullah'ı abdest alırken ve iki ayağını meshederken gördüm."

(Kenz-ül Ummâl, C.6, S.429, Hadis: 26822.  Söz konusu hadis bu kitapta şu kaynaklardan nakledilmiştir: Sünen-i Ibn-i Ebî Şeybe, Müsned-i Ahmed b. Hanbel, Târih-i Buhârî, Müsned-ül Adenî,  Misbâh-üs Sünne (Bagavî), Müsned-i Bâverdî, El-Mu'cem-ül Kebir (Tabarânî), Câmi-u Ebî Nuaym.)

 

Bu hadisin senedi hakkında, Ehl-i Sünnet'in meşhur ricâl âlimi İbn-i Hacer şöyle diyor: "Hadisin senedinde yer alan râvîlerin hepsi sika (güvenilir) kimselerdir.

(El-İsâbe (Dâr-ül Fikr Yayınevi), C.1, S.185.)

 

2-İbn-i Üyeyne bize Amr b. Yahya'dan, o da babasından, o da Abdullah b. Zeyd'den şöyle nakletti: "Resulullah abdest aldı; üç defa yüzünü yıkadı, iki defa da ellerini; başına ve ayaklarına da iki defa meshetti."

(El-Müsannaf (Dâr-üt Tâc Yayınevi), C.1, S.16.)

 

Bu hadisin senedinde yer alan râvîlerden birisi Ehl-i Sünnet'in meşhur ve güvenilir hadisçilerinden olan Ibn-i Üyeyne'dir. Diğer iki râvînin (Amr b. Yahya ve babasının) güvenirliğini de Ehl-i Sünnet'in Ricâl âlimleri değişik tabirlerle onaylamışlardır ki Ibn-i Hacer bunları kendi kitabında nakletmiştir.

Bakın: (Tehzib-üt Tehzib (Dâr-ül Fikr Yayınevi), C.8, S.105, C.11, S.227.)

 

3-Bize Muhammed b. Bişr, Said b. Ebî Urube'den, o da Katâde'den, o da Müslim b. Yesâr'dan, o da Hamrîn'dan şöyle rivâyet etti; dedi ki: "Osman su isteyip abdest aldı; sonra güldü ve şöyle dedi: 'Bana neden güldüğümü sormayacak mısınız?' 'Nedir seni güldüren ey Emir-el Mu'minin' diye sorduklarında şöyle cevap  verdi: 'Ben Resulullah'ın, aynı benim gibi abdest aldığını gördüm; önce ağzına ve burnuna su  aldı; sonra üç defa yüzünü, üç defa da ellerini yıkadı; daha sonra da başını ve ayağının üst kısmını meshetti."

(El-Müsannaf, C. 1, S. 16, Müsned-i Ahmed b. Hanbel, C.1, S.337; aynı hadis Heysemî'nin Mecme-üz Zevâid kitabında da nakledilmiştir.) 

 

Bu hadisin râvilerinin güvenirliği de Ehl-i Sünnet'in ricâl alimleri tarafından onaylanmıştır. Bu âlimlerin görüşlerini Ehl-i Sünnet'in büyük ricâl uzmanı Zehebî kendi kitabında nakletmiştir.

(Hadisin senedinde yer alan Muhammed b. Bişr, Said b. Ebî Urube, Katâde, Muslim b. Yesâr ve Hamran'ın hakkındaki söz konusu âlimlerin tezkiyesi için sırasıyla Zehebî'nin "Siyer-u A'lâm-in Nubelâ kitabinin (Müesseset-ür Risâle baskısı) şu yerlerine bakabilirisiniz: C.9, S.265, C.6, S.413, C.5, S.269, C.4., S.510, C.4, S.182.)

 

4- Taberî kendi senediyle, Heşim'den, o da Ya'lâ b. Atâ'dan, o da babasından, o da Evs b. Evs'den şöyle rivâyet etmiştir; dedi ki : "Resulullah'ı gördüm ki bir kavime ait bir su kanalının yanına gelip abdest aldı ve ayaklarını meshetti."

(Câmî-ül Beyân  (Dâr-ül Ma'rife Yayınevi), C.5, S.86.)

 

Bu hadisin râvileri de ricâl âlimleri tarafından sika (güvenilir) kimseler olarak tanıtılmışlardır.

(Bu konuda sırasıyla Takrib-üt Tehzib kitabının şu  yerlerine bakılabilir: C.11, S.54, C.2, S.378, C.2, S.23.)

 

5-Bu konuda Sünnî kaynaklarda, Hz. Ali'den (a.s) Resulullah'ın abdestte ayaklarını meshettiğine dâir bir çok hadis nakledilmiştir ki burada örnek olarak iki tanesini nakledeceğiz:

Abdullah bize, Ebu Hayseme'den, o da İshâk b. İsmâil'den, her ikisi de Cerir'den, o da Mensur'dan, o da Abdülmelik b. Meysere'den, o da Nezâl b. Sebura'dan rivâyet etti ve dedi ki: "Biz Ali (r.a) ile öğle namazını kıldık.; sonra Rahbe denilen yere gidip oturdu; biz de onun etrafına oturduk; daha sonra ikindi vakti oldu; ona bir kap su getirdiler; içinden bir avuç su alıp ağzını çalkaladı, burnuna su aldı, yüzünü ve dirseklerine kadar ellerini sıvazlayarak yıkadı; başına ve iki ayağına da mesh etti; sonra kalkıp kapta kalan suyu içti ve şöyle dedi: 'Ben Resulullah'ın, aynı benim yaptığım gibi yaptığını gördüm."

(Müsned-i Ahmed b. Hanbel (Dâr-üs Sâdır Yayınevi), C.1, S.158.)

Bu hadisin râvileri, "Doğru konuşan", "Güvenilir", "Sağlam" gibi tabirlerle tezkiye edilmişlerdir.

Bakınız: (Tehzib-ül Kemâl (Müzzî) (Müesseset-ür Risâle Yayınevi), C.2, S.904, C.4, S.540, Tehzib-üt Tehzib, C.10, S.278, C.6, S.377.)

 

6-Abdullah bize babası Ahmed b. Hanbel'den, o da Veki'den, o da A'meş'ten, o da Ebu İshâk'tan, o da Abd-ü Hayr'dan, o da Hz. Ali'den şöyle rivâyet etti; Hz. Ali (r.a) şöyle dedi: "Ben ayakların alt kısmını, üst kısmından  mesh için daha evlâ olduğunu düşünürken, Resulullah'ı, ayakların üst kısmını meshederken gördüm."

(Müsned-i Ahmed b. Hanbel, C.1, S.95.)

 

Bu hadisin râvileri de "Güvenilir",  "Emin" ve Yüce", "Güvenilir Hâfız", "güvenilirliği ve hüccet olduğu tartışılmaz" gibi tabirlerle övülmüşlerdir.

Bakınız: (Siyer-u A'lâm-in Nübelâ, C.9, S.140, C.5, S.392, Takrib-üt Tehzib, C.1, S.331, C.6, S.113.)

 

7-Haccâc b. Minhâl Hemmâm'dan, o da İshâk b. Abdullah b.Ebî Talha'dan, o da Ali b. Yahyâ b. Hallâd'dan, o da babasından, o da amcası Rufâa b. Râfi'den, şöyle rivâyet etmiştir: "Resulullah'ın yanında oturduğum bir sırada, oraya gelip mescide girdi ve namaz kıldı; namazını bitirince gelip Resulullah'a ve oradakilere selam verdi; Allah Resulü (s.a.a) cevabını verdikten sonra ona 'Dön ve namazını yeniden kıl; namazın doğru olmadı' buyurdu. Adam döndü ve namazını yeniden kıldı; biz de onun namazını takip ediyorduk, ama namazının eksik yanının ne olduğunu biliyorduk. Adam namazını bitirdikten sonra tekrar gelip Resulullah'a ve oradakilere selam verdi; Allah Resulü (s.a.a) yine şöyle buyurdu ona: 'Vay haline, dön ve namazını yeniden kıl; namazın doğru olmadı senin.' Bu cümleyi iki veya üç defa tekrarladı. Adam 'Namazımın neresini eksik bulduğunuzu anlayamadım' dediğinde Resulullah'ın cevabı şu oldu: 'Sizden herhangi birisi Allah'ın emrettiği gibi abdestini güzel bir şekilde almazsa, namazı doğru olmaz; şöyle ki önce yüzünü ve dirseklere kadar ellerini yıkamalı, sonra da başını ve iki dikliğe kadar ayaklarını meshetmeli ve ondan sonra tekbir getirip namaza durmalıdır..."

(El-Müstedrek-u Ala-s Sahihayn (Hâkim Nişâburî), C.1, S.241. Ayni yerde benzer muhtevayı içeren birkaç hadis daha nakledilmiştir ki isteyenler oraya mürâcaat edebilirler.)

 

Bu hadisi nakleden Hâkim Nişâburî ve onun kitabini özetleyen Zehebi, (Buhârî ve Müslim'in şartlarına göre bu hadisin sahih bir hadis olduğuna hükmetmişlerdir.

 

8-(Ahmed b. Hanbel'in oğlu) Abdullah, bize babasından, o da Muhammed b. Cafer'den, o da Said'den, o da Katâde'den, o da Şehr b. Havşeb'den, o da Abdurrahman b. Ganem'den, o da Ebu Mâlik-il Eş'arî'den rivâyet etmiştir ki Ebu Mâlik kendi kavmine şöyle dedi: "Toplanın da size, Resulullah'ın (s.a.a) kıldırdığı namazı kıldırayım." Onlar toplandıklarında  içi su dolu bir kap istedi ve abdest aldı; önce ağzına ve burnuna su aldı; sonra üç defa yüzünü ve üç defa da iki kolunu dirseklerine kadar yıkadı; daha sonra da başını ve iki ayağının üzerini meshetti; ardından kalkıp onlara namaz kıldırdı..."

(Müsned-i Ahmed b. Hanbel, C.5, S.342.)

Bu hadisin râvilerinin güvenirliğini gösteren tezkiyeler için, yine Zehebi'nin "Siyer-u A'lâm-in Nübelâ" kitabına Mürâcaat edin.

(Siyer-u A'lam-in Nübelâ, C.9, S.98, C.4, S.372 ve 45.)

 

9-Abdurrahman b. Cüber b. Nüfeyr babasından  rivayet etmiştir ki: "Ebu Cübeyr kızıyla birlikte Resulullah'ın huzuruna gelmişti. Bu sırada Allah Resulü (s.a.a) abdest almak için su istedi; önce ellerini yıkayıp temizledi; sonra ağzını çalkaladı, burnuna su aldı; daha sonra yüzünü ve dirseklere kadar kollarını üç defa yıkadı ve bilahare başını ve iki ayağını meshetti."

(Üsd-ül Gâbe (Dâr-üş Şa'b Yayınevi), C.6, S.46.)

 

10-Tabarânî'nin "El-Evsat" kitabında İbn-i Abbâs'tan Şöyle nakledilmiştir: "Bir gün  Sa'd ve Abdullah İbn-i Ömer, İkinci Halife Ömer'in yanında, ayakların meshini tartıştılar. Ömer oğlu Abdullah'a 'Sa'd senden daha fakihtir' dedi; sonra da Sa'd'a dönerek 'Ey Sa'd dedi, biz Resulullah'ın (ayakları) meshettiğini inkar etmiyoruz; fakat şunu bilmiyoruz ki acaba bunu, âyetleri muhkem olan (nesh edilmeyen) ve Berâat (Tevbe) suresi hariç en son sure olarak inen Mâide suresinden sonra mı yapıyordu, yoksa ondan önce mi yapıyordu?"

(Ed-Dürr-ül Mensur Tefsiri (Suyutî), C.3, âyetin tefsiri bölümü.)

 

Bu rivayetten şu sonuçları çıkarabiliriz:

a)-Sa'd ayakların meshedilmesi gerektiğini savunmakta ve bunu bizzat Resulullah'ın uygulamasına dayandırmaktadır.

b)-Ömer, Resulullah'ın abdestte ayaklarını meshettiğini kabul ediyor; ancak herhalde o, Mâide suresinin mesh hükmünü nesh edip etmediği hususunda tereddüt içerisindedir. Ancak, yerinde ispat edildiği üzere (ki gerekirse bunun da delillerini ortaya koyarız inşallah), abdest âyetinden açık bir şekilde  mesh anlaşılmaktadır, yıkamak değil; hatta bu sözümüzden vazgeçip âyetin bu konuda müphem olduğunu kabul etsek dahi, nesh iddiası yine doğru olmaz; zira nâsih olan bir âyet veya hadisin muhtevası, hiçbir yanlış anlamaya sebebiyet vermeyecek şekilde açık ve net olmalıdır.

Görüldüğü gibi bu hadislerin hepsi Ehl-i Sünnet kaynaklı, üstelik hepsi de sağlam güvenilir senetlerle nakledilmiştir. Bunlara Ehl-i Beyt kanalıyla nakledilen onlarca hadisi de ilave edersek, bu görüşün ne kadar güçlü ve tartışılmaz bir durum kazandığı açık bir şekilde ortaya çıkmış olacaktır. O Ehl-i Beyt ki, onlara sarıldığımız müddetçe  asla dalalete düşmeyeceğimizi (Sekaleyn hadisinde) ve onların gemisine bindiğimizde asla boğulmayacağımızı (Gemi hadisinde) bizzat Allah'ın Resulü garantilemiştir. Allah’ın sonsuz salat u selamı O Yüceler Yücesi’nin Habib-i Kibriya'nın ve Mutahhar Ehl-i Beyti’nin üzerine olsun. Amin!

 

Not: Bu cevabımızdan sonra artık herhangi bir cevap bize verilmemiştir. 

 

 

 

 

Go to top of page  Ana Sayfa | Kitap Listesi | Kıble Dergisi | Makaleler | Kadin ve Aile | Cocuklar Îçin | Soru Ve Cevap | Yazarlarımız | Îletişim için |

  Kur`an | Hadisler | Dualar | Şiirler | Ses ve Video | Programlar | Linkler  |  

Copyright© 2000 Kevser Yayinlari Internet Hizmetleri. Tüm Haklari Saklidir Ayrintili bilgi almak için veya bize her konuda yazmak için, paragonxx@yahoo.de 'e mesaj yollayiniz. WWW.KEVSERNET.COM