KEVSER YAYINCILIK

  Ana Sayfa / Soru ve Cevaplar                                                                                                           Soru ve Cevaplar

Bugün :  

  Sık Kullanılanlara Ekle                                                                                                                                                                                                                                                         Başlangıç Sayfası Yapın
 

Bismillahirrahmanirrahim

soru-151:Bu yazıda Sünni bir arkadaşla, Mehdi isimli Caferi bir kardeş arasında geçen yazışma hakkında bir değerlendirme yapılarak, Sünni arkadaşın ortaya attığı bazı hususlara cevap verilmiştir.

Cevap-151-Mehdi Kardeşime…

Öncelikle şunu açık ve seçik olarak söyleyeyim ki ben emevi ekolüne falan mensup değilim ki zaten öyle bir ekol falan da yok. Emeviler günah işlemişlerdir kendilerince haklı sebeplere dayanarak nefslerine uymuşlardır. Onların yaptıkları ne bir cemaati ne de diğer müslümanları bağlar. Allah onları affetsin demekten ileri gidemem. Ayrıca siz de burda Ehl-i Beyt'in avukatı değilsiniz ki olamazsınız da; onlar sizin savunmanıza düşecek kadar değersiz değiller ki savunulacak bir durumda söz konusu değil... Bundan da kimsenin ne gocunduğu var ne de şüphesi; hiç merak etmeyin. Bize ashabı sevmek nasıl vacib ise Ehl-i Beyt'i sevmekte vacibtir. Biz böyle inanırız ve nefsimizi terbiye edebildiğimiz kadar da böyle yaşarız. Buna itirazın varsa da senin düşünmen gerekir ki eksik olan sensin.

Ben gerçekten bir zamanlar Caferi idim. Bunu sana nasıl kanıtlayabilirim bilmiyorum; ama en azından 12 imam hazretlerini senden daha hızlı sayabilirim. Senin gibileri çok gördüm.. Hiç bir şey bilmezsin inancın hakkında, sonra da gelir tanımadıklarına iftiralar atarsın.. Sonra da bunu marifet gibi arkadaşlarına anlatırsın; aklınca sevaba girdiğini falan da zannedersin.. Eh tamam öyle olsun; ama unutma ki sual günü geldiğinde Allah'ın affetmeyeceği tek şey kul hakkıdır. Ayrıca Allah ve kendi vicdanımdan başka kimseye de hesap vermek zorunda değilim neden sunni oldum diye... Gösterdiğimiz kaynaklar hep Ehl-i Sünnet alimlerinki diyorsunuz.. Öyle olmak zorunda zaten; çünkü Ehl-i Sünnet alimlerinden başka alim mi var ki? Daha henüz türkçeleşmiş şii bir alimin tefsiri bile yok. Daha yeni yeni dört cildini türkçeleştirebildiler. Caferi buyruğu diye ortalıkta dolaşan fıkıh kitaplarının da aslında Hz. Caferi Sadık'a ait olmadığını, Aleviler hakkında Caferi alimlerin neler düşündüğünü (mülhid oldukları konusunda fetva vardır; yani öldürülmeleri farz demektedirler). Her fırsatta takıyye yapmanın sevap olmadığını, aslında Ehl-i Sünnet alimlerinin de Ehl-i Beyt'e ne kadar bağlı olduklarını (mesela Ehl-i Sünnet'in büyük alimlerinden mezhep imamlarından İmam-ı Şafi "Ehl-i Beyt'i sevmek şiilikse ben şiiyim" demiştir). Hz. Hüseyin'i öldürenlerin Şii olduğunu (bu da sizin kaynaklarınızda yazar), on iki imam'ın hayatları boyunca üç halife hakkında hiç bir kötü sözünün olmamasını, onların hayatlarının sadece ibadetle geçtiğini ve daha bir çok sebep sayabilirim. Öğrenen bir Caferi çok rahat Ehl-i Sünnet olabiliyor. Daha önce hiç karşılaşmadıysanız da sizlere örnek olabilirim. Hatta etrafımda da bir kaç aile daha var. Biraz tarihi okursanız ve çok değil beş dakika düşünürseniz anlarsınız neden caferi olduğunuzu... Kur'an'ı inkar eden varsa hiç konuşmayalım tabi bu iftirayı bana yakıştıran varsa da günaha girdiğini söylemem gerekir. Zira Kur'an'ı inkar eden müslüman olamaz ve bir müslümana kafir diyeni de siz düşünün artık.. Kur'an'ı bilmeden de konuşmanın ne kadar günah olduğunu ben öğretecek değilim size.. Mesela en azından arapça bilip bilmediğinizi çok merak ediyorum. Bana, şahsıma her türlü hakareti yapın farketmez. Ama inancıma bunu yapamazsınız. Benimle helalleşir kurtulursunuz. Ya diğer Ehl-i Sünnet ya o mubarek ashab... Biraz düşünün şahsen ben Humeyni'ye tek kelime hakaret etmekten korkarım.. Ya gerçekten mubarek biri ise.. Allah'ın dostu ise diye.. Ki sizler koskoca halifelere (islam'da sadece dört halife vardır; Emevileri halife olarak görmeyiz) hakaret ediyorsunuz. Bunun hesabını nasıl vereceğinizi hiç düşündünüz mü? Ashab-ı Kiram'ın İslam'ın yayılmasında hiç mi katkısı olmamış? Ashab bu kadar kötüymüş de Peygamberimiz farketmemişde siz mi akıllısınız? (Tövbe haşa). Emevilerle ashabın ne alakası var? Şahsen ben düşünüyorum Peygamber efendimizi gören, yanında sohbetinde bulunan bir kişi zannetmiyorum ki bu kadar kötü şeyler yapsın.. Düşünün bir kere Allah'ın sen olmasaydın bu alemleri yaratmazdım dediği Peygamber ve onun ashabı, yanındaki insanlar. Ne olur ne kaybedersiniz Ashab-ı kiram'ı da sevseniz? Ehl-i Beyt'i de sevseniz? Bir müslümanı sevmek günah değildir herhalde!! Sizden istediğim hiç olmazsa kendi kaynaklarınızı güzelce düşünerek okuyun. Mesela Buharül Envar..Her fırsatta kaynak gösteriyorsunuz. Aranızda okuyan var mı?

Her ne kadar güzel bir tartışma ortamı arasam da ve öyle olmasını istesem de kalbinizi kırmış olabilirim. Hakkınızı helal edin.

Allah bizi bize bırakmasın...İnna lillahi ve inna ileyhi raciun...

Vesselam....

 

Cevap:

Bismillahirrahmanirrahim

Bir Sünni nickiyle yazı yazan arkadaşın dikkatine.

Muhterem kardeşim, Mehdi kardeşle aranızda cereyan eden tartışmada ikinizin de  üslübunuzu beğenmemekle birlikte, tartışmalarınızda, özellikle son yazınızda geçen bazı hususlar üzerinde durma ihtiyacı hissettim. Gerçi diğer bazı kardeşler de güzel cevaplar vermişlerdir. Ama yine de benim de acizane yazacaklarımın özellikle bazı bölümlerle ilgi olarak faydalı ve aydınlatıcı olabileceği düşüncesindeyim. Yazı biraz uzun olacak belki ama, bazı iddiaların gereken cevabını bulması açısından kendimi buna mecbur hissettim.

 

1- Evvela şu Emevi meselesi üzerinde durmak istiyorum. Siz  Emevi zihniyetini benimsemeyebilirsiniz.  Eğer gerçekten öyle ise bunu alkışlar ve takdir ederim. Ama burada sizin bir fert olarak ne düşünüp düşünmediğiniz önemli değil; önemli olan bir ekol olarak  Sünni camiasının, özellikle ulemasının bu konuda ne düşünüp düşünmediğidir. Bu tür ilmi müzakerelerde hiç bir zaman bir iki ferdin görüşleri, (hele meselenin uzmanı ve otoritesi olmazsa) baz alınıp onunla hüküm verilmez. Esas olan o mektebin çoğunluğunun, özellikle otoritelerinin görüşleridir.  Bu konuda her şey de inkar edilse, Ehl-i Sünnet'in Muaviye  hakkındaki tutumu inkar edilmez herhalde.  Sünni ekolde, yaptığı sayısız çirkeflikler ve cinayetleriyle tarih sayfalarını karartan bu adam, temize çıkarılıp Hazret diye anılmıyor mu? İsmiyle birlikte sürekli Radiyallahu anh(Allah razı olsun)  iltifatına mazhar kılınmıyor mu? Aynı şekilde Muvaiye'nin yandaşları Amr b. As, Mervan ve babası Hakem ve daha niceleri... Bu konuda daha sonraki açıklamalarımız da yardımcı olacağı için bu bölümde sözü uzatmaya gerek görmüyorum.

 

2- Siz Ehl-i Beyt'in avukatı değilsiniz, diyorsunuz. Hak ve hakikati savunmak avukatlık ise biz bununla iftihar ederiz. Eğer bizlerin Ehl-i Beyt'i sahiplenip haklarını savunmamız, onlara karşı yapılan zulüm ve haksızlıkları dile getirip hakka taraftar olmak ve batılı lanetlememiz, sizi rahatsız ediyorsa ve siz  (iddia ettiğiniz üzere)  onaları seviyor ve makam ve mertebelerine ve İslam'daki yüce yerlerine inanıyorsanız gerçekten, alın siz bu avukatlığı yapın. Size mani olan mı var? Gerçi bunu yapamazsınız. Zira  elinizde size bu hakkı verecek ne bir malzemeniz vardır, ne de tutanağınız. Kaldı ki aynı soruya kendiniz de muhatapsınız. Yani birisi de kalkıp arkadaş sen ashabın avukatımısın, diyemez mi?

 

3- Yazınızda akıllı bir kimseye yakıştıramadığım cümleler sarfetmişsiniz. Yok oniki imamın isimlerini sizden daha çabuk sayabilirim...  Bu söze ancak "bravo" demekten başka ne denilebilir ki...

Yok Sünni alimlerin dışında alim mi var ki.. Bunu  (hüsni zan ederek) ancak bilgisizliğinize veriyorum şimdilik. Çünkü az buçuk bilgisi, araştırması olan ve basiret gözü kapanmayan birisinin böyle bir şeyi söyleyebileceğini ihtimal bile veremiyorum.

Yok Türkçeleşmiş tefsirimiz, eserimiz yokmuş. Gerçi Tercani kardeşim kısmen de olsa bu soruyu yanıtlamıştır; ancak farzedelim ki Türkçe'de bir tane bile eserimiz olmasın, ama bir kimsenin alim sayılabilmesi için illa da eserleri Türkçeye mi tercüme edilmelidir? Siz eğer gerçekten bu işin ehli iseniz (ki öyle bir imaj vermeğe çalışıyorsunuz) bir türlü bulup arapçasını okursunuz. Yok değilseniz niye bilmiş gibi davranıyorsunuz. Eğer bir tek ismini verdiğiniz "El-Mizan" tefsirini okuyabilseydiniz, o zaman tefsirlerinizle onun arasındaki kıyaslanmayacak farkı görürdünüz ve bir çok Sünni alimin de (Mısırlı , Suriyeli ve ...) itiraf ettiği gibi asrın tefsiri olduğunu anlardınız.

Fıkıh kitaplarıyla ilgili de durum farklı değildir. Eğer ehli olsdaydınız, kendinizi basite indirip küçük bir kitapçık olan ve hiç bir Caferi alimin kaynak olarak bilmediği hatta tanımadığı (sadece Türkiye'deki Alevi kardeşlerimiz arasında) bilinen  o kitabı örnek vermez ve alırdınız 43 ciltlik "Cevahir'ül Kelam" isimli şaheser kitabı, 30 ciltlik "Hadaik'ün nazire" kitabını ... ve fıkıh kitabının ve fıkhi çalışmanın nasıl olduğunu öğrenirdiniz!

Yok Alevilere mülhit fetvası varmış... Allah korkusu taşıdığını sık sık iddia edip başkalarını buna davet eden birisinin nasıl böyle bir iftirayı belli çevrelerin ağzından alıp aslına astarına varmadan, araştırmadan nakledebildiğini gerçekten anlmakta güçlük çakiyorum. Hadi bismillah, sadece bir tane kaynak gösterin elinizi öpüp sizden özür dileyelim.

Eğer bundan maksat Caferi İlmihallerde ismi verilip, Nasibiler (Ehli Beyt'e düşmanlık besleyen zümre) ile birlikte mürted oldukları açık bir şekilde ilan edilen Gulat (yani Resululalh ve Ehl-i Beyt'i de dahil her hangi birisine ilahlık safatlarını yakıştıran kimseler) ise, buna bir diyeceğim yoktur ve doğrudur. Ama eğer maksat bu olsa da niye "Aleviler ismini genel bir şekilde dile getirip korkunç bir yalan ve yanlışın yayılmasına vesile oluyorsunuz? Allah korkusu taşımak böyle mi olur?! Bu kışkırtıcı sözlerle kime hizmet etmek istiyorsunuz allah aşkına?!

 

4- Sık sık "Sizin kaynaklarınızda yazar diyorsunuz; peki eğer samimi iseniz, neden kaynak vermiyorsunuz? İsmiyle, cildi ve sayfasıyla (bizim yaptığımız gibi). Tabi asla veremezsiniz; zira böyle bir şey söz konusu bile değil. İlla da sizin kasıtlı olarak yalan söylediğinizi demek istemiyorum; ama tahminim o ki bir çok Sünni kardeşlerin yaptığı gibi, eskiden beri malum çevrelerin, malum maksatlarla uydurup ortaya attıkları şeyleri büyük bir gafletle gerçek zannedip araştırmadan nakledip duruyorsunuz. Allah affetsin ve basiret versin diyorum başka bir şey değil...

 

5- “Niye kaynaklarınızı okumuyorsunuz” diyorsunuz... Vallahi bu söz üzerine güleyim mi ağlayayım mı bilemiyorum! Peki muhterem nerden biliyorsun okumadığımızı? Arkadaş ben kendimi örnek vereyim; benim ömrüm o kaynakların içerisinde geçmiş. 17 yıllık tahsil ve on yıllık tebliğ hayatımda gece gündüz o kayanaklarla içiçeyim. Kaldı ki  Sünni kardeşlerin yaptığının aksine sadece onlarla yetinmeyip (bütün Caferi alimlerin yaptığı gibi), bunların yanısıra Ehl-i Sünnet'in de kaynakları sürekli elimizin altında. Ve çeşitli konularda, özellikle ihtilafi olan meselelerde mutlaka kendi kaynaklarımızın yanısıra onlardan da istifade ediyor ve delil getirmeği, kaynak vermeği ihmal etiyoruz. Tabi bunu onlara muhtaç olduğumuz için değil, insaf  prensibine dayanarak yapıyoruz. Zira Sünni bir ailede doğup büyüyen birisi kendi kaynaklarımızdan verdiğimiz delillere "arkadaş ben bunlara inanmıyorum, bilmiyorum" diyebilir doğal olarak. Tabi aynı şeyi Sünni kardeşlerimizden de bekliyoruz. Ama malesef biz bu kadar yıl araştırmanın ardından bir tane Sünni alimin bizim kaynaklarımıza  dayanarak bizi ikna etme yolunu izlediğini görmedik. Gören bilen varsa, bize de haber versin. Tabi sizin bu savunmanız (Sünni alimlerden başka alim mi var!) da benim için yepyeni bir tuhfeydi (!) desem yalan olmaz herhalde.

Buna bile göz yumsak, siz  maalesef  kendi kaynaklarınızdan getirdiğimiz onlarca senetli subutlu delilleri bile kabul etmekte zorlanıp, ya reddediyorsunuz, yada bin bir türlü tevile baş vuruyorsunuz.  Hatta ben sizin gibilerin en temel kaynaklarınızı dahi bir kere olsun doğru düzgün gözden geçirdiğinizi zannetmiyorum. Buna defalarca şahit olduğum için söylüyorum. Bulunduğum muhitte, sohbet ettiğim Sünni kardeşler, ki bunların bir çoğu ya din görevlsi veya akademik çevrelerdendirler genellikle, ismini adresini vermeden naklettiğimiz ve hiç bir akıllının kabul edemiyeceği bazı hususları verdiğimizde, kesinlikle inkar yoluna gidiyorlar. Ama kaynağı getirip de önlerine açtığımızda donup kalıyor, insaflılar özür dileyip sözlerini geri alıyor; diğerleri ise bu sefer akıl almaz indi tevillere kayıyorlar. Herneyse bize göre bu kaynakları dikkatlice gözden geçiren, her akllı, hür iradeli ve münsif bir insanın onlarda bulunan yığınlarla çarpıklıkları görmemesi mümkün değildir diye düşünüyoruz. Biz bunun bazı örneklerini yazını sonlarına doğru dikkatinize sunacağız inşaallah. Burada sorulması gereken şey şudur ki muhterem kardeşler, peki bu insaf mıdır ki siz, bizim kendi kaynaklarınızdan verdiğimiz delilleri bile kabul etmezken, başkalarından nasıl tek taraflı delillerinizi kabul etmelerini bekliyorsunuz? Bunun bir mantığı var mı Allah aşkına!

 

6- Yazınızın bir bölümünde, "Oniki İmam"ın üç halife hakkında hiç bir olumsuz söz söylemediğini iaddia ediyorsunuz.  Muhterem, ezbere ve taklidi konuşmak kolaydır. Sadece bu sözünüz, Ehl-i Beyt kaynaklarına ne kadar yabancı olduğunuzu ve ondan bundan alıp araştırmadan konuştuğunuzun açık bir delilidir. Ben bu konuda kendi kaynaklarımızdan onlarca delil zikredebilirim. Ancak akıllıya işaret de yeterlidir babından, sadece Ehl-i Beyt'in babası Hz. Emir-ül Mu'minin Ali'den (a.s) ve Ehl-i Beyt'in annesi Hz. Fatıma'dan (s.a) bu konuda bazı örnekler vermekle yetiniyorum. Hz. Ali'den nakledeceğim sözlerin büyük çoğunluğunu Emirül Mu'minin'in (a.s) sözlerini içeren ve Türkçeye de çevrilen "Nehc'ül Belağa" kitabından naklediyorum:

Hz Ali (a.s) Nehc-ül Belağa'nın  "Şıkşıkıye Hutbesi" diye meşhur olan 3. hutbesinde Resulullah'tan sonraki olaylara değinmiş ve takındığı tavır hakkında şöyle buyurmuştur:

"Andolsun Allah'a ki Ebu Kuhafe'nin oğlu, o (hilafeti) bir gömlek gibi giyindi; oysa daha iyi bilirdi o, ben hilâfete nispetle değirmen taşının mili gibiydim; hilâfet benim çevremde dönerdi; sel benden akardı; hiçbir kuş, benim (zirveme) çıkamazdı. Hilâfetle arama bir perde çektim; onu koltuğumdan silkip attım. Düşündüm; kesilmiş elimle hamle mi edeyim; yoksa bu kapkaranlık körlüğe sabır mı edeyim? Hem de öylesine bir körlük ki ihtiyarları tamamıyla yıpratır; çocuğu kocaltır; inanan da Rabbine ulaşıncaya dek bu zulmette zahmet çeker.

Gördüm ki sabretmek daha doğru; sabrettim; ettim ama gözümde diken, boğazımda kemik vardı; mirâsımın yağmalandığını görüyordum..." (Resulullah sonrası olaylara ışık tutan bu hutbenin tamamını Nehc-ül Belağa'da okumanızı tavsiye ediyorum.

Nehc-ül Belâğa'nın 26. hutbesinin bir bölümünde ise şöyle buyuruyor:

"Gördüm ki Ehl-i Beytim'den başka yardımcım yok, onları ölüme sürmedim; çerçöpe karşı gözümü yumdum; boğazıma oturan şerbeti yuttum; öfkemi yendim; zakkumdan da acı olan o mihnete dayandım."

Ehl-i Sünnet'in Mutezilî âlimlerinden İbn-i Ebi-l Hadid, Nehc-ül Belağa'nın 119. hutbesinin şerhinde Abdullah İbn-i Cünâde'den şöyle naklediyor:

"Hz. Ali'nin hilafetinin ilk günlerinde ben Hicaz'da bulunuyordum ve Irak'a gitmeye niyetliydim. Mekke'de umre yaptıktan sonra Medine'ye geldim. Mescid-ün Nebi'ye girdiğimde insanlar namaz için toplanmışlardı. O sırada Hz. Ali kılıcını kuşanmış vaziyette çıka geldi ve toplanmış camaata hutbe okudu. O hutbesinde Allah'a hamd u senâ ve Resulullah'a salât u selamdan sonra şöyle buyurdu: "Resulullah'ın vefatından sonra biz Ehl-i Beyt, ümmetin bizim hakkımıza tamah edeceğine inanmazdık; ama beklemediğimiz oldu; hakkımızı gasbedip bizi pazar ehlinin yerine koydular; bizden nice gözler ağladı; nice sıkıntılar meydana geldi. Allah'a andolsun ki eğer Müslümanların bölünüp parçalanma korkusu, küfrün geri dönme ve dinin yok olma korkusu olmasaydı, biz onlara karşı başka türlü davranırdık!..."

Yine İbn-i Ebi-l Hadid Kelbî'den şöyle nakletmektedir: Hz. Ali, Talha ve Zübeyr'e karşı koymak için Basra'ya hareket etmeden önce bir hutbe okuyarak şöyle buyurdu: "Kureyş Allah Resulü'nden sonra bizim hakkımızı elimizden alıp kendine tahsis etti. Ben bütün bu sıkıntılara rağmen sabretmeği Müslümanların bölünüp parçalanmalarından ve kanlarının dökülmesinden daha evla gördüm; zira insanlar İslâm'la daha yeni tanışmışlardı. Din en ufak bir hareketle bozulan ve en yeteneksiz birisinin hareketiyle bile ters yüz olan bir tuluma benzer..."

Yine altı kişilik meşhur şurada, Osman'ın halife seçilmesinin ardından şöyle buyurmuştur:

"Mutlaka siz de bilirsiniz ki ben, insanlar içerisinde ona (hilafete) benden başkasından daha layık birisiyim; ama andolsun Allah'a ki ben, sadece bana haksızlık edilir, ama  Müslümanların işleri yolunda olursa, teslîm olurum (muhalefet etmem) ve bunu yaparken de ecrini dileyerek, üstünlüğünü isteyerek yaparım; sizin, dünyânın süsünü-püsünü, özentisini-bezentisini istemenizdense çekinirim." (Nehc-ül Belâğa, 73. Hutbe)

Malik-i Eşter'i Mısır'a vâli tayin ettiğinde Mısırlılara yazdığı mektubunda yine şöyle buyuruyor konu hakkında:

"(Hamd ü senâ ve salât ü selâmdan sonra) gerçekten de noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, Muhammed'i âlemlere korkutucu, peygamberlere tanık olarak gönderdi; Allah'ın salâtı ona ve soyuna olsun. O göçünce Müslümanlar hilâfet hususunda ayrılığa düştüler. Birbirleriyle çekiştiler. Andolsun Allah'a ki Arabın, bu işi, Peygamber'den sonra Ehl-i Beyt'inden alacağını, benim halifeliğime engel olacağını hatırıma bile getirmedim. Fakat bir de baktım, gördüm ki halk, filân kişiye biat etmekte; elimi çektim; sonunda insanların dinden döndüklerini, Allah'ın salâtı ona ve soyuna olsun, Muhammed'in dînini iptâle kalkıştıklarını, halkı buna çağırdıklarını görünceye dek dayandım. Fakat bu işe giriştikleri zaman, İslâm'a yardım etmezsem onda bir gedik açılacağından, onun yıkılacağından korktum; çünkü bu musibet bana, az bir gün sürecek, sonra serap gibi yitip gidecek, yahut bulut gibi dağılıp yitecek olan hilâfetten, size emir olmaktan mahrum kalmaktan da daha büyük olacaktı." (Nehc-ül Belâğa, 62. Mektup)

 

Şimdi de Hz. Fatıma'nın bu konudaki görüşlerinden bir kaç örnek:

Sahih-i Buhari'de üç yerde ve diğer birçok muteber bilinen kaynakta cüzî farklarla Ümm-ül Mu'minin Âişe'den şöyle nakletmektedir: "Resulullah'ın (s.a.a) kızı Fâtıma, Resulullah'ın vefatından sonra Ebu Bekir'e gelerek Medine'de kendisine verilenleri, Fedek'i ve Hayber humsundan geri kalanı istedi; Ebu Bekir de bundan çekinerek Resullah'ın şöyle buyurduğunu iddia etti: "Biz miras bırakmayız; bizim bıraktığımız sadakadır." Bunun üzerine Hz. Fâtıma öfkelenerek Ebu Bekir'e küstü ve ölünceye dek bir daha onunla konuşmadı."

 (Bu rivayetler Sahih-i Buhârî'de şu üç yerde nakledilmiştir: Humus konusu, 2. Hadis, Bed-ül Halq kitabı, Hayber gazvesi babı, El-Ferâiz Kitabı, "Biz miras bırakmayız..." hadisi babı. Aynı rivayet cüzî farklarla Sahih-i Müslim'de, Cihâd kitabında, Müsned-i Ahmed'de, C.1, S.6, Sünen-i Beyhaki'de, C.6, S.300 ve diğer bir çok kaynakta nakledilmiştir.)

 

Sahih-i Tirmizî'de ise şöyle nakletmektedir: "Fâtıma Ebu Bekir ve Ömer'in yanına gelerek Resulullah'tan kalan mirasını istedi; Onlar da 'Biz Resulullah'ın "Ben miras bırakmam" hadisini duyduk' dediler; bunun üzerine Fâtıma "Vallahi asla sizinle konuşmam artık" dedi ve ölünceye dek bir daha onlarla konuşmadı. Fâtıma Resulullah'tan sonra altı ay yaşadı ve vefat ettiğinde ise eşi Ali onu geceleyin defnetti namazını da kendisi kıldırdı ve Ebu Bekir'e izin vermedi."

(Sahih-i Tirmizi, C.1, Resulullah'ın bıraktıkları babı.)

 

Ehl-i Sünnet âlimlerinden İbn-i Kuteybe "El-İmâmet-u Ves-Siyâse" kitabının "Ali'nin Biatının Keyfiyeti" bölümünde şu bilgilere yer vermiştir: "Ebu Bekir bir ara biatten kaçınıp Ali'nin evine toplananları aradı ve Ömer'i onların peşine gönderdi. Ömer Ali'nin kapısına gelerek onlara seslendi; dışarıya çıkmaktan çekinince  odun getirmelerini istedi ve onlara şöyle bağırdı: 'Ömer'in canını elinde tutana (Allah'a) andolsun ki ya dışarıya çıkarsınız ya da evi içindekilerle birlikte yakacağım.' 'Ey Ebâ Hafs (Ömer) bu evin içerisinde Fâtıma vardır' dediklerinde 'Farketmez!' diye cevap verdi..."

(Bu olayı diğer bir çok Sünnî kaynağı da nakletmiştir; örneğin şu kaynaklara bakılabilir: Kenz-ül Ummâl, C.3, S.139, Er-Riyâz-ün Nazire, C.1. S.218, Tarih-ül Hamis, C.2, S.169, Ensâb-ül Eşrâf, C.1, S.586, Tarih-i Yakubî, C.2, S.126, Müruc-üz Zeheb, C.2, S.100, Şerh-i Nehc-ül Belâğa İbn-i Eb-il Hadid), C.1, S.134.)

 

Yine aynı bölümün bir diğer yerinde şöyle nakletmektedir: "Ömer Ebu Bekir'e Şöyle dedi: 'Hadi kalk Fâtıma'ya gidelim; biz onu gazaplandırdık.' Birlikte Fâtıma'ya gelip görüşmek için izin istediler; fakat Hz. Fâtıma izin vermedi; bu sefer Hz. Ali'ye geldiler; o da onları Fâtıma'nın yanına götürdü; yanında oturduklarında Hz. Fâtıma yüzünü duvara doğru çevirdi; selam verdiler; cevaplarını vermedi...Sonra Hz. Fâtıma onlara hitap ederek şöyle konuştu: 'Size Resulullah'tan bir hadis nakledersem tasdik eder misiniz?' Evet  dediler; şöyle devem etti: 'Sizi Allah'a ant verdiriyorum, Peygamber'den benim hakkımda 'Fâtıma'nın rızası benim rızamdır; Fâtıma'nın gazabı benim gazabımdır; kim benim kızımı severse beni sevmiştir; kim Fâtıma'yı hoşnut ederse beni hoşnut etmiştir; kim onu gazaplandırırsa beni gazaplandırmış olur' buyurduğunu duydunuz mu? Onlar da evet duyduk cevabını verince Hz. Fâtıma şöyle dedi: 'Allah ve melekleri şâhid olsunlar ki siz ikiniz beni gazaplandırdınız ve hoşnut etmediniz. Peygamber'in yanına vardığımda mutlaka sizi şikayet edeceğim.' Bunun üzerine Ebu Bekir ağlayarak 'Allah'ın ve senin gazabından Allah'a sığınırım' deyince, Hz. Fâtıma şu cevabı verdi: 'Allah'a andolsun ki kıldığım her namazın ardından sana beddua edeceğim..."

 

7- Sözünüzün bir yerinde alaylı bir tavırla, "Biraz tarih okursanız ve çok değil beş dakika düşünseniz ... Muhterem aynı şeyi ben size söylüyorum. Vallahi ve billahi, eğer teslimiyetçi, ve taklitçi değil,  tarafsız bir göz ve yargılayıcı bir kafayla sadece Sünni kaynaklar ve tarihler bile ciddi bir araştırmaya tabi tutulursa, örneğin Gadiri Hum, Sakife ve fedek olayları, Cemel savaşı, Sıffin savaşı ve...gibi, o zaman asırlar boyu gözlerden saklanmaya çalışılan nice gerçeklerin görülebileceği düşüncesindeyiz. Tabi buna bu kaynaklardan onlarca örnek zikredebiliriz; ama şimdilik söz uzamasın diye vazgeçiyorum. Ama isteyen ve arzu eden olursa bu konularda bazı çarpıcı örnekleri ileride verebilirim Allah'ın izni ve lütuf ve inayetiyle.

 

8- Tartıştığın arkadaşa,  gerçekten Arapça bilip bilmediğini merak ettiğinizi söylüyorsunuz. İnanın ben de sizin için aynı merakı taşıyorum. Bu kadar büyük iddiaların sahibi herhalde biliyor olmalıdır. Tabi böyle olursa, buna sevinir ve işimizin daha kolay olabileceğini düşünüyorum.

 

9- Bir yerinde de "Bana hakaret edin, ama inancıma gakret edemezsiniz..." Elhak doğru bir söz. Hakareti kimden olursa olsun, tasvip etmek mümkün değildir; peki karşı tarftan bunu bekleyen sizler neden kendiniz riayet etmezsiniz buna? Caferilere ait bir sitede siz ve diğer bir çok arkadaşın işi gücü bu değil mi? Yanlış söylüyorsam, dönün buraya yazdığınız yazıları, ve diğer arkadaşlarınızınkini lütfen bir gözden geçirin. Geçmişi boş verin hatta bu son yazınızda dahi en büyük hakareti Caferilere yapıp "Ehl-i Sünnet alimlerinden başka alim mi var?" diyen ben değilim herhalde! Bari en azından kendi yaptığınız yanlıştan dolayı başkalarını eleştirmeğe kalkışmayın ki bu konudaki Kur'an ayetini bildiğinizi ümid ediyorum.

 

10- "İslam'da sadece dört halife vardır; Emevileri halife olarak görmeyiz diyorsunuz. Seni bilmiyorum ama Ehl-i Sünnet'in geneli, hele otorite alimleri bal gibi kabul ediyorlar! Muvaiye'yi temize çıkarıp rahmet okuyanlar, onu halife kabul etmiyor mu?! Yoksa Muaviye Emevi değil mi sizce?! Daha ilerisi bir çok meşhur Sünni alim, "On iki halife" hadisini, yani Resulullah'ın (s.a.a) "Benden sonra on iki halife gelecektir ki hepsi Kureyş'tendir." Hadisini yorumlayıp bu on iki halifeyi sayarken, en çirkef Emevi halifelerini bile sayıya kattıklarını biliyor musun? Bileceğini de zannetmiyorsun. Çünkü bilmiş olsaydın, vicdanın bu şekilde rahat konuşmana müsaade etmezdi herhalde. Ben sözü uzatmamak için sadece bir kaç örnek verip geçeceğim:

 

Örneğin İbn-i Arabi (bu İbn-i Arabi meşhur arif İbn-i Arabi değil başka bir Sünni alimdir), Sünen-i Tirmiz'inin şerhinde şöyle demektedir:

"Biz on iki emiri şöyle saydık: Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Hasan, Muaviye, Yezid, Muaviye bin Yezid, Mervan, Abdulmelik bin Mervan, Velid, Süleyman, Ömer bin Abdulaziz, Yezid bin Abdulmelik, Mervan bin Muhammed ve Seffah..." (Şerh-u Süneni Tirmizi, 2/68-69)

 

Kadı Ayaz, on iki kişiyi belirleme hususunda şu yorumu getirmektedir:

"Ümmetin ittifakla kabul ettiği halifeler şunlardır: önce üç halife, ardından Sıffın'de hakemlere başvurma olayı gerçekleşene kadar Ali ve onun ardından Muaviye halife oldu ve İmam Hasan ile barış yaptığında da halk Muaviye'nin etrafında toplandı. Daha sonra da halk Yezid'in etrafında toplandı ve İmam Hüseyin başa geçemeden öldürüldü. Yezid ölünce de insanlar dağıldı. İbn-i Zübeyr'in öldürülmesinin ardından Abdulmelik bin Mervan'ın etrafında toplanıldı. Daha sonra da insanlar onun, Velid, Süleyman, Yezid ve Hişam adındaki dört oğlunun etrafına toplandılar. Bu arada Ömer b. Abdulaziz bir süre hakimiyeti ele geçirdi.

Hişam'dan sonra insanların etrafında toplandığı Velid b. Yezid b. Abdulmelik on ikinci halifedir. O da tam dört yıl hükmetmiştir. (Feth'ul Bari, 13/171)

 

Ehl-i Sünnet alimlerinden İbn-i Cevzi ise bu hadisle ilgili başka bir yorumda bulunarak şöyle demektedir:

"Peygamber (s.a.a) bu hadisinde kendisinden ve ashabından sonraki duruma işaret etmektedir. Çünkü sahabenin hükmü kendi hükmüyle ilgilidir. Dolayısıyla Peygamber (s.a.a) sahabe döneminden sonraki hükümetlerin durumunu haber vermektedir. Güya o, Ümeyye oğullarının halifelerine işaret etmiştir. "Din sabit kalır" ifadesi ise hükümetin on iki imama kadar ayrı şekilde devam edeceği anlamındadır. Daha sonra daha zor bir döneme ulaşacaklardır. Beni Ümeyye oğullarının ilki Yezid b. Muaviye, sonuncusu ise Mervan'dır. Sayıları ise on üç kişidir. Osman, Muaviye ve İbn-i Zübeyr sahabeye dahil oldukları için, onlardan söz etmemiştir. Sahabi olduğu ihtilaflı olduğu veya halkın Abdullah bin Zübeyr'in etrafında toplanmasının ardından yenik düştüğü için Mervan bin Hakem'i saymayacak olursak on iki sayısını da bulmuş oluruz. Hilafet Ümeyye oğullarından ayrılınca, ve Abbasiler gelip durum tamamen değişinceye kadar büyük fitneler koptu ve bir çok savaşlar çıktı. (Feth'ul Bari, 13/182)

 

Bir de yakın geçmişte, Arabistan'ın fetva dairesinin başkanı Abdulaziz bin Baz'ın bu hadisle ilgili şu ilginç görüşüne bir bakalım:

"Bu ümmetin işi ayakta durur..." hadisinden de anlaşıldığı üzere bu on iki imam zamanında din ayakta kalacak ve hak aşikar olacaktır. Bu ise Ümeyye oğullarının çöküşünden önceki döneme aittir. Bu dönemin sonunda ihtilaf ve fitne çıkmış ve toplum dağılıp parçalanmıştır. Bazı ilim ehlinin de dediği gibi bu konuda doğru olan inanç şudur ki Peygamber (s.a.a)'in hadisinde yer alan on iki imamdan maksat şunlardır: "Dört halife, Muaviye, Oğlu Yezid, Abdulmelik bin Mervan, Dört oğlu ve Ömer bin Abdulaziz' dir ki toplam on iki halife olmaktadır. Bunların zamanında din ayakta idi, İslam her yere yayılmış, hak aşikar olmuş ve cihat berkarar idi." (Mecellet'ul Camiat'ul İslamiyye, 3.sayı, 1969)

Akıl, basiret ve vicdan sahipleri okusun ve ibret alsın!

Kaldıki bugün özellikle Turkiye'deki Sünni müslümanların büyük bir çoğunluğu (bazı radikal çevreler hariç) Osmanlıyı bile hilafet devleti kabul edip Osmanlı padişahlarını halife olarak addetmiyor mu? Onlara övgüler yağdırmıyor mu? Bunları niye görmüyor veya görmezlikten geliyorsunuz?!

 

11- Halifelere ve sahabeye hakareti sık sık dile getirerek, sanki bütün ashabı (haşa) biz reddediyor ve onlara hakaret ediyoruz" mesajı insanlara verilmek  isteniyor. Bunu biz ister kasıtlı, ister kasıtsız  kendimize yapılan büyük bir aftira olarak addediyoruz. Arkadaş, kim demiş; hangi kitabımızda gördünüz bizim bütün Sahabeyi reddettiğimizi, onları sevmediğimizi?!  Peki Ammarlar, Ebuzerler, Mikdatlar, Selmanlar, Cabir b. Abdullah'il Ensariler, Said-i Hudriler, Abdullah b. Mes'udlar, Hüzeyfet'ül Yemanlar, Bilaller, Übeyy b. Ka'blar, Abbas b. Abdulmuttalipler ve onlarca başkaları Sahabi değil mi? Bunları biz baş tacı etmiyor muyuz?

Yok eğer maksadınız, sahabe ismini taşıyan her kesi (sizin yaptığınız gibi) istisnasız temize çıkarmamız, adil ve dokunulmaz kişiler olarak görmemiz ise, kusura bakmayın biz böyle bir şeyi yapamayız?   

Böyle bir şey nasıl beklenebilir, söylenebilir?! İslam bize bunu mu söylüyor? Kur'an'ın  mantığı bu mu? Bu dinde adalet mantığı yok mudur? İslam'da birilerini  kayırıp onların yanlışlarına göz yumma, yaptıkları en çirkin amellerden de olsa, onları yine de adil bilme ve hoş görme mantığı var mı aziz kardeşim? Bu yüce ve adil dînin kuralları ve hükümleri başta Allah'ın  Resulü olmak üzere istisnasız bütün ümmeti kapsamıyor mu? Bunun aksini söylemek Yüce Rabbimizin sonsuz adaletiyle bağdaşır mı?

Bizim bu yüce dinin mantığından algıladığımız şey Ehl-i Sünnet'in ortaya koyduğunun tam aksidir. Yani bu dinde kimseye bir ayrıcalık tanınmamıştır; aksine toplum içerisinde örneklik konumunda olan kimselerin sorumluluğunun daha fazla olduğu ve yaptıkları yanlışların vebalinin daha ağır olduğudur. Mesela; Resulullah'ın hanımlarının konumunu biliyoruz. Onlar sahabi olmaktan öte bir de Resulullah'ın zevcesi olma özelliğini taşımaktadırlar. Ama bütün bunlara rağmen bakın Kur'an-ı Kerim onların hakkında ne buyuruyor: "Ey Peygamber'in kadınları, sizden kim açık bir çirkin utanmazlıkta bulunursa, onun azabı iki kat olarak arttırılır. Bu da Allah'a göre pek kolaydır." (Ahzap, 30) (Peşinden gelen ayetleri okumanızı da tavsiye ederim: çünkü ders alınacak bir çok nükteler vardır.)

İşte Kur'an'ın mantığı budur. Sahabî olmak, dahası Peygamber'in eşi olmak, değil insanı vebalden kurtarmak, mesuliyet ve vebalini bir kat daha artırmaktadır. Zirâ onlar örnek durumda oldukları için yaptıkları hata veya sevap, başkalarını da olumlu veya olumsuz yönde etkilemektedir. Yine Allah Resûlü'nün şu hadisleri bize bu konuda önemli mesajlar vermektedir; buyuruyor ki: ''Bir âlimin bir günahı bağışlanmadan önce, bir câhilin yetmiş günahı bağışlanır. Veya  bir "Alimin yanlışı, bir âlemin yanlışa düşmesine neden olur.'' Neden? Çünkü âlim toplumda örnek olma özelliğini taşımaktadır; onun söylem veya eylemleri kendisiyle sınırlı kalmamakta ve başkalarını da müspet veya menfi yönde etkilemektedir.

 

Kaldı ki sahâbe bir anlamda Resulullah'ın uygulamalarının bize intikal  ettiği bir kanaldır ve biz o gün yaşamadığımız için onları örnek alma konumundayız. Öte yandan  Resulullah'ın uygulamaları maalesef  çoğu konuda çelişkili bir şekilde bize intikal etmiştir . Sonra örnek aldığımız söz konusu sahâbe arasında akıl almaz itilaflar meydana gelmiş ve taban tabana zıt davranışlar içerisine girmiş, hatta birbirleriyle savaşacak kadar ileriye gitmişlerdir!  Bunların hepsini de öyle içtihat falanla tevil ederek, halletmek de mümkün değildir. Zira içtihadın da kendine göre şartları ve yerleri vardır. Öyle herkesin  istediği her yerde "İçtihat yapıyorum" deyip her türlü yanlışı yapma hakkı yoktur. Birbirini tel'in ve tekfire kadar  götürecek, onları birbirinin  karşısına geçirip savaştıracak ve binlerce insanın katline vesile olacak bir içtihada Allah mı cevâz vermiş; Peygamber mi cevâz vermiş? Eğer öyle olursa temize çıkaramayacağınız adam mı kalır dünyada?! Zaten aynı mantığa dayanarak İbn-i Hazm gibileri Hz. Ali'nin kâtili İbn-i Mülcem'i dahi müctehid kabul ederek Hz. Ali'yi  öldürmede mazur olduğunu söylemiyor mu?! Hatta daha ilerisini söyleyeyim size; bazıları Yezit gibi bir alçak zâlimi dahi Hz. Hüseyin'i öldürmede mazur görmüş ve ümmet arasında çıkacak fitneden korktuğu için Hüseyin'i ve yarenini öldürmeye mecbur kalmıştır demişlerdir. Ve Aynı mantıktan hareketle "Hüseyin kendi dedesinin kılıcıyla öldürüldü" küstahlığına kadar ilerleyebilmişlerdir aziz kardeşim!! (İstediğiniz takdirde bunların belgelerini teker teker yazabilirim size.)

İşte bu yüzden  biz gerçek İslâm'ı ve Resulullah'ın  gerçek sünnetini öğrenebilmemiz için,  bunları bize intikal ettiren kanalların  (sahâbenin) hangisinin daha çok güvenilir olduğunu tespit etme mecburiyetindeyiz. Bunun da tek yolu onların hayatını iyice inceleyip kimin ne kadar İslâm'a ve Resulullah'a sonuna kadar sadık kalıp kalmadığını incelemekten geçer. Yoksa her önümüze geleni sahabîdir deyip, her dediğini kabul edersek bin bir türlü İslâm anlayışıyla karşılaşır ve ne yapacağımızı şaşırıp kalırız. Ümmet olarak şu anki halimiz de bunun en iyi kanıtı değil mi?

Evet bizim yaptığımız işte bundan ibarettir. Yoksa bizim kimseyle şahsî bir husumetimiz söz konusu değildir. Onun bunun yanlışlarıyla uğraşmaktan zevk de almıyoruz muhterem kardeşim. Kaldı ki bu yanlışları ortaya koymak yanlış bir işse, bunu başta bizzat Ehl-i Sünnet âlimleri yapmıştır. Zira siz de biliyorsunuz ki biz bu konularda daima Ehl-i Sünnet'in kaynaklarını referans göstermekteyiz. Faraza bir yanlış da söz konusu  ise, bunu başta onları nakleden, kitapları yazanlar yapmıştır.

Sözü uzatmamak için size, birinci derecedeki kaynağınız Buhari'den çarpıcı bir örnek verip geçiyorum. Eğer sahabi ismini taşıyan herkes adil ve toz kondurulmaz kişiler ise, bunu başta Buhari yalanlıyor; zira o, değişik şekillerde Resulullah'tan (s.a.a) şöyle nakletmektedir:

 

"Kıyamet günü  Ashâbımın önde gelenlerinden bazısını getirip amel defteri siyah olanlarla birlikte haşredecekler. Ben "Allah'ım! Onlar benim Ashâbım!" dediğimde, şu cevabı duyacağım: "Senden sonra bu Ashâbının neler yaptıklarını bilmiyorsun!" O zaman ben de o salih kulun sözlerini (Mâide, 117'de Hz. İsa'nın (s.a) sözü kastediliyor) tekrarlayacak "..Ve ben aralarında bulunduğum sürece amellerine şahittim onların, beni aralarından aldıktan sonra de kendin şahid oldun" diyeceğim. Bunun üzerine bana şöyle denilecek: "Sen aralarından ayrılır ayrılmaz bunlar mürted olup dinden çıktılar ve eski hallerine döndüler" (Sahihi Buhâri, Maide Suresi tefsirinde "... ve konto eleyhim şehiydâ..." babında ve Kitab'ul Enbiya "... ve ittehazallahi..." babında ve Sahihi Tirmizi "Saffet-ul Kıyame" ve "...Ma Câe fî şa'nil Heşr..." babları ve Tâhâ Suresi tefsiri kısmında.)

 

Bir diğer rivâyette de şöyle geçer:

"Kevser havuzu kenarında Ashâbımdan bazılarını bana getirirler. Ben onları tanıyınca -kim olduklarını onaylayınca- onları benden ayırıp götürürler. O zaman ben "Ya Rabbim! Ashâbımdı onlar..." dediğimde "Senden sonra onların neler ettiğini bilmiyorsun..." denilir bana" (Sahihi Buhari, Kitab'ul Rıkâk, Fi'l Havz bâbı C.4, S.95 ve kitab'ul Fiten "Ma câe fi kavlillah-i Teala"  babı ve Sünen-i İbni Mâce, kitab-ı Menâsık, "hutbe't-i yevmin-nehar" babı 5830. hadis ve: Müsned-i Ahmed, C.1, S.453 ve C.3, S.28 ve C.5, S.48.)

 

Sahih-i Müslim'de de Hz. Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğu kayıtlıdır:

"Kevser havuzu kıyısında, Ashâbım ve arkadaşlarımdan bazısını bana getirip gösterirler; ben hepsini birer birer tanıdıktan sonra onları alıp götürürler. O zaman ben "Allah'ım! Onlar benim Ashâbımdı" derim ve şu cevabı duyarım: "Bunların senden sonra neler ettiğini bilmezsin!.." (Sahihi Müslim, kitab-il Fezâil, "İsbât-ı havz-ı Nebiyyina" babı C.4, S.1800, 40. hadis.)

Dikkatinizi çekerim, gördüğünüz gibi Allah'ın Resulü mahşerde kendisinden uzaklaştırılacak kimseleri "Ashabım" diye nitelendiriyor. Başka bir şey değil.

Ha bunları da Şii alimler uydurarak bizim kaynaklara sokmuşlar derseniz, o da sizin bileceğiniz iş.

 

Evet aziz kardeşim, işte bu prensipten hareketle bizim, başkaları beğense de beğenmese de Resulullah'ın karşısına geçip de (haşa) "Sayıklıyor"  diyen bir kimseden Resulullah'ın hadislerini almamızı beklemeyin.

Resulullah'ın hadislerinin yazılmasını yasaklayan, hadis nakleden sahâbeyi kırbaçlattıran veya sürgüne gönderen kimselere güvenip de Resulullah'ın sünnetini öğrenmemiz mümkün değildir. Hudeybiye'de Resulullah'ın karşısına dikilip ona itiraz eden ve "O gün ki kadar Peygamber'in peygamberliğinde şüphe etmedim" diyenleri örnek almamız mümkün değildir.

Allah Resulü'nün "Bedenimin bir parçasıdır, onu inciten beni incitmiştir; beni inciten Allah'ı incitmiştir" veya "Onun rızası Hakk'ın rızasıdır, onun gazabı Hakk'ın gazabıdır" buyurduğu Hz. Fâtıma'yı inciten ve sonuna kadar da kendilerine biat etmediği ve onlara küs ve gazaplı bir şekilde Rabbinin ve Resulullah'ın huzuruna gittiği kişilerin uygulamalarını örnek almamız asla mümkün değildir.

Müslümanların ittifakla seçtiği tek halife olma özelliğine sahip olan Hz. Ali'ye karşı savaş açıp ona, olanca düşmanlıklarını sergileyen ve binlerce  müslümanın haksızca kanının akıtılmasına sebep olan kimseleri hoş görüp onları kendimize hayat önderleri kabul etmemiz, Resulullah'tan naklettikleri hadisleri kabul etmemiz imkansızdır.

Hilafeti zamanında Peygamber'in sünnetlerini çiğneyen, müslümanların beyt-ül malını kendi akraba ve yandaşlarına peşkeş çeken, Ebuzer-i Gıfarî gibi Allah ve Peygamber dostlarını sürgünlerde çürüten kimselerden İslâm'ı öğrenmemizi asla beklemeyin bizden.

Bir sürü Kur'ânî ve Nebevî nassı göz ardı ederek hilafet sevdasına düşen ve Rasulullah'ın seçilmiş vasîsini devre dışı bırakan ve 25 yıl sırf İslam'ın maslahatı için inzivaya mecbur bırakanları hoş görüp, onları Resulullah'ın halifeleri olarak görmemizi asla beklemeyin bizden. Şimdi siz "Bu naslar sâbit değildir" diyebilirsiniz (nitekim birçokları bunu söylüyor). Gerçi biz bu konudaki delillerimizi Ehl-i Sünnet'in kaynaklarından vermekteyiz. Evet belki yine de bu naslar bize sâbit değildir diyebilirsiniz. Aziz kardeşim, sizde sâbit olmasa da, Elhamdulillah bize bütün bunlar, hem de zerre kadar şüpheye yer bırakmayacak şekilde sâbittir. Şimdi farz edelim ki bu naslar sâbit değildi ve Hz. Ali'nin hilafetine referans olacak açık bir nas söz konusu değildi. Ama aziz kardeşim nas yoktu da prensip de mi yoktu? Bir insanı ümmetin rehberliği gibi Peygamber'in görevini devam ettirecek önemli bir göreve getirmek için yazı tura atar misali seçilmesi mi gerekirdi; yoksa İslam'ın koyduğu bir takım ölçüler mi dikkate alınmalıydı? Tabi ki siz de ölçüler üzerinden hareket edilmelidir diyeceksiniz. Şimdi soruyorum, İslâm'da bir insanı başkalarına üstün kılan ve böylesine önemli bir göreve layık kılan ölçüler nelerdir acaba? Takva, ilim, şecaat, fedakarlık, dirâyet, akıllılık, Resulullah'a yakınlık derecesi ve O'nun ilim, irfan ve maneviyatından en çok nasiplenme gibi şeyler değil mi?! Evet diyorsanız o zaman Allah rızası için söyleyin, ümmetin gelmiş geçmiş bütün fertleri arasında, söz konusu özellikler açısından Hz. Ali'den üstün birisini, hatta ona yakın birisini tanıyor musunuz? Çocukluğundan beri Allah Resulü'nün elinde yetişen, hayatında bir an olsun puta tapmayan, Rabbine şirk koşmayan, bütün savaşlarda baş rolü oynayarak "Allah'ın aslanı" lakabını alan, "Ali gibi bir yiğit ve Zülfikâr gibi bir kılıç yoktur" şeklindeki İlâhî taltife mezhar olan, ilimde, Resulullah'ın ilim şehrinin kapısı unvânını alan, Fâtıma gibi dünya kadınlarının efendisi bir kadına layık görülüp nikahları göklerde kıyılan, Allah Resulü'nün kardeşliği şerefine nail olan, Resulullah'a nispet Harun'un Musa'ya olan nispetini taşıyan ve daha nice büyük faziletlere sahip bulunan birisi mi böyle önemli bir makama layıktı, yoksa bu Faziletler'in hiçbirisine veya çoğuna sahip olmayanlar mı? Acaba Saide oğulları safasında halife seçmek için toplananlar bunları bilmiyorlar mıydı? Eğer biliyorlardıysa, neden hiç Hz. Ali'yi oraya çağırmadılar veya neden ondan hiç bahsetmediler?! Ve... Demek istediğim hiçbir nas olmasaydı dahi, Hz. Ali'ye hiçbir kimse tercih edilemezdi; edilmemeliydi. İşte bu yüzden biz diyoruz ki Hz. Ali'ye, yani hak ve hakikate ve İlâhî değerlere bu cefâyı revâ görenleri hoş görmemizi nasıl bekleyebilirsiniz bizden?

Bazıları (Ehl-i Sünnet'ten) diyorlar ki tamam bir yanlış yapılmıştır artık, ama bu yanlış artık tarihe mal oluştur; bunları yeniden gündeme getirmek kime ne kazandırır? Biz de diyoruz ki eğer mesele sadece bir olayı dile getirip insanlara kıssa anlatmak ise bunu biz de gereksiz görüyoruz; fakat bize "Neden ashaptan şu, şu kimselere itibar etmiyor onları örnek ve önder olarak kabul etmiyorsunuz?" denildiğinde de (sizin sorduğunuz gibi), sebeplerini açıklama durumunda kalıyoruz.

Bundan da daha önemlisi biz örnek ve önder edinmek istediğimiz kişileri körü köre seçmek istemediğimiz için onların durumunu araştırma zorundayız muhterem kardeşim. Hatta herkesin böyle yapması gerektiği düşüncesindeyiz. Tabi herkesin ne yapıp yapmadığı kendisini ilgilendirmektedir. Ama bizim ne düşündüğümüz, olaylara nasıl yaklaştığımızı soruyorsanız, cevabımız işte bundan ibarettir. Bu konuda söylenecek söz çoktur ama şimdilik bu kadarıyla yetiniyoruz.

Bazıları da Ehl-i Sünnet'ten diyorlar ki: "Evet bunda da haklısınız; bütün bu özelliklerde Hz. Ali'den üstün birisi ümmet arasında yoktu ve normal şartlarda Hz. Ali'den başkası seçilmemeliydi, hilafete. Ancak bir taraftan Hz. Ali'nin yaşı daha küçüktü, tecrübesi azdı. Bir taraftan da Hz. Ali savaşlarda Araplardan, özellikle  Kureyş'ten çok adam öldürdüğü için bir çokları tarafından sevilmiyor ve ona karşı gizli bir kin taşıyorlardı. İşte bu yüzden Hz. Ali'nin seçilmesi İslam için zararlı olur ve bir çok fitne ve tefrikaya yol açabilirdi." Evet bunun gibi daha nice gülünç te'viller ortaya atılmıştır ki bizce bunları hiçbir İlahî ölçüyle bağdaştırmak mümkün değildir ve biz bütün bunların yanından acı bir gülümsemeyle geçip cevaplamaya bile gerek görmüyor ve kararı okuyucunun kendi vicdanına, basiret ve ferâsetine bırakıyoruz.

Sonra eğer gerçekten ashabın hepsinin istisnasız baş tacı edilip sevilip sayılması gerekiyorsa, bu prensibe her kesten önce onların kendilerinin uymaları ve başkalarına örnek olmaları gerekmez miydi? Oysa hiç de öyle olmadığının kanıtlarını Resulullah sonrası verdikleri imtihan ve sergiledikleri tavırlarda açık bir şekilde görüyoruz. Küfürleşmeler, lanetleşmeler, kavgalar, savaşlar, kötülemeler, hatta tekfir etmeler ve... Bunların örnekleri elimde şu an kaynakalarıyla birlikte (hem de sadece Sünni kaynaklardan) mevcuttur; istendiği takdirde hemen verebilirim. Fakat sözü uzatmamak için şimdilik vermekten vazgeçiyorum.

 

Kaldı ki, bunların hepsini göz ardı etsek dahi sizin bize asla itiraz hakkınız yoktur.  Zira siz sahabenin kendi  arasında cereyan eden en çirkin olayları, düşmanlıkları, savaşları, küfürleşme ve lanetleşmerleri bir ictihad olarak addedip hepsini mazur görmüyor musunuz? Hatta bunlardan dolayı ictihadında hatalı olanlara bir kat sevabı bile reva görmüyor musunuz?! Şimdi arkadaş bu ictihad sadece birileri için mi gökten onlardan sonra da tekrar göğe kaldırıldı?! Eğer öğle değilse, bir başkası neden aynı konularda ictihat yapmasın? Bizim ictihadımıza ve elimizde buluna delillere göre sahabe ismini taşıyan bazıları yaptıklarından dolayı reddedilmeyi, teberri edilmeyi, sevilmemeyi hak etmişlerdir. Bu niye sizi rahatsız ediyor? Kendi vazgeçilmez prensibiniz gereği, biz hatalı bile olsak, itiraz hakkınız yoktur ve hatta bir kat sevab almamız gerekir!! Bir kat sevabı da istemiyoruz rahat bırakın, en azından mazur görün yeter.

Seksen yıl Veliyyullah-i a'zam  Aliyyel-Murtezaya minberlerde, hutbelerde lanet okutturan ve bu işin Beni Ümeyye arasında Sünnetini koyan, Ali gibi Ümmetin icmayla seçtiği tek halifeye karşı İsyan bağrağı kaldıran ve binlerce müslümanın kanının akıtılmasına vesile olan ve önceden Resulullah tarafından azgın çete ünvanını alan, Hucr b. Adiy ve arkadaşlarını suçsuz yere şehid eden, Yezid gibi bir alçağı Ümmetin başına musallat eden, hilafeti saltanata çeviren ve daha nice ilklere imza atan Muaviye  ve yandaşlarını bile ictihad olgusuyla temize çıkarıp bir kat sevapla onurlandıran Ehl-i Sünnet, neden başkaları bu zalimlere en ufak bir eleştiride bunduklarında fırtınalar koparıyorlar?! Demek Ali'ye, Ehli Beyt'e karşı her türlü zulüm, haksızlık, düşmanlık, lanetin ve... mazereti oluyor ve ictihad dairesine giriyor, ama başkalarına karşı hayır; öyle mi?! Ya Rabbi tassup ve yanılgılardan sadece sana sığınıyor ve sadece sana şikayet ediyoruz; sen her şeyi gören, bilen ve yetensin.      

 

İşte bütün bunları dikkate alarak İslâm'ı ve Resulullah'ın katıksız ve sahih sünnetini ancak sadakat ve samimiyetlerini sonuna kadar devam ettiren sahâbeden, özellikle, nice Kur'ân âyetlerinin ve yüzlerce Peygamber hadisinin referansına mezhar olan ve hayatlarında zerre kadar şâibe ve leke bulunmayan Peygamber'in Ehl-i Beyti'nden ve onların başında Ehl-i Beyt'in babası olan Hz. Ali'den almaktayız. Kaldı ki Ehl-i Sünnet Peygamber'den "Ashabım gökteki yıldızlar gibidir; hangisine uyarsanız hidayet bulursunuz" diye hadis nakletmemişler midir? Ehl-i Beyt, özellikle Ehl-i Beyt'in babası Hz. Ali ashaptan değil mi? Söz konusu hadis gereği biz ashap içerisinden Hz. Ali ve evlatlarına uymakta, dinimizi ve Peygamber sünnetini onlardan öğrenmekteyiz. O halde bizim de hidayet üzere olmamızı her kesin kabul etmesi gerekmez mi? Ama acaba gerçekten öyle midir? Öyle ise neden Ehl-i Sünnet'in dışında kalanlar bidat ehli olarak damgalanmaktadır?! Bu açık bir çelişki ve çifte standart değil midir?

Evet Aziz kardeşim, bizim derdimiz 14 asır sonra İslâm'ı ve Peygamber sünnetini en sağlam  ve şâibesiz kanaldan öğrenmektir. Bunu tespit  edebilmek için de söz konusu insanların ne yaptıklarını nasıl yaşadıklarını İslâm'a ve Resulullah'a ne kadar sadık kalıp kalmadıklarını araştırmaktan başka bir çaremiz yoktur.

Elbette ortaya atılan iddialar ve ileriye sürülen belgelerin ne kadar sağlam olup olmadığını araştırmak da herkesin en doğal hakkıdır. Ancak deliller ve belgeler de çürütülemediği müddetçe, bu delillere ve belgelere dayanarak tavır ve hareketlerini düzenlemek isteyene de kimsenin itiraz hakkı olmasa gerek.

Evet kardeşim, bize göre tarihi gerçekleri inkar veya örtbas etmek kimseye bir şey kazandırmayacağı gibi insanların da yanlış yönlendirilmesi ve aziz İslâm'ı yanlış kanallardan öğrenmelerinden başka bir sonuç doğurmaz. Bizce ortada olan bir karaya aksi ispatlanmadığı müddetçe ısrarla ak demenin anlamı yoktur.

 

12- Yine aynı meşhur nakaratı tekrarlamış ve "Biz Ehl-i Beyt'i sevmiyor muyuz?" diyorsunuz. Arkadaş biz Ehli Beyti sevmiyorsunuz demiyoruz. Tabi ki Ehl-i Beyt sevgisi çok önemlidir ve Risaletin ecridir Kur'an'ın ayeti gereği (Şura 23) ve dinin temelidir Allah Resulü'nün tabiriye. "Her şeyin bir temeli vardır, İslam'ın temeli de beni ve Ehl-i Beyt'imi sevmektir." (Kenz-ül Ummal, hadis: 34206, Ed-Dürr'ül Mensur (Suyuti), C.7, S.350) Ve aslında gerçek ve kamil bir sevginin insanı ittibaya da götürmesi gerektiğini izaha bile gerek yoktur. Ama yine de bunları göz ardı etsek bile, şunu bilmeliyiz ki Allah'ın Resulü bizden sevgiden öte bir şey istemektedir. Evet sadece sevin demiyor, "Ehl-i Beyt'e  sarılın; onlara sarıldığınız müddetçe asla dalâlete düşmezsiniz" buyuruyor. "Ehl-i Beyt'im Nuh'un gemisine benzer; ona binen kurtulur; binmeyen helak olur" buyuruyor. "Ehl-i Beyt'imi bedendeki baş ve baştaki göz yerine koyun; bedensiz baş olamayacağı gibi, gözsüz bir baş da yolunu bulamaz" buyuruyor. Şimdi inandığınız bütün mukaddesata ant vererek soruyorum sizden, bugün Sünnî kardeşlerimiz Ehl-i Beyt'i bu hadislerin koyduğu yere koyuyor mu?  Evet diyorsanız,  Bismillah kanıtlayın.

Benim bildiğim Ehl-i Beyt'e sarılmak, onların gemisine binmek ve onları bedendeki baş ve baştaki göz yerine koymak, onları örnek ve önder edinmektir. Yanılıyorsam siz düzeltin. Hayır, siz de aynı şeyi bu hadislerden anlıyorsanız, o zaman gelin birlikte Ehl-i Sünnet'in kaynaklarını karıştıralım. Düşünce ve uygulamalarını inceleyelim. İster itikatta, ister fıkıhta, ister tefsir ve hadiste ve... Ehl-i Sünnet Ehl-i Beyt'ten ne kadar yararlanmış ve yararlanmaktadır acaba? Söz konusu dalların bir tanesinde dahi "Bu konuda da bizim imâmımız filan Ehl-i Beyt imâmıdır" diyebilir mi? Neden İmâm'ı A'zam ve İmâm Malik'in direk ve diğer bir çok mezhep imâmının dolaylı olarak üstadı sayılan İmâm Cafer-i Sâdık'ın görüşlerinden hiçbir ilmihal ve fıkıh kitabında bir eser bulamıyorsunuz? Bununla da kalmayıp dört mezhebin dışında kalan mezhepler bid'at ehli diye damgalanıyor! Yoksa Ehl-i Beyt başkalarıdır ve Ehl-i Beyt yolu başka bir yoldur da biz mi yanılmışız?! Eğer öyle  ise söyleyin biz de doğru yolu bulalım aziz kardeşim. Bizde ve bizim kaynaklarımızda olanların  gerçek Ehl-i Beyt yolu ve görüşleri olmadığını düşünüyorsanız (ki bir çokları öyle iddia ediyor), o halde Ehl-i Beyt'in gerçek yolunu ve düşüncelerini siz belgeleriyle ortaya koyun da biz size uyalım. Hayır sizde de böyle bir şey yoksa, o zaman da "Neden herkesinki var da bir tek Ehl-i Beyt'inki yoktur?" sorusuna cevap bulmalısınız. Neden siz sahip çıkmadınız da, onları Şia gibi entrikacı ve yalancı (!!) gruplara bıraktınız ki onların diline her türlü yalanı uydursunlar!!!

Hayır bunların hiç birisi değil, "Ehl-i Beyt'te ilim, irfan namına Resullah'tan miras aldıkları bir şey yoktu ki biz de alıp istifade edelim" derseniz,  o da sizin insafınıza kalmıştır.

Bu bölümün sonunda size bazı rakamlar veriyorum; belki merak eder de bunun neden böyle olduğunu araştırırsınız. Eğer makul bir sebep bulursanız bize de iletin duacınız olalım:

Küçük yaştan Resulullah'ın elinde yetişen, vefat edinceye kadar da ondan bir an ayrılmayan "Benim ilim şehrimin kapısıdır" dediği Hz. Ali'den Ehl-i Sünnet kaynaklarının  naklettiği hadis sayısı 537'dir ki bunların da sadece elli tanesi sahihtir diyorlar. Ancak Resulullah'ın  vefatından iki veya üç yıl önce (Hayber savaşından sonra) müslüman olan Ebu Hureyre'den nakledilen hadis sayısı 5374'dür. Risâlet hanedanında yetişen Peygamber kızı, bütün dünya kadınlarının efendisi Hz. Fâtıma'dan nakledilen hadis sayısı 19, evet sadece ONDOKUZ olduğu halde, Ümm-ül Mu'minin Âişe'den nakledilen hadis sayısı 2210'dur. Risâlet bağının gülleri, Peygamber omzunda yetişen, cennet gençlerinin efendileri Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'den nakledilen hadis sayısı el parmaklarını aşmadığı halde, yaşta belki onlardan da küçük olan çocuk sahabî Abdullah b. Ömer'den nakledilen hadis sayısı 2630'dur!!! Ehl-i Sünnet'te yazılan ilk hadis kitabı olma özelliğini taşıyan İmâm Mâlik'in "El-Muvatta" kitabında Hz. Ali'den hatta bir tane dahi hadis nakledilmemiştir. Sahih-i Müslim gibi birinci derecede yer alan bir Hadis kaynağında Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'den bir tane dahi senetli hadis nakledilmemiştir. Hz. Fâtıma'dan ise sadece bir tane (!!) hadis nakledilmiştir.

 

13- Sünnete ittibanın ne sakıncası var; Kur'an'a da, Ehl-i Beyt'e de, Sünnete de hepsine uysak ne kaybederiz... diyorsunuz.

Arkadaş bu sözleri bilinçli olarak mı söylüyorsunuz, yoksa bilgisizliğinizden ve gafletinizden mi? İnşaallah ki ikincisi olsun. Bu da yine önceden nasıl bir Caferi olduğunuz ve Caferilik'ten ne kadar haberdar olduğunuz yönünde iyi bir ip ucudur. Kardeşim bir tane Caferi aliminin Sünneti reddettiğini gösterebilir misin? Ama bütün mesele hangi sünneti kastettiğinizdedir.  Eğer Resulullah'tan sonra uydurulup uydurulup kitaplara sızdırılan Sünneti kastediyorsan, şaibeli oldukları bir çok Sünni alim tarafından bile itiraf edilen, Ebu Hureyre (ki yukarıda da değindiğimiz gibi Ehl-i Sünnet'in hadislerinin en çoğu bu zattan nakledilmiştir), Semure b. Cündep, İmran b. Hattan, Zuhri, Busr b. Ertat, Muaviye, Amr b. As, Mervan ve.. (ki Ali ve Ehl-i Beyt düşmanlığıyla ün yapmışlardır), evet bunlar gibi şaibeli ravilerden nakledilen Sünneti kastediyorsan evet böyle sahte ve şaibelerle dolu bir "Sünnet"i asla kabul etmiyoruz. Yine yukarıda yaptıklarından küçük bir bölümünü naklettiğimiz kimselerin ne samimiyetini kabul ediyoruz ne de naklettikleri hadisleri ve bununla iftihar ediyoruz. Ama bir kısmının ismini yukarıda naklettiğimiz gibi Resulullah ve Ehl-i Beyt'ine sadakat, samimiyet ve bağlılıklarını sonuna kadar devam ettiren kimselerin naklettiği sünneti tabi ki kabul ediyoruz. Hepsinden önemlisi Resulullah'ın sünnetini birinci derecede onun ilim ve irfanının varisleri olan, ilim şehrinin kapıları konumunu taşıyan  Ehl-i Beyt'inden alıyoruz. Ve iddia ediyoruz ki Sünnet'i almak için onlardan daha güvenilir, daha berrak ve şaibesiz bir kanal ve kaynağı kimse gösteremez.

Kaldı ki eğer gerçekten Sünnet sizin açınızdan o kadar önemli ise, neden Halife olarak tanıyıp kutsadığınız şahsiyetler hadisleri yaktılar? Neden hadis yazımı Ömer b. Abdülaziz'in zamanına kadar yasaklandı? Hadis naklinde ısrarcı davranan nice sahabiler kırbaçlandı, sürgüne gönderildi veya hapsedildi?! Resulullah'ın mübarek yüzene karşı küstahça "Bu adam sayıklıyor, Kurân bize yeterlidir" denildi ve O Server-i Kainat'ın son demlerinde bile mübarek kalbi incitildir?! Sünnet ehli olmak bu mudur? Sünnetin sahibinin yüzüne, adeta sünnetin bize lazım değil, Kur'an var o bize yeterdir? demek mi sünnet ehli olmaktır?! Eğer sünnet size göre önemliyse neden Ehl-i Beyt kanalıyla nakledilen hadisler kitaplarınızda yok denecek kadar azdır?  Ve bunun gibi cevap bekleyen daha nice sorular... sorular...

 

14- Bir Müslümanı sevmek günah değildir herhalde..." diyorsunuz. Evet mu'min bir kimseyi sevmek günah değil, hatta farzdır ve bunda kimsenin şüphesi yoktur, olamaz. Ama Hz. Fatma'yı inciterek Allah'ı ve Resulü'nü incitenleri sevmeği bizden beklemeyin. Zira bu bizzat Allah ve Resulü'ne muhalefet sayılır. Hz. Ali'ye buğz eden, yıllarca hutbelerinde ona ve evladına lanet okutturanları, onunla savaşıp kanını akıtmak isteyenleri ve kısacası ona buğz ve düşmanlık besleyenleri sevmeği mi bizden bekliyorsunuz? Resulullah'ın şu hadislerini hiç duymadınız mı?:

 Hz. Ali (a.s) diyor ki:

 “Taneyi yaran ve mahlukatı yaratan Allah'a yemin olsun ki; Allah'ın Rasûlü (s)'nün “Beni sadece mü'minlerin seveceğine ve benden sadece münafıkların nefret edeceğine” dair sözü var!”

Bu hadis, Süleyman b. Mihrân el-A'meş kanalıyla Abdurrazzâq, İbn Ebî Şeybe (9130.htm), Ahmed (I,84,95, 128 ve el-Fedâil'de), Müslim (îmân,131), Tirmizî (menâqıb,21), müellif (îmân,19,20), İbn Mâce, (muqaddime, 11), Hâkim (el-Ma'rife:180), İbn Ebî Âsım, el-Humeydî, Ebû Ya'lâ, İbn Hıbbân, Ebû Hâtim, Bezzâr, İbn Mende, Hatîb el-Bağdâdî, Sibt b. el-Cevzî, İbn Meğâzilî vb. rivâyet ediyor. (el-Emînî, III,183~185; Nâşir,101)

Bu hadisin bütün ravileri gayet siqa (güvenilir kimseler). Üstelik hepsi Buhârî ile Müslim'in ortak râvîlerinden. Dolayısıyla hadisin isnadı Buhârî ile Müslim'in şartlarına göre sahih. Hadis, ayrıca Âsım kanalıyla İbn Ebî Şeybe (9131.htm) tarafından sahih isnadla da rivayet ediliyor.

Bu hadis başka senetlerle de cüzi farklarla Hz. Aliden nakledilmiştir.

Ayrıca bir çok Sahabi: “Biz münafık olanları Ali'ye olan buğz ve nefretlerinden tanırdık!” diyorlardı; işte bunlardan bazıları:

1. Ebû Saîd el-Hudrî : Sözünü Tirmizî (menâqıb,21), el-Cezerî, İbn Merdeveyh, Ebû Nuaym vb. rivâyet ediyor. (el-Emînî,III,182)

2. Ebû Zerr el-Ğıfârî : Hâkim (III,129), Hatîb el-Bağdâdî ve el-Cezerî rivâyet ediyor. (el-Emînî,III,182)

3. Câbir b. Abdillâh : Ahmed (el-Menâqıb'da), Taberânî ve Bezzâr rivâyet ediyor. (İbn Abdilberr,III,46; el-Emînî,III,182)

4. Ebû Saîd Muhammed b. Heysem : el-Cezerî rivâyet ediyor. (el-Emînî,III,183)

5. Ebud-Derdâ : Sibt b. el-Cevzî yer veriyor.(el-Emînî,III,183)

6. Abdullâh b. Abbâs : Hatîb el-Bağdâdî (Târîhu Bağdâd:III, 153) rivâyet ediyor.

7. Abdullâh b. Mesûd : İbn Murdeveyh rivâyet ediyor.

 

 “Ali'yi sadece mü'minler sever, ondan sadece münafıklar nefret eder” mealli hadis; Ümmü Seleme annemiz, İbn Abbâs, Ebû Zerr el-Ğıfârî, Imrân b. Husayn ve Abdullâh b. Hantab'dan da rivâyet edilmiştir

Bu üç hadisin isnadı zayıf olsa da, İmam Ali'den gelen hadisin isnadının sahih olduğunda hiç şüphe yok. İbn Abdilberr “Sahâbeden bir grup bu hadisi rivâyet etmiştir.” derken İbn Ebil-Hadîd ise şunları söylüyor: “Bu hak bir sözdür; çünkü iman ile Ali'ye (a.s) nefret bir kalpte barınamaz!... Kısacası bu haber sahih hadislerin bulunduğu kaynaklarda rivâyet ediliyor.”, “Hadis alimlerince kendisinde kuşku olmayan sahih haberler, Peygamber (s.a.a)'in Ali için bu sözü söylediği noktasında ittifak ediyor.”

İmam Ali'nin fazileti hakkında sadece üç sahih hadisin varlığını kabul eden İbn Hazm bile bunu o üç hadisin içine kattıktan sonra artık düşünmeye hacet var mı!?

 

15- Yazınızın sonlarına doğru bizi öğütleyerek " Sizden istediğim hiç olmazsa kendi kaynaklarınızı güzelce, düşünerek okuyun. Mesela Buhar'ül Envar.. Her fırsatta kaynak gösteriyorsunuz. Aranızda okuyan var mı?" diyorsunuz. Tavsiye ve öğüdünden dolayı teşekkür etmekle birlikte aynı şeyi ben size söylemek istiyorum. Evvela okuyup okumadığımız hakkında daha önce açıklama yapmıştım. Saniyen siz kendiniz Kütüb-i Sitte'yi özellikle üzerine asla toz kondurmadığınız Buhari ve Müslim'i mesela bir kere olsun dikkatle okudunuz mu?  Eğer okuduysanız mesela örnek olarak şu hadislere hiç rastladınız mı? Rastladıysanız gerçekten onlar hakkında ne düşündüğünüzü merak ediyorum:

 

Sünni kaynaklarda sayısı elliyi geçen bir çok sahabiden (ki bunların başında 1. Halife Ebubekir gelmektedir) bahsedilmektedir ki, bunlar cahiliyet zamanında kendi akıllarıyla bir çok doğruyu kavramışlardı. Bu yüzden de puta tapmaz, puta kesilen etten yemez, şarap içmez, zina etmez ve daha sonra İslam'da da haram kılınan şeylerden kaçınıyorlardı ve kısacası Hanif dinine amel etmekteydiler. Ama ne hikmetse bu kaynaklar Allah Resulü'ne gelince, peygamberlik öncesi (cahiliyet zamanında) Resulullah'ın bu saydıklarımızdan en azından bir kısmına (haşa) mübtela olduğunu nakletmektedirler. Bu konuda da bir çok örnek verilebilir ki biz sadece iki tanesini nakletmekle yetineceğiz:

1) Buhari başta olmak üzere bir çok kaynakta Abdullah b. Ömer ve bazı diğer ravilerden şöyle nakledilmektedir: "Allah Resulü, henüz kendisine vahiy gelmediği (Peygamber olmadığı) sıralarda, bir gün Beldeh dağının eteklerinde, Zeyd İbn-i Amr İbn-i Nüfeyl ile karşılaştı. Orada bir sofra açarak onu, içinde et de bulunan yemeğe davet etti. Zeyd o eti yemekten çekinip Resulullah'a şöyle dedi: "Ben sizin putlarınıza kestiğiniz etlerden yemem. Ben ancak Allah'ın ismi anılarak kesilen etlerden yerim." Bir diğer rivayette şu şekilde nakledilmiştir: "Resulullah, Ebu Süfyan b. Hars ile birlikte o etten yiyorlardı. Onlar, Zeyd'i de yedikleri etten yemesi için sofraya davet ettiler; ama o şu cevabı verdi: "Kardeşimin oğlu, ben putlar adına kesilen etten yemem." Hadisi rivayet eden şöyle ilave ediyor: "Artık o günden itibaren Resulullah da peygamberliğe seçilinceye kadar, putlar adına kesilen etlerden yemedi!" 

(Bu olayı nakleden bazı Sünni kaynaklar:  Sahih-i Buharî, C.7, Putlar adına kesilen Bâbı, C.5, Zeyd İbn-i Amr İbn-i Nüfeyl Hadisi Bâbı, Müsned-i Ahmed b. Hanbel, C.1, 189, El-İstiâb (İbn-i Abd-il Birr), C.2, S.4, El-Ağânî (Ebulferec İsfahanî), C.3, S.120)

 

Gördüğünüz gibi, bu rivayetlere göre Allah Resulü (s.a.a) de cahiliyet zamanında başkaları gibi put sahibiydi; hayvanlarını onlar adına kesiyor ve onlardan yiyordu. (Zeyd'in Resulullah'a hitaben söylediği "Sizin putlarınız adına kestiğiniz..." cümlesi bunu açıkça ortaya koyuyor.) Ama Zeyd'in bu hareketini görünce (haşa) gaflet uykusundan uyanıp artık bunlardan kaçınmaya karar veriyor!! Şimdi bu rivayetlere göre hangisi daha üstündür, (en azından cahiliyet zamanında) Zeyd mi, Resulullah mı?! Karar sizin.

 

2) Sahih-i Müslim ve diğer bir çok kaynağa göre Allah Resulü'nün aziz baba ve annesi de müşrik ve putperest idiler ve öyle de ölüp gitmişlerdir!! İşte rivayeti (ya da size göre hadisi şerifi!):

Bir gün bir kişi (İslam öncesi ölen babasının durumunu merak ederek Resulullah'a dedi ki: "Ya Resulallah, benim babam nerededir?" Allah Resulü "Ateştedir" buyurdu. Adam ayrılıp gidince, arkasından çağırıp ona şöyle buyurdu: "Benim babam da, senin baban da ateştedirler."

(Sahih-i Müslim, C.1, İman Kitabı, "Küfür Üzere Ölen ateştedir" Babı, Sünen-i İbn-i Mace, C.1, Hadis: 1572, Sünen-i Ebi Davud, C.2,S.532)  

Bir başka rivayette Ebu Hureyre şöyle nakletmektedir: "Peygamber annesinin mezarını ziyaret edip ağladı ve etrafındakileri de ağlattı; sonra şöyle buyurdu: "Ben Rabbim'den anneme mağfiret dilemek için izin istedim, ama izin vermedi. Ardından, kabrini ziyaret etmek için izin istedim; buna izin verdi. Siz de kabirleri ziyaret edin; zira bu ölümü hatırlatır."

(Sahih-i Müslim, C.3, Cenazeler Kitabı, "Resulullah'ın annesinin kabrini ziyaret için izin istemesi" Babı, Sünen-i Ebi Davud, C.2, S.195) 

İşte onlarca insanın Cahliyet zamanında Hanif dinine amel  ettiğini söyleyen Sünni kaynaklar, nedense Allah Resulü ve baba-annesine gelince onları putperest, müşrik olarak tanıtmakta ve cehenneme sokmaktadır!!!

 

3) Bu nakledeceğimiz rivayet gerçi Buhari ve Müslim'de nakledilmemiştir. Ama mevzuyla alakalı olduğu için Müsned-i Ahmet'ten naklen burada vermeği uygun görüyoruz. Önce bir soruyla başlayalım: Acaba Resulullah cahiliyet zamanında şarap da içiyor muydu? Aşağıda nakledeceğimiz olay, Allah Resululü'nün değil sadece Cahiliyet zamanında şarap içmesi, hatta peygamberliğe seçildikten sonra bile, sadece Mekke'de değil Medine de bile, yani şarabın haramlığını açıkça ilan eden vahiy ininceye kadar, (haşa) içtiğini ortaya koyuyor. Aşağıda nakledeceğimiz rivayetten biz bunu anlıyoruz; eğer biz yanılıyorsak, siz düzeltin. Ahmed b. Hanbel kendi Müsned'inde şöyle naklediyor:

Nafi İbn-i Kisan kendi babasından şöyle naklediyor: "Ben Resulullah'ın zamanında şarap ticareti yapıyordum. Bir defasında, Medine'de satmak için Şam'dan birkaç fıçı şarap getirdim. Resulullah'ın huzuruna varıp "Ya Resulallah, senin için kaliteli-güzel bir şarap getirmişim.(Eteytuke bi-şerabin ceyyidin)" Allah Resulü bana şu cevabı verdi: "Ey Kisân, sen gittikten sonra şarap haram kılındı!!" (Müsned-i Ahmed b. Hanbel, C.4, S.335)

Şimdi aziz kardeşlerim, başkası değil, siz kendinizi bir dikkate alın. Eğer siz bir kimseyle, şöyle birkaç günlüğüne de olsa ahbablık yapsanız, onun alışkanlıklarından, nelerden hoşlanıp hoşlanmadığından haberdar olmaz mısınız? Böyle bir kimseye, bir hediye alıp götürmek isterseniz, onun hoşlanmadığı veya asla kullanmadığı bir şeyi alıp götürür müsünüz? Mesela sigara kullanmayan bir kimseye, sigara hediye etmenin bir mantığı var mı? Bu ona hakaret sayılmaz mı? Şimdi eğer Resulullah şarap içmiyorduysa, uzun zaman Allah Resulü'yle birlikte Medine'de bulunan Kisân'ın, bundan bihaber kalması mümkün mü? Kaldı ki eğer öyle bir şey olsaydı bile, Allah Resülü ona Şarab sen gittikten sonra haram kılındı." deme yerine, re'sen "Ben bunu kullanmıyorum." demesi daha mantıklı olmaz mıydı?"

Görüldüğü gibi bu rivayetten, sadece cahiliyet zamanı değil, Allah Resulü'nün (haşa), Peygamber olduktan sonra da bir müddet, Medine döneminde bile (şarabın haramlığı ilan edilinceye kadar), şarap kullandığı sonucu ortaya çıkıyor! 

 

4) Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim'e göre Allah Resulü bazen Kur'an'ı unutuyor ve başkalarının vasıtasıyla hatırlıyordu: İşte hadis(!):

Hişam Ümm-ül Muninin Aişe'den şöyle naklediyor: " Bir gün Peygamber (s.a.a) mescitte Kur'an okuyan birisinin sesini duyunca şöyle buyurdu: "Allah ona rahmet etsin, unuttuğum ve filan filan surelerden iskat ettiğim filan filan ayetleri bana hatırlattı!!"

(Sahih-i Buhari, C.8, Dualar Kitabı, "Allah'ın 'Onlara salat eyle' sözü" Babı, Sahih-i Buhari, C.3, Şahitlikler Kitabı, Kör kimsenin şahitliği ve nikahı" Babı, Sahih-i Buhari, C.6, Kur'an'ın Faziletleri Kitabı,  Kur'an'ı unutma Babı, Sahih-i Müslim, C.2, Kur'an'ın Faziletleri Kitabı, "Kur'an'ı unutmamaya dair emir ve 'Unuttum' demenin keraheti" Babı)

Ne ilginçtir ki Müslim bu hadisi "Kur'an'ı unuttum demenin keraheti" isimli bir babda naklediyor. Önce Resulullah'tan "Müslümanlardan birisinin, filan sureyi unuttum, filan ayeti unuttum demesi ne kadar kötü bir şeydir!" sözünü naklediyor; ardından da aynı Peygamber'in "Allah Rahmet etsin ona Filan, filan Sureden, filan, filan ayetleri unutmuştum, hatırlattı bana" dediğini naklediyor. Yani aynı Peygamberin  kendisi, kendi dediğinin tersini yapıyor!!

Bir de sormak lazım, ya o adam bu ayetleri Peygamber'e hatırlatmasaydı ne olacaktı?! O ayetlerin yeri Kur'an'da boş kalmayacak mıydı? Sonra bu ayetleri unutabilen Peygamber'in başkalarını unutmadığı nereden belli?!  Oysa Allah-u Teala Kur'an'da Resulü'ne açıkça "Biz sana kıraat edeceğiz ve sen unutmayacaksın" (A'la 6) buyurmaktadır. Evet o sizin doğruluk ölçüsü olarak tanıttığınız ve adına "Sahih" dediğiniz kitapların nakilleri, o da Allah'ın kitabının buyruğu, elinizi vicdanınıza koyarak karar verin.

 

5) Bir kısım Sünni rivayetlerden anlaşılan şu ki (haşa) şeytan Allah Reslü'nden değil, Ömer b. Hattap'tan korkuyordu!!  "Bunu da nereden çıkarıyorsunuz?" diye yine hemen itiraza kalkışmayın; vereceğimiz belgelere dikkat edin; eğer haksız isek, o zaman istediğinizi söyleyebilirsiniz; işte size birkaç örnek:

Urve b. Zübeyr, Ümm-ül Mu'minin Aişe'den şöyle nakletmektedir: "Resulullah (ile birlikte) otururken, birden bir gürültü-kargaşa ve çocukların sesini duyduk. Resulullah ayağa kalktı ve etrafına çocukların toplandığı Habeşi bir kadının şarkı söylediğini (gördü). Resulullah bana hitaben "Ey Aişe, gel de seyret." buyurdu. Ben gelip yanağımı Resulullah'ın omzuna koyup, onu seyretmeğe başladım. (Biraz geçtikten sonra) Resulullah, "Acaba doydun mu? Acaba doydun mu?" diye soruyordu. Ben de her defasında ona "Hayır" cevabı veriyordum ki Resulullah'ın yanında, nasıl bir yere sahip olduğumu anlayayım! İşte o sırada aniden Ömer çıkageldi. Bunu gören insanlar, o cariyenin etrafından dağıldılar. Bunun üzerine Allah Resulü şöyle buyurdu: "Ben insanlar ve cinlerden olan bütün şeytanların Ömer'den kaçtığını görüyorum!!"  (Sünen-i Tirmizi, C.5, Ömer'in Menkıbeleri Bâbı, Hadis: 3774)

Evet Peygamber orada saatlerce bulunmasına rağmen, şeytan ondan kaçmıyor!! Ama Ömer gelince kaçacak delik arıyor!! Fe-Subhanellah!!

 

6) Sahih-i Buharî ve Sahih-i Müslim'de Ebu Hureyre'den şöyle rivayet edilmektedir: Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: "Allah'ım, Muhammed de bir beşerdir; her beşer (insan) gazaplandığı gibi o da gazaplanır; ben seninle ahitleşmişim ve sen asla ahdini bozacak değilsin. Eğer ben (gazaplandığım zaman) bir kula (haksız yere) eziyet eder veya ona küfür eder veya lanet eder ya da kırbaçlarsam, bütün bunları o kul için bir keffaret ve sana yakınlaşma vesilesi kıl!"

(Sahih-i Buhari, C.4, Dualar Kitabı, Peygamber'in "Ben eziyet edersem..." Babı. Sahih-i Müslim, C.4, Birr Ve İyilik Kitabı, Hak Etmediği Halde Peygamber'in Bir Kimseyi Lanetlemesi Bâbı)

Bu rivayetlerden açık bir şekilde anlaşılan şey şudur ki, (haşa, sümme haşa) Allah Resulü de diğer insanlar gibi gazaplandığı zaman, bazen haksız yere birilerine eziyet ediyor veya lanetliyor, küfür ediyor veya kırbaçlıyordu!! Bunu masum olarak kabul edilen Peygamber'e yakıştırmak mümkün mü? Allah Resulü'nün (s.a.a) kendisi insanları lanet etmekten, küfür bazlıktan, insanlara eziyet etmekten nehyetmemiş midir? Kendi nehyettiği bir şeyde, insanlara örnek olması gerektiği halde, nasıl kendisi böyle çirkin bir şeye teşebbüs edebilir?!  O yüceler yücesi, defalarca "Ben rahmet olarak seçildim, lanetçi olarak değil." buyurmamış mıdır?

 

7) Yine Buhari ve Müslim'de "Ledüd Hadisi" diye meşhur olan bir rivayet nakledilmektedir ki rivayetin değişik nakillerini dikkate alarak, olayı şöyle özetleyebiliriz: "Resulullah'ın hayatının son günlerinde, hastalığı iyice ağırlaştığı bir sırada, Resulullah'ın hanımları veya ashabından bazısının tavsiyesiyle, sancılanan kimselere verilen acı bir ilacı, Allah Resulü'nün ağzına döküyorlar. Resulullah uyandığında ağzının acılığını hissedince, yemin ederek orada bulunan herkesin ağzına aynı ilaçtan dökülmesini emrediyor; amcası Abbas hariç (çünkü o bu işe müdahale etmemişti). Meclistekiler bu işte bir art niyetlerinin olmadığını beyan ediyorlarsa da nafile; bir kere Resulullah bu işin yapılması gerektiğine dair and içmiştir. Böylece oradakilerin hepsinin ağzına birer birer ilaçtan dökülüyor! Hatta Resulullah'ın hanımlarından birisi (Meymune), ısrarla oruç olduğunu söylüyor; fakat Resulullah and içmiştir diye onun da sözünü dinlemeyerek ağzına ilaç dökülüyor!"

(Sahih-i Buhari, Tıp kitabı, Ledüd Bâbı, Sahih-i Müslim, Selam Kitabı, Ledüd ile Tedavinin Mekruhluğu Bâbı, Müsned-i Ahmed b. Hanbel, C.6, S.118, Sünen-i Tirmizi, C. 3, S. 265 Ve...)

 

Şimdi ey vicdan sahipleri, size böyle bir muamele yapılırsa, karşılığında siz böyle bir tepki içerisine girer misiniz ki rahmet Peygamberi ve (Kur'an'ın tabiriyle)  en yüce ahlaka sahip olan Allah'ın Habib'i girsin?! Evvela ortada bir suç veya en azından bir art niyet yoktu ki oradakiler böyle bir cezayı hak etmiş olsunlar. Suçlu bile olsalar, kendisine en kötü muameleleri yapan kimseleri affeden rahmet Peygamberi, kendi ashap ve zevcelerine, bazılarının oruç olmalarına da aldırmadan, böyle davranabilir mi?!

 

8) Buhari ve Müslim gibi bir çok muteber bilinen kaynakta nakledilen ve İmam Suyuti tarafından mütevatir hadisler silsilesinde zikredilen bir rivayette, açık bir şekilde Hz. Adem, Allah'a isyan sayılan gerçek bir günah işlemekle, Hz. İbrahim (a.s), günah olan bazı yalanları söylemekle, Hz. Nuh (a.s), haksız bir duada bulunmakla, Hz. Musa (a.s), Allah emretmediği halde bir insan öldürmekle (cinayet işlemekle) suçlanarak, şefaat etme liyakatine sahip olmadıkları bizzat bu peygamberlerin kendi dilinden nakledilmektedir!! Oysa aynı kaynaklar Peygamberlerin dışında bir çok kimsenin bile şefaat edeceklerini açık bir şekilde nakletmektedirler. Şimdi rivayetin metnini dinleyin:

Ebu Hureyre Resul-i Ekrem'den (s.a.a) şöyle rivayet etmektedir:

"Ben kıyamet günü insanların efendisiyim. Biliyor musunuz bu nedendir? Allah kıyamet günü öncekileri ve sonrakileri bir alanda toplar. O gün ki davetçi, onlara sesini duyurur. Göz onları -yayıldıkları- yerlere kadar görür. Güneş alçalır, insanların taşımaya güçleri yetmeyecek kadar bir gam, sıkıntı sarar. İnsanların bazısı bazısına: "İçinde bulunduğumuz durumu ve başımıza geleni görmüyor musunuz? Size Rabbiniz katında şefaat edecek birisine bakmaz mısınız?" derler.

"İnsanların bazısı, bazısına Adem'e gidin derler. Onlar da Adem'e gelirler: "Ey Adem, sen insanların babasısın; Allah seni kendi elleriyle yarattı, sana ruhundan üfledi ve meleklerin sana secde etmesini emretti. Rabbinin katında bize şefaat et. İçinde bulunduğumuz durumu ve başımıza geleni görmüyor musun?" derler. Adem der ki: "Rabbim bugün öyle bir gazaba gelmiştir ki, O ne bundan önce böyle bir gazaba gelmiş ve ne de bundan sonra benzeri bir gazaba gelmeyecektir. O beni ağaçtan yemekten men etti, ben ona asi oldum ve o ağaçtan yedim. 

Nuh'a gelirler: "Ey Nuh, sen peygamberlerin (tufandan sonra) yere (dünyaya) gönderilen ilkisin. Allah seni çok şükreden biri olarak adlandırdı. Rabbinin katında bize şefaat et. İçinde bulunduğumuz durumu ve başımıza geleni görmüyor musun?" derler. (Nuh) der ki: "Rabbim bu gün öyle bir gazaba gelmiştir ki, o ne bundan önce böyle bir gazaba gelmiş ve ne de bundan sonra böyle bir gazaba gelmeyecektir. Benim bir tek duam vardır, onu da kavmimin aleyhine yaptım. Nefsim, nefsim, İbrahim'e gidiniz."

İbrahim'e gelirler, derler ki: "Sen Allah'ın Nebisi ve yeryüzündeki Halili'sin. Rabbine bizim için Şefaatte bulun. İçinde bulunduğumuz durumu ve başımıza geleni görmüyor musun?" derler. İbrahim onlara der ki: "Benim Rabbim, bu gün öyle bir gazaba gelmiştir ki, o ne bundan önce böyle bir gazaba gelmiş ve ne de bundan sonra böyle bir gazaba gelmeyecektir. (Dünyada) söylemiş olduğu yalancıklarını zikreder. Nefsim, nefsim!... Benden başkasına didin, Musa'ya gidiniz."

Musa'ya gelirler: "Ey Musa, sen Allah'ın Resulü'sün; Allah seni rısaletleri ile ve senle konuşmakla seni faziletli kıldı. Rabbine bizim için şefaatte bulun; içinde bulunduğumuz ve başımıza geleni görmüyor musun?" derler. Musa onlara der ki: "Rabbim, bu gün öyle bir gazaba gelmiş tir ki, O ne bundan önce böyle bir gazaba gelmiş ve ne de bundan sonra böyle bir gazaba gelmeyecektir. Ben öldürülmesi emredilmeyen birisini öldürdüm. Nefsim, nefsim!... İsa'ya gidiniz." İsa'ya giderler. Derler ki: "Ey İsa, sen Allah'ın Resulü'sün; beşikteyken insanlara konuştun. Sen, O'ndan bir sözsün. Meryem'e o sözü ilka etti. Sen ondan bir "ruh"sun. Rabbine bizim için şefaatte bulun". İsa (a.s) onlara der ki: "Rabbim, bugün öyle bir gazaba gelmiş tir ki, o ne bundan önce böyle bir gazaba gelmiş ve ne de bundan sonra böyle bir gazaba gelmeyecektir. (O hiç günahlarından söz etmedi.) Nefsim, nefsim!.. Benden başkasına gidin, Muhammed'e (s.a.a) gidiniz."

(Sahih-i Buhari, C.6, Beni İsrail suresinin tefsiri, Sahih-i Müslim, C.1, Kitab-ül İman, Mütevatir Hadisler (Suyuti), 111. Hadis)

 

9) Buhari ve Müslim'de Ebu Hureyre'nin bir diğer rivayeti; Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurdu: "Ölüm meleği (Azrail) (a.s), (Allah tarafından) Musa'nın yanına gönderildi (ki onun canını alsın. Musa (bu durumu sezince) tokat atarak onun gözünü kör etti. Azrail (a.s) Rabbine dönerek, "Beni öyle bir kulun yanına göndermişsin ki, ölmek istemiyor" dedi. Allah gözünü ona iade etti ve şöyle buyurdu: "Dön ve ona de ki, elini bir sığırın sırtına koysun; elini altında yer ala her kıla karşılık bir yıl ömrünü uzatacağım. (Azrail dönüp bunu Musa'ya söyleyince, şöyle dedi: "Ey Rabbim, bütün bunların ardından ne olacak? Cevap geldi: "Ölüm!" İşte o zaman "O halde şimdi istiyorum ölümümü" dedi ve Allah'tan kendisini Beyt-ül Mukaddese yaklaştırıp orada canının alınmasını istedi... O zamana kadar, Azrail canları açık bir şekilde almaya geliyordu. Ama Musa'ya gelip de tokadı yiyerek kör olduktan sonra, artık gizli bir şekilde (canları almaya) gelmeğe başladı!!"

(Sahih-i Buhari, C.2, Cenazeler Kitabı, Mukaddes Yerde Gömülmeği İsteyen Kimse Babı, Sahih-i Müslim, C.7, Musa'nın Faziletleri Babı, Müsned-i ahmed b. Hanbel, C.2, S.533, Müstedrek-üs Sahihayn, C.2, S.578)

 

10) Yine aynı Sahihler şöyle rivayet etmişlerdir Allah Resulü'nden (s.a.a): "Bir karınca, peygamberlerden birisinin ayağını ısırdı. O peygamber de (öyle bir) rahatsız oldu ki emrederek karıncaların yuvasını tümden yaktırdı!! Bu sırada Allah-u Teala ona şöyle vahyetti: "Ayağını bir karınca ısırdı diye, Allah'ı tesbih eden bir ümmeti mi yakıyorsun?!" Tirmizi'nin nakline göre bu Peygamber Hz. Musa imiş!!

(Sahih-i Buhari, C.4, Cihad ve Seyr Kitabı, Sahih-i Müslim, C.7, Canlıları Yakma Kitabı, Karıncanın yakılmasından Nehy Babı, İrşad-üs Sari, C.6, 114, Feth-ül Bari, C.7, S.168)

Bir çok rivayette de Allah'ın en seçkin kulları olan Peygamberler hakkında öyle şeyler nakledilmiştir ki onları normal bir insana atfetmekten insan haya ediyor; işte sizin doğruluk ölçüsü olarak göstermeğe çalıştığınız Buhari ve Müslim'de nakledilen bu hadislerden (!) bir kaç örnek:

 

11) Ebu Hureyre Allah'ın Resulü'nden şöyle rivayet eder; buyurdu: "Musa (a.s) hayalı ve mahcup birisiydi; öyle ki bedenini kimsenin göremeyeceği şekilde örterdi. Bilahare Beni İsrail'den bazıları bu durumdan istifadeyle O'na eziyet maksadıyla şöyle dediler: "Mutlaka o (Musa), bunu cildinde, baras olduğu veya fıtık-hadım olduğu için yapıyor." Allah-u Teala Musa'yı ona isnad ettikleri bu ithamdan kurtarmak istedi. Bir gün Musa, tek başına bir yerde elbiselerini çıkarıp taşın üzerine koydu ve gusül etmeğe başladı. Gusülde bittikten sonra, elbisesini almaya geldiğinde, taş elbiseyi alarak kaçmaya başladı. Musa asasını alarak taşın peşine düştü. O taşı kovalarken "Ey taş elbisemi ver; ey taş elbisemi ver" diye sesleniyordu. Bu esnada Musa, aniden Beni İsrail'in ileri gelenlerinden bir grubun yanına vardı. Onlar çıplak bedenle Musa'yla karşılaşınca, onu Allah'ın yarattığı en güzel şekilde gördüler (ve hiçbir kusurunun olmadığını anladılar). Böylece Allah, onu Beni İsrail'in ithamından kurtarmış oldu. İşte orada taş durdu ve Musa elbiselerini alıp giydi. Ardından (o kızgınlık haliyle) asasıyla taşa vurmaya başladı. Allah'a and olsun ki taşın üzerine üç, dört veya beş darbe izi belli oluyordu!! İşte Allah-u Teala'nın Kur'an'da "Ey iman edenler Musa'ya eziyet edenler gibi olmayın ki Allah onu onların söylediği ithamdan uzaklaştırdı ve O (Musa) Allah indinde şeref ve haysiyet sahibiydi" ayetinde bunu demek istiyor!!"

(Sahih-i Buhari, C.1, Gusül Kitabı, Yalnız Bir Yerde Çıplak Gusledenin Babı, Sahih-i Müslim, C.1, Yalnız Bir Yerde Çıplak Gusletmenin Cevazı Babı)

 

12) Ebu Hureyre Bir diğer rivayetinde Resulullah'tan şöyle naklediyor: "Bir gece Hz. Süleyman  şöyle dedi: Allah'a and olsun ki bu gece, 100 veya 99 eşimle ilişki de bulunacağım (!!) ki her biri Allah yolunda cihad edecek bir mücahid doğursun!" Yanında bulunan bir melek, ona dedi ki: "Söyle inşaallah." Ama Süleyman (a.s) inşaallah demedi. Bu yüzden de o kadınlardan bir tanesi hariç hiç birsi hamile kalmadı; o da tam insan olmayan bir parça et doğurdu." Ardından Resulullah şöyle ekledi:" Muhammed'in nefsini elinde tutan (Allah'a) and olsun ki eğer "İnşaallah" deseydi, her birisi Allah yolunda cihad edecek bir savaşçı doğururdu."

(Sahih-i Buhari, C.4, Ciha Kitabı, Cihad için evlat isteyen Babı, Sahih-i Müslim, C.5, Kitab-ül İman, Bab-ül İstişna)

Evet, "Neden kendi kaynaklarınızı okumuyorsunuz?" şeklindeki sözünüz bizi bunları yazmaya mecbur kıldı. İnşaallah biraz olsun aydınlanıp akletmenize ve bundan sonra rast gele onu bunu suçlamamanıza ve işi hepten müteahhide bırakmamanıza  vesile olur.

 

Sonra sen muhterem kardeşim, önceden Caferi olduğunu iddia ediyorsun. Eğer doğru ise bize Bihar-ül Envar'ı okumayı öğütleyen kimsenin kendisi onu okumuş olmalı ki çarpıklıkları kendisi gözleriyle görüp gafletten uyanmış olsun ve başkalarını da uyandırsın. 110 ciltlik bu dev eseri okuyup tahlil etmiş isen vallahi tek kelimede helal olsun derim sana! Kaldı ki Bihar-ül Envar'ı okumuş olsaydın, dönüp de Ehl-i Beyt İmamlarının halifeler hakkında tek kelime olumsuz söz söylemedikleri iddiasında bulunmaman gerekirdi. Zira bu konuda o kaynakta onlarca örnek mevcuttur!

 

16- Son olarak yazdığın "Allah, bizi bize bırakmasın" şeklindeki duanıza can u gönülden binlerce kere amin diyor ve ekliyorum: Allah, bize basiret versin; akıl nimetinden hakkıyla istifade edebilmeyi ve nefsimizin esaretinden kurtulabilmeyi nasip buyursun. Amin!   

 

 

 

 

Go to top of page  Ana Sayfa | Kitap Listesi | Kıble Dergisi | Makaleler | Kadin ve Aile | Cocuklar Îçin | Soru Ve Cevap | Yazarlarımız | Îletişim için |

  Kur`an | Hadisler | Dualar | Şiirler | Ses ve Video | Programlar | Linkler  |  

Copyright© 2000 Kevser Yayinlari Internet Hizmetleri. Tüm Haklari Saklidir Ayrintili bilgi almak için veya bize her konuda yazmak için, paragonxx@yahoo.de 'e mesaj yollayiniz. WWW.KEVSERNET.COM