soru-151:Bu yazıda
Sünni bir arkadaşla, Mehdi isimli Caferi bir kardeş
arasında geçen yazışma hakkında bir değerlendirme
yapılarak, Sünni arkadaşın ortaya attığı bazı hususlara
cevap verilmiştir.
Cevap-151-Mehdi
Kardeşime…
Öncelikle şunu açık ve
seçik olarak söyleyeyim ki ben emevi ekolüne falan
mensup değilim ki zaten öyle bir ekol falan da yok.
Emeviler günah işlemişlerdir kendilerince haklı
sebeplere dayanarak nefslerine uymuşlardır. Onların
yaptıkları ne bir cemaati ne de diğer müslümanları
bağlar. Allah onları affetsin demekten ileri gidemem.
Ayrıca siz de burda Ehl-i Beyt'in avukatı değilsiniz ki
olamazsınız da; onlar sizin savunmanıza düşecek kadar
değersiz değiller ki savunulacak bir durumda söz konusu
değil... Bundan da kimsenin ne gocunduğu var ne de
şüphesi; hiç merak etmeyin. Bize ashabı sevmek nasıl
vacib ise Ehl-i Beyt'i sevmekte vacibtir. Biz böyle
inanırız ve nefsimizi terbiye edebildiğimiz kadar da
böyle yaşarız. Buna itirazın varsa da senin düşünmen
gerekir ki eksik olan sensin.
Ben gerçekten bir zamanlar
Caferi idim. Bunu sana nasıl kanıtlayabilirim bilmiyorum;
ama en azından 12 imam hazretlerini senden daha hızlı
sayabilirim. Senin gibileri çok gördüm.. Hiç bir şey
bilmezsin inancın hakkında, sonra da gelir
tanımadıklarına iftiralar atarsın.. Sonra da bunu
marifet gibi arkadaşlarına anlatırsın; aklınca sevaba
girdiğini falan da zannedersin.. Eh tamam öyle olsun;
ama unutma ki sual günü geldiğinde Allah'ın
affetmeyeceği tek şey kul hakkıdır. Ayrıca Allah ve
kendi vicdanımdan başka kimseye de hesap vermek zorunda
değilim neden sunni oldum diye... Gösterdiğimiz
kaynaklar hep Ehl-i Sünnet alimlerinki diyorsunuz.. Öyle
olmak zorunda zaten; çünkü Ehl-i Sünnet alimlerinden
başka alim mi var ki? Daha henüz türkçeleşmiş şii bir
alimin tefsiri bile yok. Daha yeni yeni dört cildini
türkçeleştirebildiler. Caferi buyruğu diye ortalıkta
dolaşan fıkıh kitaplarının da aslında Hz. Caferi Sadık'a
ait olmadığını, Aleviler hakkında Caferi alimlerin neler
düşündüğünü (mülhid oldukları konusunda fetva vardır;
yani öldürülmeleri farz demektedirler). Her fırsatta
takıyye yapmanın sevap olmadığını, aslında Ehl-i Sünnet
alimlerinin de Ehl-i Beyt'e ne kadar bağlı olduklarını (mesela
Ehl-i Sünnet'in büyük alimlerinden mezhep imamlarından
İmam-ı Şafi "Ehl-i Beyt'i sevmek şiilikse ben şiiyim"
demiştir). Hz. Hüseyin'i öldürenlerin Şii olduğunu (bu
da sizin kaynaklarınızda yazar), on iki imam'ın
hayatları boyunca üç halife hakkında hiç bir kötü
sözünün olmamasını, onların hayatlarının sadece ibadetle
geçtiğini ve daha bir çok sebep sayabilirim. Öğrenen bir
Caferi çok rahat Ehl-i Sünnet olabiliyor. Daha önce hiç
karşılaşmadıysanız da sizlere örnek olabilirim. Hatta
etrafımda da bir kaç aile daha var. Biraz tarihi
okursanız ve çok değil beş dakika düşünürseniz
anlarsınız neden caferi olduğunuzu... Kur'an'ı inkar
eden varsa hiç konuşmayalım tabi bu iftirayı bana
yakıştıran varsa da günaha girdiğini söylemem gerekir.
Zira Kur'an'ı inkar eden müslüman olamaz ve bir
müslümana kafir diyeni de siz düşünün artık.. Kur'an'ı
bilmeden de konuşmanın ne kadar günah olduğunu ben
öğretecek değilim size.. Mesela en azından arapça bilip
bilmediğinizi çok merak ediyorum. Bana, şahsıma her
türlü hakareti yapın farketmez. Ama inancıma bunu
yapamazsınız. Benimle helalleşir kurtulursunuz. Ya diğer
Ehl-i Sünnet ya o mubarek ashab... Biraz düşünün şahsen
ben Humeyni'ye tek kelime hakaret etmekten korkarım.. Ya
gerçekten mubarek biri ise.. Allah'ın dostu ise diye..
Ki sizler koskoca halifelere (islam'da sadece dört
halife vardır; Emevileri halife olarak görmeyiz) hakaret
ediyorsunuz. Bunun hesabını nasıl vereceğinizi hiç
düşündünüz mü? Ashab-ı Kiram'ın İslam'ın yayılmasında
hiç mi katkısı olmamış? Ashab bu kadar kötüymüş de
Peygamberimiz farketmemişde siz mi akıllısınız? (Tövbe
haşa). Emevilerle ashabın ne alakası var? Şahsen ben
düşünüyorum Peygamber efendimizi gören, yanında
sohbetinde bulunan bir kişi zannetmiyorum ki bu kadar
kötü şeyler yapsın.. Düşünün bir kere Allah'ın sen
olmasaydın bu alemleri yaratmazdım dediği Peygamber ve
onun ashabı, yanındaki insanlar. Ne olur ne
kaybedersiniz Ashab-ı kiram'ı da sevseniz? Ehl-i Beyt'i
de sevseniz? Bir müslümanı sevmek günah değildir
herhalde!! Sizden istediğim hiç olmazsa kendi
kaynaklarınızı güzelce düşünerek okuyun. Mesela Buharül
Envar..Her fırsatta kaynak gösteriyorsunuz. Aranızda
okuyan var mı?
Her
ne kadar güzel bir tartışma ortamı arasam da ve öyle
olmasını istesem de kalbinizi kırmış olabilirim.
Hakkınızı helal edin.
Allah
bizi bize bırakmasın...İnna lillahi ve inna ileyhi
raciun...
Vesselam....
Cevap:
Bismillahirrahmanirrahim
Bir
Sünni nickiyle yazı yazan arkadaşın dikkatine.
Muhterem kardeşim, Mehdi kardeşle aranızda cereyan eden
tartışmada ikinizin de üslübunuzu beğenmemekle birlikte,
tartışmalarınızda, özellikle son yazınızda geçen bazı
hususlar üzerinde durma ihtiyacı hissettim. Gerçi diğer
bazı kardeşler de güzel cevaplar vermişlerdir. Ama yine
de benim de acizane yazacaklarımın özellikle bazı
bölümlerle ilgi olarak faydalı ve aydınlatıcı
olabileceği düşüncesindeyim. Yazı biraz uzun olacak
belki ama, bazı iddiaların gereken cevabını bulması
açısından kendimi buna mecbur hissettim.
1-
Evvela şu Emevi meselesi üzerinde durmak istiyorum. Siz
Emevi zihniyetini benimsemeyebilirsiniz. Eğer gerçekten
öyle ise bunu alkışlar ve takdir ederim. Ama burada
sizin bir fert olarak ne düşünüp düşünmediğiniz önemli
değil; önemli olan bir ekol olarak Sünni camiasının,
özellikle ulemasının bu konuda ne düşünüp düşünmediğidir.
Bu tür ilmi müzakerelerde hiç bir zaman bir iki ferdin
görüşleri, (hele meselenin uzmanı ve otoritesi olmazsa)
baz alınıp onunla hüküm verilmez. Esas olan o mektebin
çoğunluğunun, özellikle otoritelerinin görüşleridir. Bu
konuda her şey de inkar edilse, Ehl-i Sünnet'in Muaviye
hakkındaki tutumu inkar edilmez herhalde. Sünni ekolde,
yaptığı sayısız çirkeflikler ve cinayetleriyle tarih
sayfalarını karartan bu adam, temize çıkarılıp Hazret
diye anılmıyor mu? İsmiyle birlikte sürekli Radiyallahu
anh(Allah razı olsun) iltifatına mazhar kılınmıyor mu?
Aynı şekilde Muvaiye'nin yandaşları Amr b. As, Mervan ve
babası Hakem ve daha niceleri... Bu konuda daha sonraki
açıklamalarımız da yardımcı olacağı için bu bölümde sözü
uzatmaya gerek görmüyorum.
2-
Siz Ehl-i Beyt'in avukatı değilsiniz, diyorsunuz. Hak ve
hakikati savunmak avukatlık ise biz bununla iftihar
ederiz. Eğer bizlerin Ehl-i Beyt'i sahiplenip haklarını
savunmamız, onlara karşı yapılan zulüm ve haksızlıkları
dile getirip hakka taraftar olmak ve batılı lanetlememiz,
sizi rahatsız ediyorsa ve siz (iddia ettiğiniz üzere) onaları
seviyor ve makam ve mertebelerine ve İslam'daki yüce
yerlerine inanıyorsanız gerçekten, alın siz bu
avukatlığı yapın. Size mani olan mı var? Gerçi bunu
yapamazsınız. Zira elinizde size bu hakkı verecek ne
bir malzemeniz vardır, ne de tutanağınız. Kaldı ki aynı
soruya kendiniz de muhatapsınız. Yani birisi de kalkıp
arkadaş sen ashabın avukatımısın, diyemez mi?
3-
Yazınızda akıllı bir kimseye yakıştıramadığım cümleler
sarfetmişsiniz. Yok oniki imamın isimlerini sizden daha
çabuk sayabilirim... Bu söze ancak "bravo" demekten
başka ne denilebilir ki...
Yok
Sünni alimlerin dışında alim mi var ki.. Bunu (hüsni
zan ederek) ancak bilgisizliğinize veriyorum şimdilik.
Çünkü az buçuk bilgisi, araştırması olan ve basiret gözü
kapanmayan birisinin böyle bir şeyi söyleyebileceğini
ihtimal bile veremiyorum.
Yok
Türkçeleşmiş tefsirimiz, eserimiz yokmuş. Gerçi Tercani
kardeşim kısmen de olsa bu soruyu yanıtlamıştır; ancak
farzedelim ki Türkçe'de bir tane bile eserimiz olmasın,
ama bir kimsenin alim sayılabilmesi için illa da
eserleri Türkçeye mi tercüme edilmelidir? Siz eğer
gerçekten bu işin ehli iseniz (ki öyle bir imaj vermeğe
çalışıyorsunuz) bir türlü bulup arapçasını okursunuz.
Yok değilseniz niye bilmiş gibi davranıyorsunuz. Eğer
bir tek ismini verdiğiniz "El-Mizan" tefsirini
okuyabilseydiniz, o zaman tefsirlerinizle onun
arasındaki kıyaslanmayacak farkı görürdünüz ve bir çok
Sünni alimin de (Mısırlı , Suriyeli ve ...) itiraf
ettiği gibi asrın tefsiri olduğunu anlardınız.
Fıkıh
kitaplarıyla ilgili de durum farklı değildir. Eğer ehli
olsdaydınız, kendinizi basite indirip küçük bir kitapçık
olan ve hiç bir Caferi alimin kaynak olarak bilmediği
hatta tanımadığı (sadece Türkiye'deki Alevi
kardeşlerimiz arasında) bilinen o kitabı örnek vermez
ve alırdınız 43 ciltlik "Cevahir'ül Kelam" isimli
şaheser kitabı, 30 ciltlik "Hadaik'ün nazire" kitabını
... ve fıkıh kitabının ve fıkhi çalışmanın nasıl
olduğunu öğrenirdiniz!
Yok
Alevilere mülhit fetvası varmış... Allah korkusu
taşıdığını sık sık iddia edip başkalarını buna davet
eden birisinin nasıl böyle bir iftirayı belli çevrelerin
ağzından alıp aslına astarına varmadan, araştırmadan
nakledebildiğini gerçekten anlmakta güçlük çakiyorum.
Hadi bismillah, sadece bir tane kaynak gösterin elinizi
öpüp sizden özür dileyelim.
Eğer
bundan maksat Caferi İlmihallerde ismi verilip,
Nasibiler (Ehli Beyt'e düşmanlık besleyen zümre) ile
birlikte mürted oldukları açık bir şekilde ilan edilen
Gulat (yani Resululalh ve Ehl-i Beyt'i de dahil her
hangi birisine ilahlık safatlarını yakıştıran kimseler)
ise, buna bir diyeceğim yoktur ve doğrudur. Ama eğer
maksat bu olsa da niye "Aleviler ismini genel bir
şekilde dile getirip korkunç bir yalan ve yanlışın
yayılmasına vesile oluyorsunuz? Allah korkusu taşımak
böyle mi olur?! Bu kışkırtıcı sözlerle kime hizmet etmek
istiyorsunuz allah aşkına?!
4-
Sık sık "Sizin kaynaklarınızda yazar diyorsunuz; peki
eğer samimi iseniz, neden kaynak vermiyorsunuz? İsmiyle,
cildi ve sayfasıyla (bizim yaptığımız gibi). Tabi asla
veremezsiniz; zira böyle bir şey söz konusu bile değil.
İlla da sizin kasıtlı olarak yalan söylediğinizi demek
istemiyorum; ama tahminim o ki bir çok Sünni kardeşlerin
yaptığı gibi, eskiden beri malum çevrelerin, malum
maksatlarla uydurup ortaya attıkları şeyleri büyük bir
gafletle gerçek zannedip araştırmadan nakledip
duruyorsunuz. Allah affetsin ve basiret versin diyorum
başka bir şey değil...
5-
“Niye kaynaklarınızı okumuyorsunuz” diyorsunuz...
Vallahi bu söz üzerine güleyim mi ağlayayım mı
bilemiyorum! Peki muhterem nerden biliyorsun
okumadığımızı? Arkadaş ben kendimi örnek vereyim; benim
ömrüm o kaynakların içerisinde geçmiş. 17 yıllık tahsil
ve on yıllık tebliğ hayatımda gece gündüz o kayanaklarla
içiçeyim. Kaldı ki Sünni kardeşlerin yaptığının aksine
sadece onlarla yetinmeyip (bütün Caferi alimlerin
yaptığı gibi), bunların yanısıra Ehl-i Sünnet'in de
kaynakları sürekli elimizin altında. Ve çeşitli
konularda, özellikle ihtilafi olan meselelerde mutlaka
kendi kaynaklarımızın yanısıra onlardan da istifade
ediyor ve delil getirmeği, kaynak vermeği ihmal etiyoruz.
Tabi bunu onlara muhtaç olduğumuz için değil, insaf
prensibine dayanarak yapıyoruz. Zira Sünni bir ailede
doğup büyüyen birisi kendi kaynaklarımızdan verdiğimiz
delillere "arkadaş ben bunlara inanmıyorum, bilmiyorum"
diyebilir doğal olarak. Tabi aynı şeyi Sünni
kardeşlerimizden de bekliyoruz. Ama malesef biz bu kadar
yıl araştırmanın ardından bir tane Sünni alimin bizim
kaynaklarımıza dayanarak bizi ikna etme yolunu
izlediğini görmedik. Gören bilen varsa, bize de haber
versin. Tabi sizin bu savunmanız (Sünni alimlerden başka
alim mi var!) da benim için yepyeni bir tuhfeydi (!)
desem yalan olmaz herhalde.
Buna
bile göz yumsak, siz maalesef kendi kaynaklarınızdan
getirdiğimiz onlarca senetli subutlu delilleri bile
kabul etmekte zorlanıp, ya reddediyorsunuz, yada bin bir
türlü tevile baş vuruyorsunuz. Hatta ben sizin
gibilerin en temel kaynaklarınızı dahi bir kere olsun
doğru düzgün gözden geçirdiğinizi zannetmiyorum. Buna
defalarca şahit olduğum için söylüyorum. Bulunduğum
muhitte, sohbet ettiğim Sünni kardeşler, ki bunların bir
çoğu ya din görevlsi veya akademik çevrelerdendirler
genellikle, ismini adresini vermeden naklettiğimiz ve
hiç bir akıllının kabul edemiyeceği bazı hususları
verdiğimizde, kesinlikle inkar yoluna gidiyorlar. Ama
kaynağı getirip de önlerine açtığımızda donup kalıyor,
insaflılar özür dileyip sözlerini geri alıyor; diğerleri
ise bu sefer akıl almaz indi tevillere kayıyorlar.
Herneyse bize göre bu kaynakları dikkatlice gözden
geçiren, her akllı, hür iradeli ve münsif bir insanın
onlarda bulunan yığınlarla çarpıklıkları görmemesi
mümkün değildir diye düşünüyoruz. Biz bunun bazı
örneklerini yazını sonlarına doğru dikkatinize sunacağız
inşaallah. Burada sorulması gereken şey şudur ki
muhterem kardeşler, peki bu insaf mıdır ki siz, bizim
kendi kaynaklarınızdan verdiğimiz delilleri bile kabul
etmezken, başkalarından nasıl tek taraflı delillerinizi
kabul etmelerini bekliyorsunuz? Bunun bir mantığı var mı
Allah aşkına!
6- Yazınızın bir bölümünde,
"Oniki İmam"ın üç halife hakkında hiç bir olumsuz söz
söylemediğini iaddia ediyorsunuz. Muhterem, ezbere ve
taklidi konuşmak kolaydır. Sadece bu sözünüz, Ehl-i Beyt
kaynaklarına ne kadar yabancı olduğunuzu ve ondan bundan
alıp araştırmadan konuştuğunuzun açık bir delilidir. Ben
bu konuda kendi kaynaklarımızdan onlarca delil
zikredebilirim. Ancak akıllıya işaret de yeterlidir
babından, sadece Ehl-i Beyt'in babası Hz. Emir-ül
Mu'minin Ali'den (a.s) ve Ehl-i Beyt'in annesi Hz.
Fatıma'dan (s.a) bu konuda bazı örnekler vermekle
yetiniyorum. Hz. Ali'den nakledeceğim sözlerin büyük
çoğunluğunu Emirül Mu'minin'in (a.s) sözlerini içeren ve
Türkçeye de çevrilen "Nehc'ül Belağa" kitabından
naklediyorum:
Hz
Ali (a.s) Nehc-ül Belağa'nın "Şıkşıkıye Hutbesi" diye
meşhur olan 3. hutbesinde Resulullah'tan sonraki
olaylara değinmiş ve takındığı tavır hakkında şöyle
buyurmuştur:
"Andolsun
Allah'a ki Ebu Kuhafe'nin oğlu, o (hilafeti) bir gömlek
gibi giyindi; oysa daha iyi bilirdi o, ben hilâfete
nispetle değirmen taşının mili gibiydim; hilâfet benim
çevremde dönerdi; sel benden akardı; hiçbir kuş, benim (zirveme)
çıkamazdı. Hilâfetle arama bir perde çektim; onu
koltuğumdan silkip attım. Düşündüm; kesilmiş elimle
hamle mi edeyim; yoksa bu kapkaranlık körlüğe sabır mı
edeyim? Hem de öylesine bir körlük ki ihtiyarları
tamamıyla yıpratır; çocuğu kocaltır; inanan da Rabbine
ulaşıncaya dek bu zulmette zahmet çeker.
Gördüm ki sabretmek daha doğru; sabrettim; ettim ama
gözümde diken, boğazımda kemik vardı; mirâsımın
yağmalandığını görüyordum..." (Resulullah sonrası
olaylara ışık tutan bu hutbenin tamamını Nehc-ül
Belağa'da okumanızı tavsiye ediyorum.
Nehc-ül Belâğa'nın 26. hutbesinin bir bölümünde ise
şöyle buyuruyor:
"Gördüm
ki Ehl-i Beytim'den başka yardımcım yok, onları ölüme
sürmedim; çerçöpe karşı gözümü yumdum; boğazıma oturan
şerbeti yuttum; öfkemi yendim; zakkumdan da acı olan o
mihnete dayandım."
Ehl-i Sünnet'in Mutezilî
âlimlerinden İbn-i Ebi-l Hadid, Nehc-ül Belağa'nın 119.
hutbesinin şerhinde Abdullah İbn-i Cünâde'den şöyle
naklediyor:
"Hz.
Ali'nin hilafetinin ilk günlerinde ben Hicaz'da
bulunuyordum ve Irak'a gitmeye niyetliydim. Mekke'de
umre yaptıktan sonra Medine'ye geldim. Mescid-ün Nebi'ye
girdiğimde insanlar namaz için toplanmışlardı. O sırada
Hz. Ali kılıcını kuşanmış vaziyette çıka geldi ve
toplanmış camaata hutbe okudu. O hutbesinde Allah'a hamd
u senâ ve Resulullah'a salât u selamdan sonra şöyle
buyurdu: "Resulullah'ın vefatından sonra biz Ehl-i Beyt,
ümmetin bizim hakkımıza tamah edeceğine inanmazdık; ama
beklemediğimiz oldu; hakkımızı gasbedip bizi pazar
ehlinin yerine koydular; bizden nice gözler ağladı; nice
sıkıntılar meydana geldi. Allah'a andolsun ki eğer
Müslümanların bölünüp parçalanma korkusu, küfrün geri
dönme ve dinin yok olma korkusu olmasaydı, biz onlara
karşı başka türlü davranırdık!..."
Yine
İbn-i Ebi-l Hadid Kelbî'den şöyle nakletmektedir: Hz.
Ali, Talha ve Zübeyr'e karşı koymak için Basra'ya
hareket etmeden önce bir hutbe okuyarak şöyle buyurdu: "Kureyş
Allah Resulü'nden sonra bizim hakkımızı elimizden alıp
kendine tahsis etti. Ben bütün bu sıkıntılara rağmen
sabretmeği Müslümanların bölünüp parçalanmalarından ve
kanlarının dökülmesinden daha evla gördüm; zira insanlar
İslâm'la daha yeni tanışmışlardı. Din en ufak bir
hareketle bozulan ve en yeteneksiz birisinin hareketiyle
bile ters yüz olan bir tuluma benzer..."
Yine
altı kişilik meşhur şurada, Osman'ın halife seçilmesinin
ardından şöyle buyurmuştur:
"Mutlaka siz de bilirsiniz
ki ben, insanlar içerisinde ona (hilafete) benden
başkasından daha layık birisiyim; ama andolsun Allah'a
ki ben, sadece bana haksızlık edilir, ama Müslümanların
işleri yolunda olursa, teslîm olurum (muhalefet etmem)
ve bunu yaparken de ecrini dileyerek, üstünlüğünü
isteyerek yaparım; sizin, dünyânın süsünü-püsünü,
özentisini-bezentisini istemenizdense çekinirim."
(Nehc-ül Belâğa, 73.
Hutbe)
Malik-i Eşter'i Mısır'a
vâli tayin ettiğinde Mısırlılara yazdığı mektubunda yine
şöyle buyuruyor konu hakkında:
"(Hamd ü senâ ve salât ü
selâmdan sonra) gerçekten de noksan sıfatlardan münezzeh
olan Allah, Muhammed'i âlemlere korkutucu, peygamberlere
tanık olarak gönderdi; Allah'ın salâtı ona ve soyuna
olsun. O göçünce Müslümanlar hilâfet hususunda ayrılığa
düştüler. Birbirleriyle çekiştiler. Andolsun Allah'a ki
Arabın, bu işi, Peygamber'den sonra Ehl-i Beyt'inden
alacağını, benim halifeliğime engel olacağını hatırıma
bile getirmedim. Fakat bir de baktım, gördüm ki halk,
filân kişiye biat etmekte; elimi çektim; sonunda
insanların dinden döndüklerini, Allah'ın salâtı ona ve
soyuna olsun, Muhammed'in dînini iptâle kalkıştıklarını,
halkı buna çağırdıklarını görünceye dek dayandım. Fakat
bu işe giriştikleri zaman, İslâm'a yardım etmezsem onda
bir gedik açılacağından, onun yıkılacağından korktum;
çünkü bu musibet bana, az bir gün sürecek, sonra serap
gibi yitip gidecek, yahut bulut gibi dağılıp yitecek
olan hilâfetten, size emir olmaktan mahrum kalmaktan da
daha büyük olacaktı."
(Nehc-ül Belâğa, 62.
Mektup)
Şimdi de Hz. Fatıma'nın bu
konudaki görüşlerinden bir kaç örnek:
Sahih-i Buhari'de üç yerde ve diğer birçok muteber
bilinen kaynakta cüzî farklarla Ümm-ül Mu'minin Âişe'den
şöyle nakletmektedir: "Resulullah'ın (s.a.a) kızı Fâtıma,
Resulullah'ın vefatından sonra Ebu Bekir'e gelerek
Medine'de kendisine verilenleri, Fedek'i ve Hayber
humsundan geri kalanı istedi; Ebu Bekir de bundan
çekinerek Resullah'ın şöyle buyurduğunu iddia etti: "Biz
miras bırakmayız; bizim bıraktığımız sadakadır." Bunun
üzerine Hz. Fâtıma öfkelenerek Ebu Bekir'e küstü ve
ölünceye dek bir daha onunla konuşmadı."
(Bu
rivayetler Sahih-i Buhârî'de şu üç yerde nakledilmiştir:
Humus konusu, 2. Hadis, Bed-ül Halq kitabı, Hayber
gazvesi babı, El-Ferâiz Kitabı, "Biz miras bırakmayız..."
hadisi babı. Aynı rivayet cüzî farklarla Sahih-i
Müslim'de, Cihâd kitabında, Müsned-i Ahmed'de, C.1, S.6,
Sünen-i Beyhaki'de, C.6, S.300 ve diğer bir çok kaynakta
nakledilmiştir.)
Sahih-i Tirmizî'de ise şöyle nakletmektedir: "Fâtıma Ebu
Bekir ve Ömer'in yanına gelerek Resulullah'tan kalan
mirasını istedi; Onlar da 'Biz Resulullah'ın "Ben miras
bırakmam" hadisini duyduk' dediler; bunun üzerine Fâtıma
"Vallahi asla sizinle konuşmam artık" dedi ve ölünceye
dek bir daha onlarla konuşmadı. Fâtıma Resulullah'tan
sonra altı ay yaşadı ve vefat ettiğinde ise eşi Ali onu
geceleyin defnetti namazını da kendisi kıldırdı ve Ebu
Bekir'e izin vermedi."
(Sahih-i
Tirmizi, C.1, Resulullah'ın bıraktıkları babı.)
Ehl-i
Sünnet âlimlerinden İbn-i Kuteybe "El-İmâmet-u
Ves-Siyâse" kitabının "Ali'nin Biatının Keyfiyeti"
bölümünde şu bilgilere yer vermiştir: "Ebu Bekir bir ara
biatten kaçınıp Ali'nin evine toplananları aradı ve
Ömer'i onların peşine gönderdi. Ömer Ali'nin kapısına
gelerek onlara seslendi; dışarıya çıkmaktan çekinince
odun getirmelerini istedi ve onlara şöyle bağırdı: 'Ömer'in
canını elinde tutana (Allah'a) andolsun ki ya dışarıya
çıkarsınız ya da evi içindekilerle birlikte yakacağım.'
'Ey Ebâ Hafs (Ömer) bu evin içerisinde Fâtıma vardır'
dediklerinde 'Farketmez!' diye cevap verdi..."
(Bu
olayı diğer bir çok Sünnî kaynağı da nakletmiştir;
örneğin şu kaynaklara bakılabilir: Kenz-ül Ummâl, C.3,
S.139, Er-Riyâz-ün Nazire, C.1. S.218, Tarih-ül Hamis,
C.2, S.169, Ensâb-ül Eşrâf, C.1, S.586, Tarih-i Yakubî,
C.2, S.126, Müruc-üz Zeheb, C.2, S.100, Şerh-i Nehc-ül
Belâğa İbn-i Eb-il Hadid), C.1, S.134.)
Yine
aynı bölümün bir diğer yerinde şöyle nakletmektedir: "Ömer
Ebu Bekir'e Şöyle dedi: 'Hadi kalk Fâtıma'ya gidelim;
biz onu gazaplandırdık.' Birlikte Fâtıma'ya gelip
görüşmek için izin istediler; fakat Hz. Fâtıma izin
vermedi; bu sefer Hz. Ali'ye geldiler; o da onları
Fâtıma'nın yanına götürdü; yanında oturduklarında Hz.
Fâtıma yüzünü duvara doğru çevirdi; selam verdiler;
cevaplarını vermedi...Sonra Hz. Fâtıma onlara hitap
ederek şöyle konuştu: 'Size Resulullah'tan bir hadis
nakledersem tasdik eder misiniz?' Evet dediler; şöyle
devem etti: 'Sizi Allah'a ant verdiriyorum,
Peygamber'den benim hakkımda 'Fâtıma'nın rızası benim
rızamdır; Fâtıma'nın gazabı benim gazabımdır; kim benim
kızımı severse beni sevmiştir; kim Fâtıma'yı hoşnut
ederse beni hoşnut etmiştir; kim onu gazaplandırırsa
beni gazaplandırmış olur' buyurduğunu duydunuz mu? Onlar
da evet duyduk cevabını verince Hz. Fâtıma şöyle dedi:
'Allah ve melekleri şâhid olsunlar ki siz ikiniz beni
gazaplandırdınız ve hoşnut etmediniz. Peygamber'in
yanına vardığımda mutlaka sizi şikayet edeceğim.' Bunun
üzerine Ebu Bekir ağlayarak 'Allah'ın ve senin
gazabından Allah'a sığınırım' deyince, Hz. Fâtıma şu
cevabı verdi: 'Allah'a andolsun ki kıldığım her namazın
ardından sana beddua edeceğim..."
7- Sözünüzün bir yerinde
alaylı bir tavırla, "Biraz tarih okursanız ve çok değil
beş dakika düşünseniz ... Muhterem aynı şeyi ben size
söylüyorum. Vallahi ve billahi, eğer teslimiyetçi, ve
taklitçi değil, tarafsız bir göz ve yargılayıcı bir
kafayla sadece Sünni kaynaklar ve tarihler bile ciddi
bir araştırmaya tabi tutulursa, örneğin Gadiri Hum,
Sakife ve fedek olayları, Cemel savaşı, Sıffin savaşı
ve...gibi, o zaman asırlar boyu gözlerden saklanmaya
çalışılan nice gerçeklerin görülebileceği
düşüncesindeyiz. Tabi buna bu kaynaklardan onlarca örnek
zikredebiliriz; ama şimdilik söz uzamasın diye
vazgeçiyorum. Ama isteyen ve arzu eden olursa bu
konularda bazı çarpıcı örnekleri ileride verebilirim
Allah'ın izni ve lütuf ve inayetiyle.
8- Tartıştığın arkadaşa,
gerçekten Arapça bilip bilmediğini merak ettiğinizi
söylüyorsunuz. İnanın ben de sizin için aynı merakı
taşıyorum. Bu kadar büyük iddiaların sahibi herhalde
biliyor olmalıdır. Tabi böyle olursa, buna sevinir ve
işimizin daha kolay olabileceğini düşünüyorum.
9- Bir yerinde de "Bana
hakaret edin, ama inancıma gakret edemezsiniz..." Elhak
doğru bir söz. Hakareti kimden olursa olsun, tasvip
etmek mümkün değildir; peki karşı tarftan bunu bekleyen
sizler neden kendiniz riayet etmezsiniz buna? Caferilere
ait bir sitede siz ve diğer bir çok arkadaşın işi gücü
bu değil mi? Yanlış söylüyorsam, dönün buraya yazdığınız
yazıları, ve diğer arkadaşlarınızınkini lütfen bir
gözden geçirin. Geçmişi boş verin hatta bu son yazınızda
dahi en büyük hakareti Caferilere yapıp "Ehl-i Sünnet
alimlerinden başka alim mi var?" diyen ben değilim
herhalde! Bari en azından kendi yaptığınız yanlıştan
dolayı başkalarını eleştirmeğe kalkışmayın ki bu
konudaki Kur'an ayetini bildiğinizi ümid ediyorum.
10- "İslam'da sadece dört
halife vardır; Emevileri halife olarak görmeyiz
diyorsunuz. Seni bilmiyorum ama Ehl-i Sünnet'in geneli,
hele otorite alimleri bal gibi kabul ediyorlar!
Muvaiye'yi temize çıkarıp rahmet okuyanlar, onu halife
kabul etmiyor mu?! Yoksa Muaviye Emevi değil mi sizce?!
Daha ilerisi bir çok meşhur Sünni alim, "On iki halife"
hadisini, yani Resulullah'ın (s.a.a) "Benden sonra on
iki halife gelecektir ki hepsi Kureyş'tendir." Hadisini
yorumlayıp bu on iki halifeyi sayarken, en çirkef Emevi
halifelerini bile sayıya kattıklarını biliyor musun?
Bileceğini de zannetmiyorsun. Çünkü bilmiş olsaydın,
vicdanın bu şekilde rahat konuşmana müsaade etmezdi
herhalde. Ben sözü uzatmamak için sadece bir kaç örnek
verip geçeceğim:
Örneğin İbn-i Arabi (bu İbn-i Arabi meşhur arif İbn-i
Arabi değil başka bir Sünni alimdir), Sünen-i
Tirmiz'inin şerhinde şöyle demektedir:
"Biz
on iki emiri şöyle saydık: Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali,
Hasan, Muaviye, Yezid, Muaviye bin Yezid, Mervan,
Abdulmelik bin Mervan, Velid, Süleyman, Ömer bin
Abdulaziz, Yezid bin Abdulmelik, Mervan bin Muhammed ve
Seffah..." (Şerh-u Süneni Tirmizi, 2/68-69)
Kadı
Ayaz, on iki kişiyi belirleme hususunda şu yorumu
getirmektedir:
"Ümmetin
ittifakla kabul ettiği halifeler şunlardır: önce üç
halife, ardından Sıffın'de hakemlere başvurma olayı
gerçekleşene kadar Ali ve onun ardından Muaviye halife
oldu ve İmam Hasan ile barış yaptığında da halk
Muaviye'nin etrafında toplandı. Daha sonra da halk
Yezid'in etrafında toplandı ve İmam Hüseyin başa
geçemeden öldürüldü. Yezid ölünce de insanlar dağıldı.
İbn-i Zübeyr'in öldürülmesinin ardından Abdulmelik bin
Mervan'ın etrafında toplanıldı. Daha sonra da insanlar
onun, Velid, Süleyman, Yezid ve Hişam adındaki dört
oğlunun etrafına toplandılar. Bu arada Ömer b. Abdulaziz
bir süre hakimiyeti ele geçirdi.
Hişam'dan sonra insanların etrafında toplandığı Velid b.
Yezid b. Abdulmelik on ikinci halifedir. O da tam dört
yıl hükmetmiştir. (Feth'ul
Bari, 13/171)
Ehl-i
Sünnet alimlerinden İbn-i Cevzi ise bu hadisle ilgili
başka bir yorumda bulunarak şöyle demektedir:
"Peygamber
(s.a.a) bu hadisinde kendisinden ve ashabından sonraki
duruma işaret etmektedir. Çünkü sahabenin hükmü kendi
hükmüyle ilgilidir. Dolayısıyla Peygamber (s.a.a) sahabe
döneminden sonraki hükümetlerin durumunu haber
vermektedir. Güya o, Ümeyye oğullarının halifelerine
işaret etmiştir. "Din sabit kalır" ifadesi ise hükümetin
on iki imama kadar ayrı şekilde devam edeceği
anlamındadır. Daha sonra daha zor bir döneme
ulaşacaklardır. Beni Ümeyye oğullarının ilki Yezid b.
Muaviye, sonuncusu ise Mervan'dır. Sayıları ise on üç
kişidir. Osman, Muaviye ve İbn-i Zübeyr sahabeye dahil
oldukları için, onlardan söz etmemiştir. Sahabi olduğu
ihtilaflı olduğu veya halkın Abdullah bin Zübeyr'in
etrafında toplanmasının ardından yenik düştüğü için
Mervan bin Hakem'i saymayacak olursak on iki sayısını da
bulmuş oluruz. Hilafet Ümeyye oğullarından ayrılınca, ve
Abbasiler gelip durum tamamen değişinceye kadar büyük
fitneler koptu ve bir çok savaşlar çıktı. (Feth'ul
Bari, 13/182)
Bir
de yakın geçmişte, Arabistan'ın fetva dairesinin başkanı
Abdulaziz bin Baz'ın bu hadisle ilgili şu ilginç
görüşüne bir bakalım:
"Bu
ümmetin işi ayakta durur..." hadisinden de anlaşıldığı
üzere bu on iki imam zamanında din ayakta kalacak ve hak
aşikar olacaktır. Bu ise Ümeyye oğullarının çöküşünden
önceki döneme aittir. Bu dönemin sonunda ihtilaf ve
fitne çıkmış ve toplum dağılıp parçalanmıştır. Bazı ilim
ehlinin de dediği gibi bu konuda doğru olan inanç şudur
ki Peygamber (s.a.a)'in hadisinde yer alan on iki
imamdan maksat şunlardır: "Dört halife, Muaviye, Oğlu
Yezid, Abdulmelik bin Mervan, Dört oğlu ve Ömer bin
Abdulaziz' dir ki toplam on iki halife olmaktadır.
Bunların zamanında din ayakta idi, İslam her yere
yayılmış, hak aşikar olmuş ve cihat berkarar idi."
(Mecellet'ul Camiat'ul İslamiyye, 3.sayı, 1969)
Akıl,
basiret ve vicdan sahipleri okusun ve ibret alsın!
Kaldıki bugün özellikle Turkiye'deki Sünni müslümanların
büyük bir çoğunluğu (bazı radikal çevreler hariç)
Osmanlıyı bile hilafet devleti kabul edip Osmanlı
padişahlarını halife olarak addetmiyor mu? Onlara
övgüler yağdırmıyor mu? Bunları niye görmüyor veya
görmezlikten geliyorsunuz?!
11-
Halifelere ve sahabeye hakareti sık sık dile getirerek,
sanki bütün ashabı (haşa) biz reddediyor ve onlara
hakaret ediyoruz" mesajı insanlara verilmek isteniyor.
Bunu biz ister kasıtlı, ister kasıtsız kendimize
yapılan büyük bir aftira olarak addediyoruz. Arkadaş,
kim demiş; hangi kitabımızda gördünüz bizim bütün
Sahabeyi reddettiğimizi, onları sevmediğimizi?! Peki
Ammarlar, Ebuzerler, Mikdatlar, Selmanlar, Cabir b.
Abdullah'il Ensariler, Said-i Hudriler, Abdullah b.
Mes'udlar, Hüzeyfet'ül Yemanlar, Bilaller, Übeyy b.
Ka'blar, Abbas b. Abdulmuttalipler ve onlarca başkaları
Sahabi değil mi? Bunları biz baş tacı etmiyor muyuz?
Yok
eğer maksadınız, sahabe ismini taşıyan her kesi (sizin
yaptığınız gibi) istisnasız temize çıkarmamız, adil ve
dokunulmaz kişiler olarak görmemiz ise, kusura bakmayın
biz böyle bir şeyi yapamayız?
Böyle
bir şey nasıl beklenebilir, söylenebilir?! İslam bize
bunu mu söylüyor? Kur'an'ın mantığı bu mu? Bu dinde
adalet mantığı yok mudur? İslam'da birilerini kayırıp
onların yanlışlarına göz yumma, yaptıkları en çirkin
amellerden de olsa, onları yine de adil bilme ve hoş
görme mantığı var mı aziz kardeşim? Bu yüce ve adil
dînin kuralları ve hükümleri başta Allah'ın Resulü
olmak üzere istisnasız bütün ümmeti kapsamıyor mu? Bunun
aksini söylemek Yüce Rabbimizin sonsuz adaletiyle
bağdaşır mı?
Bizim
bu yüce dinin mantığından algıladığımız şey Ehl-i
Sünnet'in ortaya koyduğunun tam aksidir. Yani bu dinde
kimseye bir ayrıcalık tanınmamıştır; aksine toplum
içerisinde örneklik konumunda olan kimselerin
sorumluluğunun daha fazla olduğu ve yaptıkları
yanlışların vebalinin daha ağır olduğudur. Mesela;
Resulullah'ın hanımlarının konumunu biliyoruz. Onlar
sahabi olmaktan öte bir de Resulullah'ın zevcesi olma
özelliğini taşımaktadırlar. Ama bütün bunlara rağmen
bakın Kur'an-ı Kerim onların hakkında ne buyuruyor: "Ey
Peygamber'in kadınları, sizden kim açık bir çirkin
utanmazlıkta bulunursa, onun azabı iki kat olarak
arttırılır. Bu da Allah'a göre pek kolaydır." (Ahzap,
30) (Peşinden gelen ayetleri okumanızı da tavsiye
ederim: çünkü ders alınacak bir çok nükteler vardır.)
İşte Kur'an'ın mantığı
budur. Sahabî olmak, dahası Peygamber'in eşi olmak,
değil insanı vebalden kurtarmak, mesuliyet ve vebalini
bir kat daha artırmaktadır. Zirâ onlar örnek durumda
oldukları için yaptıkları hata veya sevap, başkalarını
da olumlu veya olumsuz yönde etkilemektedir. Yine Allah
Resûlü'nün şu hadisleri bize bu konuda önemli mesajlar
vermektedir; buyuruyor ki: ''Bir âlimin bir günahı
bağışlanmadan önce, bir câhilin yetmiş günahı bağışlanır.
Veya bir "Alimin yanlışı, bir âlemin yanlışa düşmesine
neden olur.'' Neden? Çünkü âlim toplumda örnek olma
özelliğini taşımaktadır; onun söylem veya eylemleri
kendisiyle sınırlı kalmamakta ve başkalarını da müspet
veya menfi yönde etkilemektedir.
Kaldı
ki sahâbe bir anlamda Resulullah'ın uygulamalarının bize
intikal ettiği bir kanaldır ve biz o gün yaşamadığımız
için onları örnek alma konumundayız. Öte yandan
Resulullah'ın uygulamaları maalesef çoğu konuda
çelişkili bir şekilde bize intikal etmiştir . Sonra
örnek aldığımız söz konusu sahâbe arasında akıl almaz
itilaflar meydana gelmiş ve taban tabana zıt davranışlar
içerisine girmiş, hatta birbirleriyle savaşacak kadar
ileriye gitmişlerdir! Bunların hepsini de öyle içtihat
falanla tevil ederek, halletmek de mümkün değildir. Zira
içtihadın da kendine göre şartları ve yerleri vardır.
Öyle herkesin istediği her yerde "İçtihat yapıyorum"
deyip her türlü yanlışı yapma hakkı yoktur. Birbirini
tel'in ve tekfire kadar götürecek, onları birbirinin
karşısına geçirip savaştıracak ve binlerce insanın
katline vesile olacak bir içtihada Allah mı cevâz vermiş;
Peygamber mi cevâz vermiş? Eğer öyle olursa temize
çıkaramayacağınız adam mı kalır dünyada?! Zaten aynı
mantığa dayanarak İbn-i Hazm gibileri Hz. Ali'nin kâtili
İbn-i Mülcem'i dahi müctehid kabul ederek Hz. Ali'yi
öldürmede mazur olduğunu söylemiyor mu?! Hatta daha
ilerisini söyleyeyim size; bazıları Yezit gibi bir alçak
zâlimi dahi Hz. Hüseyin'i öldürmede mazur görmüş ve
ümmet arasında çıkacak fitneden korktuğu için Hüseyin'i
ve yarenini öldürmeye mecbur kalmıştır demişlerdir. Ve
Aynı mantıktan hareketle "Hüseyin kendi dedesinin
kılıcıyla öldürüldü" küstahlığına kadar
ilerleyebilmişlerdir aziz kardeşim!! (İstediğiniz
takdirde bunların belgelerini teker teker yazabilirim
size.)
İşte
bu yüzden biz gerçek İslâm'ı ve Resulullah'ın gerçek
sünnetini öğrenebilmemiz için, bunları bize intikal
ettiren kanalların (sahâbenin) hangisinin daha çok
güvenilir olduğunu tespit etme mecburiyetindeyiz. Bunun
da tek yolu onların hayatını iyice inceleyip kimin ne
kadar İslâm'a ve Resulullah'a sonuna kadar sadık kalıp
kalmadığını incelemekten geçer. Yoksa her önümüze geleni
sahabîdir deyip, her dediğini kabul edersek bin bir
türlü İslâm anlayışıyla karşılaşır ve ne yapacağımızı
şaşırıp kalırız. Ümmet olarak şu anki halimiz de bunun
en iyi kanıtı değil mi?
Evet
bizim yaptığımız işte bundan ibarettir. Yoksa bizim
kimseyle şahsî bir husumetimiz söz konusu değildir. Onun
bunun yanlışlarıyla uğraşmaktan zevk de almıyoruz
muhterem kardeşim. Kaldı ki bu yanlışları ortaya koymak
yanlış bir işse, bunu başta bizzat Ehl-i Sünnet âlimleri
yapmıştır. Zira siz de biliyorsunuz ki biz bu konularda
daima Ehl-i Sünnet'in kaynaklarını referans
göstermekteyiz. Faraza bir yanlış da söz konusu ise,
bunu başta onları nakleden, kitapları yazanlar yapmıştır.
Sözü
uzatmamak için size, birinci derecedeki kaynağınız
Buhari'den çarpıcı bir örnek verip geçiyorum. Eğer
sahabi ismini taşıyan herkes adil ve toz kondurulmaz
kişiler ise, bunu başta Buhari yalanlıyor; zira o,
değişik şekillerde Resulullah'tan (s.a.a) şöyle
nakletmektedir:
Bir
diğer rivâyette de şöyle geçer:
"Kevser
havuzu kenarında Ashâbımdan bazılarını bana getirirler.
Ben onları tanıyınca -kim olduklarını onaylayınca-
onları benden ayırıp götürürler. O zaman ben "Ya Rabbim!
Ashâbımdı onlar..." dediğimde "Senden sonra onların
neler ettiğini bilmiyorsun..." denilir bana"
(Sahihi Buhari, Kitab'ul Rıkâk, Fi'l Havz bâbı C.4, S.95
ve kitab'ul Fiten "Ma câe fi kavlillah-i Teala" babı ve
Sünen-i İbni Mâce, kitab-ı Menâsık, "hutbe't-i
yevmin-nehar" babı 5830. hadis ve: Müsned-i Ahmed, C.1,
S.453 ve C.3, S.28 ve C.5, S.48.)
Sahih-i Müslim'de de Hz. Resulullah'ın (s.a.a) şöyle
buyurduğu kayıtlıdır:
"Kevser
havuzu kıyısında, Ashâbım ve arkadaşlarımdan bazısını
bana getirip gösterirler; ben hepsini birer birer
tanıdıktan sonra onları alıp götürürler. O zaman ben "Allah'ım!
Onlar benim Ashâbımdı" derim ve şu cevabı duyarım: "Bunların
senden sonra neler ettiğini bilmezsin!.."
(Sahihi Müslim, kitab-il Fezâil, "İsbât-ı havz-ı
Nebiyyina" babı C.4, S.1800, 40. hadis.)
Dikkatinizi çekerim, gördüğünüz gibi Allah'ın Resulü
mahşerde kendisinden uzaklaştırılacak kimseleri "Ashabım"
diye nitelendiriyor. Başka bir şey değil.
Ha
bunları da Şii alimler uydurarak bizim kaynaklara
sokmuşlar derseniz, o da sizin bileceğiniz iş.
Evet aziz kardeşim, işte
bu prensipten hareketle bizim, başkaları beğense de
beğenmese de Resulullah'ın karşısına geçip de (haşa) "Sayıklıyor"
diyen bir kimseden Resulullah'ın hadislerini almamızı
beklemeyin.
Resulullah'ın hadislerinin yazılmasını yasaklayan, hadis
nakleden sahâbeyi kırbaçlattıran veya sürgüne gönderen
kimselere güvenip de Resulullah'ın sünnetini öğrenmemiz
mümkün değildir. Hudeybiye'de Resulullah'ın karşısına
dikilip ona itiraz eden ve "O gün ki kadar Peygamber'in
peygamberliğinde şüphe etmedim" diyenleri örnek almamız
mümkün değildir.
Allah
Resulü'nün "Bedenimin bir parçasıdır, onu inciten
beni incitmiştir; beni inciten Allah'ı incitmiştir"
veya "Onun rızası Hakk'ın rızasıdır, onun gazabı
Hakk'ın gazabıdır" buyurduğu Hz. Fâtıma'yı inciten
ve sonuna kadar da kendilerine biat etmediği ve onlara
küs ve gazaplı bir şekilde Rabbinin ve Resulullah'ın
huzuruna gittiği kişilerin uygulamalarını örnek almamız
asla mümkün değildir.
Müslümanların ittifakla seçtiği tek halife olma
özelliğine sahip olan Hz. Ali'ye karşı savaş açıp ona,
olanca düşmanlıklarını sergileyen ve binlerce
müslümanın haksızca kanının akıtılmasına sebep olan
kimseleri hoş görüp onları kendimize hayat önderleri
kabul etmemiz, Resulullah'tan naklettikleri hadisleri
kabul etmemiz imkansızdır.
Hilafeti zamanında Peygamber'in sünnetlerini çiğneyen,
müslümanların beyt-ül malını kendi akraba ve
yandaşlarına peşkeş çeken, Ebuzer-i Gıfarî gibi Allah ve
Peygamber dostlarını sürgünlerde çürüten kimselerden
İslâm'ı öğrenmemizi asla beklemeyin bizden.
Bir
sürü Kur'ânî ve Nebevî nassı göz ardı ederek hilafet
sevdasına düşen ve Rasulullah'ın seçilmiş vasîsini devre
dışı bırakan ve 25 yıl sırf İslam'ın maslahatı için
inzivaya mecbur bırakanları hoş görüp, onları
Resulullah'ın halifeleri olarak görmemizi asla
beklemeyin bizden. Şimdi siz "Bu naslar sâbit değildir"
diyebilirsiniz (nitekim birçokları bunu söylüyor). Gerçi
biz bu konudaki delillerimizi Ehl-i Sünnet'in
kaynaklarından vermekteyiz. Evet belki yine de bu naslar
bize sâbit değildir diyebilirsiniz. Aziz kardeşim, sizde
sâbit olmasa da, Elhamdulillah bize bütün bunlar, hem de
zerre kadar şüpheye yer bırakmayacak şekilde sâbittir.
Şimdi farz edelim ki bu naslar sâbit değildi ve Hz.
Ali'nin hilafetine referans olacak açık bir nas söz
konusu değildi. Ama aziz kardeşim nas yoktu da prensip
de mi yoktu? Bir insanı ümmetin rehberliği gibi
Peygamber'in görevini devam ettirecek önemli bir göreve
getirmek için yazı tura atar misali seçilmesi mi
gerekirdi; yoksa İslam'ın koyduğu bir takım ölçüler mi
dikkate alınmalıydı? Tabi ki siz de ölçüler üzerinden
hareket edilmelidir diyeceksiniz. Şimdi soruyorum,
İslâm'da bir insanı başkalarına üstün kılan ve böylesine
önemli bir göreve layık kılan ölçüler nelerdir acaba?
Takva, ilim, şecaat, fedakarlık, dirâyet, akıllılık,
Resulullah'a yakınlık derecesi ve O'nun ilim, irfan ve
maneviyatından en çok nasiplenme gibi şeyler değil mi?!
Evet diyorsanız o zaman Allah rızası için söyleyin,
ümmetin gelmiş geçmiş bütün fertleri arasında, söz
konusu özellikler açısından Hz. Ali'den üstün birisini,
hatta ona yakın birisini tanıyor musunuz? Çocukluğundan
beri Allah Resulü'nün elinde yetişen, hayatında bir an
olsun puta tapmayan, Rabbine şirk koşmayan, bütün
savaşlarda baş rolü oynayarak "Allah'ın aslanı" lakabını
alan, "Ali gibi bir yiğit ve Zülfikâr gibi bir kılıç
yoktur" şeklindeki İlâhî taltife mezhar olan, ilimde,
Resulullah'ın ilim şehrinin kapısı unvânını alan, Fâtıma
gibi dünya kadınlarının efendisi bir kadına layık
görülüp nikahları göklerde kıyılan, Allah Resulü'nün
kardeşliği şerefine nail olan, Resulullah'a nispet
Harun'un Musa'ya olan nispetini taşıyan ve daha nice
büyük faziletlere sahip bulunan birisi mi böyle önemli
bir makama layıktı, yoksa bu Faziletler'in hiçbirisine
veya çoğuna sahip olmayanlar mı? Acaba Saide oğulları
safasında halife seçmek için toplananlar bunları
bilmiyorlar mıydı? Eğer biliyorlardıysa, neden hiç Hz.
Ali'yi oraya çağırmadılar veya neden ondan hiç
bahsetmediler?! Ve... Demek istediğim hiçbir nas
olmasaydı dahi, Hz. Ali'ye hiçbir kimse tercih
edilemezdi; edilmemeliydi. İşte bu yüzden biz diyoruz ki
Hz. Ali'ye, yani hak ve hakikate ve İlâhî değerlere bu
cefâyı revâ görenleri hoş görmemizi nasıl
bekleyebilirsiniz bizden?
Bazıları (Ehl-i Sünnet'ten) diyorlar ki tamam bir yanlış
yapılmıştır artık, ama bu yanlış artık tarihe mal
oluştur; bunları yeniden gündeme getirmek kime ne
kazandırır? Biz de diyoruz ki eğer mesele sadece bir
olayı dile getirip insanlara kıssa anlatmak ise bunu biz
de gereksiz görüyoruz; fakat bize "Neden ashaptan şu, şu
kimselere itibar etmiyor onları örnek ve önder olarak
kabul etmiyorsunuz?" denildiğinde de (sizin sorduğunuz
gibi), sebeplerini açıklama durumunda kalıyoruz.
Bundan da daha önemlisi biz örnek ve önder edinmek
istediğimiz kişileri körü köre seçmek istemediğimiz için
onların durumunu araştırma zorundayız muhterem kardeşim.
Hatta herkesin böyle yapması gerektiği düşüncesindeyiz.
Tabi herkesin ne yapıp yapmadığı kendisini
ilgilendirmektedir. Ama bizim ne düşündüğümüz, olaylara
nasıl yaklaştığımızı soruyorsanız, cevabımız işte bundan
ibarettir. Bu konuda söylenecek söz çoktur ama şimdilik
bu kadarıyla yetiniyoruz.
Bazıları da Ehl-i Sünnet'ten diyorlar ki: "Evet bunda da
haklısınız; bütün bu özelliklerde Hz. Ali'den üstün
birisi ümmet arasında yoktu ve normal şartlarda Hz.
Ali'den başkası seçilmemeliydi, hilafete. Ancak bir
taraftan Hz. Ali'nin yaşı daha küçüktü, tecrübesi azdı.
Bir taraftan da Hz. Ali savaşlarda Araplardan, özellikle
Kureyş'ten çok adam öldürdüğü için bir çokları
tarafından sevilmiyor ve ona karşı gizli bir kin
taşıyorlardı. İşte bu yüzden Hz. Ali'nin seçilmesi İslam
için zararlı olur ve bir çok fitne ve tefrikaya yol
açabilirdi." Evet bunun gibi daha nice gülünç te'viller
ortaya atılmıştır ki bizce bunları hiçbir İlahî ölçüyle
bağdaştırmak mümkün değildir ve biz bütün bunların
yanından acı bir gülümsemeyle geçip cevaplamaya bile
gerek görmüyor ve kararı okuyucunun kendi vicdanına,
basiret ve ferâsetine bırakıyoruz.
Sonra
eğer gerçekten ashabın hepsinin istisnasız baş tacı
edilip sevilip sayılması gerekiyorsa, bu prensibe her
kesten önce onların kendilerinin uymaları ve başkalarına
örnek olmaları gerekmez miydi? Oysa hiç de öyle
olmadığının kanıtlarını Resulullah sonrası verdikleri
imtihan ve sergiledikleri tavırlarda açık bir şekilde
görüyoruz. Küfürleşmeler, lanetleşmeler, kavgalar,
savaşlar, kötülemeler, hatta tekfir etmeler ve...
Bunların örnekleri elimde şu an kaynakalarıyla birlikte
(hem de sadece Sünni kaynaklardan) mevcuttur; istendiği
takdirde hemen verebilirim. Fakat sözü uzatmamak için
şimdilik vermekten vazgeçiyorum.
Kaldı
ki, bunların hepsini göz ardı etsek dahi sizin bize asla
itiraz hakkınız yoktur. Zira siz sahabenin kendi
arasında cereyan eden en çirkin olayları, düşmanlıkları,
savaşları, küfürleşme ve lanetleşmerleri bir ictihad
olarak addedip hepsini mazur görmüyor musunuz? Hatta
bunlardan dolayı ictihadında hatalı olanlara bir kat
sevabı bile reva görmüyor musunuz?! Şimdi arkadaş bu
ictihad sadece birileri için mi gökten onlardan sonra da
tekrar göğe kaldırıldı?! Eğer öğle değilse, bir başkası
neden aynı konularda ictihat yapmasın? Bizim
ictihadımıza ve elimizde buluna delillere göre sahabe
ismini taşıyan bazıları yaptıklarından dolayı
reddedilmeyi, teberri edilmeyi, sevilmemeyi hak
etmişlerdir. Bu niye sizi rahatsız ediyor? Kendi
vazgeçilmez prensibiniz gereği, biz hatalı bile olsak,
itiraz hakkınız yoktur ve hatta bir kat sevab almamız
gerekir!! Bir kat sevabı da istemiyoruz rahat bırakın,
en azından mazur görün yeter.
Seksen yıl Veliyyullah-i a'zam Aliyyel-Murtezaya
minberlerde, hutbelerde lanet okutturan ve bu işin Beni
Ümeyye arasında Sünnetini koyan, Ali gibi Ümmetin
icmayla seçtiği tek halifeye karşı İsyan bağrağı
kaldıran ve binlerce müslümanın kanının akıtılmasına
vesile olan ve önceden Resulullah tarafından azgın çete
ünvanını alan, Hucr b. Adiy ve arkadaşlarını suçsuz yere
şehid eden, Yezid gibi bir alçağı Ümmetin başına
musallat eden, hilafeti saltanata çeviren ve daha nice
ilklere imza atan Muaviye ve yandaşlarını bile ictihad
olgusuyla temize çıkarıp bir kat sevapla onurlandıran
Ehl-i Sünnet, neden başkaları bu zalimlere en ufak bir
eleştiride bunduklarında fırtınalar koparıyorlar?! Demek
Ali'ye, Ehli Beyt'e karşı her türlü zulüm, haksızlık,
düşmanlık, lanetin ve... mazereti oluyor ve ictihad
dairesine giriyor, ama başkalarına karşı hayır; öyle mi?!
Ya Rabbi tassup ve yanılgılardan sadece sana sığınıyor
ve sadece sana şikayet ediyoruz; sen her şeyi gören,
bilen ve yetensin.
İşte
bütün bunları dikkate alarak İslâm'ı ve Resulullah'ın
katıksız ve sahih sünnetini ancak sadakat ve
samimiyetlerini sonuna kadar devam ettiren sahâbeden,
özellikle, nice Kur'ân âyetlerinin ve yüzlerce Peygamber
hadisinin referansına mezhar olan ve hayatlarında zerre
kadar şâibe ve leke bulunmayan Peygamber'in Ehl-i
Beyti'nden ve onların başında Ehl-i Beyt'in babası olan
Hz. Ali'den almaktayız. Kaldı ki Ehl-i Sünnet
Peygamber'den "Ashabım gökteki yıldızlar gibidir;
hangisine uyarsanız hidayet bulursunuz" diye hadis
nakletmemişler midir? Ehl-i Beyt, özellikle Ehl-i
Beyt'in babası Hz. Ali ashaptan değil mi? Söz konusu
hadis gereği biz ashap içerisinden Hz. Ali ve
evlatlarına uymakta, dinimizi ve Peygamber sünnetini
onlardan öğrenmekteyiz. O halde bizim de hidayet üzere
olmamızı her kesin kabul etmesi gerekmez mi? Ama acaba
gerçekten öyle midir? Öyle ise neden Ehl-i Sünnet'in
dışında kalanlar bidat ehli olarak damgalanmaktadır?! Bu
açık bir çelişki ve çifte standart değil midir?
Evet
Aziz kardeşim, bizim derdimiz 14 asır sonra İslâm'ı ve
Peygamber sünnetini en sağlam ve şâibesiz kanaldan
öğrenmektir. Bunu tespit edebilmek için de söz konusu
insanların ne yaptıklarını nasıl yaşadıklarını İslâm'a
ve Resulullah'a ne kadar sadık kalıp kalmadıklarını
araştırmaktan başka bir çaremiz yoktur.
Elbette ortaya atılan iddialar ve ileriye sürülen
belgelerin ne kadar sağlam olup olmadığını araştırmak da
herkesin en doğal hakkıdır. Ancak deliller ve belgeler
de çürütülemediği müddetçe, bu delillere ve belgelere
dayanarak tavır ve hareketlerini düzenlemek isteyene de
kimsenin itiraz hakkı olmasa gerek.
Evet kardeşim, bize göre
tarihi gerçekleri inkar veya örtbas etmek kimseye bir
şey kazandırmayacağı gibi insanların da yanlış
yönlendirilmesi ve aziz İslâm'ı yanlış kanallardan
öğrenmelerinden başka bir sonuç doğurmaz. Bizce ortada
olan bir karaya aksi ispatlanmadığı müddetçe ısrarla ak
demenin anlamı yoktur.
12-
Yine aynı meşhur nakaratı tekrarlamış ve "Biz Ehl-i
Beyt'i sevmiyor muyuz?" diyorsunuz. Arkadaş biz Ehli
Beyti sevmiyorsunuz demiyoruz. Tabi ki Ehl-i Beyt
sevgisi çok önemlidir ve Risaletin ecridir Kur'an'ın
ayeti gereği (Şura 23) ve dinin temelidir Allah
Resulü'nün tabiriye. "Her şeyin bir temeli vardır,
İslam'ın temeli de beni ve Ehl-i Beyt'imi sevmektir."
(Kenz-ül Ummal, hadis: 34206, Ed-Dürr'ül Mensur (Suyuti),
C.7, S.350) Ve aslında gerçek ve kamil bir sevginin
insanı ittibaya da götürmesi gerektiğini izaha bile
gerek yoktur. Ama yine de bunları göz ardı etsek bile,
şunu bilmeliyiz ki Allah'ın Resulü bizden sevgiden öte
bir şey istemektedir. Evet sadece sevin demiyor, "Ehl-i
Beyt'e sarılın; onlara sarıldığınız müddetçe asla
dalâlete düşmezsiniz" buyuruyor. "Ehl-i Beyt'im
Nuh'un gemisine benzer; ona binen kurtulur; binmeyen
helak olur" buyuruyor. "Ehl-i Beyt'imi bedendeki
baş ve baştaki göz yerine koyun; bedensiz baş
olamayacağı gibi, gözsüz bir baş da yolunu bulamaz"
buyuruyor. Şimdi inandığınız bütün mukaddesata ant
vererek soruyorum sizden, bugün Sünnî kardeşlerimiz
Ehl-i Beyt'i bu hadislerin koyduğu yere koyuyor mu?
Evet diyorsanız, Bismillah kanıtlayın.
Benim
bildiğim Ehl-i Beyt'e sarılmak, onların gemisine binmek
ve onları bedendeki baş ve baştaki göz yerine koymak,
onları örnek ve önder edinmektir. Yanılıyorsam siz
düzeltin. Hayır, siz de aynı şeyi bu hadislerden
anlıyorsanız, o zaman gelin birlikte Ehl-i Sünnet'in
kaynaklarını karıştıralım. Düşünce ve uygulamalarını
inceleyelim. İster itikatta, ister fıkıhta, ister tefsir
ve hadiste ve... Ehl-i Sünnet Ehl-i Beyt'ten ne kadar
yararlanmış ve yararlanmaktadır acaba? Söz konusu
dalların bir tanesinde dahi "Bu konuda da bizim imâmımız
filan Ehl-i Beyt imâmıdır" diyebilir mi? Neden İmâm'ı
A'zam ve İmâm Malik'in direk ve diğer bir çok mezhep
imâmının dolaylı olarak üstadı sayılan İmâm Cafer-i
Sâdık'ın görüşlerinden hiçbir ilmihal ve fıkıh kitabında
bir eser bulamıyorsunuz? Bununla da kalmayıp dört
mezhebin dışında kalan mezhepler bid'at ehli diye
damgalanıyor! Yoksa Ehl-i Beyt başkalarıdır ve Ehl-i
Beyt yolu başka bir yoldur da biz mi yanılmışız?! Eğer
öyle ise söyleyin biz de doğru yolu bulalım aziz
kardeşim. Bizde ve bizim kaynaklarımızda olanların
gerçek Ehl-i Beyt yolu ve görüşleri olmadığını
düşünüyorsanız (ki bir çokları öyle iddia ediyor), o
halde Ehl-i Beyt'in gerçek yolunu ve düşüncelerini siz
belgeleriyle ortaya koyun da biz size uyalım. Hayır
sizde de böyle bir şey yoksa, o zaman da "Neden
herkesinki var da bir tek Ehl-i Beyt'inki yoktur?"
sorusuna cevap bulmalısınız. Neden siz sahip çıkmadınız
da, onları Şia gibi entrikacı ve yalancı (!!) gruplara
bıraktınız ki onların diline her türlü yalanı
uydursunlar!!!
Hayır
bunların hiç birisi değil, "Ehl-i Beyt'te ilim, irfan
namına Resullah'tan miras aldıkları bir şey yoktu ki biz
de alıp istifade edelim" derseniz, o da sizin
insafınıza kalmıştır.
Bu
bölümün sonunda size bazı rakamlar veriyorum; belki
merak eder de bunun neden böyle olduğunu araştırırsınız.
Eğer makul bir sebep bulursanız bize de iletin duacınız
olalım:
Küçük
yaştan Resulullah'ın elinde yetişen, vefat edinceye
kadar da ondan bir an ayrılmayan "Benim ilim şehrimin
kapısıdır" dediği Hz. Ali'den Ehl-i Sünnet kaynaklarının
naklettiği hadis sayısı 537'dir ki bunların da sadece
elli tanesi sahihtir diyorlar. Ancak Resulullah'ın
vefatından iki veya üç yıl önce (Hayber savaşından sonra)
müslüman olan Ebu Hureyre'den nakledilen hadis sayısı
5374'dür. Risâlet hanedanında yetişen Peygamber kızı,
bütün dünya kadınlarının efendisi Hz. Fâtıma'dan
nakledilen hadis sayısı 19, evet sadece ONDOKUZ olduğu
halde, Ümm-ül Mu'minin Âişe'den nakledilen hadis sayısı
2210'dur. Risâlet bağının gülleri, Peygamber omzunda
yetişen, cennet gençlerinin efendileri Hz. Hasan ve Hz.
Hüseyin'den nakledilen hadis sayısı el parmaklarını
aşmadığı halde, yaşta belki onlardan da küçük olan çocuk
sahabî Abdullah b. Ömer'den nakledilen hadis sayısı
2630'dur!!! Ehl-i Sünnet'te yazılan ilk hadis kitabı
olma özelliğini taşıyan İmâm Mâlik'in "El-Muvatta"
kitabında Hz. Ali'den hatta bir tane dahi hadis
nakledilmemiştir. Sahih-i Müslim gibi birinci derecede
yer alan bir Hadis kaynağında Hz. Hasan ve Hz.
Hüseyin'den bir tane dahi senetli hadis nakledilmemiştir.
Hz. Fâtıma'dan ise sadece bir tane (!!) hadis
nakledilmiştir.
13-
Sünnete ittibanın ne sakıncası var; Kur'an'a da, Ehl-i
Beyt'e de, Sünnete de hepsine uysak ne kaybederiz...
diyorsunuz.
Arkadaş bu sözleri bilinçli olarak mı söylüyorsunuz,
yoksa bilgisizliğinizden ve gafletinizden mi? İnşaallah
ki ikincisi olsun. Bu da yine önceden nasıl bir Caferi
olduğunuz ve Caferilik'ten ne kadar haberdar olduğunuz
yönünde iyi bir ip ucudur. Kardeşim bir tane Caferi
aliminin Sünneti reddettiğini gösterebilir misin? Ama
bütün mesele hangi sünneti kastettiğinizdedir. Eğer
Resulullah'tan sonra uydurulup uydurulup kitaplara
sızdırılan Sünneti kastediyorsan, şaibeli oldukları bir
çok Sünni alim tarafından bile itiraf edilen, Ebu
Hureyre (ki yukarıda da değindiğimiz gibi Ehl-i
Sünnet'in hadislerinin en çoğu bu zattan nakledilmiştir),
Semure b. Cündep, İmran b. Hattan, Zuhri, Busr b. Ertat,
Muaviye, Amr b. As, Mervan ve.. (ki Ali ve Ehl-i Beyt
düşmanlığıyla ün yapmışlardır), evet bunlar gibi şaibeli
ravilerden nakledilen Sünneti kastediyorsan evet böyle
sahte ve şaibelerle dolu bir "Sünnet"i asla kabul
etmiyoruz. Yine yukarıda yaptıklarından küçük bir
bölümünü naklettiğimiz kimselerin ne samimiyetini kabul
ediyoruz ne de naklettikleri hadisleri ve bununla
iftihar ediyoruz. Ama bir kısmının ismini yukarıda
naklettiğimiz gibi Resulullah ve Ehl-i Beyt'ine sadakat,
samimiyet ve bağlılıklarını sonuna kadar devam ettiren
kimselerin naklettiği sünneti tabi ki kabul ediyoruz.
Hepsinden önemlisi Resulullah'ın sünnetini birinci
derecede onun ilim ve irfanının varisleri olan, ilim
şehrinin kapıları konumunu taşıyan Ehl-i Beyt'inden
alıyoruz. Ve iddia ediyoruz ki Sünnet'i almak için
onlardan daha güvenilir, daha berrak ve şaibesiz bir
kanal ve kaynağı kimse gösteremez.
Kaldı
ki eğer gerçekten Sünnet sizin açınızdan o kadar önemli
ise, neden Halife olarak tanıyıp kutsadığınız
şahsiyetler hadisleri yaktılar? Neden hadis yazımı Ömer
b. Abdülaziz'in zamanına kadar yasaklandı? Hadis
naklinde ısrarcı davranan nice sahabiler kırbaçlandı,
sürgüne gönderildi veya hapsedildi?! Resulullah'ın
mübarek yüzene karşı küstahça "Bu adam sayıklıyor, Kurân
bize yeterlidir" denildi ve O Server-i Kainat'ın son
demlerinde bile mübarek kalbi incitildir?! Sünnet ehli
olmak bu mudur? Sünnetin sahibinin yüzüne, adeta
sünnetin bize lazım değil, Kur'an var o bize yeterdir?
demek mi sünnet ehli olmaktır?! Eğer sünnet size göre
önemliyse neden Ehl-i Beyt kanalıyla nakledilen hadisler
kitaplarınızda yok denecek kadar azdır? Ve bunun gibi
cevap bekleyen daha nice sorular... sorular...
14-
Bir Müslümanı sevmek günah değildir herhalde..."
diyorsunuz. Evet mu'min bir kimseyi sevmek günah değil,
hatta farzdır ve bunda kimsenin şüphesi yoktur, olamaz.
Ama Hz. Fatma'yı inciterek Allah'ı ve Resulü'nü
incitenleri sevmeği bizden beklemeyin. Zira bu bizzat
Allah ve Resulü'ne muhalefet sayılır. Hz. Ali'ye buğz
eden, yıllarca hutbelerinde ona ve evladına lanet
okutturanları, onunla savaşıp kanını akıtmak isteyenleri
ve kısacası ona buğz ve düşmanlık besleyenleri sevmeği
mi bizden bekliyorsunuz? Resulullah'ın şu hadislerini
hiç duymadınız mı?:
Hz.
Ali (a.s) diyor ki:
“Taneyi yaran ve mahlukatı yaratan Allah'a yemin olsun
ki; Allah'ın Rasûlü (s)'nün “Beni sadece mü'minlerin
seveceğine ve benden sadece münafıkların nefret
edeceğine” dair sözü var!”
Bu
hadis, Süleyman b. Mihrân el-A'meş kanalıyla Abdurrazzâq,
İbn Ebî Şeybe (9130.htm), Ahmed (I,84,95, 128 ve
el-Fedâil'de), Müslim (îmân,131), Tirmizî (menâqıb,21),
müellif (îmân,19,20), İbn Mâce, (muqaddime, 11), Hâkim
(el-Ma'rife:180), İbn Ebî Âsım, el-Humeydî, Ebû Ya'lâ,
İbn Hıbbân, Ebû Hâtim, Bezzâr, İbn Mende, Hatîb
el-Bağdâdî, Sibt b. el-Cevzî, İbn Meğâzilî vb. rivâyet
ediyor. (el-Emînî, III,183~185; Nâşir,101)
Bu
hadisin bütün ravileri gayet siqa (güvenilir kimseler).
Üstelik hepsi Buhârî ile Müslim'in ortak râvîlerinden.
Dolayısıyla hadisin isnadı Buhârî ile Müslim'in
şartlarına göre sahih. Hadis, ayrıca Âsım kanalıyla İbn
Ebî Şeybe (9131.htm) tarafından sahih isnadla da rivayet
ediliyor.
Bu
hadis başka senetlerle de cüzi farklarla Hz. Aliden
nakledilmiştir.
Ayrıca bir çok Sahabi: “Biz münafık olanları Ali'ye olan
buğz ve nefretlerinden tanırdık!” diyorlardı; işte
bunlardan bazıları:
1.
Ebû Saîd el-Hudrî : Sözünü Tirmizî (menâqıb,21),
el-Cezerî, İbn Merdeveyh, Ebû Nuaym vb. rivâyet ediyor.
(el-Emînî,III,182)
2.
Ebû Zerr el-Ğıfârî : Hâkim (III,129), Hatîb el-Bağdâdî
ve el-Cezerî rivâyet ediyor. (el-Emînî,III,182)
3.
Câbir b. Abdillâh : Ahmed (el-Menâqıb'da), Taberânî ve
Bezzâr rivâyet ediyor. (İbn Abdilberr,III,46;
el-Emînî,III,182)
4.
Ebû Saîd Muhammed b. Heysem : el-Cezerî rivâyet ediyor.
(el-Emînî,III,183)
5.
Ebud-Derdâ : Sibt b. el-Cevzî yer veriyor.(el-Emînî,III,183)
6.
Abdullâh b. Abbâs : Hatîb el-Bağdâdî (Târîhu Bağdâd:III,
153) rivâyet ediyor.
7.
Abdullâh b. Mesûd : İbn Murdeveyh rivâyet ediyor.
“Ali'yi sadece mü'minler sever, ondan sadece münafıklar
nefret eder” mealli hadis; Ümmü Seleme annemiz, İbn
Abbâs, Ebû Zerr el-Ğıfârî, Imrân b. Husayn ve Abdullâh
b. Hantab'dan da rivâyet edilmiştir
Bu üç
hadisin isnadı zayıf olsa da, İmam Ali'den gelen hadisin
isnadının sahih olduğunda hiç şüphe yok. İbn Abdilberr
“Sahâbeden bir grup bu hadisi rivâyet etmiştir.” derken
İbn Ebil-Hadîd ise şunları söylüyor: “Bu hak bir sözdür;
çünkü iman ile Ali'ye (a.s) nefret bir kalpte barınamaz!...
Kısacası bu haber sahih hadislerin bulunduğu kaynaklarda
rivâyet ediliyor.”, “Hadis alimlerince kendisinde kuşku
olmayan sahih haberler, Peygamber (s.a.a)'in Ali için bu
sözü söylediği noktasında ittifak ediyor.”
İmam
Ali'nin fazileti hakkında sadece üç sahih hadisin
varlığını kabul eden İbn Hazm bile bunu o üç hadisin
içine kattıktan sonra artık düşünmeye hacet var mı!?
15- Yazınızın sonlarına
doğru bizi öğütleyerek " Sizden istediğim hiç olmazsa
kendi kaynaklarınızı güzelce, düşünerek okuyun. Mesela
Buhar'ül Envar.. Her fırsatta kaynak gösteriyorsunuz.
Aranızda okuyan var mı?" diyorsunuz. Tavsiye ve
öğüdünden dolayı teşekkür etmekle birlikte aynı şeyi ben
size söylemek istiyorum. Evvela okuyup okumadığımız
hakkında daha önce açıklama yapmıştım. Saniyen siz
kendiniz Kütüb-i Sitte'yi özellikle üzerine asla toz
kondurmadığınız Buhari ve Müslim'i mesela bir kere olsun
dikkatle okudunuz mu? Eğer okuduysanız mesela örnek
olarak şu hadislere hiç rastladınız mı? Rastladıysanız
gerçekten onlar hakkında ne düşündüğünüzü merak ediyorum:
Sünni kaynaklarda sayısı
elliyi geçen bir çok sahabiden (ki bunların başında 1.
Halife Ebubekir gelmektedir) bahsedilmektedir ki, bunlar
cahiliyet zamanında kendi akıllarıyla bir çok doğruyu
kavramışlardı. Bu yüzden de puta tapmaz, puta kesilen
etten yemez, şarap içmez, zina etmez ve daha sonra
İslam'da da haram kılınan şeylerden kaçınıyorlardı ve
kısacası Hanif dinine amel etmekteydiler. Ama ne
hikmetse bu kaynaklar Allah Resulü'ne gelince,
peygamberlik öncesi (cahiliyet zamanında) Resulullah'ın
bu saydıklarımızdan en azından bir kısmına (haşa)
mübtela olduğunu nakletmektedirler. Bu konuda da bir çok
örnek verilebilir ki biz sadece iki tanesini nakletmekle
yetineceğiz:
1) Buhari başta olmak
üzere bir çok kaynakta Abdullah b. Ömer ve bazı diğer
ravilerden şöyle nakledilmektedir: "Allah Resulü, henüz
kendisine vahiy gelmediği (Peygamber olmadığı) sıralarda,
bir gün Beldeh dağının eteklerinde, Zeyd İbn-i Amr İbn-i
Nüfeyl ile karşılaştı. Orada bir sofra açarak onu,
içinde et de bulunan yemeğe davet etti. Zeyd o eti
yemekten çekinip Resulullah'a şöyle dedi: "Ben sizin
putlarınıza kestiğiniz etlerden yemem. Ben ancak
Allah'ın ismi anılarak kesilen etlerden yerim." Bir
diğer rivayette şu şekilde nakledilmiştir: "Resulullah,
Ebu Süfyan b. Hars ile birlikte o etten yiyorlardı.
Onlar, Zeyd'i de yedikleri etten yemesi için sofraya
davet ettiler; ama o şu cevabı verdi: "Kardeşimin oğlu,
ben putlar adına kesilen etten yemem." Hadisi rivayet
eden şöyle ilave ediyor: "Artık o günden itibaren
Resulullah da peygamberliğe seçilinceye kadar, putlar
adına kesilen etlerden yemedi!"
(Bu olayı nakleden bazı
Sünni kaynaklar: Sahih-i Buharî, C.7, Putlar adına
kesilen Bâbı, C.5, Zeyd İbn-i Amr İbn-i Nüfeyl Hadisi
Bâbı, Müsned-i Ahmed b. Hanbel, C.1, 189, El-İstiâb (İbn-i
Abd-il Birr), C.2, S.4, El-Ağânî (Ebulferec İsfahanî),
C.3, S.120)
Gördüğünüz gibi, bu
rivayetlere göre Allah Resulü (s.a.a) de cahiliyet
zamanında başkaları gibi put sahibiydi; hayvanlarını
onlar adına kesiyor ve onlardan yiyordu. (Zeyd'in
Resulullah'a hitaben söylediği "Sizin putlarınız adına
kestiğiniz..." cümlesi bunu açıkça ortaya koyuyor.) Ama
Zeyd'in bu hareketini görünce (haşa) gaflet uykusundan
uyanıp artık bunlardan kaçınmaya karar veriyor!! Şimdi
bu rivayetlere göre hangisi daha üstündür, (en azından
cahiliyet zamanında) Zeyd mi, Resulullah mı?! Karar
sizin.
2) Sahih-i Müslim ve diğer
bir çok kaynağa göre Allah Resulü'nün aziz baba ve
annesi de müşrik ve putperest idiler ve öyle de ölüp
gitmişlerdir!! İşte rivayeti (ya da size göre hadisi
şerifi!):
Bir gün bir kişi (İslam
öncesi ölen babasının durumunu merak ederek Resulullah'a
dedi ki: "Ya Resulallah, benim babam nerededir?" Allah
Resulü "Ateştedir" buyurdu. Adam ayrılıp gidince,
arkasından çağırıp ona şöyle buyurdu: "Benim babam da,
senin baban da ateştedirler."
(Sahih-i Müslim, C.1, İman
Kitabı, "Küfür Üzere Ölen ateştedir" Babı, Sünen-i İbn-i
Mace, C.1, Hadis: 1572, Sünen-i Ebi Davud, C.2,S.532)
Bir başka rivayette Ebu
Hureyre şöyle nakletmektedir: "Peygamber annesinin
mezarını ziyaret edip ağladı ve etrafındakileri de
ağlattı; sonra şöyle buyurdu: "Ben Rabbim'den anneme
mağfiret dilemek için izin istedim, ama izin vermedi.
Ardından, kabrini ziyaret etmek için izin istedim; buna
izin verdi. Siz de kabirleri ziyaret edin; zira bu ölümü
hatırlatır."
(Sahih-i Müslim, C.3,
Cenazeler Kitabı, "Resulullah'ın annesinin kabrini
ziyaret için izin istemesi" Babı, Sünen-i Ebi Davud,
C.2, S.195)
İşte onlarca insanın
Cahliyet zamanında Hanif dinine amel ettiğini söyleyen
Sünni kaynaklar, nedense Allah Resulü ve baba-annesine
gelince onları putperest, müşrik olarak tanıtmakta ve
cehenneme sokmaktadır!!!
3) Bu nakledeceğimiz
rivayet gerçi Buhari ve Müslim'de nakledilmemiştir. Ama
mevzuyla alakalı olduğu için Müsned-i Ahmet'ten naklen
burada vermeği uygun görüyoruz. Önce bir soruyla
başlayalım: Acaba Resulullah cahiliyet zamanında şarap
da içiyor muydu? Aşağıda nakledeceğimiz olay, Allah
Resululü'nün değil sadece Cahiliyet zamanında şarap
içmesi, hatta peygamberliğe seçildikten sonra bile,
sadece Mekke'de değil Medine de bile, yani şarabın
haramlığını açıkça ilan eden vahiy ininceye kadar, (haşa)
içtiğini ortaya koyuyor. Aşağıda nakledeceğimiz
rivayetten biz bunu anlıyoruz; eğer biz yanılıyorsak,
siz düzeltin. Ahmed b. Hanbel kendi Müsned'inde şöyle
naklediyor:
Nafi İbn-i Kisan kendi
babasından şöyle naklediyor: "Ben Resulullah'ın
zamanında şarap ticareti yapıyordum. Bir defasında,
Medine'de satmak için Şam'dan birkaç fıçı şarap getirdim.
Resulullah'ın huzuruna varıp "Ya Resulallah, senin için
kaliteli-güzel bir şarap getirmişim.(Eteytuke bi-şerabin
ceyyidin)" Allah Resulü bana şu cevabı verdi: "Ey Kisân,
sen gittikten sonra şarap haram kılındı!!" (Müsned-i
Ahmed b. Hanbel, C.4, S.335)
Şimdi aziz kardeşlerim,
başkası değil, siz kendinizi bir dikkate alın. Eğer siz
bir kimseyle, şöyle birkaç günlüğüne de olsa ahbablık
yapsanız, onun alışkanlıklarından, nelerden hoşlanıp
hoşlanmadığından haberdar olmaz mısınız? Böyle bir
kimseye, bir hediye alıp götürmek isterseniz, onun
hoşlanmadığı veya asla kullanmadığı bir şeyi alıp
götürür müsünüz? Mesela sigara kullanmayan bir kimseye,
sigara hediye etmenin bir mantığı var mı? Bu ona hakaret
sayılmaz mı? Şimdi eğer Resulullah şarap içmiyorduysa,
uzun zaman Allah Resulü'yle birlikte Medine'de bulunan
Kisân'ın, bundan bihaber kalması mümkün mü? Kaldı ki
eğer öyle bir şey olsaydı bile, Allah Resülü ona Şarab
sen gittikten sonra haram kılındı." deme yerine, re'sen
"Ben bunu kullanmıyorum." demesi daha mantıklı olmaz
mıydı?"
Görüldüğü gibi bu
rivayetten, sadece cahiliyet zamanı değil, Allah
Resulü'nün (haşa), Peygamber olduktan sonra da bir
müddet, Medine döneminde bile (şarabın haramlığı ilan
edilinceye kadar), şarap kullandığı sonucu ortaya
çıkıyor!
4) Sahih-i Buhari ve
Sahih-i Müslim'e göre Allah Resulü bazen Kur'an'ı
unutuyor ve başkalarının vasıtasıyla hatırlıyordu: İşte
hadis(!):
Hişam Ümm-ül Muninin
Aişe'den şöyle naklediyor: " Bir gün Peygamber (s.a.a)
mescitte Kur'an okuyan birisinin sesini duyunca şöyle
buyurdu: "Allah ona rahmet etsin, unuttuğum ve filan
filan surelerden iskat ettiğim filan filan ayetleri bana
hatırlattı!!"
(Sahih-i Buhari, C.8,
Dualar Kitabı, "Allah'ın 'Onlara salat eyle' sözü" Babı,
Sahih-i Buhari, C.3, Şahitlikler Kitabı, Kör kimsenin
şahitliği ve nikahı" Babı, Sahih-i Buhari, C.6,
Kur'an'ın Faziletleri Kitabı, Kur'an'ı unutma Babı,
Sahih-i Müslim, C.2, Kur'an'ın Faziletleri Kitabı, "Kur'an'ı
unutmamaya dair emir ve 'Unuttum' demenin keraheti" Babı)
Ne ilginçtir ki Müslim bu
hadisi "Kur'an'ı unuttum demenin keraheti" isimli bir
babda naklediyor. Önce Resulullah'tan "Müslümanlardan
birisinin, filan sureyi unuttum, filan ayeti unuttum
demesi ne kadar kötü bir şeydir!" sözünü naklediyor;
ardından da aynı Peygamber'in "Allah Rahmet etsin ona
Filan, filan Sureden, filan, filan ayetleri unutmuştum,
hatırlattı bana" dediğini naklediyor. Yani aynı
Peygamberin kendisi, kendi dediğinin tersini yapıyor!!
Bir de sormak lazım, ya o
adam bu ayetleri Peygamber'e hatırlatmasaydı ne olacaktı?!
O ayetlerin yeri Kur'an'da boş kalmayacak mıydı? Sonra
bu ayetleri unutabilen Peygamber'in başkalarını
unutmadığı nereden belli?! Oysa Allah-u Teala Kur'an'da
Resulü'ne açıkça "Biz sana kıraat edeceğiz ve sen
unutmayacaksın" (A'la 6) buyurmaktadır. Evet o sizin
doğruluk ölçüsü olarak tanıttığınız ve adına "Sahih"
dediğiniz kitapların nakilleri, o da Allah'ın kitabının
buyruğu, elinizi vicdanınıza koyarak karar verin.
5) Bir kısım Sünni
rivayetlerden anlaşılan şu ki (haşa) şeytan Allah
Reslü'nden değil, Ömer b. Hattap'tan korkuyordu!! "Bunu
da nereden çıkarıyorsunuz?" diye yine hemen itiraza
kalkışmayın; vereceğimiz belgelere dikkat edin; eğer
haksız isek, o zaman istediğinizi söyleyebilirsiniz;
işte size birkaç örnek:
Urve b. Zübeyr, Ümm-ül
Mu'minin Aişe'den şöyle nakletmektedir: "Resulullah (ile
birlikte) otururken, birden bir gürültü-kargaşa ve
çocukların sesini duyduk. Resulullah ayağa kalktı ve
etrafına çocukların toplandığı Habeşi bir kadının şarkı
söylediğini (gördü). Resulullah bana hitaben "Ey Aişe,
gel de seyret." buyurdu. Ben gelip yanağımı
Resulullah'ın omzuna koyup, onu seyretmeğe başladım. (Biraz
geçtikten sonra) Resulullah, "Acaba doydun mu? Acaba
doydun mu?" diye soruyordu. Ben de her defasında ona "Hayır"
cevabı veriyordum ki Resulullah'ın yanında, nasıl bir
yere sahip olduğumu anlayayım! İşte o sırada aniden Ömer
çıkageldi. Bunu gören insanlar, o cariyenin etrafından
dağıldılar. Bunun üzerine Allah Resulü şöyle buyurdu:
"Ben insanlar ve cinlerden olan bütün şeytanların
Ömer'den kaçtığını görüyorum!!" (Sünen-i Tirmizi, C.5,
Ömer'in Menkıbeleri Bâbı, Hadis: 3774)
Evet Peygamber orada
saatlerce bulunmasına rağmen, şeytan ondan kaçmıyor!!
Ama Ömer gelince kaçacak delik arıyor!! Fe-Subhanellah!!
6) Sahih-i Buharî ve
Sahih-i Müslim'de Ebu Hureyre'den şöyle rivayet
edilmektedir: Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: "Allah'ım,
Muhammed de bir beşerdir; her beşer (insan) gazaplandığı
gibi o da gazaplanır; ben seninle ahitleşmişim ve sen
asla ahdini bozacak değilsin. Eğer ben (gazaplandığım
zaman) bir kula (haksız yere) eziyet eder veya ona küfür
eder veya lanet eder ya da kırbaçlarsam, bütün bunları o
kul için bir keffaret ve sana yakınlaşma vesilesi kıl!"
(Sahih-i Buhari, C.4,
Dualar Kitabı, Peygamber'in "Ben eziyet edersem..." Babı.
Sahih-i Müslim, C.4, Birr Ve İyilik Kitabı, Hak Etmediği
Halde Peygamber'in Bir Kimseyi Lanetlemesi Bâbı)
Bu rivayetlerden açık bir
şekilde anlaşılan şey şudur ki, (haşa, sümme haşa) Allah
Resulü de diğer insanlar gibi gazaplandığı zaman, bazen
haksız yere birilerine eziyet ediyor veya lanetliyor,
küfür ediyor veya kırbaçlıyordu!! Bunu masum olarak
kabul edilen Peygamber'e yakıştırmak mümkün mü? Allah
Resulü'nün (s.a.a) kendisi insanları lanet etmekten,
küfür bazlıktan, insanlara eziyet etmekten nehyetmemiş
midir? Kendi nehyettiği bir şeyde, insanlara örnek
olması gerektiği halde, nasıl kendisi böyle çirkin bir
şeye teşebbüs edebilir?! O yüceler yücesi, defalarca
"Ben rahmet olarak seçildim, lanetçi olarak değil."
buyurmamış mıdır?
7) Yine Buhari ve
Müslim'de "Ledüd Hadisi" diye meşhur olan bir rivayet
nakledilmektedir ki rivayetin değişik nakillerini
dikkate alarak, olayı şöyle özetleyebiliriz: "Resulullah'ın
hayatının son günlerinde, hastalığı iyice ağırlaştığı
bir sırada, Resulullah'ın hanımları veya ashabından
bazısının tavsiyesiyle, sancılanan kimselere verilen acı
bir ilacı, Allah Resulü'nün ağzına döküyorlar.
Resulullah uyandığında ağzının acılığını hissedince,
yemin ederek orada bulunan herkesin ağzına aynı ilaçtan
dökülmesini emrediyor; amcası Abbas hariç (çünkü o bu
işe müdahale etmemişti). Meclistekiler bu işte bir art
niyetlerinin olmadığını beyan ediyorlarsa da nafile; bir
kere Resulullah bu işin yapılması gerektiğine dair and
içmiştir. Böylece oradakilerin hepsinin ağzına birer
birer ilaçtan dökülüyor! Hatta Resulullah'ın
hanımlarından birisi (Meymune), ısrarla oruç olduğunu
söylüyor; fakat Resulullah and içmiştir diye onun da
sözünü dinlemeyerek ağzına ilaç dökülüyor!"
(Sahih-i Buhari, Tıp
kitabı, Ledüd Bâbı, Sahih-i Müslim, Selam Kitabı, Ledüd
ile Tedavinin Mekruhluğu Bâbı, Müsned-i Ahmed b. Hanbel,
C.6, S.118, Sünen-i Tirmizi, C. 3, S. 265 Ve...)
Şimdi ey vicdan sahipleri,
size böyle bir muamele yapılırsa, karşılığında siz böyle
bir tepki içerisine girer misiniz ki rahmet Peygamberi
ve (Kur'an'ın tabiriyle) en yüce ahlaka sahip olan
Allah'ın Habib'i girsin?! Evvela ortada bir suç veya en
azından bir art niyet yoktu ki oradakiler böyle bir
cezayı hak etmiş olsunlar. Suçlu bile olsalar, kendisine
en kötü muameleleri yapan kimseleri affeden rahmet
Peygamberi, kendi ashap ve zevcelerine, bazılarının oruç
olmalarına da aldırmadan, böyle davranabilir mi?!
8)
Buhari ve Müslim gibi bir çok muteber bilinen kaynakta
nakledilen ve İmam Suyuti tarafından mütevatir hadisler
silsilesinde zikredilen bir rivayette, açık bir şekilde
Hz. Adem, Allah'a isyan sayılan gerçek bir günah
işlemekle, Hz. İbrahim (a.s), günah olan bazı yalanları
söylemekle, Hz. Nuh (a.s), haksız bir duada bulunmakla,
Hz. Musa (a.s), Allah emretmediği halde bir insan
öldürmekle (cinayet işlemekle) suçlanarak, şefaat etme
liyakatine sahip olmadıkları bizzat bu peygamberlerin
kendi dilinden nakledilmektedir!! Oysa aynı kaynaklar
Peygamberlerin dışında bir çok kimsenin bile şefaat
edeceklerini açık bir şekilde nakletmektedirler. Şimdi
rivayetin metnini dinleyin:
Ebu
Hureyre Resul-i Ekrem'den (s.a.a) şöyle rivayet
etmektedir:
"Ben
kıyamet günü insanların efendisiyim. Biliyor musunuz bu
nedendir? Allah kıyamet günü öncekileri ve sonrakileri
bir alanda toplar. O gün ki davetçi, onlara sesini
duyurur. Göz onları -yayıldıkları- yerlere kadar görür.
Güneş alçalır, insanların taşımaya güçleri yetmeyecek
kadar bir gam, sıkıntı sarar. İnsanların bazısı bazısına:
"İçinde bulunduğumuz durumu ve başımıza geleni görmüyor
musunuz? Size Rabbiniz katında şefaat edecek birisine
bakmaz mısınız?" derler.
"İnsanların
bazısı, bazısına Adem'e gidin derler. Onlar da Adem'e
gelirler: "Ey Adem, sen insanların babasısın; Allah seni
kendi elleriyle yarattı, sana ruhundan üfledi ve
meleklerin sana secde etmesini emretti. Rabbinin katında
bize şefaat et. İçinde bulunduğumuz durumu ve başımıza
geleni görmüyor musun?" derler. Adem der ki: "Rabbim
bugün öyle bir gazaba gelmiştir ki, O ne bundan önce
böyle bir gazaba gelmiş ve ne de bundan sonra benzeri
bir gazaba gelmeyecektir. O beni ağaçtan yemekten men
etti, ben ona asi oldum ve o ağaçtan yedim.
Nuh'a
gelirler: "Ey Nuh, sen peygamberlerin (tufandan sonra)
yere (dünyaya) gönderilen ilkisin. Allah seni çok
şükreden biri olarak adlandırdı. Rabbinin katında bize
şefaat et. İçinde bulunduğumuz durumu ve başımıza geleni
görmüyor musun?" derler. (Nuh) der ki: "Rabbim bu gün
öyle bir gazaba gelmiştir ki, o ne bundan önce böyle bir
gazaba gelmiş ve ne de bundan sonra böyle bir gazaba
gelmeyecektir. Benim bir tek duam vardır, onu da
kavmimin aleyhine yaptım. Nefsim, nefsim, İbrahim'e
gidiniz."
İbrahim'e gelirler, derler ki: "Sen Allah'ın Nebisi ve
yeryüzündeki Halili'sin. Rabbine bizim için Şefaatte
bulun. İçinde bulunduğumuz durumu ve başımıza geleni
görmüyor musun?" derler. İbrahim onlara der ki: "Benim
Rabbim, bu gün öyle bir gazaba gelmiştir ki, o ne bundan
önce böyle bir gazaba gelmiş ve ne de bundan sonra böyle
bir gazaba gelmeyecektir. (Dünyada) söylemiş olduğu
yalancıklarını zikreder. Nefsim, nefsim!... Benden
başkasına didin, Musa'ya gidiniz."
Musa'ya gelirler: "Ey
Musa, sen Allah'ın Resulü'sün; Allah seni rısaletleri
ile ve senle konuşmakla seni faziletli kıldı. Rabbine
bizim için şefaatte bulun; içinde bulunduğumuz ve
başımıza geleni görmüyor musun?" derler. Musa onlara der
ki: "Rabbim, bu gün öyle bir gazaba gelmiş tir ki, O ne
bundan önce böyle bir gazaba gelmiş ve ne de bundan
sonra böyle bir gazaba gelmeyecektir. Ben öldürülmesi
emredilmeyen birisini öldürdüm. Nefsim, nefsim!...
İsa'ya gidiniz." İsa'ya giderler. Derler ki: "Ey İsa,
sen Allah'ın Resulü'sün; beşikteyken insanlara konuştun.
Sen, O'ndan bir sözsün. Meryem'e o sözü ilka etti. Sen
ondan bir "ruh"sun. Rabbine bizim için şefaatte bulun".
İsa (a.s) onlara der ki: "Rabbim, bugün öyle bir gazaba
gelmiş tir ki, o ne bundan önce böyle bir gazaba gelmiş
ve ne de bundan sonra böyle bir gazaba gelmeyecektir. (O
hiç günahlarından söz etmedi.) Nefsim, nefsim!.. Benden
başkasına gidin, Muhammed'e (s.a.a) gidiniz."
(Sahih-i
Buhari, C.6, Beni İsrail suresinin tefsiri, Sahih-i
Müslim, C.1, Kitab-ül İman, Mütevatir Hadisler (Suyuti),
111. Hadis)
9)
Buhari ve Müslim'de Ebu Hureyre'nin bir diğer rivayeti;
Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurdu: "Ölüm meleği (Azrail)
(a.s), (Allah tarafından) Musa'nın yanına gönderildi (ki
onun canını alsın. Musa (bu durumu sezince) tokat atarak
onun gözünü kör etti. Azrail (a.s) Rabbine dönerek, "Beni
öyle bir kulun yanına göndermişsin ki, ölmek istemiyor"
dedi. Allah gözünü ona iade etti ve şöyle buyurdu: "Dön
ve ona de ki, elini bir sığırın sırtına koysun; elini
altında yer ala her kıla karşılık bir yıl ömrünü
uzatacağım. (Azrail dönüp bunu Musa'ya söyleyince, şöyle
dedi: "Ey Rabbim, bütün bunların ardından ne olacak?
Cevap geldi: "Ölüm!" İşte o zaman "O halde şimdi
istiyorum ölümümü" dedi ve Allah'tan kendisini Beyt-ül
Mukaddese yaklaştırıp orada canının alınmasını istedi...
O zamana kadar, Azrail canları açık bir şekilde almaya
geliyordu. Ama Musa'ya gelip de tokadı yiyerek kör
olduktan sonra, artık gizli bir şekilde (canları almaya)
gelmeğe başladı!!"
(Sahih-i
Buhari, C.2, Cenazeler Kitabı, Mukaddes Yerde Gömülmeği
İsteyen Kimse Babı, Sahih-i Müslim, C.7, Musa'nın
Faziletleri Babı, Müsned-i ahmed b. Hanbel, C.2, S.533,
Müstedrek-üs Sahihayn, C.2, S.578)
10)
Yine aynı Sahihler şöyle rivayet etmişlerdir Allah
Resulü'nden (s.a.a): "Bir karınca, peygamberlerden
birisinin ayağını ısırdı. O peygamber de (öyle bir)
rahatsız oldu ki emrederek karıncaların yuvasını tümden
yaktırdı!! Bu sırada Allah-u Teala ona şöyle vahyetti: "Ayağını
bir karınca ısırdı diye, Allah'ı tesbih eden bir ümmeti
mi yakıyorsun?!" Tirmizi'nin nakline göre bu Peygamber
Hz. Musa imiş!!
(Sahih-i
Buhari, C.4, Cihad ve Seyr Kitabı, Sahih-i Müslim, C.7,
Canlıları Yakma Kitabı, Karıncanın yakılmasından Nehy
Babı, İrşad-üs Sari, C.6, 114, Feth-ül Bari, C.7, S.168)
Bir
çok rivayette de Allah'ın en seçkin kulları olan
Peygamberler hakkında öyle şeyler nakledilmiştir ki
onları normal bir insana atfetmekten insan haya ediyor;
işte sizin doğruluk ölçüsü olarak göstermeğe
çalıştığınız Buhari ve Müslim'de nakledilen bu
hadislerden (!) bir kaç örnek:
11) Ebu Hureyre Allah'ın
Resulü'nden şöyle rivayet eder; buyurdu: "Musa (a.s)
hayalı ve mahcup birisiydi; öyle ki bedenini kimsenin
göremeyeceği şekilde örterdi. Bilahare Beni İsrail'den
bazıları bu durumdan istifadeyle O'na eziyet maksadıyla
şöyle dediler: "Mutlaka o (Musa), bunu cildinde, baras
olduğu veya fıtık-hadım olduğu için yapıyor." Allah-u
Teala Musa'yı ona isnad ettikleri bu ithamdan kurtarmak
istedi. Bir gün Musa, tek başına bir yerde elbiselerini
çıkarıp taşın üzerine koydu ve gusül etmeğe başladı.
Gusülde bittikten sonra, elbisesini almaya geldiğinde,
taş elbiseyi alarak kaçmaya başladı. Musa asasını alarak
taşın peşine düştü. O taşı kovalarken "Ey taş elbisemi
ver; ey taş elbisemi ver" diye sesleniyordu. Bu esnada
Musa, aniden Beni İsrail'in ileri gelenlerinden bir
grubun yanına vardı. Onlar çıplak bedenle Musa'yla
karşılaşınca, onu Allah'ın yarattığı en güzel şekilde
gördüler (ve hiçbir kusurunun olmadığını anladılar).
Böylece Allah, onu Beni İsrail'in ithamından kurtarmış
oldu. İşte orada taş durdu ve Musa elbiselerini alıp
giydi. Ardından (o kızgınlık haliyle) asasıyla taşa
vurmaya başladı. Allah'a and olsun ki taşın üzerine üç,
dört veya beş darbe izi belli oluyordu!! İşte Allah-u
Teala'nın Kur'an'da "Ey iman edenler Musa'ya eziyet
edenler gibi olmayın ki Allah onu onların söylediği
ithamdan uzaklaştırdı ve O (Musa) Allah indinde şeref ve
haysiyet sahibiydi" ayetinde bunu demek istiyor!!"
(Sahih-i
Buhari, C.1, Gusül Kitabı, Yalnız Bir Yerde Çıplak
Gusledenin Babı, Sahih-i Müslim, C.1, Yalnız Bir Yerde
Çıplak Gusletmenin Cevazı Babı)
12)
Ebu Hureyre Bir diğer rivayetinde Resulullah'tan şöyle
naklediyor: "Bir gece Hz. Süleyman şöyle dedi: Allah'a
and olsun ki bu gece, 100 veya 99 eşimle ilişki de
bulunacağım (!!) ki her biri Allah yolunda cihad edecek
bir mücahid doğursun!" Yanında bulunan bir melek, ona
dedi ki: "Söyle inşaallah." Ama Süleyman (a.s) inşaallah
demedi. Bu yüzden de o kadınlardan bir tanesi hariç hiç
birsi hamile kalmadı; o da tam insan olmayan bir parça
et doğurdu." Ardından Resulullah şöyle ekledi:"
Muhammed'in nefsini elinde tutan (Allah'a) and olsun ki
eğer "İnşaallah" deseydi, her birisi Allah yolunda cihad
edecek bir savaşçı doğururdu."
(Sahih-i Buhari, C.4, Ciha
Kitabı, Cihad için evlat isteyen Babı, Sahih-i Müslim,
C.5, Kitab-ül İman, Bab-ül İstişna)
Evet,
"Neden kendi kaynaklarınızı okumuyorsunuz?" şeklindeki
sözünüz bizi bunları yazmaya mecbur kıldı. İnşaallah
biraz olsun aydınlanıp akletmenize ve bundan sonra rast
gele onu bunu suçlamamanıza ve işi hepten müteahhide
bırakmamanıza vesile olur.
Sonra
sen muhterem kardeşim, önceden Caferi olduğunu iddia
ediyorsun. Eğer doğru ise bize Bihar-ül Envar'ı okumayı
öğütleyen kimsenin kendisi onu okumuş olmalı ki
çarpıklıkları kendisi gözleriyle görüp gafletten uyanmış
olsun ve başkalarını da uyandırsın. 110 ciltlik bu dev
eseri okuyup tahlil etmiş isen vallahi tek kelimede
helal olsun derim sana! Kaldı ki Bihar-ül Envar'ı okumuş
olsaydın, dönüp de Ehl-i Beyt İmamlarının halifeler
hakkında tek kelime olumsuz söz söylemedikleri
iddiasında bulunmaman gerekirdi. Zira bu konuda o
kaynakta onlarca örnek mevcuttur!
16-
Son olarak yazdığın "Allah, bizi bize bırakmasın"
şeklindeki duanıza can u gönülden binlerce kere amin
diyor ve ekliyorum: Allah, bize basiret versin; akıl
nimetinden hakkıyla istifade edebilmeyi ve nefsimizin
esaretinden kurtulabilmeyi nasip buyursun. Amin!
|