 |
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİH
PEYGAMBERLERİN MASUMUMLUĞUNU
İSPAT EDEN KUR'ÂNÎ DELİLLER
Soru-15: Peygamberlerin
masumluğuna acaba Kur'ân'dan delil göstermek mümkün müdür?
Lütfen bu konuda bize geniş bilgi verin...
Cevap-15: İleride
İnşaallah bu kunuda geniş ve detaylı bilgiler vermeğe
çalışacağız. Ancak şimdilik Merhum Allâme Tabâtabâî'nin konu
hakkında yazdığı bir yazıyı huzurunuza takdim ediyoruz. Merhum
Allame Meşhur "El-Mizân" tefsirinde bu konuda şöyle yazıyor:
Peygamberlerin sahip oldukları ismet (kusursuzluk) niteliği üç
kısma ayrılır:
a)-Vahyi alırken yanılmama
b)-Tebliğ ve elçilik görevini yerine getirirken yanlış yapmama
c)-Günah işlememe (günahlara karşı korunmuş olma). Günah
kulluğun saygınlığını lekeleyen ve efendiye muhalefet anlamına
gelen her türlü kusur demektir. Yani kulluğa ters düşen söz ve
davranış demektir. İsmet niteliği ile, masum olan insanın
içinde yer alıp da onu câiz olmayan yanılma ve günahlara karşı
koruyan bir özelliği kastediyoruz.
Günah
kavramının kapsamına girmeyen ve vahyi algılama vb. tebliğ
etme ile ilgisi bulunmayan, diğer bir ifadeyle vahyi algılama,
onu tebliğ etme ve onunla amel etme konusunun kapsamının
dışında olan, sözgelimi insanın dış alemi algılama ve kavrama,
ya da kimi bilimsel değerlendirmelerde yanılgıya düşmesi,
varoluşsal olguları yapıcılık-bozgunculuk, yarar-zarar
açısından tanımlarken hata etmesi, meselesi bu konunun
dışındadır.
Her ne ise
bizim gördüğümüz şudur: Kur'an-ı Kerim, her üç açıdan da
peygamberleri masum (yanılmaz) olarak nitelemektedir.
Peygamberlerin Allah'tan vahyi alırken, aldıkları bu vahyin
içerdiği mesajı insanlara sunarken, Allah adına elçilik
görevini yerine getirirken masum, yanılmaz olduklarının kanıtı
şu âyet-i kerimedir: "Allah, müjdeciler ve uyarıcılar
olarak peygamberler gönderdi ve beraberlerinde, insanları
anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm
vermek üzere hak kitap indirdi. Oysa. kendilerine apaçık
âyetler geldikten sonra, birbirlerine karşı olan azgınlık ve
kıskançlıkları yüzünden anlaşmazlığa düşenler, o, kitap
verilenlerden başkası değildi. Böylece Allah, iman edenleri,
hakkında ayrılığa düştükleri gerçeğe kendi izniyle eriştirdi.
" Bu âyet-i kerimede, açık bir şekilde, yüce Allah'ın
peygamberleri müjdeleme ve uyarma görevini yerine getirmek
üzere gönderdiği, onlarla birlikte kitap (ki vahiy dediğimiz
şey budur) indirdiği vurgulanmaktadır. Asıl misyonları da,
inanç sistemine ve pratik yaşayışa ilişkin gerçeği
açıklamaktır.
Diğer bir
ifadeyle, Peygamberlerin Allah katında üstlendikleri görev,
insanları hak nitelikli inanç sistemine ve buna dayalı hak
nitelikli hayat biçimine eriştirmektir. Yüce Allah'ın,
peygamberleri gönderme hususunda öngördüğü hedef budur. Yine
Allah Teala Hz. Musa'nın lisanıyla şöyle buyurmuştur: "Benim
Rabbim, şaşırmaz ve unutmaz." (Taha, 52) Buradan açıkça
anlaşılıyor ki, Allah yaptığı bir işte, hiç bir tavrında
yanılmaz. Bir şeyi dilediği zaman, onu, sonuçta amaca ulaşacak
ve yanlışa sapmayacak bir yolla irade eder. Bir hedef için
herhangi bir yolun izlenmesini öngördüğü zaman, bu yöntemde
asla şaşırmaz. Hem nasıl olur, yaratma ve emretme yetkisi O'na
ait değil midir? Mülk ve egemenlik O'nun tekelinde değil midir?
O, kendilerine vahiy indirmek, dinin kapsadığı bilgileri
öğretmek suretiyle peygamber göndermiştir. Böyle de olmalıdır.
Onları birer elçi olarak görevlendirerek mesajını insanlara
duyurmalarını öngörmüştür. Ki, bu kaçınılmaz bir realitedir.
Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Elbette Allah, kendi
emrini yerine getirip gerçekleştirendir. Allah, her şey için
bir ölçü kılmıştır. " (Talak, 3) "Allah, emrinde galip
olandır. " (Yusuf, 21)
Şu âyet-i
kerime de, peygamberlerin masum olduklarına, hatadan beri
olduklarına, vahyi algılama ve tebliğ etme açısından yanılmaz
olduklarına delalet etmektedir: "O, gaybı bilendir. Kendi
gaybını kimseye açık tutmaz. Ancak elçileri içinde razı olduğu
kimseler başka. Çünkü, O, bunun önüne ve arkasına izleyiciler
dizer. Öyle ki, onların Rablerinden gelen risaleti tebliğ
ettiklerini bilsin. Allah onların nezdinde olanları
sarıp-kuşatır ve her şeyi sayı olarak da sayıp tesbit etmiştir.
" (Cin, 26-28) Buradan anlıyoruz ki, yüce Allah,
elçilerini vahyinin muhatabı olmaya özgü kılar. Sonra gaybı
kendilerine göstererek onlara destek olur. Önlerinde ve
arkalarında onları denetler. Yanlarında olanı çepeçevre
kuşatır. Amaç, vahyi, yok olmaya, şeytanların ve başka art
niyetli unsurların girişimleri sonucu değişmeye karşı koruma
altına almadır. Böylece Rablerinin mesajını insanlara net
biçimde ulaştırmalarını sağlamadır.
Bir diğer
âyette de Yüce Allah, bu gerçeği vahiy meleğinin lisanıyla
şöyle dile getirilir: "Biz ancak Rabbimizin emriyle ineriz.
Önümüzde, ardımızda ve bunlar arasında olan her şey O'nundur.
Senin Rabbin kesinlikle unutkan değildir. " (Meryem, 64)
Bu âyetler gösteriyor ki; vahiy, inişinden, peygambere
ulaştırılmasına ve onun aracılığı ile insanlara duyurulmasına
kadar ki süreç içinde koruma altındadır. Herhangi bir
değişikliğe uğramama konusunda güvence altındadır.
Masumiyeti
kanıtlamaya ilişkin bu iki yaklaşım, peygamberlerin sadece
vahyi algılamaları ve mesajı tebliğ etmeleri açısından masum
olduklarını, zihinlerde çağrıştırır niteliktedir. Daha önce
vurguladığımız, amelde masumiyeti, tavırda yanılmazlığı
çağrıştırmıyorlar. Ancak, bu iki yaklaşımın masumiyete ilişkin
kanıtsallığını şu şekilde bütünlemek mümkündür ki, düşünce ve
fikir erbabına göre "Fiil de tıpkı söz gibi delil oluşturur,
mesaj verir." Buna göre, bir işi yapan kimse, bu fiiliyle
yaptığı işi güzel ve câiz gördüğünü anlatır. Bu, "Falan işi
güzel ve câiz görüyorum" demesi ile vurgulama bakımından
birdir. Eğer, aksini emreden peygamberden günah nitelikli bir
davranış sudur etse, onun açısından, bu bir çelişki olur.
Çünkü fiili, bu durumda sözü ile çelişir. O zaman da,
peygamber birbiriyle çelişen iki şeyin tebliğcisi konumuna
düşer. Oysa iki zıt şeyi tebliğ etme, gerçeği tebliğ olarak
adlandırılamaz. Çünkü iki zıt şeyi duyuran kimse, hakkı
duyurmuş olamaz. Bunun nedeni birbirine zıt olan iki şeyin
birbirlerini geçersiz kılacak nitelikte olmalarıdır. Buna
göre, peygamberin, ilahi mesajı duyurma açısından masum oluşu,
ancak günahtan masum olması ve söz fiil çelişkisinden korunmuş
olması ile gerçekleşmiş olur. Bu da, son derece açık bir
husustur.
Şu âyetler,
peygamberlerin, mutlak olarak masum olduklarını dile
getirirler: "İşte Allah'ın hidâyet verdikleri bunlardır;
öyleyse sen de onların bu hidâyetlerine uy." (En'am, 90)
"Allah kimi saptırırsa, artık onun için bir yol gösterici
yoktur. Allah kimi hidâyete erdirirse onun için bir saptırıcı
yoktur. " (Zümer, 36-37) "Allah, kime hidâyet verirse,
işte hidâyet bulan odur." (Kehf, 17) Burada yüce Allah,
hidâyete erdirmesi sayesinde hidâyet üzere olan kimseler
üzerinde saptırıcıların etkilerini geçersiz kılıyor.
Dolayısıyla, onlarda sapıklık bulunmaz. Her günah da bir
sapıklıktır. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Ey
Ademoğulları, size and vermedim mi ki: "Seytana kulluk etmeyin,
Çünkü, o sizin için apaçık bir düşmandır. Bana kulluk edin,
doğru yol budur. Andolsun o, sizden bir çok nesli saptırmıştı."
(Yasin, 60-62) Bu âyet-i kerimede, görüldüğü gibi, her
türlü günah, şeytana yönelik kulluk olarak nitelendirildikten
sonra, şeytanın saptırması sonucu gerçekleşmiş sapmalar olarak
tanımlanıyor. Buna göre, yüce Allah'ın peygamberleri hidâyete
erdirdiğini vurgulaması, ardından, kendisinin hidâyete
erdirdiği kimselerden sapmayı nefyetmesi, sonra her türlü
günahı sapma olarak nitelemesi, yüce Allah'ın peygamberleri,
kendilerinden günah sudur etmekten beri kıldığını, vahyi
algılama ve tebliğ etme noktasında, onları yanılmaz kıldığının
somut kanıtıdır.
Şu âyetler
de bu gerçeği vurgular niteliktedir: "Kim Allah'a ve
Resul'e itâat ederse, işte onlar Allah'ın kendilerine nimet
verdiği peygamberler, doğrular, şehitler ve sâlihlerle
beraberdir. Ne iyi arkadaştır onlar?" (Nisa, 69) "Bizi
doğru yola ilet, kendilerine nimet verdiklerinin, yoluna ki
onlar ne gazaba uğramışlar ve ne de sapmışlardır." (Fatiha,
5-7) Görüldüğü gibi, kendilerine nimet verilenlerden olan
peygamberler, sapmış olmayanlar olarak nitelendiriliyor. Eğer
kendilerinden herhangi bir günah sudur etseydi, kuşkusuz
bununla sapmış olanlardan olacaklardı.
Çıkardığımız bu sonucu, yüce Allah'ın peygamberleri
tanımlamaya ilişkin şu sözleri de pekiştirmektedir: "İşte
bunlar; kendilerine Allah'ın nimet verdiği peygamberlerdendir;
Adem'in soyundan Nuh ile birlikte taşıdıklarımızdan, İbrahim
ve İsrail'in soyundan, doğru yola eriştirdiklerimizden ve
seçtiklerimizdendirler. Onlara Rahman'ın âyetleri okunduğunda,
ağlayarak secdeye kapanırlar. Sonra onların arkasından öyle
nesiller türedi ki, namazı zayi ettiler ve şehvetlerine
kapılıp-uydular. Böylece bunlar azgınlıklarının cezasıyla
karşılaşacaklardır." (Meryem, 58-59) Bu âyetlerde,
gördüğünüz gibi, en başta peygamberlerin tümünde bulunan iki
özelliğe dikkat çekiliyor: Nimet verilenlerden olma. Hidâyet
üzere olma... Öyle ki "En'amellahu aleyhim= Allah'ın nimet
verdiği" ifadesinden sonra yer alan "Mimmen hedeyna vectebeyna=doğru
yola eriştirdiklerimizden ve seçtiklerimizden" ifadesinin
başında, beyan etmeye, açıklamaya yönelik "min" edatı
kullanılmıştır. Sonra bu peygamberler, tevazunun, hakirliğin
son zirvesi kullukla vasfediliyorlar. Daha sonra bunları
izleyen kuşaklarsa kötü niteliklerle tanımlanıyorlar.
Dolayısıyla, ikinci grubun, birinci grupla aynı niteliklere
sahip olmadığı vurgulanıyor. Çünkü ilk grupta yer alan kişiler,
övgüye değer, teşekküre layık kimselerdir, ikinci gruptakiler
değil. Âyet-i kerime ikinci gruptakileri ise, şehvetlere
kapılan, ihtiraslarının peşinde koşan ve yakında
azgınlıklarının cezasıyla karşılaşacaklar olarak tanımlıyor.
Şu halde,
ilk grupta yer alan peygamberler, şehvetlerine uyan,
dolayısıyla azgınlığın cezasına çarptırılacak kimseler
değildirler. Bu niteliğe sahip birinden günah namına bir şeyin
söz konusu olmayacağı açıktır. Hatta bunlar, eğer
peygamberlikle görevlendirilmeden önce şehvetlerine uyan
kimseler olsalardı, bu durumlarını azgınlık izleyecekti,
dolayısıyla azgınlığın cezasına çarptırılmış olacaklardı.
Çünkü şu ifade, şehvetine uyan herkesi kapsayacak niteliktedir:
"Namazı zayi ettiler ve şehvetlerine kapılıp-uydular.
Böylece bunlar azgınlıklarının cezasıyla karşılaşacaklardır. "
Bu yaklaşım,
peygamberlerin masum olduklarını aklen kanıtlamak isteyenlerin
şu değerlendirmelerine de yakındır: Peygamberlerin gönderilmiş
olmaları ve onlar aracılığı ile bir takım mucizelerin
gerçekleşmiş olması, sözlerinin doğruluğunun kanıtıdır. Bu
demektir ki, onlar kesinlikle yalan söylemezler. Ayrıca, ilahi
mesajı eksiksiz olarak insanlara duyurabileceklerini, buna
layık olduklarını göstermektedir. Akıl, herhangi bir maksada
ve merama aykırı davranışlar ve günahlar işleyen bir insanın,
söz konusu maksada ve merama yönelik davet işlevini yerine
getirmesini kabul etmez. Böyle bir çelişkiyi onaylamaz.
Dolayısıyla peygamberlerin çeşitli mucizeler göstermiş
olmaları, onların vahyi alırken, onun içerdiği mesajı
insanlara sunarken,, kendilerine yöneltilen emir ve
yükümlülükleri yerine getirirken her türlü hatadan beri
olduklarına ilişkin yaklaşımı onaylayıcı bir olgudur.
Bu
yaklaşıma şöyle bir karşılık verilemez: "İnsanlar -ki akıl
sahibi varlıklardır- çeşitli mesajların algılanışında ve bir
çok toplumsal hedefe ulaşmada, tebliğ açısından noksanlıktan
ve yetersizlikten kurtulmayan bazı insanların sebep olmaları
sonucu belli sonuçlara varırlar..." Çünkü insanlar için
geçerli olan bu durum, iki şeyden dolayıdır ki hiçbirisi
peygamberlerin davetiyle ilgili olarak değerlendirmeye tabi
tutulamaz. Ya bu tavrın nedeni, az miktardaki kusur ve
yanılgıyı önemsememeleri ya da, insanların amacı, istenen
şeyin az bir miktarına ulaşmadır. İstedikleri az olanı alıp
çok olandan kaçınmaktır. Her iki durum da yüce Allah'ın şanına
yaraşmaz.
Yine şu
âyet-i kerimeye dayanılarak da bu yaklaşıma karşı çıkılamaz:
"Öyleyse onlardan her bir topluluktan bir grup çıktığında
bir grup da dince derin bir kavrayış edinmek ve kavimleri
kendilerine geri döndüğünde onları uyarmak için geride
kalabilir. Umulur ki, onlar da kaçınıp sakınırlar. " (Tevbe,
122)
Âyet-i
kerime, gerçi, masumluk niteliğine sahip olmayan müslümanların
geneli ile ilgilidir, ancak onlara dinde öğrendiklerini, derin
kavrama imkanına kavuştuklarını tebliğ etme iznini veriyor.
Oysa uyardıkları şeye ilişkin bir onaylama söz konusu değildir.
Sözlerinin insanlar katında hüccet olmasını onaylayıcı bir
kanıt yoktur. Dolayısıyla sakıncalı husus sözlerinin hüccet
olması durumunda söz konusu olabilir. Âyetin öğrendiklerini
tebliğ etme izni veriyor olması durumunda, herhangi sakıncalı
bir husus söz konusu değildir.
Peygamberlerin masum olduklarını ifade eden âyetlerden biri de
şudur: "Biz elçilerin her birisini ancak Allah'ın izniyle
kendisine itâat edilsin diye gönderdik." (Nisa, 64) Burada
elçinin itâat edilmesi gereken biri olarak görevlendirilişi,
peygamber göndermenin amacı olarak sunuluyor ve amaç bununla
sınırlandırılıyor. Bu durum zorunlu olarak Resul'ün şahsında
itâat edilen söz veya fiil gibi şeylerin tümüne yüce Allah'ın
iradesinin taalluk etmesini gerektirir. Çünkü söz ve davranış
tebliğ sürecinde başvurulan, sürekli kullanılan araçlardır.
Eğer peygamberden vahyi anlama noktasında veya vahyi tebliğ
etme aşamasında bir hata gerçekleşirse, bu, yüce Allah'ın
bâtılı istediği anlamına gelir ki, yüce Allah haktan başka bir
şey istemez.
Aynı
şekilde, eğer buğz edilen ve yasaklanan sözlü ya da fiili bir
günah, peygamber tarafından işlenirse, özü itibariyle Allah'ın
iradesi ile ilintili olur, dolayısıyla istenen, sevilen bir
itâat konumuna gelir. Böylece yüce Allah, bir tek fiille
ilgili olarak hem isteyen hem istemeyen, hem nehy eden hem
emreden, hem seven hem buğzeden olur. Hiç kuşkusuz, ulu Allah
çelişik sıfat ve fiillerden münezzehtir, yücedir. Böyle bir
değerlendirmenin yanlış ve bâtıl olduğu ortadadır. Bazılarının
savundukları gibi, güç yetirilmeyeni teklif etmeye ilişkin
görüşü kabul etsek dahi bu değerlendirme yanlıştır. Çünkü güç
yetirilmeyenin teklif edilmesi, imkansızın, muhalın teklif
edilmesi anlamına gelir. Bizim üzerinde durduğumuz husus ise,
kendisi muhal olan bir tekliftir. Çünkü bir tek fiille ilgili
olarak hem tekliftir, hem değildir, hem irade edilendir, hem
edilmeyendir, hem sevilendir, hem sevilmeyendir, hem övülendir,
hem yerilendir.
Bunun bir
kanıtı da şu âyet-i kerimedir: "Elçiler, müjdeciler ve
uyarıcılar olarak gönderildi. Öyle ki elçilerden. sonra
insanların Allah'a karşı delilleri olmasın." (Nisa, 164)
Bu âyetten açıkça anlaşılıyor ki, yüce Allah insanların içinde
bulundukları günah ve ilahi emirlere muhalefet etme nitelikli
tavırlarına ilişkin mazeretlerini ortadan kaldırmayı diliyor.
Mazereti de ancak elçilerin -Selam üzerlerine olsun-
gönderilmiş olması ortadan kaldırır. Bilindiği gibi, elçilerin
insanların mazeretlerini ortadan kaldırmaları, kanıtlarını
geçersiz kılmaları, ancak bizzat kendilerinde, Allah'ın
iradesine ve rızasına uyum olmayan bir söz veya fiilin, hata
ya da günahın bulunmaması ile mümkün olabilir. Aksi takdirde,
insanların peygamberlerde bulunan herhangi bir kusura veya
günaha yapışıp Allah'a karşı bunu bir kanıt olarak sunmaları
imkanı doğardı. Bu ise, yüce Allah'ın öngördüğü amaç ile
çelişen bir olgudur.
Eğer
desen ki: Yukarıda
değinilen âyetler, peygamberlerin hata yapmayacaklarına, günah
işlemeyeceklerine delalet etmektedir. Bu ise, herhangi bir
şeyle ilgili olarak "İsmet" sıfatına sahip olma anlamına
gelmez. Çünkü bazılarının iddiasına göre "İsmet", insanı
yanılmaktan alıkoyan, günah işlemeye ve hataya düşmeye karşı
koruma altına alan bir güçtür. Güç ise, sadece fiilin
gerçekleşmesi ya da gerçekleşmemesi değildir. Aksine güç,
psikolojik bir başlangıç noktasıdır. Fiil bu noktadan
kaynaklanır. Tıpkı fiillerin psikolojik melekelerden
kaynaklanmaları gibi.
Buna
karşılık olarak ben de derim ki:
Evet, ama, yukarıdaki incelemede
ihtiyaç duyulan husus, peygamberden hata ve günahın meydana
gelmiş olmamasıdır. Doğru olan ya da ibadet nitelikli olan bir
fiilin kaynaklanacağı gücün sabit olmamasının buna bir zararı
olmaz. Bu, gün gibi ortadadır.
Ayrıca, "İsmet"
sıfatının koruyucu bir güce dayandığını, mucize ile ilgili
incelemede sunduğumuz âyetlerden yola çıkarak kanıtlamak
mümkündür: "Allah, kendi emrini yerine getirip
gerçekleştirendir. Allah, her şey için bir ölçü koymuştur."
(Talak, 3) "Muhakkak benim Rabbim, dosdoğru bir yol
üzerindedir. " (Hud, 56)
Ve yine
olayların her biri için, kaynaklanacağı bir başlangıç noktası
ve gerçekleşmesini sağlayacak bir sebep gereklidir.
Dolayısıyla peygamberin aynı tarz üzere doğru ve ibadet
nitelikli sergilediği filler, peygamberle birlikte bulunan ve
nefsinde yer alan bir sebebe dayanırlar. Bu sebebe koruyucu
güç diyoruz. Bunu şöyle açabiliriz: Peygamberin birer itâat ve
ibadet olarak sergilediği varsayılan fiiller, bizim
sergilediğimiz ve bazısı itâat, bazısı da günah nitelikli
fiillerimiz gibi ihtiyari (isteğe bağlı) fiillerdir. Hiç
kuşkusuz, isteğe bağlı bir fiil, bir bilgi ve dileyişten
kaynaklanmasından ötürü isteğe bağlıdır. Bir fiilin itâat ve
günah şeklinde farklı nitelikler kazanması, kaynaklandığı ilmî
biçimin farklılığından ileri gelir. Örneğin, eğer amaç
emredileni yapmak suretiyle kulluk tavrını sürdürmekse, itâat
niteliği gerçekleşir. Şâyet istenen -dileyişin dayandırıldığı
ilmî biçimi kastediyorum- heva ve hevese uymak ve Allah'ın
yasakladığı şeyi yapmaksa günah niteliği gerçekleşir. Buna
göre, fiillerimizin itâat ve günah şeklinde farklı biçimler
almasının sebebi, fiilin kaynaklandığı bilgimizin
farklılığıdır. Eğer iki bilgiden biri, yani kulluk tavrını
sürdürmenin, ilahi emre itâat etmenin gerekliliğine ilişkin
hüküm devam edecek olursa, bu, ancak itâat nitelikli bir fiil
olarak dışarı yansır. Eğer ancak günah türü fiillere kaynaklık
eden diğer bilgi devam ederse (böyle bir duruma düşmekten
Allah'a sığınırız) ancak günah nitelikli bir fiil şeklinde
gerçekleşir. Buna göre, peygamberin sergilediği fiiller, daima
itâat olarak nitelendirilirler. Bunun tek nedeni, fiillerinin
dileyişi sonucu kaynaklandıkları bilginin yapıcı, olumlu ve
değişken olmamasıdır. Söz konusu bilgi, kulluğun gerekliliğini
her zaman kabullenip ona göre tavır almanın gerçekliliğine
inanmadır. Bilindiği gibi, ilmî şekil ve hiç bir şekilde
ortadan kaybolmaz köklü nefsânî biçim, tıpkı iffet, cesâret ve
adâlet gibi ruhsal bir melekedir. Buna göre, peygamberde
ruhsal bir meleke vardır. İtâat ve boyun eğme niteliğindeki
fiiller bu melekeden kaynaklanır. Buna, günahtan koruyan güç
de denir.
Bir başka
açıdan meseleye yaklaşacak olursak; peygamber vahyi algılamada
ve vahyin içerdiği mesajı tebliğ etmede hata etmez. Şu halde,
onun kişiliğinde ruhsal bir biçim vardır ki bu, bilgileri
algılama ve başkalarına aktarmada yanılmaya pay bırakmaz. Fiil
planında da isyan etmez. Eğer peygamberin şahsından, aynı tarz
üzere ve ancak doğruluk ve itâat şeklinde beliren fiillerin,
beraberinde olan herhangi bir sebebin aracılığı söz konusu
olmaksızın ve peygamberin nefsine herhangi bir şeyin eklenişi
gerçekleşmeksizin ortaya çıktıklarını varsayarsak, bu demektir
ki, onun isteğe bağlı fiilleri, bu şekilde, Allah'ın iradesi
ile gerçekleşmişlerdir ve peygamberin bir müdahalesi de söz
konusu olmamıştır. Bu da, peygamberin bilgisinin ve fiiller
üzerinde etkili olan iradesinin geçersiz kılınması sonucunu
doğurur. Böyle bir değerlendirme, isteğe bağlı fiillerin,
isteğe bağlı olmaktan çıkmaları anlamına gelir. Bu da
peygamberin bilgi ve iradesi ile hareket eden bir insan oluşu
ile çelişir. Şu halde, "İsmet" niteliği, yüce Allah'ın
peygamber olan insanın kişiliğinde var ettiği bir sebeptir.
Peygamberin doğruluk ve itâat şeklindeki isteğe bağlı fiilleri,
bu sebepten kaynaklanır. Daha önce de vurguladığımız gibi, "İsmet"
niteliği köklü bir bilgi, kişiliğe sinmiş bir melekedir.
|
 |