a
I. B Ö L Ü M
E H L – İ B E Y
T M E K T E B İ N D E
M Ü T ’ A N İ
K Â H I
A. GİRİŞ
İslâm Medenî
Hukûku’nda süre ve mahiyet bakımından başlıca iki tür
nikâhtan söz edildiğini hemen herkes bilir. Bunlardan birisi,
taraflardan birisi ölünceye veya talâk (boşama) vukû bulana
dek devam eden “Süresiz Nikâh”, öbürü ise belirli bir
süre için yapılan “Süreli Nikâh”. Bunlardan ilkine
“müebbed nikâh” ve “dâimî nikâh”, ikincisine ise “muvakkat
nikâh”, “müeccel nikâh”, “munkati’ / inkıtâî nikâh” ve
“istimtâ / temettu’ nikâhı” adları da verilir. “Süreli
Nikâh”ın en yaygın adı, hiç kuşkusuz “Müt’a Nikâhı”dır.
Müt’a
nikâhının aslen meşrû bir nikâh olup, Peygamber Efendimizin
(s) Medîne döneminde ilk zamanlar uygulandığında bütün İslâm
ümmeti arasında tam bir ittifak var. Bu hususta hiçbir
ihtilaf yok.
İhtilaf bunun daha sonra nesh edilip edilmediğinde,
dolayısıyla halen meşrû olup olmadığı noktasında
yoğunlaşıyor. Ehl-i Beyt mektebinin en seçkin devamı
niteliğini taşıyan “İmâmiyye Şîası” halen meşrû ve caiz
olduğunu, buna karşılık -şu anki bilinen şekliyle- Ehl-i
Sünnet mektebi ise bu nikâhın sonradan neshedildiğini ve
dolayısıyla şimdi haram olduğunu söylüyor ve savunuyorlar.
Konuyla ilgili
karşılıklı delillere ve bu delillerin derin bir
sorgulamasına geçmeden önce garip ve tuhaf olan şu iki
hususu hatırlatmadan geçmem mümkün değil:
Bunlardan
birincisi, çoğu Ehl-i Sünnet alimlerinin karşı tarafı
dinleyip anlamadan, onların yazılı hiçbir eserine bakmadan,
kendi kafalarında “bir tür müt’a nikâhı” canlandırmaları ve
ardından da İmâmiyye mektebini o müt’aya cevaz vermekle
suçlaması; tabiri caizse tam bir “kör dövüşü”ne girmiş
olmalarıdır. Oysa Ehl-i Sünnet’in kafasında canlandırıp
reddettiği “müt’a nikâhı” ile İmâmiyye’nin cevaz verdiği
“müt’a nikâhı” pekçok bakımdan birbirlerine yabancıdır.
Aralarında derin farklar vardır.
Ehl-i Sünnet
kardeşlerimizin İmâmiyye mektebine izafe ettikleri müt’a
nikâhı “şehveti tatmin ve teskin için başvurulan süreli /
geçici bir zevk aracıdır. Bunda talak ve miras yoktur. Çocuk
olursa nesebi sabit olmaz, yani babası belirsiz sayılır.
Süre bittiğinde ise kadının iddet beklemesi gerekmez. Hemen
bir başka erkekle bir araya gelebilir, nikâhlanabilir!!!”
Onların, müt’a nikâhının haramlığını ispat için “Müt’ayı
talak, iddet ve miras ayetleri neshetmiş, tamamen ortadan
kaldırmıştır!” vb. uyduruk rivâyetlerden medet ummaları da
bunu gösteriyor.
Evet, Ehl-i
Sünnet ulemâsının İmâmiyye’yi “cevaz vermek”le suçladığı
“müt’a nikâhı” işte bundan ibârettir. Oysa böyle bir nikâha
İmâmiyye dahil cevaz veren kimse yok! İmamiyye’yi bu tür bir
müt’aya cevaz vermekle suçlayanlar zahmet buyurup onların
kitaplarına ya da alimlerinden herhangi birisine
başvursalardı, onların cevaz verdiği müt’a nikâhının hiç de
öyle olmadığını görürlerdi.
Gerçek şu ki, Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin kafalarında
canlandırıp reddettikleri “müt’a”yı İmâmiyye mektebi de
reddeder ve zinadan farksız görür.
Garip ve tuhaf
olan ikinci husus ise şu: Ehl-i Sünnet kardeşlerimiz
kendi iddialarını ispat edip doğrulamak için delilleri
genellikle “tek taraflı” sunuyor ve bunların da sadece
kendileri tarafından kabul görmüş olanlarına yer veriyor! Bu
ise ilmî tartışma metotlarına hiç de uymayan, gerçekten de
çok tuhaf bir durum. Çünkü ilmî tartışma ve sorgulamalarda
en doğru ve etkileyici yol, “karşı tarafın kabul ettiği
delilleri ileri sürmektir.”
Mantıklı olan budur. Çünkü bir tartışmada eğer bir sonuca
varmak istiyor ve buna rağmen sadece kendi kabul ettiğimiz
delilleri ileri sürüyorsak, bununla karşı tarafı iknaya
çalışmak çok büyük bir saflık olur. Tıpkı Kur’an’ı hiç kabul
etmeyen birisini ikna için Kur’an’dan ayetler getirmek gibi!
Kardeşlerimiz
böyle bir tutum yerine, kendi hadis külliyatının yanısıra,
İmamiyye mektebinin temel hadis külliyatına da yer verip
ortak kabullerle yola çıksalardı daha doğru ve daha
çözümleyici olurdu.
B. EHL-İ BEYT MEKTEBİNDE MÜT’A
Ehl-i Beyt mektebinin “müt’a
nikâhı”na cevaz verdiği hemen herkesçe malum. Konuyla ilgili
olarak mektebin öncelik verip temel kabul ettiği belli başlı
hadis külliyatına baktığımızda bu durum bütün çıplaklığıyla
ortaya çıkar. Şimdi önce bu rivâyetlerden bazılarına yer
verecek, ardından da bu nikâhın temel özelliklerine ve
şartlarına yani hukûkî düzenlemelerine geçeceğiz.
I. KONUYLA İLGİLİ BAZI
RİVÂYETLER :
1.
Mü’minlerin Emîri İmam Ali @ şöyle buyuruyor: “Hattâb
oğlu benden önce bunu yasaklamasaydı, pek az kişi
dışında kimse zinaya düşmezdi.”
2.
Gönüllerimizin sultanı İmam Ebû Ca’fer Muhammed el-Bâqır’a @
müt’a nikâhının hükmü sorulduğunda şu cevabı veriyor:
“Kur’an’da şöyle bir ayet nazil olmuştur: “Onlardan bir
şeye karşılık istimtâ ettiğinizde, ücretlerini kendilerine
kararlaştırıldığı biçimde verin. Kararlaştırıldıktan sonra (bir
miktarını düşmek için) aranızda anlaşmanızda sizin için
bir sakınca yok.” [Nisâ:24]”
Aynı rivâyet İmam Ca’fer
es-Sâdıq’tan @ da rivâyet ediliyor.
3.
Abdullâh b. Umeyr el-Leysî İmam Muhammed el-Bâqır’a @
gelerek müt’a hakkında sorular soruyor. İkisi arasında şöyle
bir konuşma geçiyor:
Abdullâh : “Kadınlarla müt’a
yapmaya ne dersin?”
İmam @ : “Allah onu
kitabında ve elçisinin diliyle helal kılmıştır. O kıyamete
kadar helaldir.”
Abdullâh : “Ey Ebû Ca’fer,
Ömer onu haram kılıp yasaklamışken senin gibi birisi bunu
nasıl söyler!?”
İmam @ : “Öyle yapmış
ta olsa doğrusu budur.”
Abdullâh : “Ömer’in haram
kıldığı bir şeyi helal kılmaktan dolayı Allah’a sığınmanı
öneririm.”
İmam @ : “Sen dostunun
sözüne devam et, bense Allah’ın Rasûlü’nün (s) sözüne bağlı
kalayım! Gel istersen; Allah'ın Rasûlü’nün (s) sözünün hak,
senin dostunun sözünün ise batıl olduğu konusunda seninle
la’netleşelim!”
Aldığı cevaplarla köşeye iyice
sıkışan Abdullâh “Peki, kadınlarınızın, kızlarınızın,
bacılarınızın ve amcanın kızlarının bunu yapması senin
hoşuna gider mi!?” diye sorup işi sulandırmaya başlayınca
Hz. İmam @ cevap vermeye değer bulmadılar.
4.
İmam Ebû Hanîfe yolumuzun meş’alesi İmam Ca’fer es-Sâdıq’a @
gelerek “Bana haber ver; müt’a nikâhı hak mı?” diye sorunca
Hz. İmam şöyle buyurur:
“Sübhânallâh! Sen
Allah’ın şu ayetini hiç okumadın mı?:
“Onlardan bir şeye karşılık
istimtâ ettiğinizde, ücretlerini kendilerine
kararlaştırıldığı biçimde verin.” [Nisâ:24]”
Ebû Hanîfe diyor ki: “Allah’a
yemin ederim ki, bu sanki daha önce hiç okumadığım bir ayet
idi!”
5.
İmam Ca’fer es-Sâdıq @ şöyle
buyuruyor: “Müt’ayı Kur’an indirmiş, Allah’ın
Rasûlü’nün (s) sünneti böyle cereyan etmiştir.”
6.
Gözlerimizin nuru İmam Ali er-Rızâ @ şöyle buyurmaktalar:
“Müt’a sadece onu(n hükümlerini) bilene
helaldir; bilmeyenlere ise haramdır.”
Bu hadis, İmam Muhammed
el-Bâqır ile İmam Ca’fer es-Sâdıq’tan @ da biraz değişik
lafızlarla rivâyet ediliyor.
Bunlar konumuzla alâkalı
İmamlarımızdan @ gelen yüzlerce rivâyetten sadece birkaçı.
Bütün bu rivâyetler, “Müt’a Nikâhı”nın Ehl-i Beyt
mektebinde caiz ve helal olduğunu açıkça ifade ediyor. Ancak
bu cevazın yalnızca müt’anın hükümlerini ve hukûkî
düzenlemelerini bilenlere mahsus olduğu, İmam Ali
er-Rızâ’dan @ gelen yukardaki rivâyetle netleşiyor.
İmâmiyye mektebinde Allah'ın
Rasûlü’nden (s) gelen hadislerle Ehl-i Beyt’ten ve Oniki
İmam’dan gelen hadisler “huccet ve delil olma” bakımından
aynı değeri taşırlar. Dolayısıyla her ikisi de bizleri
bağlar.
II. MÜT’A NİKÂHIYLA ALÂKALI
HUKÛKÎ DÜZENLEMELER :
Bu bölümün giriş kısmında
Ehl-i Sünnet alimlerinin kafalarında canlandırıp reddettiği
müt’a ile Ehl-i Beyt mektebinin kabul ettiği müt’anın
birbirlerinden çok farklı olduğunu ifade etmiştik. Ehl-i
Sünnet mektebinin kafasındaki müt’a nikâhı gerçekten de
başı-boş bir fuhuş aracıdır. Böyle bir nikâhı kabul etmenin
elbette imkân ve ihtimali yok! Ehl-i Beyt mektebi böyle
serseri, başı-boş ve hiçbir hukûkî düzenlemesi olmayan bir
müt’a nikâhını kabul etmez; şiddetle reddeder.
Ehl-i Beyt mektebinde müt’a
nikâhının bir takım temel özellikleri ve hukûkî
düzenlemeleri vardır ve bu nikâha bu şartlar dahilinde izin
verilir. Söz-konusu hukûkî düzenlemelerden en önemlileri
şunlardır:
1.
Müt’a nikâhında, tıpkı dâimî
nikâhta olduğu gibi, tarafların rızası şarttır.
2.
Nikâh îcâb ve kabûl ile kıyılır. Yani taraflardan birisi
teklifini usulü dairesinde karşı tarafa iletecek ve o da bu
teklifi kabul ettiğini söyleyecek.
3.
Kıyılan nikâhın meşru ve sıhhatli olabilmesi için yakın
akrabalık, süt bağı, din farklılığı, kadının bir başkasının
nikâhı altında veya iddet halinde olması gibi bir takım
engeller bulunmamalı.
4.
Müslüman bir erkek müslüman
yada en azından Ehl-i Kitâb bir kadınla, müslüman bir kadın
ise yalnızca kendisi gibi müslüman bir erkekle müt’a nikâhı
yapabilir.
5.
Nikâh karşılığında kararlaştırılacak hem mehrin (ücret) hem
de ecelin (süre) her iki taraf için de belirli olması
gerekir.
6.
Müt’a nikâhından sonra cinsel ilişki olsun olmasın kadın,
kararlaştırılan mehrin (ücretin) tamamını hemen alabilir.
Ancak asıl hak ediş, gerekli istifadeden sonradır.
7.
Nikâh kıyılırken taraflar,
cinsel ilişki olmaması dahil, bir takım şartlar ileri
sürebilirler.
8.
Nikâhın sıhhati için şahit bulundurmak şart değildir.
9.
Aklı başında reşid olmuş kimselerin sadece kendi rızalarının
bulunması yeterlidir.
10.
Detaylı açıklaması kitaplarda yer alan bir takım kusurlar
dolayısıyla bu nikâha son verilebilir (fesh).
11.
Müt’a nikâhında talâk (boşama) olmaz. (Ancak varsa bir durum,
mahkemeye başvurulur ve gerekli görülürse hakim kararıyla
taraflar birbirlerinden ayrılır.)
12.
Müt’a nikâhında taraflar arasında miras tahakkuk etmez.
Ancak nikâh kıyılırken şart koşulursa, mektepte en yaygın
görüşe göre miras cereyan eder. Bu evlilik sonucu doğan
çocuk ile ebeveyni arasında karşılıklı miras alış verişi ise
vardır.
13.
Müt’a nikâhında neseb hükümleri işler. Yani böyle bir
nikâh sonucunda çocuk dünyaya gelirse, o çocuğun nesebi
sabit, babası belli olur. (O çocukla babası arasında her
durumda miras hükümleri işler.)
14.
Müt’a nikâhında iddet hükümleri vardır. Dolayısıyla
nikâhta belirlenen süre (ecel) sona erdiğinde; kadın hamile
ise doğum yapıncaya kadar iddet bekler. Hamile değilse iki
hayız müddeti bekler. Hayız görmeyen kadınların iddeti ise
45 gündür.
Müt’a nikâhıyla evlenen
çiftlerden erkek olanı bu evlilik esnasında ölürse, bu
durumda kadın hamile değilse 4 ay 10 gün bekler. Hamile ise
“4 ay 10 gün” ve “Doğum vakti” seçeneklerinden süresi en
uzun olanını tercih eder. (Yani örneğin 4 ay 10 gün geçtiği
halde doğum olmamışsa doğuma kadar, doğum yapmış ama henüz 4
ay 10 günlük süre bitmemişse bu süre bitene kadar iddet
bekler.)
15.
Tarafların müt’a nikâhıyla ilgili gerekli bütün hükümleri ve
hukûkî düzenlemeleri bilmeleri gerekir. Aksi halde onlara
izin verilmez.
İşte, görüldüğü gibi bu
nikâhın da -tıpkı diğer nikâhta olduğu gibi- kendine özgü
hukûkî düzenlemeleri ve şartları var. Ehl-i Beyt imamlarımız
@ müt’a nikâhına bu şartlar dahilinde izin verirler.
Ayrıca bu ruhsatın sadece bu
nikâhın hükümlerinden haberdar olanlar için geçerli olduğunu
İmam Ali er-Rızâ @’dan gelen bir hadis ile yukarda tesbit
etmiştik. Bu yüzden imamlarımız @, kişisel ve toplumsal bir
takım yaralar açmaması için, “müt’a nikâhı” nedir bilmeyen,
onun hükümlerinden habersiz kişilere müt’ayı yasaklamış,
onları bundan men etmişlerdir.
b
II. B Ö L Ü M
C E V A Z V E
R E N L E R İ N
D E L İ L L E R
İ
A. CEVAZ VERENLER
Biraz ilerde de
göreceğimiz gibi, müt’a nikâhına “caizdir” diyen pekçok
sahâbî ve tabiî var. Ancak şu an söz konusu nikâh için
-tabîî ki şartlarıyla birlikte- sadece İmâmiyye mektebi
“caizdir ve hâlen meşrûdur” diyor. Şu an yaşayan İslâmî
mezhebler arasında, İmâmiyye’nin dışında bu nikâha izin
veren kimse yok.
B. DELİLLERİ
Müt’a nikâhı
için “caizdir” diyenlerin delillerini beş ana grupta
toplayabiliriz:
I. KİTAPTAN DELİLLER :
Cevaz verenlerin Kitaptan yani Kur’an’dan başlıca iki
delilleri var:
1. [Nisâ
Sûresi : ayet 24] :
“... Bunların dışında kalanları, namusunuzu / iffetinizi
korumak ve fuhşa / zinaya düşmemek kaydıyla, mallarınız
karşılığında almanız sizlere helal kılındı.
Dolayısıyla her hangi bir şey karşılığında onlarla
istimtâ ettiğiniz zaman, ücretlerini kendilerine
kararlaştırıldığı biçimde verin. Kararlaştırdıktan sonra
(ücretin bir miktarını düşmek için) karşılıklı
anlaşmanızda sizin için bir sakınca yok. Allah Alîm ve
Hakîmdir.”
Allah Teâlâ bu ayetin
yukarı kısmında (ayet: 22,23 ve 24’ün baş tarafı)
kendileriyle evlenmemiz haram olan kadınların kimler
olduğunu bir bir sıraladıktan sonra böyle bir açıklamada
bulunuyor.
Birincisi,
yukarı tarafta hangi kadınlarla evlenmenin ve cinsel
ilişkide bulunmanın haram olduğu belirtildikten hemen sonra
“Bunların dışında kalanları .... mallarınız
karşılığında almanız sizlere helal kılındı.”
buyuruluyor. Bu ifade, yukardakilerin dışında her hangi bir
kadınla mal karşılığı evlenmenin ve onunla cinsel ilişkide
bulunmanın helal olduğunu açıkça gösteriyor. Bu ise müt’a
nikâhından başka bir şey değildir. Çünkü mal karşılığı
cinsel ilişkinin helalliği sadece müt’a nikâhı için söz
konusudur. Dâimî nikâhta ise, cinsel ilişkinin helalliği mal
vermeye bağlı değildir. Bunun için sadece nikâh akdi bile
yeterlidir.
İkincisi
ve en önemlisi, ayette “... her hangi bir şey
karşılığında onlarla istimtâ’ ettiğiniz zaman .....”
buyuruluyor. Burada iki nokta var:
Biri, “her
hangi bir şey karşılığında” ifadesi müt’a nikâhından
başka bir şeyi çağrıştırmıyor. Bu, hemen bütün müfessir ve
Kur’an mealcilerinin gözünden kaçmış önemli bir kayıttır. Bu
anlamın nereden çıkarıldığını yukarda gördük.
Öbürü ise ayette
bizzat “istimtâ’” kelimesinin yer almış olmasıdır.
Sadece bu kavram bile, ayetin müt’a nikâhı hakkında nâzil
olduğu konusunda tek başına yeterli aslında.
“İstimtâ’”
her ne kadar “faydalanmak”, “istifade etmek”, “tat almak”,
“nimetlenip yararlanmak” gibi anlamlara geliyorsa da, bunlar
onun sözlük karşılıklarıdır. Halbuki bu kelimenin İslâmî
literatürde oturmuş ve herkes tarafından bilinen bir terim
karşılığı vardır: O da “müt’a yapmak”tır. “Temettu’”
da bu anlamdadır. Bilhassa “kadınlar”dan, “nikâh”tan
bahsedilen bir ortamda bu kelimenin başka bir karşılığı
yoktur. Konumuzla alâkalı hadislerde bile sürekli “istimtâ’”
ve “temettu’” kavramları kullanılmıştır.
Kur’an’da sık
sık geçen “salât”, “zekât”, “savm” “hacc” vb. kelimelerin
her birinin sözlük karşılığı var. Ama hemen hiç kimse bu
kavramların geçtiği ayetlerden sözlük anlamını anlamaz.
Çünkü bu kavramların da İslâmî literatürde oturmuş
karşılıkları vardır ve maksat odur.
Üçüncüsü,
ayet-i kerîmede “istimtâ ettiğiniz zaman ücretlerini ...
verin.” buyuruluyor. Bu ifadeden, ücret vermenin “istimtâ’”
etmeye bağlı olduğu anlaşılıyor. Bu ise sadece müt’a nikâhı
için söz konusudur. Çünkü bir kadın, yalnız müt’a nikâhında
“istimtâ” (yararlanma) sonrası ücretini (mehrini) hak
kazanır. Dâimî nikâhta ise ücretin tamamını hak etmek için
cinsel ilişki şarttır. Cinsel ilişki olmadığı takdirde, sırf
akit ile, kararlaştırılan ücretin sadece yarısı hak edilir.
Baqara sûresinin 237. ayeti bu hususta yeterince açık. Şu
halde buradaki “istimtâ” müt’a nikâhından başka bir
şey değildir.
Sözün kısası,
ayetin müt’a nikâhından bahsettiği aslında yeterince açık ve
net. Bu yüzden müfessirlerin çoğunluğu, ayetin müt’a nikâhı
hakkında nazil olduğunu söylüyor.
Abdullâh b. Abbâs,
Mücâhid
ve isimlerini tek tek sıralayamayacağımız alimler de ayetten
aynı sonucu çıkarıyor.
Ancak asırlar boyu ayete yanlış anlamlar verilmesi ve zoraki
yorumlar, asıl mesajın anlaşılmasına daima engel olmuştur.
Ayet-i kerîmeyi
bir kısım sahâbî ve tâbiînin
ÓÀn¿ ½UC Ó»A
ÅÈÄ¿ ÉI ÁN¨NÀNmA BÀ¯
“onlarla
belli bir
süreye kadar
istimtâ’ ettiğiniz zaman” şeklinde okuması da bunu
gösterir. İşte ayeti böyle okuyup öyle anlaşılması
gerektiğini ortaya koyanların isimleri:
1.
Abdullâh b.
Mes’ûd
2.
Abdullâh b. Abbâs
3.
Übey b. Ka’b
4.
Saîd b. Cübeyr
5.
İsmâîl b. Abdirrahmân es-Süddî
İtiraz :
Bizim tarafın bu istidlaline elbette bir takım itirazlar
yöneltilmiş. Bu itirazlar şunlar:
a.
Ayetin üst kısmında nikâhlanılması haram olan kadınlardan
bahsediliyor. Ardından “Bunların dışında kalanları ...
almanız sizlere helal kılındı” denmesi, maksadın yine
“nikâh” olduğunu; dolayısıyla ancak “nikâh” ile evlilik
yapılabileceğini ifade ediyor.
b.
Ayette “iffetinizi korumak ... kaydıyla” denmesi de
bunun sadece “meşrû ve sahih nikâh” olduğunu ortaya koyuyor.
Bu da sadece “dâimî nikâh”ta var. “Müt’a”da ise “iffeti
korumak” diye bir şey yok!
c.
Ayrıca “fuhşa / zinaya düşmemek” kaydına da yer
veriliyor. Bu meali verdiğimiz kelimenin Kur’an’daki
orijinal karşılığı “sifâh” kökünden türemiştir. Sifâh ise,
İslâmî hiçbir gaye ve maslahat gözetmeden, boşuna ve tamamen
lüzumsuz yere meni dökmek, harcamaktır. Zina bu yüzden haram
kılınmıştır. Müt’a nikâhında da hiçbir gaye ve maslahat
gözetilmediğine göre zinaya benzemiş oluyor.
d.
Ayette geçen “istimtâ’” faydalanmak, istifade etmek
gibi anlamlara geliyor. O halde ayetten maksat cinsel
ilişkidir; “müt’a” değildir.
e.
Ayette ücretin verilmesi “istimtâ”ya bağlanıyor.
Ücretin (mehrin) tamamı ise, sadece dâimî nikâhta cinsel
ilişki vuku bulmuşsa verilir. Bu da “istimtâ’”nın
dâimî nikâhtaki cinsel ilişkiden kinâye olduğunu ortaya
koyuyor.
f.
Bu konuda başvurulan “belli
bir süreye kadar”
okuyuşu nihayet “şâzz” bir kırâettir. Yani birkaç kişinin
okuyuşundan başka bir şey değildir. Bununla bir şeyin ayet
olduğu ispatlanamaz, bu yolla Kur’an sabit olmaz. Durum
böyle olunca, bu okuyuşla ayetten o sonucu çıkarmak doğru
olmaz.
Cevap :
el-Cessâs ve onun gibi düşünen daha birçok kişi tarafından
ileri sürülen bu çoğu demagojik itirazlar şu şekilde
defedilebilir:
a.
Bu itirazın konumuzla hiç bir ilgisi yok. Tabii ki önceki
ayetler nikâhlanılması haram olan kadınlardan bahsediyor ve
ardından onların dışında kalanların bizlere helal olduğu
belirtiliyor. Müt’a nikâhına “evet” diyenler buna karşı mı
çıkıyor ki!? Onlar da yukardaki kadınlarla müt’a nikâhı
yapmanın haram olduğu kanaatindeler. Şu halde bu itiraz
tamamen boştur ve yerinde değildir.
b.
Bu da tamamen delilsiz, kuru bir iddiadır ve çıkış noktası
ön-yargıdan başka bir şey değildir. Dâimî nikâhta iffet
oluyor da müt’a nikâhında neden olamıyor!? “Müt’a nikâhı
haramdır” ön kabulünden hareketle verilmiş böylesi aceleci
bir karar, tartışmayı tekrar başa döndüreceğinden ilmî
hiçbir değeri yoktur.
c.
Bu, sonuçları hiç dikkate alınmadan ileri sürülen korkunç ve
dehşet verici bir itirazdır. Bu itirazı yapanlar Allah ve
Rasûlü’nün bir zamanlar zinaya izin verdiğini mi söylemek
istiyorlar!?
d.
Bu itirazın cevabı yukarıda verildi. Kısaca tekrar etmek
gerekirse; Bu kelimenin “faydalanmak” ve benzeri anlamlara
geldiği doğrudur. Ancak bu, kelimenin sadece sözlükteki
karşılığıdır. Bunun bir de İslâmî ilimlerde kullanılan
yaygın bir anlamı (terim) vardır ki o da “müt’a nikâhı
yapmak”tır. Özellikle kadın, nikâh vb. kavramlarla birlikte
kullanıldığında bu anlama geldiğini aklı başında kimse
reddetmez. Söz konusu ayette de böyle bir ortamda
kullanılmış bu kelime. Kelimeyi, içindeki terim karşılığını
boşaltıp “faydalanmak”la doldurmak bâtınî bir yorumdur ve
ciddiye almak bile doğru değildir. Bunun kapısı bir açık
tutulursa, “namaz kılmak” olarak anladığımız “salât”a
sadece “dua etmek”, “oruç tutmak” anlamını verdiğimiz “savm”
kelimesine “tutmak” ... anlamı verilebilir ki bunun tehlike
boyutlarını siz düşünün!
e.
Bu itiraz da yersizdir ve tamamen “d” şıklı itirazın
haklılığına dayanır. Diğer yandan “ayette ücretin verilmesi
cinsel ilişkiye bağlanıyor; bu da dâimî nikâhta böyledir.”
denilirse, “cinsel ilişki vuku bulmamışsa ücreti hak
edemeyeceği” akla gelebilir. Oysa Baqara sûresinin 237.
ayeti, dâimî nikâhta cinsel olay vuku bulmadan boşanma
meydana gelmişse mehrin yarısının verilmesini öngörüyor.
“Ayetten maksat müt’a nikâhıdır” dediğimizde ise böyle bir
sorunla karşılaşmıyoruz.
f.
Öncelikle, hiç kimse müt’a nikâhının cevazını söz
konusu okuyuşa dayandırmıyor. Bu okuyuş, ayetten zaten
zorunlu olarak anlaşılan anlamı sadece pekiştiriyor.
Diğer yandan,
bu okuyuş iddia edildiği gibi birkaç kişinin okuyuşundan
ibaret değildir. İbn Mes’ûd, İbn Abbâs ve Übey b. Ka’b gibi
önde gelen Kur’an hâfızı sahâbîlerin okuyuşudur. Saîd b.
Cübeyr dahil İbn Abbâs’ın tüm öğrencileri arasında da yaygın
olan ve hiç kimsenin itirazıyla karşılaşmayan
bu okuyuşa “şâzz” demek doğru olmasa gerektir. Bu türden
okuyuşlara “meşhûr şâzz” adı verilir ve Mâlikîlerin dışında
kalanlarca huccet sayılır.
İşte Ehl-i
Sünnet mektebinin ileri sürdüğü itirazlar bundan ibarettir
ve görüldüğü gibi hepsi de boş ve çürük itirazlardır. Bu
yüzden büyük müfessirlerden Fahruddîn er-Râzî, el-Cessâs’ın
yukarıdaki itirazlarından bazılarını naklettikten sonra
“Bunlar boş sözler! Burada en iyisi şunu söylemektir: Biz
müt’anın mübah idiğini inkâr etmiyoruz. Sadece bunun
neshedilmiş (hükmü kaldırılmış) olduğunu söylüyoruz!”
diyerek ayetin müt’a nikâhı hakkında açık olduğu ve bundan
kurtulmanın ise “nesh”e gitmek olacağı üzerinde genişçe
duruyor.
2. [Mâide
Sûresi : ayet 87] :
“Ey iman edenler! Allah’ın size helal kıldığı şeyleri
haram kılmayın / o şeylerden kendinizi mahrum etmeyin. Haddi
de aşmayın; çünkü Allah haddi aşanları sevmez.”
Abdullâh b.
Mes’ûd anlatıyor: “Allah'ın Rasûlü (s) ile birlikte
gaza ediyorduk. Yanımızda kadınlar(ımız) yoktu. (Cinsel
arzularımız iyice bastırmaya başlayınca) “Acaba kısırlaşsak
mı!?” dedik. Allah'ın Rasûlü (s) bizi bundan menetti;
ardından bize bir elbise karşılığında belli bir zamana kadar
bir kadınla evlenmemize (müt’aya) izin verdi ve “Ey iman
edenler! Allah’ın size helal kıldığı şeyleri haram kılmayın...”
ayetini okudu.”
Ayeti okuyan,
bazı rivâyetlerde Allah'ın Rasûlü (s) –ki el-Cessâs bu
kanaattedir-
bazı rivâyetlerde ise râvîmiz Abdullâh b. Mes’ûd’un bizzat
kendisidir. Ayetin müt’a nikâhına izin verildikten sonra
yada bu olay üzerine okunması, müt’a nikâhının helal ve
temiz bir şey olduğunu ve böyle helal ve temiz bir şeyi
haram kılmanın kimsenin yetkisi dahilinde olmadığını ifade
ediyor.
İtiraz :
Bu ayetle yapılan istidlale bir itiraz var ve o da “Tamam,
zaten bu nikâh bir zamanlar mübah idi; ama sonra neshedildi.
Dolayısıyla hükmü şu an kaldırılmıştır.” iddiasıdır.
Cevap :
Bu itiraza cevap vermeye bile gerek yok! Çünkü zaten bizim
konumuz, müt’a nikâhının sonradan mensuh olup olmadığıdır.
Lafı dönüp dolaştırıp başa götürmenin hiçbir anlamı yoktur.
II. SÜNNETTEN DELİLLER :
Müt’a nikâhının caiz
olduğuna dair sünnetten pek çok delil var. Allah'ın Rasûlü
(s) hayattayken bu nikâhın uygulandığına ve daha sonra da
kaldırılmadığına dair hadisler şu sahâbîler aracılığıyla
bizlere ulaşıyor:
1. Abdullâh
b. Mes’ûd :
Hadisi az yukarıda geçti.
2. Câbir b.
Abdillâh : a)
Hz. Câbir umre
yapmak üzere Medîne’ye geldiğinde kendisine bir takım
sorular soruluyor. İş müt’aya gelince şu cevabı veriyor:
“Evet, Allah'ın Rasûlü (s), Ebûbekr ve Ömer zamanında
istimtâ’ (müt’a) yaptık.”
b) “Biz
Allah'ın Rasûlü (s) ve Ebûbekr zamanında bir avuç kuru hurma
ve un mukabilinde istimtâ’ yapardık. Nihayet Ömer, Amr b.
Hureys hadisesinden ötürü bundan nehyetti.”
c)
Birisinin gelerek Abdullâh b. Zübeyr ile Abdullâh b.
Abbâs’ın her iki müt’ada
da ihtilâfa düştüklerini söyleyince, Hz. Câbir İbn Abbâs’ı
haklı buluyor ve konuya şöyle açıklık getiriyor: “Biz
Allah'ın Rasûlü (s) ile birlikte her ikisini de yaptık.
Sonra Ömer bize bunları yasakladı; o yüzden bir daha
yapamadık.”
3. Câbir b.
Abdillâh ve Seleme b. Ekva’ :
Her ikisi de diyor ki: “Biz bir ordu içindeydik.
Allah'ın Rasûlü’nün (s) bir habercisi geldi ve dedi ki:
Allah'ın Rasûlü (s) size müt’a yapmanız için izin verdi;
müt’a yapabilirsiniz.”
4. Ebû Said
el-Hudrî : “Biz
Allah'ın Rasûlü (s) zamanında bir elbise mukabilinde müt’a
yapardık.”
5. Abdullâh
b. Abbâs : “Hiç
şüphesiz, müt’a müttakîlerin (takvâ sahibi olanların) imamı,
yani Allah'ın Rasûlü (s) zamanında yapılırdı...”
6. Sa’d b.
Ebî Vaqqâs :
Kendisine
müt’anın hükmü sorulduğunda “Biz onu yaptık.”
cevabını veriyor.
7. Esmâ bt.
Ebîbekr :
Müslim el-Qurrî anlatıyor: Abdullâh b. Abbâs’a müt’anın
hükmünü sordum; ruhsat verdi. Halbuki Abdullâh b. Zübeyr
bundan nehyederdi. İbn Abbâs devamla “İşte İbn
Zübeyr’in annesi (Esmâ bt. Ebîbekr); Allah'ın Rasûlü’nün (s)
buna ruhsat verdiğini anlatıp duruyor!” buyurdu. Biz
de (annesinin) yanına gittik. (Meseleyi sorduğumuzda) şöyle
dedi: “Şüphesiz Allah'ın Rasûlü (s) buna ruhsat verdi.”
Hadisin bazı
rivâyetlerinde
“müt’a” yerine “hac müt’ası” tabiri kullanılıyor. Bu ise
doğru değil. Çünkü hadisimizi Müslim el-Qurrî’den Şu’be
almış; ondan da üç kişi rivâyette bulunmuş: 1.Ravh b. Ubâde
2.Abdurrahmân b. Mehdî 3.Muhammed b. Ca’fer el-Varakânî.
Bunlardan sadece Ravh “hac müt’ası” tabiriyle rivâyet ediyor.
Muhammed b. Ca’fer “hac müt’ası” ve “nikâh müt’ası” arasında
tereddüt ederken, Abdurrahmân b. Mehdî hiç tereddüt etmeden
“nikâh müt’ası” tabiriyle naklediyor.
Ravh
ile Muhammed’in her ikisi de hâfıza ve zabt
sağlamlığı bakımından Abdurrahmân’ın eline su dökemez.
Özellikle Ravh, her ne kadar Buhârî ile Müslim’in ortak
râvîlerinden olsa da, hâfızasının iyi olmadığını söyleyenler
var: Abdurrahmân b. Mehdî, Affân b. Müslim, Nesâî, Ebû Hâtim
bunlardan sadece bir kaçı.
Buradan Ravh’ın “hac müt’ası” derken yanılıp hata ettiği
anlaşılıyor. Bilhassa Ebû Dâvûd et-Tayâlisî’nin rivâyetinde
açıkça “kadın müt’ası” denmesi bunu gösteriyor.
Kaldı ki, İbn
Abbâs ile İbn Zübeyr arasında geçen meşhur tartışmanın
“müt’a nikâhı”yla alâkalı olduğu herkesçe malum.
Bu hadiste geçen
kelimenin “müt’a nikâhı” olduğunu şu rivâyet de gösterir:
Esmâ bt. Ebîbekr’in oğlu Urve b. Zübeyr Abdullâh b. Abbâs’a
demiş ki: “Müt’aya izin verirken hiç Allah’tan korkmaz mısın!?”
İbn Abbâs “(Git) annene sor ey küçük Urve!” demiş. Urve “Ama
Ebûbekr ile Ömer bunu yapmamışlar!” deyince İbn Abbâs şunu
söylemekten kendini alamamış: “Görüyorum ki, Allah
sizi azaba sokmadıkça bundan vazgeçmeyeceksiniz. Ben size
Allah'ın Rasûlü’nden (s) bahsediyorum; siz ise bana Ebûbekr
ile Ömer’den bahsediyorsunuz!”
8. Imrân b.
Husayn : “Allah’ın
kitabında “müt’a ayeti” nazil oldu; Allah'ın Rasûlü (s) de
onu bize emretti. Daha sonra bunu nesheden bir ayet nazil
olmadığı gibi, Allah'ın Rasûlü (s) de vefatına dek bizi
ondan menetmedi. (Yalnız) ondan sonra bir adam
çıkıp kendi düşüncesiyle dilediğini söyledi.”
Imrân’dan
Mutarrif b. Abdillâh b. eş-Şıhhîr’in rivâyetinde ise
“hac müt’ası”ndan bahsediliyor.
Mutarrif ise her ne kadar Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin çok
itimad ettiği, Buhârî ile Müslim’in ortak râvîlerinden olsa
da, bizce o sâbıkalı bir râvî! Zira İmam Ali’ye @ kin ve
nefret ile dolu olduğu biliniyor Mutarrif’in.
Allah'ın Rasûlü (s) bir hadislerinde Ali’ye yalnız
münafıkların buğz edeceğini haber veriyor.
Allah'ın Rasûlü (s) tarafından “münâfık” olarak
değerlendirilen bir kimsenin rivâyetine ne değer verilebilir
ki!?
9.
Semîr
: Şöyle diyor: “Biz
Allah'ın Rasûlü (s) zamanında müt’a yapardık.”
10. Ömer b.
Hattâb :
II. Halife Hz. Ömer’in bizzat kendisinden gelen sözler,
konumuzun en çarpıcı bölümünü oluşturuyor. İşte onun sözleri:
a)
Hz. Câbir’in anlattığına göre
II. Halife şöyle diyor: “Şüphesiz, Allah Rasûlü’ne
(s) dilediği şeyi dilediği sebeplerle helal kılıyordu.
Kur’an da yerli yerince nazil oldu. Hac ve umreyi Allah için
tamamlayın. Bunu da Allah’ın emrettiği şekilde yapın. Bu
kadınlarla müt’a yapmayı da kesin artık! Şayet bana bir
kadınla süreli nikâh kıyan birisi getirilirse, andolsun onu
taşlarla recmederim.”
b)
Hz.
Câbir’den gelen bir başka rivâyete göre
Hz. Ömer şöyle diyor: “Kur’an işte bu Kur’an,
Allah'ın Rasûlü (s) ise o (bildiğiniz) Rasûl! Allah'ın
Rasûlü (s) zamanında iki müt’a vardı: Biri hac müt’ası,
öteki ise kadın müt’ası.”
c)
Hz. Câbir’den gelen bir başka rivâyete göre Ömer
hilafete geçtiğinde halka
hitaben şöyle dedi: “Allah'ın Rasûlü (s) işte o (bildiğiniz)
Rasûl; Kur’an ise bu Kur’an! Kuşkusuz Allah'ın Rasûlü (s)
zamanında iki müt’a vardı ki ben bunları yasaklıyorum ve
yapanları cezalandırıyorum!: Birisi müt’a nikâhı, ki bir
kadınla belli bir süreye kadar evlenen bir adamı ele
geçirirsem; andolsun onu taşlarla yok ederim! Öteki ise hac
müt’ası.”
d)
Ebû Qılâbe
Abdullâh b. Yezîd el-Cermî anlatıyor: Ömer halka hitaben
şöyle dedi: “İki müt’a var ki Allah'ın Rasûlü (s)
zamanında vardı; ancak ben onları yasaklıyor ve karşılığında
cezalandırıyorum!!!: Hac müt’ası ve kadın müt’ası.”
Bir başka
rivâyette şöyle diyor: “Üç şey var ki Allah'ın Rasûlü
(s) zamanında vardı; ama ben şimdi onları haram kılıyor ve
yasaklıyorum: Hac müt’ası, nikâh müt’ası ve “Hayye alâ
hayr’il-amel”
cümlesi.”
e)
Saîd b. Müseyyeb diyor ki: “Ömer iki müt'âyı
yasakladı: Kadın müt’ası ve hac müt’ası.”
Bütün bu sahih
rivâyetler, müt’a nikâhının Allah'ın Rasûlü (s) zamanında
onun bilgisi dahilinde uygulandığını ve bunu yasaklayanın
Ömer b. Hattâb’ın bizzat kendisi olduğunu bütün
berraklığıyla gözler önüne seriyor. Bunu Allah'ın Rasûlü (s)
uygulattığına ve ömrünün sonuna kadar yasaklamadığına göre;
müt’a nikâhına “câiz” demekten başka seçeneğimiz kalmıyor.
III. SAHÂBE VE TÂBİÎNİN
GÖRÜŞLERİ :
Aşağıda isimlerini bir bir sıralayacağımız sahâbî ve
tâbiîlerin, müt’a nikâhına cevaz verdiğini, hatta
bazılarının bizzat uyguladığını biliyoruz. İşte bu yaklaşım
içinde olduğunu tespit edebildiğimiz sahâbî ve tâbiîler:
a. Sahâbîler :
1. Mü’minlerin Emîri İmam
Ali @ : İmam
Ali’nin müt’a nikâhına cevaz verenlerin en başında bulunduğu
herkese aşikar. Hz. İmam’ın şöyle buyurduğu sahih yollarla
sabit olmuştur: “Ömer müt’ayı eğer yasak etmeseydi; pek
az kişi
dışında, kimse zina etmezdi!”
İtiraz :
Hz.
Ali @ “Peygamber Efendimiz’in (s) Hayber’in
fethedildiği günlerde müt’a nikâhını ve evcil eşeklerin
etini yemeyi yasak ettiğini” rivâyet ediyor.
Bu durum yukardaki rivâyetle çelişmiyor mu?
Cevap :
Birincisi; sözünü ettiğiniz bu rivâyet alimlerin
itirazına uğramıştır. Özellikle Süfyân es-Sevrî
başta olmak üzere bütün siyer uleması, müt’a nikâhının
Hayber’de lehte yada aleyhte, hiçbir şekilde gündeme
gelmediğini; dolayısıyla rivâyette hata bulunduğunu
söylüyorlar.
İbn’ül-Qayyim el-Cevzî diyor ki: “Sahih (doğru) olan,
müt’anın Mekke fethinde haram kılınmış olduğudur... Çünkü o
gün Hayber’de müslüman kadınlar yoktu; yahudi kadınlar vardı.
Ehl-i kitap olan kadınlarla evlilik ise henüz mübah
kılınmamıştı. Bu mübahlık daha sonra, Mâide sûresiyle
tahakkuk etti.”
İkincisi,
hadisin bazı rivâyetlerinde, konunun Ali ile Abdullâh b.
Abbâs arasında çıkan “müt’a nikâhı”yla ilgili tartışma
üzerine gündeme geldiği görülüyor. Rivâyete göre İmam Ali,
İbn Abbâs’ı müt’aya cevaz verdiği için azarlıyor ve “Hayber
hadisi”ni okuyor!!!
Abdullâh b. Abbâs -birazdan da göreceğimiz gibi- ömrünün
sonuna kadar müt’a nikâhının cevazında sebat göstermiş
seçkin bir sahâbî. Bu rivâyetten Abdullâh’ın İmam Ali’yi hiç
takmadığı anlaşılıyor. Oysa bu hiç mümkün değil; çünkü
birazcık olsun tarih bilenler, Abdullâh ile İmam Ali’yi @
inceleyenler, onların birbirine ne kadar yakın olduğunu,
Abdullâh’ın İmam Ali’ye ne kadar güvenip itimad ettiğini
asla inkar edemezler. Böyle bir İbn Abbâs’ın, Ali’nin
naklettiği bir hadise rağmen fetvasında direnmesi hiç mümkün
mü acaba!? Üstelik şu söz de Abdullâh’a ait: “Bir
konuda Ali b. Ebî Tâlib’in fetvası güvenilir bir yolla bize
ulaştığı takdirde, asla onun dışına çıkmayız!”
Üçüncüsü,
Hayber hadisinin bütün rivâyet yolları İbn Şihâb ez-Zührî’de
birleşiyor. ez-Zührî, her ne kadar Ehl-i Sünnet
kardeşlerimizin “gayet siqa bir hadis hafızı” sayıp
rivâyetlerine çok güvendikleri birisi olsa da biz aynı
kanaatte değiliz. Bizce o çok sâbıkalı bir râvîdir ve
rivâyetlerine güvenmemiz mümkün değildir.
İmam Ali’yi ve Ehl-i Beyt’i sevmemenin ne anlama geldiğini
yukarıda gördünüz.
Sadece Buhârî
ile Müslim’de, tam yedi sahâbîden gelen rivâyetler, o gün
yalnız evcil eşeklerin etinin haram kılındığını ifade ediyor
ve bu rivâyetlerin hiç birisinde “müt’a nikâhı”na yer
verilmiyor.
Bu sahâbîler şunlar:
1.
Abdullâh b. Ömer
2.
Câbir b.
Abdillâh
3.
Abdullâh b.
Ebî Evfâ
4.
Abdullâh b. Abbâs
5.
Seleme b. Ekva’
6.
Enes b. Mâlik
7.
Berâ b. Âzib
Bu yedi
sahâbîden gelen rivâyetlerin hiçbirisinin senedinde “İbn
Şihâb ez-Zührî”nin adına rastlayamıyoruz. Anlaşılan, Hayber
hadisindeki “müt’a nikâhı yasaklaması” tamamen İbn Şihâb’ın
katkısıdır ve bunu özellikle İmam Ali’den gelen rivâyete
sokuşturması da anlamsız değildir!
Dahası var: İmam
Ali’ye izafe edilen bu rivâyet, olsa olsa müt’anın o gün
yasaklandığını ifade ediyor. Müt’anın birkaç kez yasaklanıp
ardından izin verildiğini -biz kabul etmesek te- Ehl-i
Sünnet kardeşlerimiz kabul ediyor. O zaman burada yine bir
sorun yok. Eğer rivâyette “sonsuza dek” haram kılındığına
dair bir kayıt olsaydı, o zaman bu itiraz yerinde olabilirdi.
Kısacası bu
itirazın anlamı yoktur ve İmam’a izafe edilen bu rivâyet
tamamen ez-Zührî’nin becerlemesidir. Buradan İmam @ ile
Abdullâh b. Abbâs’ın çekiştiğini ifade eden rivâyetin de
asılsız olduğu anlaşılmaktadır.
2. Abdullâh
b. Abbâs :
İbn Abbâs, müt’a nikâhına cevaz verenlerin en meşhur
örneğidir ve bu görüşünde bir ömür boyu sebat ettiği
malumdur.
Hadis kitaplarına ve özellikle Abdullâh b. Zübeyr ile
arasındaki tartışmayı konu edinen rivâyetlere baktığımızda
bunun böyle olduğu anlaşılır.
İbn Abbâs’ın
müt’a ayetini nasıl okuyup anladığını daha önce gördük.
Dolayısıyla onun müt’anın cevazına inandığı meşhurdur ve
bütün öğrencileri kendisinin bu görüşte olduğunu bize
nakletmişlerdir.
Onun şu sözü çok meşhurdur: “Allah Ömer’e rahmet
etsin; müt’a Allah’ın bu ümmete bahşettiği bir rahmet idi.
Şayet Ömer bunu yasaklamasaydı, pek az kişi dışında kimse
zina etmezdi!”
Bütün bunlara
rağmen bazı alimler, uydurma olduğu her halinden belli bir
takım rivâyetlere dayanarak, onun bu fetvasından daha sonra
döndüğünü iddia ediyorlar! el-Cessâs, el-Merğînânî ve
el-Mavsılî bunlardan.
İşte o rivâyetlerden bazıları:
İbn Abbâs’ın fetvasından döndüğünü ifade eden rivâyetler:
a)
Rivâyete göre İbn Abbâs şöyle demiş: “Müt’a İslâm’ın ilk
devirlerinde vardı; adam hiç tanıdığı olmayan bir yere gelir,
bir kadınla o şehirde ikamet edeceği kadar evlenir; o kadın
da adamın malına sahip çıkar, işlerini düzene kordu. Sonunda
Mü’minûn sûresinin 6. ayeti nazil oldu. Artık bu iki yolun
dışında kalan her tür cinsel ilişki haramdır.”
Konuyla ilgili, çoklarının
medet umduğu en meşhur rivâyet bu. Birincisi, rivâyet,
dikkat edilirse İbn Abbâs’ın fetvasından döndüğünü değil; tâ
başından beri müt’anın haramlığına inandığını ifade ediyor.
Bu ise yukarıdaki en meşhur rivâyetlere açıkça ters düşüyor.
İkincisi,
Peygamber Efendimiz zamanında, Medîne döneminde, müt’a
nikâhının onun bilgisi ve izniyle uygulandığı kesin ve bu
hususta kimsenin en ufak kuşkusu yok. Rivâyette geçen ayet
ise Mü’minûn sûresinin ayeti ve bu sûrenin Mekke’de nazil
olduğunda tam bir ittifak var. Söyler misiniz; Medîne’deki
bir uygulamayı daha önce Mekke’de inen bir ayet nasıl
kaldırıyor? Ya da Mekke’de haram kılınmış bir şeye Allah'ın
Rasûlü (s) nasıl izin verebiliyor? Bu rivâyet hem Allah'ın
Rasûlü’ne (s) çok büyük bir “iftira” niteliği taşıyor, hem
de İbn Abbâs gibi önde gelen bir şahsiyeti çok büyük bir
“cehalet” ve “şuursuzluk”la suçluyor!
Üçüncüsü,
rivâyetin senedinde Mûsâ b.
Ubeyde er-Rabezî var. Musa, ittifakla “zayıf” ve
“rivâyetlerine güvenilmeyen” bir râvî.
Bu nedenle İbn Hacer rivâyetin isnadının “zayıf” olduğunu
söylüyor.
İnsan böyle bir râvînin haberini, Allah'ın Peygamberi’ni (s)
bile itham eden böylesi düzme bir rivâyeti “hadis” diye
kitabına koymaya bile utanır!
b)
İbn Abbâs: “Müt’a ayetini “Ey Peygamber! Kadınları
boşayacağınız zaman iddetlerini dikkate alarak boşayın” [Talâq:1]
ayeti neshetmiştir!” demiş!
Bu da yukardakinden farksız!
Birincisi, bu da söz konusu fetvasından döndüğünü
değil, eskiden beri haramlığına inandığını ifade ediyor. Bu
ise mümkün değil.
İkincisi,
her iki ayete Allah aşkına dikkatlice bakın ve söyleyin: Bu
iki ayet arasında nerede çelişki var ki İbn Abbâs birinin
ötekini neshettiğini söylesin!? Ayetin biri “müt’a
nikâhı”ndan bahsediyor, öteki ise “boşama”dan ve boşama
esnasında “iddeti dikkate almak”tan bahsediyor. Ayetlerle
böyle gelişi güzel oynamak ve aralarında çelişki görebilmek
için, olsa olsa taassup dolu gözlerle bakmak gerek! Ayrıca
böyle bir iddia, İbn Abbâs gibi “Kur’an Tercümânı” olarak
bilinen bir şahsiyeti küçük düşürür!
Üçüncüsü,
rivâyetin senedinde de epeyce sorun var: Rivâyetin [İbn
Abbâs – Atâ el-Horasânî – oğlu Osman el-Horasânî ve İbn
Cüreyc – Haccâc b. Ravh ...] kanalıyla geldiğini görüyoruz.
1. Atâ el-Horasânî kuşkusuz siqa bir râvî. Ama İbn
Abbâs’a yetişememiş birisi. Bu yüzden de senedde, ikisi ile
arasında kopukluk var.
2. Osman, İbn Ma’în, Müslim, Nesâî, İbn Huzeyme,
Dâraqutnî, el-Cüzcânî gibi çoğu hadisçilerin zayıf saydığı
bir râvî.
İbn Cüreyc ise, az sonra göreceğimiz gibi siqa bir râvî.
Ancak onun Atâ el-Horasânî’den yaptığı rivâyetleri Yahyâ
el-Qattân zayıf saymakta.
3. Haccâc ise ittifakla makbul biri değil!
Dolayısıyla sened bakımından berbat bir rivâyet!
Dördüncüsü,
İbn Cüreyc müt’a nikâhına cevaz vermek ve bunu yapmakla
ünlenmiş Mekke’nin ünlü fakih ve muhaddislerinden. Böyle bir
rivâyetin senedinde onun gibi birisinin adının geçmesi çok
tuhaf doğrusu!
Kısacası, el-Cessâs gibi
birisi, böyle bir uydurmaya yer verip ona dayandığı için,
cidden ayıp etmiştir!
c)
İbn Abbâs’ın bu meşhur fetvasından döndüğünü ifade eden daha
başka rivâyetler de var. Ama hiç birisinin doğru düzgün
senedi bile yok!
Dolayısıyla bunlara dayanıp güvenmek de imkansız!
Bütün bunlardan, İbn Abbâs’ın
meşhur fetvasından döndüğü iddialarının tamamen asılsız
olduğunu anlıyoruz. Bu nedenle İbn Abdilberr, “Abdullâh b.
Abbâs, müt’a nikâhının cevazına ve helalliğine kâil olmuştur;
bu hususta kendisinden gelen rivâyetlerde hiçbir ihtilaf yok.”
diyor. İbn Battâl’ın ifadesi ise aynen şöyle: “Mekke ve
Yemen uleması, İbn Abbâs’tan müt’anın helal olduğunu rivâyet
ediyorlar. Bundan döndüğü ise zayıf senetlerle rivâyet
olunuyor. Oysa onun müt’aya cevaz verdiğini ifade eden
rivâyetler daha sahihtir.”
3. Abdullâh b. Mes’ûd :
Müt’a ayetini okuyuşu ve Mâide sûresinin 87. ayetiyle
alâkalı rivâyeti, onun da bu nikâha cevaz verdiğini açıkça
ifade ediyor.
4. Câbir b. Abdillâh
el-Ensârî : Hz.
Câbir’in buna cevaz verdiği ve hatta bunu yapmış olduğu
konusunda yukarıda yeterince rivâyet geçti. Bunlar onun da
bu nikâha cevaz verdiğini ortaya koyuyor.
5. Ebû Saîd el-Hudrî :
Hadisi yukarıda geçti.
6. Seleme b. Ekva’ :
Hadisi yukarıda geçti.
7. Imrân b. Husayn :
Hadisi yukarıda geçti.
8. Sa’d b. Ebî Vaqqâs :
Hadisi yukarıda geçti.
9. Semîr :
Hadisi daha önce geçti.
10. Übey b. Ka’b :
Müt’a ayetini nasıl okuduğuna yukarıda yer vermiştik.
11. Muâviye b. Ebî Süfyân :
Muâviye de müt’aya cevaz veren ve üstelik yapanlardan!
12. Amr b. Hureys :
Müt’a nikâhına cevaz verip uyguladığı herkesçe malum.
13. Seleme b. Ümeyye b.
Halef : Müt’a
yaptığı için Ömer b. Hattâb’ın tehditlerine maruz kalan ve
ömrünün sonuna kadar bu görüşünde israr edenlerden.
14. Rabîa b. Ümeyye b.
Halef : Yukarıdaki
Seleme b. Ümeyye’nin kardeşidir. Bu da kardeşi gibi.
15. Ma’bed b. Ümeyye b.
Halef : Yukarıda
geçen Seleme ile Rabîa’nın kardeşidir. Bu da diğer
kardeşleri gibi müt’aya cevaz verenlerden.
16. Esmâ bt. Ebîbekr :
Konuyla ilgili
hadisi ve fetvası “Sünnetten Deliller” başlığı altında
geçti.
Hatta Abdullâh b. Zübeyr’in, Zübeyr ile Esmâ’nın müt’a
nikâhı ile evliliği sonucu doğduğu; dolayısıyla müt’a çocuğu
olduğu rivâyet ediliyor.
Ki doğrudur; çünkü Esmâ’nın bizzat kendisi, Allah'ın Rasûlü
(s) zamanında müt’a nikâhı yaptıklarını söylüyor.
b. Tâbiîler :
Şimdi de sahabeden sonra,
tâbiîn ve etbâut-tâbiînden kimlerin müt’aya cevaz verdiğine
bir bakalım:
1. Tâvûs b. Keysân
: Müt’aya cevaz
verenlerin en meşhurlarından.
2. Saîd b. Cübeyr
: Müt’aya cevaz
verenlerin en meşhurlarından.
(Müt’a ayetini okuyuşu önceden geçti.)
3. Atâ b. Ebî Rabâh
: Müt’aya cevaz
verenlerin en meşhurlarından.
4. İbn Cüreyc
: Müt’a nikâhına
cevaz verdiği ve bu konuda yeterince ünlendiği ittifakla
biliniyor. 70 kadar kadın ile müt’a yaptığını da herkes
itiraf ediyor.
5. Mücâhid b. Cebr
: Müt’a ayetiyle
ilgili yorumu daha önce geçmişti.
6. Safvân b. Ya’lâ b.
Ümeyye
: Atâ b. Ebî Rabâh
diyor ki: “Kendisinin müt’a yaptığını duyduğum ilk kişi
Safvân b. Ya’lâ’dır.”
7. Hâlid b. Muhâcir b.
Hâlid
: Hâlid’in müt’a
nikâhının cevazına dair fetvalar verdiği sahih yollarla
gelen rivâyetlerle sabit.
8. İsmâîl es-Süddî el-Kebîr
: Müt’a ayetini
okuyuş tarzından onun da bu nikâha cevaz verdiği
anlaşılıyor.
9. Mekke ve Yemen Fukahâsı
: Mâlikîlerin en
güçlü hadis ve fıkıh alimlerinden İbn Abdilberr ile İbn Rüşd
aynen şunu söylüyorlar: “Abdullâh b. Abbâs’ın Mekke ve
Yemen’de bulunan bütün öğrencileri müt’a nikâhının helal
olduğuna inanıyordu.”
Müfessir el-Qurtubî de
“Mekkelilerin sık sık müt’a yaptıklarını” söylüyor.
Demek ki Mekke ve Yemen’de müt’aya cevaz veren ve bizzat
uygulayan hadis ve fıkıh alimlerinin sayısı belli değil!
Şamlı Abdurrahmân el-Evzâ’î’nin şu sözüne bakılırsa, bu
fetva tüm Hıcâz bölgesini kapsamış durumda: “Hıcâz
ulemasına ait şu beş görüşün terkedilmesi gerekir! ... 3.
Kadınlarla müt’a nikâhının cevazı ...”
İtiraz :
Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin bütün bunlara tek bir itirazı
var; o da şu: “Bu sahâbî ve tâbiîler, müt’anın daha sonra
neshedildiğini, hükmünün kaldırıldığını belki
duymamışlardır!!!”
Cevap :
Kardeşlerimizin, yukarıdaki onlarca sahâbî ve tâbiînin fetva
ve uygulamalarına, onların rivâyet ettiği hadislere
yönelttikleri en büyük itirazlar bu!!! Taassubun bu kadarı
da fazla! En önde gelen sahabe ve tâbiîne böyle “yavan” bir
iddiayla karşı çıkmak “inat ve taassup” değil de ne!? İbn
Hacer el-Asqalânî bile büyük bir bunalım ve zorlama içinde;
bakın ne diyor:
“Müt’anın Sebra hadisiyle ebediyyen haram kılınmış olmasına,
Câbir’in “Hz. Peygamber, Ebûbekr ve Ömer zamanında müt’a
yaptıklarına dair” rivâyeti ters düşmekte. Zira
Peygamber’den (s) sadır olan “ebedî tahrîm”den bir grup
sahâbînin haberdar olmaması çok uzak bir ihtimal! “Onlara
müt’anın neshedildiği haberi ulaşmamıştır” iddiası, her ne
kadar bir “zorlama” ise de, ebedî haramlığı açıkça ifade
eden Sebra hadisi, bizi bu zorlama iddiayı kabul etmeye
zorluyor! Her hâl ü kârda bizler, Şâri’den bize ulaşan
hükümlerle amel etmek zorundayız!!!”
Görüyorsunuz! İbn Hacer önce insafa geliyor; akıl ve mantık
çerçevesinde düşünüyor. Ancak bir de bakıyor ki asırlardır
kendisine öğretilenlerle çelişecek; hemen toparlanıyor;
aklın inkar edemeyeceği gerçekleri gözünü hiç kırpmadan feda
edebiliyor! Taassup işte böyledir; gözü kör, kulağı sağır
eder!
İbn Hacer’in medet umduğu
Sebra hadisini ise ilerde ele alacak ve iç yüzünü ortaya
koyacağız.
IV. İSTİSHÂB DELİLİ :
Varlığı kesin olarak bilinen
bir şeyin, yok olup olmadığı konusunda şüphelenildiğinde; o
şeyin varlığının devam ettiğine hükmedilir. Bunun usûl
ilmindeki karşılığı “İstishâb”tır ve hukukta yaygınca
kullanılan en köklü prensiplerden birisidir. “Yakîn şek ile
zâil olmaz”,
“Bir şeyin bulunduğu hal üzere kalması asıldır.”,
“Berâet-i zimmet asıldır.”,
“Bir zamanda sabit olan şeyin, aksine delil olmadıkça
bekâsına hükmolunur.”
gibi kural ve kâideler, hep bu “İstishâb” prensibinin
değişik ifadeleridir. Basit bir örnek vermek gerekirse; Bir
kimse abdest aldığını kesin olarak bilse, ancak sonradan
bozup bozmadığında şüpheye düşse; abdestli sayılır,
şüphesine itibar edilmez. Abdesti bozduğunu kesin olarak
hatırlarsa; ancak o zaman bozulur abdesti.
Bu anlamda “İstishâb” bütün
İslâm ulemasının ortak kabulüyle “huccet”tir, hukukta delil
olarak kullanılır.
Müt’a nikâhının cevazının “İstishâb”
deliliyle ispatı şu şekildedir: Bilindiği gibi, İslâm’ın
Medîne döneminde bu nikâhın Allah'ın Rasûlü’nün (s) izni ve
bilgisi dahilinde “caiz” olup uygulandığı kesin. Bunda hiç
kimsenin en ufak bir kuşkusu yok! Bunun neshedilip ortadan
kaldırılıp kaldırılmadığı ise kesin değil; üzerinde derin
kuşkular var. Bir zamanlar câiz olup uygulandığı kesin
olarak bilinen bir nikâhın “haramlığına hükmetmek” için,
neshedildiğinin kesin olarak sâbit olması lâzım. Bu ise hiç
mümkün değil! Dolayısıyla müt’a nikâhının cevazı hâlen devam
eder.
V. AKLÎ – SOSYOLOJİK DELİLLER
:
Müt’a nikâhının cevazı sadece kitap ve sünnet ile sabit bir
hüküm değil! Bunun yanısıra aklî ve sosyolojik bir takım
deliller / sebepler de söz konusu nikâhın meşrû olduğunu
ortaya koyuyor. İşte bunlardan bazıları:
1.
Bilindiği gibi Allah insanı bir erkek ve bir dişiden
yaratmıştır. Bu yaratılanlar da, erkek yada dişi olmaları
hasebiyle “cinsel arzu ve istek” denen şehevî bir olguya
sahiptir. Erkek ile dişide bulunan bu duygu tamamen
fıtrîdir; yaratılıştan gelir. Yüce yaratıcı bunu böyle
dilemiştir.
Doğuştan gelen bu duygu;
cinsel arzu ve istek, şöyle yada böyle mutlaka
karşılanacaktır. Aksi halde yaratılışa aykırı tutum içine
girilir! Bunun bir kadınla “bir ömür boyu” bir arada kalarak
giderilmesi gibi aklî bir zorunluluk yoktur. İnsan bu
ihtiyacını dilediği şekilde; ister bir ömür boyu, isterse
süreli yapacağı bir evlilikle pekâlâ karşılayabilir. Yeter
ki bunun bir düzenlemesi, bir kuralı olsun ve soyda karışım
olmasın.
2.
Bir kişi dâimî nikâhla evlenip çoluk çocuk sahibi olmak
istemeyebilir. Böyle insanlar çoktur. Süreli nikâhın
kapısını tamamen kapattığınız zaman, bu adam ya zinaya
sürüklenecek, yada süreyi içinde saklı tutup evlenecek;
sonra da eşini boşayacak. Bu durumda o kadına, varsa
çocuklarına yazık olmaz mı? Halbuki baştan karşılıklı rıza
ile, hukuk dairesinde süreli evliliklerine izin verilse, bu
iki sakıncadan hiç birisi yaşanmayacak.
3.
Genç bir delikanlı, genç yaşta dâimî nikâhla evlenip de eve
bağımlı kalmak ve hemen çoluk çocuğa karışmak istemeyebilir.
Bu gencin fıtrî cinsel duyguları da bastırıyorsa, bunu “oruç
tut”makla avutamazsınız. Önünü iki yoldan birine
açacaksınız: Geçici evlilik yada gayr-ı meşrû, başıboş
cinsel ilişki, yani zina!
4.
Yıllarca evinden, eşinden ayrı kalmak zorunda kalan bir kişi
düşünün: Bu insan ya ikinci bir dâimî evlilik yapacak, yada
evlilik dışı cinsel ilişkide bulunacak, zinaya düşecek!
Ekonomik şartlar yada ikinci bir dâimî evliliğin
sorumlulukları kendine ağır geliyorsa ne yapacak? Bu adamın
zinaya düşmesine göz mü yumulacak?
5.
Kadınların erkeklere oranla çok daha fazla olduğu bir nüfus
dağılımı düşünün: Bu durumda çözümünüz ne!? Bu kadınların da
cinsel ihtiyaçlarının olduğunu inkar etmiyorsanız; ya onları
ömür boyu “kuma”lığa mahkum edeceksiniz, ya başıboş bir
cinsel bataklığa iteceksiniz, yada kendisine cinsel
duygularını bastırması için tavsiye ve telkinlerde
bulunacaksınız! Allah aşkına; bunlardan hangisi gerçek
çözüm?
6.
Kadın tarafından kaynaklanan bir takım sebeplerle çocukları
olmayan bir baba, çocuk sahibi olmak istiyor ama ikinci bir
dâimî evliliği kaldıramıyorsa; böyle birisi için müt’a
nikâhından daha güzel bir çözümünüz var mı?
Bu aklî ve toplumsal sebepleri
/ gerekçeleri daha da çoğaltabiliriz. Bütün bunları bir
tarafa iter, erkek ve dişideki fıtrî duyguları görmezden
gelirseniz; gençliği iki toplumsal bataklıktan birine mahkum
edersiniz: Bunlardan birisi cinselliği tümüyle ortadan
kaldırmayı amaçlayan geçici bir “ruhbanlık”, diğeri ise
“cinsel komünizm”, yani genel evleridir.
Genel olarak sünnî
memleketlerde, hemen her şehre kurulan genel-evlerin
gençlerle dolup taşmasını nasıl izah edersiniz!? Bu
gençlerin içinde İslâmî kaygısı olmayanlar elbette az değil;
ama hepsi mi öyle? Hepsi mi Kâfir ve imansız? Çoğu müslüman
evlâdı olan bu gençlerin o batağa düşmelerinin sebebi ne?
Mü’minlerin Emîri İmam Ali @
ve onun has arkadaşı ve öğrencisi Abdullâh b. Abbâs ne kadar
da doğru söylemiş: “Şayet Ömer müt’ayı
yasaklamasaydı; pek az kişi dışında kimse zina etmezdi!”
c
III. B Ö L Ü M
“H A R A M D I
R” D İ Y E N L E R İ N
D E L İ L L E R
İ
A. “HARAMDIR”
DİYENLER
“Müt’a” nikâhına “haram”
diyenlerin başında, hiç kuşkusuz Ehl-i Sünnet mektebi var.
Mektebin tamamı bu görüşte.
Bunun yanısıra Mu’tezile ile Ehl-i Sünnet’e yakınlığıyla
bilinen Zeydiyye mektepleri de aynı görüşü paylaşıyor.
B. DELİLLERİ
Ehl-i Sünnet başta olmak üzere
“Müt’a” nikâhına cevaz vermeyen tüm mekteplerin, elbette bu
iddialarını dayandırdıkları bir takım delilleri var. İşte
onların delilleri:
I. KİTAPTAN DELİL :
Onlar bu konuda sadece
Mü’minûn sûresindeki peş peşe gelen birkaç ayete
dayanıyorlar. Allah Teâlâ o ayetlerde şöyle buyuruyor:
“O mü’minler ırz ve
namuslarını korurlar. Sadece zevceleri ve sahip oldukları
cariyeler müstesnâ. Onlar bundan (ırz
ve namuslarını eşlerine ve cariyelerine açmakla) kınanmış
da olmazlar. Kim bunun dışında başka arayışlara girerse,
işte böyleleri âdî / haddi aşmış kimselerdir.” [Mü’minûn
Sûresi: ayetler,5~7]
Ayetlerde (yukarısıyla
birlikte düşünülürse) felâha erecek gerçek mü’minler için,
ırz ve namuslarını, cinsel arzu ve isteklerini sadece iki
sınıfa açabileceği, yalnız onlarla cinsel ilişkiye
girebileceği belirtiliyor: a. Zevceleri b.
Câriyeleri. Bu iki yolun dışında kalan cinsel ilişkiler
haram kılınıyor; yapanlar kınanıyor ve “âdî” oldukları
söyleniyor. Ayetler bu konuda yeterince açık.
Müt’a nikâhıyla evlilik ve
cinsel ilişki bu iki yolun dışında kalıyor. Çünkü müt’a
nikâhıyla evlenen bir kadın, kocasına “câriye” olmadığı
gibi, bu nikâhta miras, talâk (boşama), nesep ve iddet
hükümleri bulunmadığı için, onun “zevcesi” de sayılmaz!
Dolayısıyla müt’a nikâhı bu ayetlerle haram kılınmış
demektir.
Cevap :
Ayetlerin cinsel ilişki için iki yoldan başkasını
yasakladığı; bu iki yoldan birisinin de “zevce = eş” olduğu
zaten açık. Buna diyecek yok! Ancak müt’a nikâhıyla evlenen
bir kadının kocasına “zevce olmadığı” ise kup kuru bir
iddiadır; bu iddianın kayda değer hiçbir delili yoktur.
Bunun temeli “önyargı”ya dayanıyor. Biz “müt’a” nikâhıyla
evlenen bir kadının da kocasına “zevce” olduğunu söylüyoruz.
Dolayısıyla ayetlerin konumuzla hiçbir ilgi ve alâkası yok.
Bu bir.
“Müt’a nikâhında normal
nikâhın miras, talâq vb. hükümlerinin bulunmadığı” iddiası
ise kısmen demagoji, kısmen de yalan! Demagojidir; çünkü bu
mantığa göre, müslüman bir erkek Ehl-i Kitâp’tan bir kadınla
evlense, miras hukukunun karşılıklı işlemesi lâzım! Oysa
Ehl-i Sünnet kardeşlerimiz de kitâbî olan bir kadınla
evliliği onaylıyor ve o kadının “zevce” olacağını kabul
ediyor; ama karşılıklı miras alış verişini kabul etmiyor!!!
(“Müslüman kâfire, kafir de müslümana mirasçı olamaz.”
kuralı gereğince)
Talâk (boşama) ise dâimî
nikâhın hükümlerindendir, sırf nikâhın değil! Kaldı ki müt’a
nikâhında buna zaten gerek yok!
İddet ve çocuğun nesebi
konusundaki iddialar ise tek kelimeyle “yalan”! Bu tür
iddiaların gerçekle ilgisi yoktur. (I. Bölüm’e bakın)
İkincisi,
müt’anın Medîne döneminde uygulandığı konusunda kesinlik
var. Söz konusu ayetler ise Mekkî bir sûreye aittir. Yani
ayetler, Mü’minûn sûresinin ayetleridir ve bu sûre Mekke
döneminde nâzil olmuştur. Bana söyler misiniz; Mekke’de inen
bir ayet, daha sonra Medîne’de uygulanan bir nikâhı nasıl
yasaklıyor, yada Mekke’de bu ayetlerle haram kılınmış bir
yolu, Allah'ın Rasûlü (s) nasıl açabiliyor!? Bir peygamber
bu duruma nasıl düşebiliyor!? “Mezhebi kurtarmak” uğruna
Allah ve Rasûlü’ne iftiranın böylesi görülmüş mü!?
Üçüncüsü,
yukardaki iki açıdan, Hz. Âişe’nin müt’a nikâhının câiz
olmadığını söyleyip ardından bu ayetleri okuduğuna dair
rivâyet
de suludur! Ya Hz. Âişe’yi Allah ve Rasûlü’ne iftiracı yada
“ne dediğini bilmez” konumuna iteceksiniz, yahut ta bu
rivâyetin uydurma olduğunu söyleyip duvara çarpacaksınız!
Tercih sizin...
Bütün bu sebeplerden dolayı,
bu ayetlerle “müt’a” nikâhının haramlığına delil getirmek
mümkün değil. Mâlikîlerden Qâdî Ebûbekr b. el-Arabî, bu
ayetlerle söz konusu nikâhın haramlığına delil getirmeyi
reddetmiştir.
II. SÜNNETTEN DELİLLER :
“Müt’a nikâhı” için “haram”
diyenlerin sünnetten delilleri şunlar:
1. İmam Ali @ :
“Allah'ın Rasûlü (s) Hayber günü müt’a nikâhını ve
evcil eşeklerin etini yemeyi yasakladı.”
2. Seleme b. Ekva’ : “Allah'ın
Rasûlü (s) Evtâs günü üç günlüğüne müt’aya izin verdi; sonra
yasakladı.”
3. Abdullâh b. Ömer : “Allah'ın
Rasûlü (s) Hayber günü müt’a nikâhını (bazı rivâyetlerde :
ve evcil eşeklerin etini yemeyi) yasakladı.”
4. Enes b. Mâlik : “Allah'ın
Peygamberi (s) müt’ayı yasakladı.”
5. Câbir b. Abdillâh : “Allah'ın
Rasûlü (s) ile Tâif gazasına çıkmıştık. Orada bir takım
kadınlarla müt’a yaptık. Peygamber (s) bir ara kadınları
yanımızda görünce, sordu; biz de “müt’a yaptığımız kadınlar”
cevabını verdik. Bunun üzerine gazaba geldi; yüzü kızardı ve
ardından müt’ayı yasakladı. Biz de buna bir daha dönmedik.”
“Allah'ın
Rasûlü (s) kendileriyle müt’a yaptığım kadınları görünce
“Bunlar kıyâmete kadar haramdır!” buyurdu.”
6. Ebû Zerr el-Ğıfârî : “Her
iki müt’a da; yani kadın müt’asıyla hac müt’asının her ikisi
de yalnız bize mahsus idi.”
“Kadınlarla
müt’a yapmak, Rasûlullâh’ın ashâbı için sadece üç günlüğüne
helal kılındı. Daha sonra Allah'ın Rasûlü (s) onu yasakladı.”
7. Ömer b. Hattâb : “Allah'ın
Rasûlü (s) bize müt’a için üç günlüğüne izin verdi; ama
ardından yasakladı. Allah’a yemin olsun ki; muhsan (evli)
olup ta müt’a yapan birisini duyarsam, onu taşlarla
recmederim!”
8. Hâris b. Ğaziyye
el-Ensârî : “Allah'ın
Rasûlü (s) Mekke fethinde üç defa “Kadınlarla müt’a
yapmak haramdır!” buyurdu.”
9. Ebû Hürayra : “Allah'ın
Rasûlü (s) Tebuk gazası esnasında müt’a nikâhını yasakladı.”
(meâlen)
10. Zeyd b. Hâlid el-Cühenî
: “Ben ve
arkadaşım, bir kadınla kısa bir süre için müt’a yapma
konusunda tartışıyorduk; sonunda anlaştık. Derken birisi
gelerek, bize Allah’ın Rasûlü’nün (s) müt’a nikâhını ...
haram kıldığını haber verdi.”
11. Sehl b. Sa’d es-Sê’ıd’i
: “Allah’ın Rasûlü
(s) müt’aya, insanların ona çok ihtiyacı olduğundan izin
vermişti. Daha sonra yasakladı.”
12. Ka’b b. Mâlik el-Ensârî
: “Allah’ın Rasûlü
(s) kadınlarla müt’a yapmayı yasakladı.”
13. Sa’lebe b. Hakem
el-Leysî : “Peygamber
(s) Hayber’in fethinde müt’ayı yasakladı.”
14. Sebra b. Ma’bed
el-Cühenî : “Allah'ın
Rasûlü (s) Mekke’nin fethinde, müt’a yapmaya bir süre için
izin verdi. Sonra da:
“Ey insanlar! Ben size
müt’a yapmanız için izin vermiştim; artık Allah bunu kıyâmet
gününe kadar haram kıldı...”
buyurdu.”
Cevap :
1. Defalarca ifade ettik ki; müt’a nikâhının Medîne
döneminde uygulandığında hiç kimsenin en ufak kuşkusu yok!
Üstelik Ehl-i Sünnet kardeşlerimize göre; bu uygulama birkaç
kez olmuş: İzin verilmiş, yasaklanmış; ardından tekrar izin
verilmiş, yine yasaklanmış!!! Şu halde sırf “yasaklama”
ifade eden hadislerle delil getirmek ve bunlara dayanarak
“müt’a nikâhı haramdır.” demek onlar için de mümkün değil.
Zaten konuya birazcık hâkim olanlar, müt’a nikâhının şu an
haram olduğu konusunda, gelmiş geçmiş ulemanın sünnetten
yegâne dayanağının “Sebra” hadisi olduğunu bilirler.
2.
Bu rivâyetlerin tamamı, hem müt’a nikâhıyla ilgili olduğunu
ispat ettiğimiz Nisâ sûresinin 24. ayetine, hem de müt’a
nikâhının Allah'ın Rasûlü (s) zamanında uygulandığını;
yasaklayanın ise II. Halîfe Ömer olduğunu ifade eden en
sahih hadislere aykırı.
3.
İmam Ali’ye @ izâfe edilen bu rivâyetin asılsız ve bunun
sorumlusunun da İbn Şihâb ez-Zührî olduğunu daha önce ispat
ettik.
4.
Seleme hadisi de daha önce geçen
ve Buhârî ile Müslim’in Hz. Câbir ile Seleme’den ortaklaşa
rivâyet ettikleri, bundan daha sahih hadise aykırı. Bu
bir.
İkincisi,
bu rivâyetin râvîleri siqa sayılıyor. Ancak içlerinde bu
tersliğin kaynaklandığı bir râvî var: O da Abdülvâhid b.
Ziyâd el-Basrî. Abdülvâhid de siqa ve Buhârî ile
Müslim’in ortak râvîlerinden birisi; ama buna rağmen pek çok
münker (gerçek dışı) hadislerinin olduğu, Buhârî ile
Müslim’in bu münker hadislerini rivâyet etmekten
çekindikleri ve hatta rivâyet ettiği hadislerin isnadlarında
“tedlîs”
yaptığı ... Ehl-i Sünnet alimlerinin itirafıyla sabit.
Sözün kısası, bu rivâyet de Abdülvâhid’in münker ve şâzz
rivâyetlerinden birisi. Münker ve şâzz rivâyetlerle amel
edilemeyeceğini ise bilmeyen yok!
Üçüncüsü,
Evtâs muharabesi Mekke’nin fethinden iki ay kadar sonra
olmuştur. İlerde, Sebra hadisinin tahlilini yaparken de
göreceğimiz gibi; Ehl-i Sünnet hadis alimleri, müt’a
nikâhının ebediyyen haram kılınışının Mekke’nin fethinde
vukû bulduğunu söylüyorlar. Şu halde Seleme’ye izâfe edilen
bu rivâyet, Ehl-i Sünnet alimlerinin kabullerine de aykırı.
Çünkü, Mekke’nin fethinde müt’ayı ebedî olarak haram kılan
bir peygamber, iki ay gibi kısa bir süre sonra buna izin
verebilir mi!? Bu “densizlik” bir peygambere nasıl reva
görülür!?
Kısacası Seleme’ye izâfe
edilen bu rivâyet asılsız.
5.
Abdullâh b. Ömer’e izafe
edilen rivâyette, müt’a nikâhının “Hayber” fethinde
yasaklandığı ifade ediliyor. Oysa o gün böyle bir konunun
hiçbir şekilde gündeme gelmediğini daha önce (İmam Ali’ye
izâfe edilen Hayber hadisinin tahlili sırasında)
ispat etmiş; bu iddiaların tamamen yanlış olduğunu, bunun
ise İbn Şihâb ez-Zührî’den kaynaklandığını söylemiştik. Çok
ilginçtir; bu rivâyetin senedinde de İbn Şihâb ez-Zührî’nin
adı geçiyor! Onun bulunmadığı senedlerle gelen en sahih
rivâyetlerde; Abdullâh o gün sadece evcil eşeklerin
yasaklandığını söylüyor!
Abdullâh b. Ömer’den gelen meşhur rivâyet bu.
Bu meşhur rivâyet,
Abdullâh’dan azadlısı Nâfi’ ile oğlu Sâlim; Nâfi’ ile
Sâlim’in her ikisinden Ubeydullah b. Ömer, sadece Nâfi’den
ise Mâlikî mezhebinin imamı Mâlik b. Enes ile İbn Cüreyc
kanallarıyla geliyor. Dikkat edilirse; Nâfi’den üç kişi
rivâyet ediyor bu meşhur hadisi. Bu üç kişinin rivâyetinde
sadece “evcil eşeklerin etinin” yasaklandığı ifade ediliyor.
ez-Zührî, “müt’a”yı da kattığı
bu rivâyeti Sâlim’den aldığını söylüyor ve diğer hadis
hafızlarına bilinçlice ters düşüyor. Bu bakımdan rivâyet
asılsız ve gerçek dışıdır. Dolayısıyla huccet olamaz!
Söz konusu rivâyetin bir başka
isnadında da Ebû Hanîfe bulunuyor ve o da bu rivâyeti
Nâfi’den naklediyor. Ebû Hanîfe’nin hadis alanında zabt ve
hâfıza bakımından zayıf olduğu ise malum.
Zaten o yüzden burada hata yapmış; Ubeydullah, Mâlik ve İbn
Cüreyc’in Nâfi’den yaptığı yukarıdaki meşhur rivâyete ters
düşmüş!!
Böylece İbn Ömer’e izafe
edilen bu rivâyetin de münker ve şâzz olduğu anlaşılıyor.
Abdullah b. Ömer’den rivayet
edilen bu hadisi benzer lafızlarla Taberânî de rivayet
ediyor. Ancak onun da senedinde Mansûr b. Dînâr et-Temîmî
adlı çok zayıf bir râvî var.
6.
Enes hadisini de Ebû Hanîfe İbn Şihâb ez-Zührî kanalıyla
rivâyet ediyor! Ne ilginç değil mi? ez-Zührî bu konuda hangi
rivâyetin senedine takılsa, yapacağını yapıyor! Ebû
Hanîfe’nin hadisteki durumunu ise az önce gördünüz.
Kaldı ki bu rivâyet sadece
“yasaklama” belirtiyor ve bunun Ehl-i Sünnet kardeşlerimiz
için de bir değerinin olmadığını daha önce ifade ettik.
7.
Câbir el-Ensârî’den gelen bu iki rivâyetin, yine kendisinden
gelen; daha önce, II. Bölüm’de naklettiğimiz en güçlü ve en
sahih hadislere ters düştüğü meydanda. Bu bakımdan kabulü
imkânsız!
a.
Tâif hadisinin özellikle son kısımlarına dikkatlice bakın.
Bakınca; bunun daha önceki Câbir hadislerinin üçüncüsünden (c)
“uyarlama” olduğunu göreceksiniz. Bu rivâyette yasaklayanın
“Allah'ın Rasûlü (s)”, orada geçen en sahih rivâyetlerde ise
“Ömer” olduğunu söylüyor; tersliğin farkında mısınız!? Bu
bir.
İkinci
husus, Tâif muhasarası
Mekke’nin fethinden epeyce sonra vuku bulmuştur. Bu haliyle
rivâyeti, “Ebedî haramlık Mekke’nin fethinde vuku bulmuştur”
diyen Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin kabulü de imkânsız
görünüyor.
Üçüncüsü,
rivâyet [Câbir – Abdullâh b. Muhammed b. Aqîl – Abbâd
b. Kesîr el-Basrî ...] kanalıyla geliyor. Abdullâh
doğru sözlü, siqa bir râvî; ancak hâfızası zayıf.
Abbâd ise Ehl-i Sünnet mektebinin önde gelen hadis
hâfızlarının ittifakıyla “zayıf”, “metrûk = hadislerine
rağbet edilmemiş”, “rivâyetlerine güvenilmez” bir râvî.
Ahmed b. Hanbel onun için “uydurma hadisler rivâyet eder!”
diyor.
Yani rivâyetin senedi tek kelimeyle “sakat”!
Şu halde bu rivâyet de asılsız
ve uydurma! Uydurup ortaya koyan da Abbâd’dan başkası değil!
Zaten İbn Hacer el-Asqalânî de bu rivâyetin “zayıf” olduğunu
söylüyor.
b.
İkinci rivâyet de Hz. Câbir’den gelen en güçlü ve en sahih
hadislere ters düştüğü için münker ve şâzz! Hem müt’a madem
ki kıyâmete kadar haram kılınmış ve bunu da Hz. Câbir
duymuş; o halde II. Halîfe zamanına kadar müt’a yaptıklarını
neden söylüyor? Bu bir küstahlık değil mi? Eğer Hz. Câbir’i
iyi tanıyorsanız; bu küstahlığı ona yakıştırabiliyor
musunuz!? Bu bir.
İkincisi,
rivâyet [Câbir – Muhammed b. Münkedir – İsmâîl b.
Ümeyye – Ubeydullâh b. Ali – Sadaqa – Amr b. Ebî Seleme ...]
kanalıyla geliyor. Amr Şamlı ve İbn Ma’în başta olmak
üzere hemen herkesin “hâfıza bakımından” “zayıf” saydığı bir
râvî.
Sadaqa, Abdullâh es-Semîn’in oğlu ve o da Şamlı! Bu
adamın da “zayıf” ve rivâyetlerinin “güvenilmez” olduğu, en
önde gelen hadis hafızlarının itirafıyla sabit.
Ubeydullâh’ın kimliğini tespit edemedim. Muhtemelen o
da Şamlı!
Görüldüğü gibi rivâyet, bu
haliyle sened bakımından perişan ve asılsız! Ancak bize göre
bunun sorumluları yukardaki râvîler değil, İsmâîl b.
Ümeyye’dir. İsmâîl, her ne kadar Ehl-i Sünnet
hadisçilerinin güvenini kazanmış “siqa!” bir râvî ise de;
bizce onun Emevî devlet erkanına aşırı yakınlığıyla
tanınması ona sâbıka olarak yeter de artar bile! Kendisi
Emevîlerin çok zâlim bürokratlarından Amr el-Eşdaq’ın
torunu! Emevîlere yakınlığı da buradan geliyor. Amr
el-Eşdaq, İmam Ali’ye ve Ehl-i Beyt’e alenen hakaret
eden; bu yüzden de lânetlik Yezîd tarafından Medîne
valiliğine getirilen, Emevîlerin çok sevip saydığı, hürmette
kusur etmediği bir “zâlim”.
Kısacası bu uydurma rivâyetin
vebali, böyle bir aileye mensup olan İsmâîl’e aittir. İsmâîl
kafasındaki düşünceyi doğrulatmak için böyle bir rivâyeti
icat etmiş olabilir.
8.
Ebû Zerr hadisi [Ebû Zerr – Zeyd b. Şerîk et-Teymî –
oğlu İbrâhîm et-Teymî – Zübeyd b. Hâris ...]
kanalıyla geliyor. Oysa İbrâhîm et-Teymî’den aynı hadisi;
a. Süleyman b. Mihrân el-A’meş
b. Ayyâş b. Amr el-Âmirî
c. Beyân b. Bişr
d. Abdülvâris b. Ebî Hanîfe
ile e. Süleymân b. Tarhân et-Teymî
de rivâyet ediyor. Ama bu beş râvînin beşi de söz konusu
hadisi “Hac müt’asının sadece ashâba ait olduğu”
şekliyle rivâyet ediyor. Zübeyd’in rivâyeti bu beş siqa
râvînin rivâyetine aykırı olduğu için “şâzz”dır ve
kesinlikle huccet değildir.
Buradaki “şâzz olma” durumu
ise Zübeyd’den değil, bu hadisi Zübeyd’den nakleden Fudayl
b. Merzûq’tan kaynaklanıyor. Zira Zübeyd diğerleri gibi
gayet siqa bir râvî. Üstelik Buhârî ile Müslim’in ortak
râvîlerinden. Fudayl ise adâlet ve sadâkatine güvenilen;
ancak hâfıza bakımından “çok kusurlu” olduğu söylenen bir
râvî.
Dolayısıyla Ebû Zerr el-Ğıfârî
hadisinin doğru şekli şudur: “Hacda müt’a sadece biz
sahabeye mahsustu.” Bundan da maksat “hac aylarında
umre yapmak” anlamına gelen “müt’a” değil; “başlanılmış bir
haccı yarıda kesip / bozup umreye çevirmek” anlamındaki
“müt’a”dır. Aksi halde bu hadisi doğru şekliyle bile kabul
etmek mümkün değildir.
Ebû Zerr’e isnâd edilen ikinci
rivâyet ise [ Ebû Zerr – Abdurrahmân b. Esved
en-Neha’î – Mâlik b. Miğvel – Huneys b. Bekr - ...]
kanalıyla geliyor. Huneys zayıf bir râvî.
Mâlik’in İmam Ali hakkında ileri geri konuştuğu;
dolayısıyla Ehl-i Beyt’e @ olumsuz yaklaştığı rivâyet
ediliyor.
Ayrıca senedde, Abdurrahmân ile Ebû Zerr el-Ğıfârî arasında
isnâd kopukluğu var. Dolayısıyla bu rivâyetin kabûlü de
mümkün değil!
9.
Ömer’e izafe edilen bu rivâyet, “müt’a” nikâhını
yasaklayanın Allah'ın Rasûlü (s) olduğunu ifade ediyor. Oysa
bundan daha sahih ve daha sağlam olan şu hadisler
yasaklayanın bizzat Ömer’in kendisi olduğunu açıkça ortaya
koyuyor:
a.
Hz. Câbir hadisi
b.
Hz. Câbir hadisi
c.
Hz. Câbir hadisleri
d.
Imrân b. Husayn hadisi
e.
Saîd b. Müseyyeb hadisi
f.
Ebû Qılâbe el-Cermî hadisi.
g.
Urve de İbn Abbâs’a karşı müt’a nikâhının haram olduğunu
savunurken, Allah'ın sevgili Rasûlü’ne (s) değil; Ebûbekr
ile Ömer’in icraatlarına dayanıyor!
h.
Aynı Urve diyor ki: Havle bt. Hakîm Ömer’in yanına girerek
“Rabîa b. Ümeyye bir kadınla müt’a yapmış; kadın da bundan
hâmile!” dedi. Ömer hemen elbisesini sürüyerek dışarı çıktı
ve şunları söyledi: “Şu müt’a yok mu; (yasaklamada)
erken davranmış olsaydım, onları recmederdim!”
Her biri seçme olan ve sıhhatli olduğunda kimsenin kuşku
duymadığı bu hadisler, müt’a nikâhını Allah'ın Rasûlü (s)
değil; bizzat Ömer’in yasakladığını açıkça ifade ediyor.
Bütün bunları görmezden gelerek “Müt’a nikâhını Allah'ın
Rasûlü (s) yasakladı” demek apaçık bir inatçılık olmaz mı?
Böyle bir tavır hangi insana yakışır!?
Burada Râğıb el-İsfahânî’nin
“el-Muhâdarât” adlı eserinde geçen çok ilginç bir olayı
aktarmadan geçemeyeceğim. Rivâyete göre Yahyâ b. Eksem,
Basralı bir alime “müt’aya cevaz verirken kime tâbi
olduğunu” sormuş. O da “Ömer’e” demiş! Yahyâ “Nasıl olur;
Ömer bu konuda insanların en katısıdır! Halkın huzuruna
çıkarak “İki müt’a var ki; ...” demiştir.” deyince, Basralı
alim cevabı yapıştırmış: “İyi ya! Onun şahitliğini
kabul, haram kılışını ise reddettik!”
Bütün bunlar İbn Mâce
hadisinin kesinlikle hatalı olduğunu ortaya koyuyor. Ayrıca
Ebân b. Ebî Hâzim (Abdillâh) var bu rivâyetin
senedinde. Bu râvînin adâletine güveniliyor; ama hâfızasının
zayıf olduğu, bu yüzden de münker pekçok hadisinin
bulunduğu... Ehl-i Sünnet hadis alimlerinin itirafları
arasında.
Demek ki, müt’a nikâhını yasaklamayı Ömer’e değil de
Allah'ın Rasûlü’ne (s) izâfe etme hatası Ebân’ın zayıf
hâfızasından kaynaklanıyor.
Şu halde İbn Mâce hadisi
“sanıldığı gibi” isnadı sahih bir rivâyet değil; münker ve
asılsız bir rivâyettir.
10.
Hâris hadisi de meşhur hadis
kaynaklarında yer almayan, müt’a ayetine ve “müt’a nikâhına”
cevaz veren onlarca sahih ve meşhur hadislere aykırı bir
rivâyet. O yüzden de kitaplarda bu rivâyetin üzerinde hiç
durulmaz!
Kaldı ki senedinde İshâq b.
Abdillâh b. Ebî Ferve var. Ehl-i Sünnet hadisçilerinin
ittifakla zayıf ve metrûk saydıkları bir râvî.
Dolayısıyla Hâris adlı sahâbînin üzerinden bu rivâyeti
becerleyenin kim olduğu daha bir anlaşılmış oluyor.
11.
Ebû Hürayra rivâyeti de Allah’ın kitabına, Rasûlü’nün
sünnetine ve sahabenin tatbikatına tamamen aykırı. Bir defa
bu rivâyetin başında Ebû Hürayra’nın bulunması, onun
reddedilmesi ve kaldırılıp atılması için fazlasıyla yeterli!
Ayrıca senedinde Müemmel b. İsmâîl ile Ikrime b.
Ammâr adlı iki râvî var.
Müemmel’in büyük bir hâfıza ve
zabt sorununun bulunduğunu; dolayısıyla hadiste çok hatalar
yaptığını hemen herkes kabul ediyor.
Ikrime’nin de Müemmel’den pek farkı yok.
Dolayısıyla bu rivâyet, Ebû Hürayra’ya dokunmasak bile isnad
bakımından sakat.
Bu rivâyeti, hem Ikrime’nin
hem de Müemmel’in durumundan söz ederken, ez-Zehebî de
kitabına almış. Ama insafa gelerek “münker” olduğunu
söylemiş.
İbn Hacer de “Her iki râvî hakkında da eleştiriler var!”
diyerek aynı şeyi ifade etmeye çalışmış!
Bu ikisi, Kitaba, sünnete,
sahabe ve tâbiînin tatbikatlarına aykırı bir rivâyeti
aktarmakla “hata” ettiklerini kanıtlamış oluyorlar. Böyle
bir rivâyeti “hasen” saymak tarafgirlik değildir de nedir?
12.
Zeyd b. Hâlid rivâyeti hem sadece yasaklamadan bahsediyor,
hem de senedinde Mûsâ er-Rabezî adlı bir râvî var.
Mûsâ ittifakla zayıf ve rivâyetlerine güvenilmez bir râvî.
13.
Sehl hadisi de tıpkı Zeyd b. Hâlid hadisi gibi. Bunun
senedinde ise Yahyâ b. Osmân b. Sâlih el-Mısrî ile
İbn Lehî’a var. Her ikisi de hadis alimleri tarafından
çokça eleştirilen, hâfıza bakımından çok zayıf râvîler.
14.
Ka’b’dan rivâyet edilen hadisin durumu da yukarıdakilerden
farksız. Senedinde Yahyâ b. Ebî Üneyse el-Cezerî
adlı ittifakla zayıf, metrûk bir râvî var.
15.
Sa’lebe hadisinde, müt’a nikâhının Hayber’in fethinde
yasaklandığı açıkça ifade ediliyor. Bu ise kesinlikle doğru
değil; târihî hakîkatlere tamamen aykırı.
Bu yüzden kabul edilmesi imkânsız.
Diğer yandan senedinde
Şerîk b. Abdillâh en-Neha’î adlı birisi var. Sadûq;
ancak hâfıza bakımından çokça eleştirilen bir râvî.
Demek ki burada hata yapmış!
Sebra Hadisinin Tahlîli :
Sebra hadisi, Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin biricik dayanağı,
darda kaldıklarında sığınıp medet umdukları yegâne delildir.
Bu rivâyet adeta ilaç gibidir onlar için! O yüzden konuyla
ilgili belli başlı kaynaklarda, müt’a nikâhından söz
edilirken, “ebedî haramlığına sünnetten delil” deyince hep
bu rivâyetin öne sürüldüğü görülür. Bu rivâyetin onların
imdatlarına yetişip yetişemeyeceğini anlamak için, kendisini
iki açıdan eleştireceğiz:
* Metin (içerik)
tenkidi :
a.
Sebra hadisi; müt’a nikâhına açıkça cevaz veren ayete,
Peygamberimizin (s) meşhur hadislerine, sahabe ve tâbiînin
yaygın olarak bilinen tatbikatına aykırı. Ayeti, meşhur
hadisleri ve sahabe ve tâbiînin tatbikatını sadece Sebra
hadisine feda etmek hangi akıl ve mantığa, hangi vicdana
sığar!
b.
Bu hadis sadece bir sahâbîden
gelen bir hadistir ve “müt’a”yı Allah'ın Rasûlü’nün (s)
yasakladığını ifade ediyor. Oysa bu nikâhın Allah'ın Rasûlü
(s) hayattayken uygulandığına ve en son II. Halîfe Ömer b.
Hattâb’ın yasakladığına dair hadisler daha yaygın ve daha
sahihtir. Dolayısıyla bu hadis, pekçok sahâbînin rivâyet
ettiği o hadislere de aykırı!
c.
Bu hadisi Allah'ın Rasûlü’nden
(s) Sebra dışında rivâyet eden olmadığı gibi, Sebra’dan da
oğlu Rabî’ dışında duyan eden yok! Böyle haberlere
(hadislere) usûl ilminde “haber-i vâhid” denir. Haber-i
vâhid olan bir hadis ise hiçbir zaman kesin hüküm ortaya
koyamazlar. Bu usûl kuralını, bu alana birazcık gönül verip
ter dökmüş olan kimselerden bilmeyen yoktur. Bu haber-i
vâhid olan hadis, üstelik ayete, meşhur hadislere aykırı
ise; siz düşünün!
d.
İnsanların namusuyla alâkalı böylesine önemli bir hadisi,
herkesin mutlaka duymuş olması ve bilmesi gerekirken, bundan
sadece Sebra’nın haberdar olması sizce tuhaf ve garip değil
mi!? Böyle bir durumun “bir hadisin asılsız ve uydurma
olduğunu tanıma yollarından birisi” olduğunu
hatırlatmaya gerek var mı!?
e.
Duruma bakılırsa, bu hadis kalabalığa hitaben söylenmiş.
Sadece Müslim’in rivâyetlerine bir göz atılırsa bu durum
açıkça görülür. Böyle bir durumda ve böylesi önemli ve
hassas bir konuda söylenen bir hadisin, sadece bir kişi
tarafından rivâyet edilmesi, Ehl-i Sünnet hadis ve fıkıh
alimlerinin ittifakıyla “uydurma hadislerin” en temel
alâmetlerinden sayılır.
Bu ve benzeri nedenlerle, bu hadisin Allah’ın Rasûlü (s)
tarafından dile getirildiğini iddia etmek imkânsızdır.
* Sened tenkidi :
a.
Hadisin Sebra’dan sadece oğlu Rabî’ kanalıyla geldiğini az
yukarıda söylemiştik. Müt’a nikâhının “ebedî olarak /
kıyamete kadar” haram kılındığını ifade eden bu rivâyet, çok
ilginçtir, Rabî’dan sadece Abdülazîz b. Ömer kanalıyla
geliyor! Oysa aynı hadisi Rabî’dan şu yedi kişi de
naklediyor:
1.
Leys b. Sa’d
2.
Umâra b. Ğaziyye
3.
İbn Şihâb ez-Zührî
4.
Ebû İshâq es-Sebî’î
5.
Amr b. Hâris el-Mısrî
6.
Rabî’in oğlu Abdülmelik
7.
Rabî’in oğlu Abdülazîz
İşte bu yedi hadis hâfızının
Rabî’dan naklettiği hadislerde “kıyamete kadar” kaydı
bulunmuyor; sadece “yasaklamadan” bahsediliyor. Dolayısıyla
Abdülazîz b. Ömer hadisi bu şekilde rivâyet ederek, Rabî’in
kendi çocukları dahil, diğer yedi hadis hafızına ters düşmüş
oluyor. Abdülazîz’i siqa
sayarsak; rivâyetine “şâzz”, saymazsak “münker” adı verilir.
Hadis usûlü kitaplarının hangisine bakarsanız bakın; gerek
“şâzz” ve gerekse “münker” hadislerin zayıf ve
merdût sayıldıklarını görürsünüz. Yani bunlarla asla
amel edilemez.
Bu durumda “kıyamete kadar haram olduğuna” dair rivâyet
sadece Abdülazîz’in rivâyetidir ve burada hata yaptığı
apaçık bellidir. Dolayısıyla bunun ilmî açıdan itibara
alınacak hiçbir yanı yoktur. O zaman geriye sadece
“yasaklanmış olduğundan” başka bir şey kalmıyor. Bu ise
Ehl-i Sünnet alimlerinin de işine yaramaz. Çünkü onların
büyük bir çoğunluğu müt’a nikâhının birkaç kez serbest
bırakılıp ardından yasaklandığına inanıyor. Dolayısıyla
onların işine yarayacak rivâyetin “ebediyyen, kıyamete
kadar” haram olduğunu ifade etmesi gerekiyor.
b.
Üstelik bu şâzz olan Abdülazîz rivâyetinin sened kısmı da
çelişkilerle dolu. Buna “ızdırâb” deniyor hadis ilminde.
Zira senedin birinde “Abdülazîz b. Ömer” yerine “Ömer b.
Abdilazîz” denmiş!
c.
Yedi hadis hafızının, içinde “kıyamete kadar” kaydı
bulunmayan rivâyetleri de metin bakımından bir hayli
muzdarib! Yani metinde birbirini tutmayan ifadeler var.
Örneğin Umâra, Ebû İshâq, Amr ve Rabî’in iki oğlunun
rivâyetlerinde olayın Mekke fethinde vuku bulduğu ifade
edilirken, Leys’in rivâyetinde yer ve zaman belirtilmeden,
sadece “yasaklama”dan bahsediliyor.
ez-Zührî’den ise dört kişi
rivâyet etmiş: 1. Süfyân b. Uyeyne,
2. Sâlih b. Keysân,
3. İsmâîl b. Ümeyye
ve 4. Ma’mer b. Râşid. Ma’mer’den de iki kişi almış:
İsmâîl b. İbrâhim b. Uleyye
ve Abdürrazzâq b. Hemmâm.
Süfyân’ın rivâyetinde yer ve
zaman belirtilmeden sadece yasaklamadan bahsediliyor.
Sâlih yasaklamanın Mekke’nin fethinde, İsmâîl b. Ümeyye ise
Vedâ haccında vuku bulduğunu ifade ediyor. Ma’mer ise;
kendisinden İsmâîl b. Uleyye’nin yaptığı rivâyette Mekke
fethinden bahsederken, Abdürrazzâq’ın rivâyetinde ise yer ve
zamana hiç değinmiyor. İşte rivâyetlerdeki düzensizlik!
Burada İsmâîl b. Ümeyye’nin,
diğer üç hâfıza aykırı davranarak, yasaklamayı “Vedâ
Haccı”na kaydırması hiç de anlamsız değil! İsmâîl’in nasıl
bir adam olduğunu da önce gördük.
O bunu yaparken ileriyi düşünüyor; müt’a nikâhıyla alâkalı
uygulamaların en sonunda kaldırıldığını sözde ispat
edebilmek, Allah'ın Rasûlü’nün (s) hayatını “yasaklamayla”
kapatabilmek için bu yola baş vuruyor!
Eee, bu kadarı da olacak;
çünkü İsmâîl’den bunlar beklenmez değil! Ancak İsmaîl bütün
bu entrikaları çevirirken; “iş yapıyor” olmanın verdiği
sarhoşlukla, İbn Şihâb ez-Zührî’nin yanısıra diğer altı
hadis hafızının rivâyetlerine, ayrıca ez-Zührî’den rivâyette
bulunan üç büyük hadis hâfızına ters düştüğünü fark
edemiyor. Onların rivâyetlerinde “Vedâ Haccı” ilavesi yok.
Öyleyse bu, İsmâîl’in değil de kimin marifeti!?
Bu yüzden Ehl-i Sünnet hadis alimleri olayın “Vedâ haccı”nda
geçtiğini; yasaklamanın o gün yapıldığını belirten
rivâyetlerin “hatalı” olduğunu, doğrusunun ve meşhur olanın
ise “Mekke’nin fethinde yasaklandığını belirten rivâyetler”
olduğunu açık bir dille ifade ediyorlar. el-Beyheqî,
Abdurrahmân es-Süheylî, İbn’ül-Qayyim el-Cevzî ve İbn Hacer
el-Asqalânî bunlardan sadece birkaçı.
Dolayısıyla onlar bile İsmâîl b. Ümeyye’nin söz konusu
rivâyetini kabul etmiyor.
d.
Böylesi bir ızdırâba (düzensizliğe) sahip bir rivâyeti,
“müt’a nikâhı” gibi önemli bir konuda delil olarak kullanmak
büyük oranda cür’et ister. Çünkü böyle bir rivâyetle haramı
helal, yada helali haram kılmak çok zordur. Üstelik vebali
de çok ağırdır!
e.
Ehl-i Sünnet alimlerinin de itiraf ve kabulüyle, bu hâdise
Mekke’nin fethinde olmuş. Mekke’nin fethinde müt’ayı
yasaklayan ve bunu “kıyamete kadar” diyerek pekiştiren bir
peygamber, nasıl oluyor da iki ay kadar kısa bir süre sonra,
Evtâs günü buna tekrar izin verebiliyor!? Bu ne biçim iş!
Sırf mezhebi kurtarmak uğruna, Allah’ın peygamberini böyle
bir “dengesizliğe” ve “çelişkiye” itmek, bunun sonuçlarına
göz yummak hangi akıl sahibi müslümana yakışır!?
f.
Allah'ın Rasûlü (s) gerçekten müt’ayı kıyamete kadar
yasaklamış olsaydı; yani Sebra hadisi sahih bir hadis
olsaydı; Buhârî böyle “ilaç gibi”bir hadisi kaçırır mıydı?
Kitabında bu hadise de yer vermez miydi? İbn Şihâb ez-Zührî,
Mâlikî mezhebinin imamı Mâlik b. Enes’in en önde gelen
üstadlarından olduğu halde; o bile -en azından- üstadı
kanalıyla gelen Sebra hadisine “Muvatta’” adlı eserinde yer
vermiyor! Sebra hadisi “Mut’a nikâhı ebedî olarak haramdır”
diyenler için son derece hayati değer taşıyor; dolayısıyla
bizim buradaki sorularımıza “Canım! Buhârî ve hatta Mâlik
sahih olan her hadisi kitabına alamaz ya! Buna imkan var mı
ki!?” şeklinde bir cevap verilemez. Bu cevaba sığınan ve
bunun üzerine yatanlar, konunun önem ve ehemmiyetini ya
kavramamışlardır; ya da onlar bununla kendilerini
avutuyorlardır.
Bütün bunlar “Sebra Hadisi”nin
de asılsız ve gerçek dışı olduğunu göstermesi bakımından
sanırım yeterli. Şu halde böyle bir hadise yaslanmak,
bununla bir helâli haram kılmak bir tarafa; “mekruh” kılmak
bile mümkün değildir.
Velhâsıl,
biz Ehl-i Beyt (İmâmiyye) mektebi olarak şunları söylüyoruz:
Yukarıda Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin en muteber
kaynaklarında yer alan en sahih ve sahâbe arasında
fazlasıyla yaygın hadisler bizlere şu hakikatleri
gösteriyor: Müt’a nikâhına Allah Teâlâ izin vermiş, O’nun
sevgili Rasûlü (s) hayatta olduğu sürece uygulanmış. Bu
uygulamaya I. Halife Ebûbekr zamanında da devam edilmiş!
Allah’ın kitabında, Rasûlü’nün sünnetinde olmasına rağmen
bunu yasaklayıp haram kılan; buna rağmen vazgeçmeyenleri
cezalandıracağını söyleyen; hiç kuşkusuz, II. Halîfe Ömer
olmuştur!
Eğer müt’a nikâhını yasaklayan
gerçekten Allah'ın Rasûlü (s) ise, Ehl-i Sünnet âlimlerinden
bir çoğu neden “Müt’a nikâhını haram kılan / yasaklayan ilk
kişi Ömer b. Hattâb’tır.” diyor? Ebû Hilâl el-Askerî,
Celâl es-Süyûtî, el-Qalqaşendî ve el-Qırmânî; Ömer b.
Hattâb’ın müt’ayı haram kılıp yasaklayan ilk kişi olduğunu
söylüyorlar.
Yeri gelmişken, Ömer b.
Hattâb’ın “İki müt’a var ki...” sözüne
ilişkin, el-Cessâs ile Fahruddîn er-Râzî’nin ortak açıklama
/ savunmasına değinmek istiyorum:
“Ömer’in
bu sözü, Allah'ın Rasûlü’nün (s) konuyla ilgili “haram
kılıcı / neshedici” bir sünneti olmadan, sahabe huzurunda
söylemesi; sahabenin de bu duruma sessiz kalması
düşünülemez! Aksi halde bu durum; hem o sözü söyleyeni, hem
de dinleyip de itiraz etmeyenleri küfre sokar; İslâm’dan
uzaklaştırır.”
Yukarıda, şimdiye kadar gözler
önüne serdiğimiz onca sahih ve muteber delillere rağmen,
böylesine zavallı ve üzücü lafları, el-Cessâs gibi, er-Râzî
gibi aklı başında olduğunu sandığımız alimlere
yakıştıramıyoruz! Çünkü bu sözleri “gözleri mezheb
taassubuyla perdelenmiş, basîreti körelmiş” kimselerin
dışında kimseler söyleyemez!
Ömer b. Hattâb’ın madem
bildiği bir hadis vardı; neden onu okumadı!? Okumadığı bir
tarafa; neden “Allah’ın kitabında ve Rasûlü’nün
sünnetinde olmasına rağmen ...” diyor. Madem bu
nikâhı Allah'ın Rasûlü (s) yasaklayıp haram kılmış; öyleyse
Ömer neden “... rağmen ben onları yasaklıyor / haram
kılıyorum! ...” diyerek yasak koyanın ve haram
kılanın kendisi olduğunu ifade ediyor. Yoksa Ömer b. Hattâb
ne dediğini bilmiyor mu?
Diğer yandan; siz Ömer b.
Hattâb’ın “eli sopalı” bir halîfe olduğunu unutuyorsunuz
galiba! Onun karşısında kim öyle ulu orta çıkıp itiraz
edebiliyormuş!?
Kaldı ki Ömer’e itiraz edenin
olmadığını da nereden biliyorsunuz? II. Bölüm’de, müt’a
nikâhına cevaz veren sahâbîleri gördünüz. Bunlar sahabenin
en önde gelenleri. Bunların çıkardığı seslerin muteber
olabilmesi için, mutlaka Ömer’in karşısına dikilmesi mi
gerekiyor!?
Bu zavallı yorumlarla Ömer b.
Hattâb’ı korumaya çalışanlar, birazcık olsun, Allah'ın
Rasûlü’nü (s) neden hiç düşünmezler!? Allah’ın sevgili
peygamberini çelişkiye ve dün dediğini bugün yalanlamaya
mahkum edenler, o yüce peygamberi bir sahâbîye feda ederken
“bunun insanı nereye götüreceğini” neden akıllarına
getirmezler!? Yoksa Allah’ın peygamberi bir sahâbîden daha
mı önemsiz!? Bu türden maskaralıklara düşmenin sebebi ne?
III. SAHÂBE VE TÂBİÎNİN
GÖRÜŞLERİ :
Kaynaklarda, ashâb ve tâbiînden bazılarının “müt’a nikâhı”na
karşı çıktıkları, buna asla izin vermedikleri ifade
ediliyor. Şimdi tespit edebildiğimiz kadarıyla, bu görüşte
olan sahâbî ve tâbiînin isimleri şunlar:
a. Sahâbîler :
1. Ömer b. Hattâb :
Ömer’in müt’a nikâhına karşı çıkıp “haram” dediğine yer gök
şâhit. Üstelik “haram” diyenlerin öncülüğü de ona ait! Ebû
Hilâl el-Askerî, Celâl es-Süyûtî, el-Qalqaşendî ve
el-Qırmânî; Ömer b. Hattâb’ın müt’a nikâhını haram kılıp
yasaklayan ilk kişi olduğunu söylüyorlar.
2. Abdullâh b. Ömer :
Bir kimse Abdullâh’a gelerek, “müt’a” nikâhının hükmünü
sorduğunda hemen sinirleniyor; “Vallâhi, bizler Allah'ın
Rasûlü (s) zamanında zinâ da etmedik, sifâh ta!”,
bazı rivâyetlerde
ise “Haramdır!” diyerek müt’a nikâhına bakış açısını ortaya
koyuyor. el-Cessâs’ın rivâyetinde ise “Sifâhtır!” cevabını
vermiş!
Bu rivâyetlerden Abdullâh b.
Ömer’in de bu nikâha “olumsuz” yaklaştığı açıkça
anlaşılıyor. Zaten Abdullâh’a bundan başkası da yakışmaz;
çünkü o babasının oğlu!
Ancak, Abdullâh b. Ömer’in
“haramdır” fetvasıyla ilgili bu rivâyetlerden birisi, daha
önceki “Müt’anın Hayber günü yasaklandığına” dair
rivâyetinin
içinde geçiyor. Orada söz konusu rivâyetin sakat olduğunu;
“Hayber” ile ilgili kısmın, İbn Şihâb ez-Zührî tarafından
bilinçlice sokulduğunu görmüştük!
3. Abdullâh b. Zübeyr :
Müt’anın cevazını ifade eden Sünnetten deliller başlığı
altında geçen Abdullâh b. Abbâs ve Esmâ bt. Ebîbekr
hadislerinden, onun da müt’a nikâhına şiddetle karşı
çıkanlardan olduğunu anlıyoruz. Hatta İbn Ebî Şeybe’nin
sahih isnadla rivayetine göre; müt’a nikâhının zinadan
farksız olduğuna inanıyor!
4. Hz. Ebûbekr :
Bu konuda, Abdullâh b.
Abbâs ile Urve’nin tartışmasını konu alan rivâyetten başka
bir rivâyet yok!
Bizce bu rivâyete “Ebûbekr”in de sokulması Urve b. Zübeyr’in
işi! Çünkü Urve, her ne kadar Ehl-i Sünnet
kardeşlerimizin son derece güvendikleri bir râvî
ise de, bizce o sâbıkalı, hadisi kabul edilemez birisidir.
Dolayısıyla Ebûbekr’in müt’aya karşı çıktığı doğru değil!
Birazdan da göreceğimiz gibi, alimlerin Ömer b. Hattâb’ı
müt’ayı ilk yasaklayan kişi olarak sunmaları; hem bunu
Allah'ın Rasûlü’nün yasaklamadığını, hem de Ebûbekr’in bu
nikâha karşı çıkmadığını açıkça gösteriyor.
Hz. Câbir’den gelen sahih
hadislerden hareketle, onun müt’aya cevaz verenlerden
olduğunu bile rahatlıkla söyleyebiliriz. Aksi halde
halîfeliği zamanındaki “müt’a nikâhı” uygulamalarına asla
göz yummazdı.
5. Hz. Âişe :
Müt’a nikâhına, Mü’minûn sûresinin ayetlerini okuyarak karşı
çıktığına dair rivâyet daha önce geçmişti.
Orada bunun da aslının olmadığını gördünüz!
Kısacası güvenilir rivâyetler,
sahâbeden sadece üç kişinin; Ömer, oğlu Abdullah ve Abdullâh
b. Zübeyr’in müt’a nikâhına karşı çıktıklarını gösteriyor.
b. Tâbiîler :
1. Saîd b. Müseyyeb :
“Allah Ömer’e rahmet etsin; müt’ayı yasaklamasaydı zina
açıktan yapılırdı!”
diyerek o da müt’a nikâhının haramlığına inandığını ifade
ediyor.
2. Urve b. Zübeyr :
Esmâ bt. Ebîbekr hadislerinden onun da kardeşi Abdullâh b.
Zübeyr’den farksız olduğunu anlıyoruz. Rivâyetlere göre Urve
müt’a nikâhını “zinâ” ile eş değerde görürmüş!!!
3. Hasen el-Basrî :
Diyor ki: “Müt’a sadece kazâ umresi
sırasında, o da sadece üç günlüğüne helal kılındı. Ondan
önce yada sonra hiç helal kılınmadı!!!”
4. Abdurrahmân b. Ebî Amra
: Sahabeden olan ve
İmam Ali @ ile Sıffîn muharabesinde “azgın çete”nin reisi
Muâviye’ye karşı savaşırken şehîd düşen Ebû Amra
el-Ensârî’nin oğludur. Kendisi tâbiînin siqa
râvîlerindendir.
İbn Şihâb ez-Zührî’nin
rivâyetine göre -tabii ki doğruysa- o da müt’aya karşı
çıkanlardan.
5. Rabî’ b. Sebra :
Sebra b. Ma’bed’in oğlu. O da siqa sayılmasına rağmen
Buhârî’nin güvenini bir türlü kazanamamış bir râvî. Zira
Buhârî onun hadislerine kitabında hiç yer vermemiş.
Sebra hadisinin kilit ismi /
râvîsi olmasından, onun da müt’a nikâhına karşı olduğu
sonucuna varıyoruz. Belki de bu hadis Rabî’in işi! Çünkü
bunu babası Sebra’dan ondan başka hiç kimse rivâyet etmiyor.
Bu durum ister istemez akla bir takım şüpheler getiriyor.
6. Abdülazîz b. Ömer :
Ömer b. Abdilaziz’in oğlu. Onun da bu kanaatte olduğunu,
Sebra hadisine yaptığı özel katkı(!)lardan anlıyoruz.
7. Mekhûl ed-Dimaşqî :
Ehl-i Sünnet kardeşlerimiz tarafından genel olarak siqa ve
sadûq kabul edilir. Ancak tedlisçiliği de bilinen bir
husustur!
Şam uyruklu fukahâdan sayılan
ve İbn Şihâb ez-Zührî’nin gözde üstadlarından olan Mekhûl da
müt’a’nın “zinâ” olduğunu iddia etmektedir.
8. İbn Şihâb ez-Zührî :
Ehl-i Sünnet hadis
ve fıkıh ulemasının son derece güvenip siqa saydığı
bu adamın, aslında hiç de öyle olmadığını daha önce
gördünüz.
ez-Zührî’nin bu görüşte
olduğunu anlamak hiç de zor değil! İmam Ali’ye ve Abdullâh
b. Ömer’e isnâd edilen “Hayber hadisi”ne katkılarından
dolayı onun da bu görüşte olduğunu çıkarıyoruz.
9. İsmâîl b. Ümeyye :
Ehl-i Sünnet hadis ve fıkıh ulemasının son derece siqa
saydığı, Buhârî ile Müslim’in kendisinden bol bol hadis
rivâyet ettiği
İsmâîl’in de ne mal olduğunu daha önce
görmüştük.
Hz. Câbir’den rivâyet ettiği
“müt’ayı kıyamete kadar haram kılan” rivâyetten ve
yukarıdaki Sebra hadisine olan katkılarından bu sonuca
varmak hiç de zor değil.
10. İmam Ca’fer es-Sâdıq @
: Bessâm es-Sayrafî
İmam’a @ gelerek müt’anın hükmünü soruyor ve sorduğu müt’ayı
anlatıyor. O da “O şey zinadır!” buyuruyor!
Öncelikle,
Hz. İmam’ın @ müt’a nikâhına cevaz verdiği gün gibi
âşikârdır. O Ehl-i Beyt mektebinin altıncı imamıdır ve bu
mektebin bu konudaki tutumu, dost düşman herkes tarafından
bilinmektedir. İmam’ın müt’a nikâhı için neler söylediğini
I. bölümde gördük.
Diğer yandan,
rivâyete dikkat edilirse, Bessâm es-Sayrafî “Müt’anın hükmü
nedir?” deyip bırakmıyor. Ayrıca İmam’a sorduğu müt’ayı
anlatıyor, özelliklerini söylüyor. O da öyle bir müt’anın
zinadan pek farkının olmadığını ifade buyuruyor. I. Bölümde
de gördüğümüz gibi, bu konuda taraflar arasında “kavram
kargaşası” var. Ehl-i Sünnet mektebinin kafasında
canlandırdığı müt’a zaten zinadan farksızdır. Rivâyetten
anlaşılan o ki; İmam Ca’fer es-Sâdıq hazretlerine @ “Ehl-i
Sünnet tarafının düşündüğü müt’anın” hükmü sorulmuş; o da
“Aynen zinadır!” cevabını vermiştir.
Dolayısıyla bu rivâyetten,
İmam Ca’fer’in @ müt’a nikâhını -genel olarak- zinâ
kapsamına soktuğunu anlamak imkânsızdır.
Evet,
müt’a nikâhını “haram” sayan Ehl-i Sünnet alimlerine
bakılırsa sahabe ve tâbiînin tamamı müt’aya karşı! Neredeyse
bu konuda ihtilaf yok! (Bu iddiaları birazdan göreceksiniz.)
Konuyu bu şekilde ortaya koymaya çalışanlardan hemen hiç
birisi; oturup ta hangi sahâbîlerin ve tâbiînden kimlerin
buna karşı çıktığını söylememiş, bunun bir isim listesini
sunmamış! Halbuki, biz kendi araştırmamızdan ve bu esnada
karşılaştığımız rivâyetlerden hareketle; ashâbdan sadece 5,
tâbiînden de 10 kişiyi tespit edebildik. Ebûbekr ile kızı
Âişe’nin bu halkaya bilinçlice sokulduğunu; Ebûbekr’i bu
halkaya dahil etme işinin Urve’ ile ez-Zührî’nin başının
altından çıktığını, Âişe annemizle ilgili rivâyetin ise sulu
olduğunu yukarıda gördük. İmam Ca’fer es-Sâdıq @ ile ilgili
rivâyetin tahlîlini de yaptık. Dolayısıyla geriye kalıyor;
yalnız üç sahâbî ve dokuz tâbiî! Onların da, müt’aya cevaz
veren sahabe ve tâbiînin yanında hiçbir kıymeti yok.
IV. İCMÂ DELİLİ :
Buradaki icmâdan kasıt, Ömer
b. Hattâb müt’ayı tamamen yasaklayıp, yapanları
recmedeceğini açıktan ilan ettiğinde sahabenin susması; ona
itiraz etmemesidir. Böyle bir durum, istisnasız bütün
sahabenin Ömer’i onayladığı (aksi halde itiraz ederlerdi!)
anlamına gelir ki; bunun adı Usûl ilminde “Sükûtî İcmâ”dır.
Sükûtî icmâ ise Hanefî, Mâlikî ve Hanbelî mezheblerinde
“sarîh icmâ = herkesin açık görüş ileri sürerek vardıkları
icmâ” gibi dikkate alınır ve kesin delillerdendir.
Şâfiîlerin de büyük bir çoğunluğu böyle bir icmâya “kesin
delil” gözüyle bakmasalar da, yine de dikkate alınması
gereken bir “huccet” olduğunu söylüyorlar.
Müt’a nikâhının haramlığının
“icmâ” ile sâbit olduğunu, İmâmiyye mektebi dışında bütün
fukahânın bu konuda ittifaka varmış olduklarını az sayıda
alim iddia etmiyor! Hemen herkes “ağız birliği” ile
“icmâ”dan söz ediyor! Ebû Ca’fer et-Tahâvî, el-Cessâs,
es-Serahsî, el-Merğînânî, el-Kâşânî, el-Mavsılî, İbn Münzir,
Ebû Süleymân el-Hattâbî, el-Hâzimî, el-Mâzirî, İbn Rüşd,
Qâdî Iyâd, en-Nevevî, Fahruddîn er-Râzî, el-Qastalânî ve
Muhammed Ali es-Sâbûnî bunlardan sadece bazıları.
Cevap : 1.
Sükûtî icmânın “sarîh icmâ”
kadar kesin bir delil gibi kabul edilişi; nihayet bir
fetvadır, ictihaddır. Bu konuda hiçbir nass (açık ayet yada
hadis) yok. Ne ayetten ne de hadisten, böyle bir suskunluğun
“onaylama” anlamına geldiğini ifade edecek hiçbir delil,
savunanları tarafından bile henüz gösterilememiştir.
Hem bu, akla, mantığa ve
târihî gerçeklere de aykırı. Bir insanın her hangi bir
hadise karşısında susması, nasıl olur da o hadiseyi
“onaylaması” anlamına gelebilir? Birisinin yanlışını
gördüğümüz halde ses çıkarmadığımız olmamış mıdır? Özellikle
karşımızdaki adam uyarıya gerek duymayacak kadar kaba ve
umursuz ise, siz ne yaparsınız? Hem böyle bir durumda “emr
bil-ma’rûf ve nehy anil-münker = iyiliği emir ve kötülükten
nehiy” yapmak zorunda mıyız ki?
Diğer yandan, karşımızdaki
adamın köteği, zindanı, sürgünü ve hatta “siyaseten =
devletin yüksek menfaatleri için katl”i varsa herkesin o
adama itiraz edeceğini nasıl beklersiniz? Her insanın yapısı
buna müsait mi? İnsanlar içinde cesurlar ve korkusuzlar
bulunduğu gibi, ürkekler ve korkaklar da bulunmaz mı?
Anlaşılan siz, pekçok sahâbî
ve tâbiînin, zamanın sultasından korktukları için hadis
rivâyet etmekten bile çekindiklerini bilmiyorsunuz! Abdullâh
b. Mes’ûd gibi en önde gelen bazı sahâbîlerin, sırf “hadis
rivâyet ettiği” için Ömer b. Hattâb’ın zindanlarında
neredeyse çürümeye terk edildiğinden; onların Ömer ölünceye
kadar zindanlarda
kaldıklarından haberdar mıydınız!? Bütün bunları bilen
sahâbîler, nasıl Ömer b. Hattâb karşısında rahat hareket
edebilirler? Ve bu durum karşısında “sükût = suskunluk”
nasıl onaylamak ve olayı aynen kabullenmek anlamına
çekilebilir? İnsan memnuniyetsizliğini sadece diliyle mi
belli eder?...
Bu yüzden İmam Şâfiî başta
olmak üzere, Dâvûd ez-Zâhirî, Îsâ b. Ebân, Ebûbekr
el-Bâqıllânî, İbn Hazm, el-Ğazzâlî, el-Beydâvî, Fahruddîn
er-Râzî gibi pekçok önde gelen İslâm hukukçusu, toplum
psikolojisini göz önünde tutarak, böyle bir suskunluğu
itibara almamışlar, “Susana söz isnad edilemez” demişlerdir.
Dolayısıyla böyle bir suskunluğu “onaylamak” olarak
algılayamaz ve “sükûtî icmâ” diye bir şey kabul edemeyiz.
2.
Kaldı ki Ömer’e itiraz eden yok, demek gündüzün ortasında
güneşin varlığını inkar etmek gibi bir şey. II. Bölüm’de
“müt’a” nikâhına cevaz veren pekçok sahâbîden bahsettik. O
listeyi de kendi kaynaklarımızdan değil, Ehl-i Sünnet
alimlerinin en muteber kaynaklarından derledik. Bütün
bunları “yok” sayarak “icmâ”dan söz etmek mümkün mü?
Sahabeden yalnız iki tanesinin -açıkça- bu kanaatte olduğunu
az yukarıda gördünüz. Allah aşkına, 3 sahâbîye karşılık tam
16 sahâbî müt’aya izin veriyor; “câiz” olduğunu söylüyor!
Mutlaka bir “icmâ”dan söz etmemiz icab ediyorsa; ne
taraftadır “icmâ”!
3.
İcmâdan kasıt “Sahabe ve tâbiînden sonra İslam ümmetinin
icmâsıdır!” deniyorsa; bu da doğru değil. Ehl-i Beyt
imamlarının @ konuyla ilgili yaklaşımı herkesçe malum.
Onların katılmadığı ve onaylamadığı bir ittifak nasıl “icmâ”
sayılır? Allah'ın Rasûlü’nün (s) ümmetine her konuda yol
gösterici olarak “emanet” bıraktığı bir Ehl-i Beyt imamının
yer almadığı icmâ ne anlam ifade eder ki? İmam Ali’nin, İmam
Muhammed el-Bâqır’ın ve İmam Ca’fer es-Sâdıq’ın muhalefeti
“muhalefet” olarak yetmez mi? Zamanlarının en büyük ilim ve
takva sahibi oldukları herkesçe tescil edilmiş bu tertemiz
insanlar, yoksa bu ümmetten yahut bu ümmetin
müctehidlerinden değil mi ki; “katılıp-katılmadıkları” hiç
hesaba katılmıyor!?
Ehl-i Sünnet mektebinin
kendileri gibi düşünmeyen bizim gibi müslümanları “Ehl-i
Bid’at = Bid’atçi” saydığı biliniyor. Buna rağmen Ehl-i
Sünnetten pekçok fakîh, Ehl-i Bid’atten bile olsa, bir
müctehidin muhalefetiyle icmânın gerçekleşemeyeceğini, böyle
bir ittifakın ümmeti bağlayıcı bir yönünün olmadığını; “İcmâ
için onların da muvafakat ve rızalarının şart olduğunu” açık
bir dille ifade ediyorlar.
Öyleyse Ehl-i Beyt imamlarının
yer almadığı bir ittifak “icmâ” sayılamaz. Bu durumda
“müt’a” konusunda “icmâ”dan bahsetmenin hiç mümkünü var mı?
4.
Bu suskunluğun “icmâ” olduğunu var sayalım. Bu durumda
sahabe, Ömer’in “müt’a yapanları recmederim” sözlerine de
katılmış oluyor. Bu durumda müt’a yapan herkesin
recmedilmesi gerekir! Halbuki Ehl-i Sünnet alimlerinin bile
“recm”e katılmadıklarını IV. Bölüm’de göreceğiz. “Müt’a”
nikâhına ses çıkarmamalarını “icmâ” sayıp, mahiyeti, yeri ve
zamanı aynı olmasına rağmen “recm”i kabul etmemek, ciddî bir
ilim adamına yakışır mı Allah aşkına!?
5.
Aynı durum “hac müt’ası” için de geçerli. Ömer b. Hattâb o
sırada, müt’a nikâhının yanısıra hac müt’asını da yasaklıyor
ve sizin iddianıza göre, sahabe de bunu onaylıyor! Ancak,
müt’a nikâhı söz konusu edildiğinde “icmâ” var diyen Ehl-i
Sünnet alimleri, “hac müt’ası”nı haram kabul etmiyor! Bu ne
biçim çifte standart! Delilin bir tarafını alıp öbür yüzünü
görmezden gelmekle hangi mantığa hizmet ediyorsunuz?
Şu halde “müt’a”nın haram olduğuna dair “icmâ” diye bir şey
yoktur! Ve böyle bir iddia delilden tamamen yoksundur.
V. NESH İDDİASI :
Konuyla ilgili en garip
delillerden birisi de “nesh” iddiası! Bu iddiaya göre “Müt’a
nikâhı her ne kadar bir zamanlar uygulanmış olsa da; daha
sonra neshedilmiş, hükmü ortadan kaldırılmıştır.”
Bundan daha garibi ise bu konuda iki neshin yaşandığı
iddiasıdır! Yani müt’aya önce izin verilmiş; ardından
yasaklanıp hükmü kaldırılmış. Sonra bir daha serbest
bırakılmış; tekrar yasaklanmış!
Fakat İmam Şâfiî’ye isnad
edilen bu dönüşümlü neshi anlamak mümkün değil! Bu iş bu
kadar basit mi? Allah’ın hükümleriyle bu denli oynamak kimin
haddine? Böyle bir densizlik, bir peygambere nasıl reva
görülür!? O yüzden el-Cessâs, es-Serahsî ve İbn’ül-Qayyim
gibi ilim adamlarının bu tür iddialara hiç de itibar
etmediklerini görüyoruz. Kendisi bir Şâfiî fakihi ve
müfessiri olan er-Râzî de,
bu gibi sözlerin “muteber ulemanın sözleri olmadığını”
belirterek; İmam Şâfiî’ye izafe dilen o sözün aslının
esasının olmadığını ifade etmiş oluyor.
Neshin ne şekilde
gerçekleştiği konusunda ise üç yaklaşım var:
a. Ayetlerle nesh :
“Müt’a nikâhı”nın cevazını
ifade eden ayet ve hadislerin yine bir takım ayetlerle
neshedildiği iddiası kitaplarda “dedi-kodu” şeklinde de olsa
dolaşır, durur! Bu konuda dört ayrı rivâyet var:
1. Abdullâh b. Abbâs :
Bu konuda kendisine izafe edilen rivâyeti daha önce gördük.
2. Abdullâh b. Mes’ûd :
Bu büyük sahâbînin ise şöyle dediği rivâyet ediliyor: “Müt’a
nikâhı; talâk, iddet, ve miras (ayetleri) ile
neshedilmiştir!”
3. İmam Ali @ :
Rivâyete göre şöyle demiş : “Müt’a nikâhı imkanı
olmayanlar için idi. Nikâh, talâk, iddet ve miras ayetleri
nazil olunca neshedildi!”
4. Ebû Hürayra :
Rivâyete göre diyor ki: “Müt’ayı nikâh, talak, iddet
ve miras (ayetleri) neshetmiştir!”
5. Saîd b. Müseyyeb :
Diyor ki: “Müt’ayı mirasla ilgili ayetler
neshetmiştir!”
Cevap :
Aklı başında, insaflı, etrafa kendi gözleriyle bakmasını
bilen hiçbir kimsenin kabul edemeyeceği şu sözde “hadis”
olacak rivâyetlere bakın! Bakın da Allah ve Rasûlü
tarafından helal kılınan, sahabe ve tâbiînin cevazına fetva
verip uyguladıkları bir şeyi “haram”a çevirmek için, nelere
başvurulduğunu bir görün!!!
1.
Öncelikle, bu rivâyetleri “delil” diye sunan veya
kitaplarında yer verenlerin; hem ne kadar tefsir ve fıkıh
usûlü bildikleri, hem de bu ilimlerin asıl kaynağı durumunda
bulunan İmam Ali @, Abdullâh b. Abbâs ve Abdullâh b. Mes’ûd
gibi büyük şahsiyetleri “cehalet”le suçladıkları
anlaşılmaktadır! Okuyucuları “saf” ve “aptal” yerine
koymaları ise işin cabası!
Allah aşkına, bu alimler kimleri “kandırmaya” çalışıyor!
Müt’a ayetiyle nikâh, talak, iddet ve miras ayetlerinin ne
alâkası var? Ayetin birisi müt’a nikâhını işliyor; ötekileri
ise genel olarak nikâhtan, talaktan, iddet ve mirastan
bahsediyor. Bu ayetler arasında % 100’lük bir çelişki var mı
ki “nesh”e gidiliyor? Müt’a nikâhında miras yok diye “miras
ayetleriyle müt’ayı mensuh” sayan sizler, “kitap ehli olan
bir kadınla evlenildiği vakit de mirasın söz konusu
olmadığını” bilmiyor musunuz? Öyleyse neden “miras ayetleri,
kitap ehli olan kadınlarla evliliği de neshetmiştir”
demiyorsunuz? Böyle bir evliliğe hem “caiz” hem de “miras
alamaz” dediğinizi kimlerden saklayabileceksiniz? Bu ne
çifte standart!!!
2.
Müt’a da bir tür nikâh olduğuna göre “nikâh” ile ilgili
ayetlerin onu neshetmesi de ne demek oluyor?
3.
Rivâyetlerde “iddet”
kelimesinin geçmiş olması da bu rivâyetlerin düzme olduğunu
açıkça kanıtlıyor. I. Bölüm’de de gördüğümüz gibi, müt’ada
iddet var!
4.
Bu rivâyetler, daha önce geçen İmam Ali, İbn Abbâs ve İbn
Mes’ûd’un müt’aya cevaz verdiklerini açıkça ifade eden sahih
hadislere de aykırı.
5.
Müt’a ayeti ve uygulaması tamamen husûsî (özel), nikâh,
talâk ve miras ayetleri ise umûmîdir, geneldir. Her genel
hükmün bir istisnasının olabileceğini sizler de kabul
ettiğinize göre; buradaki tutumunuzun amacı ne?
6.
Nesh olayında nâsih’in (hükmü kaldıran delil) kesinlikle
mensuh’tan (hükmü kaldırılan delil) sonra gelmesi lazım.
Burada ise öyle bir netlik ve kesinlik yok. Böylesi
“kuşkulu” ve “ne idüğü belirsiz” rivâyetlerle “nesh” yoluna
gitmek, siz de takdir edersiniz ki mümkün değil! Kaldı ki
“nesh” olayında, imkanlar elverdiği sürece, delillerin
arasını bulmak ve uzlaştırmaya gitmek temel bir kuraldır.
Aralarını bulmak ve bir şekilde uzlaştırmak mümkün iken
kesinlikle “nesh”e gidilmez. Bu kuralı neden işletmiyor ve
bu delillerin arasını bulmaya hiç çalışmıyorsunuz!?
7.
Ayrıca, siz her ne kadar kabul etseniz de; bizler Kur’an
ayetleri arasında küllî neshi kabul etmiyoruz. Yani bir ayet
başka bir ayetin hükmünü bütünüyle kaldıramaz. Ama “tahsîs =
umumdan istisnâ” anlamında “nesh” mümkündür; bunun Kur’an’da
da pekçok örneği vardır. Bu bir çelişki de sayılmaz.
Yukarıdaki rivâyetlerde geçen “nesh”in “tahsîs” anlamına
alınması ve böylece aralarının bulunması mümkündür.
8.
Gelelim rivâyetlerin ayrı ayrı tahliline: İbn Abbâs ile Ebû
Hürayra rivâyetlerinin tahlillerini daha önce yapmış;
“asılsız” olduklarını ispatlamıştık. Abdullâh b. Mes’ûd’a
izafe edilen rivâyetin senedinde ise; hem ızdırâb (yani
çelişkiler) var, hem de adları belirtilmeyen râvîler var. Bu
yüzden onun kabulü de imkansız!
İmam Ali’ye isnâd edilen
rivâyetin senedinde Mûsâ b. Eyyûb ile ondan nakleden
Abdullâh b. Lehî’a var. Mûsâ hâfıza sorunu bulunduğu
için, hadisleri münker (asılsız) olan bir râvî.
Abdullâh ise tedlîsiyle meşhur bir râvî. Bu yüzden
hadisçiler tarafından çokça eleştirilen birisi.
Böyle râvîlerin “an’ane”li, yani üstadından “an”=“den, dan”
harfiyle rivâyet ettiği hadisler makbul sayılmaz. Bu
rivâyette de durum aynen böyle.
Dolayısıyla İmam Ali’ye izafe
edilen bu rivâyetin aslı esası yok! Zaten “zayıf” bir
rivâyet olduğunu Yahyâ b. Saîd el-Qattân da ifade etmiş
bulunuyor.
Saîd b. Müseyyeb ise nihayet
bir tâbiîdir; sözü delil ve huccet olacak birisi değildir.
Dolayısıyla bu rivâyet de kimseyi bağlamaz.
Neticede, bütün bu rivâyetler
tamamen “asılsız” ve mezhebi kurtarmak uğruna îcât edilen
“düzme”lerdir. Bunlarla “nesh”e gitmek insaf ve adâletle
bağdaşmaz.
b. Hadislerle nesh :
Yukarıdaki ne idüğü belirsiz
rivâyetlerle müt’a ayetinin neshedildiğine -haklı olarak-
yaklaşamayan bazı alimler, söz konusu ayetin “hadislerle”
neshedildiğini iddia ediyor! Ebû Abdillâh el-Mâzirî, İbn
Hümâm vb. alimler bu kanaati taşıyor.
“Hadisler”den kasıt ise, daha önce geçen, müt’a nikâhını
haram sayanların dayandığı “Sünnetten Deliller”dir.
Cevap : 1.
Konuyla ilgili rivâyetlerin her birini teker teker ele alıp
bütün tahlilleriyle birlikte inceledik. Bunlardan olsa olsa
sadece “Sebra Hadisi” neshe elverişli olabilir! Çünkü sadece
onda “ebedîlik = kıyamete kadar” kaydı var! Yemen’in ünlü
alimlerinden Muhammed Ali eş-Şevkânî de bunu açıkça ifade
ediyor. eş-Şevkânî, Nisâ sûresinin ilgili ayetinin açık
ifadesinden ve Abdullâh b. Mes’ûd hadisinin ifadelerinden
hareketle; müt’anın İslâm’ın ilk dönemlerinde mübah = helal
olduğunu ifade ettikten sonra “Ancak bu mübahlık bir takım
hadislerle neshedilmiştir!” diyor. Ardından Sebra, Abdullâh
b. Abbâs (meşhur fetvasından döndüğünü ifade eden a
şıklı Tirmizî’nin rivâyeti) ve Hayber ile ilgili İmam Ali
@ hadislerine yer veriyor ve sonunda aynen şunları
söylüyor: “Bu konuda asıl huccet, müt’anın kıyamet gününe
kadar haram kılındığını ifade eden rivâyettir.”
Bundan da anlaşılıyor ki;
onların “nâsih = neshedici” olarak yegâne dayanakları “Sebra
hadisi”. Onun da ne durumda olduğunu yerinde gördünüz.
Böylesine şâibeli bir rivâyetle, ayet, hadis, sahabe ve
tâbiînin tatbikatıyla yer etmiş bir hükmü kaldırmanın imkanı
var mı? Bu hangi insafa, hangi vicdana sığar!?
2.
Sebra hadisinin tüm eleştirilerden sâlim olduğunu düşünsek
bile; nihayet bir kişinin rivâyetinden ibaret. Böyle bir
rivâyetle “nesh”den söz edilebilir mi?
3.
Kaldı ki burada bir de “Sünnet’in Kur’an’ı nesh edip
edemeyeceği” meselesi var. Hadislerle neshi ileri sürenlerin
bu yaklaşımı ise tamamen, “Sünnet’in Kur’an’ı nesh
edebileceği” ön yargısına dayanıyor. Oysa başta İmam Şâfiî
ile Ahmed b. Hanbel olmak üzere pekçok müctehid, Şâfiîler ve
Hanbelîler, böyle bir şeyi kesinlikle kabul etmiyor. Doğrusu
da bu. “Sünnetin Kur’an’ı nesh edebileceğini” söyleyen
Hanefîlerle Mâlikîler ise, o sünnetin (hadisin) mutlaka
“mütevâtir olması” gerektiğini açıkça ifade ediyorlar.
Dolayısıyla, “Sebra hadisi”
zaten “mütevâtir” olmak bir tarafa, meşhur bile olamadığı
için, onunla müt’a ayetinin neshi hiçbir şekilde mümkün
değil!
c. İcmâ ile nesh :
Yukarıdaki nesh çeşitlerinden
tatmin olamayan bir kısım alimler ise “icmâ ile nesh”den
imdât diliyor; böylece bataklığın birinden kaçalım derken,
ondan daha büyük bir bataklığa saplanıyorlar! Özellikle
Hanefîlerin başvurduğu “nesh” bu çeşit neshtir. Ebûbekr
er-Râzî el-Cessâs, es-Serahsî, el-Merğînânî, el-Mavsılî,
Fahruddîn er-Râzî, İbn Abdirrahmân ed-Dimaşqî ve Abdülvehhâb
eş-Şa’rânî bu yola başvuranların en önde gelenlerinden.
Cevap : 1.
Deve kuşları, düşmanlarından gizlenmek için başlarını kuma
sokarlarmış! Bu iddianın sahipleri de, etrafta olup biteni
görüp duymamak için gözlerini kapatıp kulaklarını
tıkıyorlar; ardından “icmâ”dan ve “icmâ ile nesh”ten
bahsediyorlar! Sormak lazım onlara: Kafanızı kumdan çıkarıp
etrafa bir göz atmanın zamanı gelmedi mi? Yukarıda 30’a
yakın sahâbî ve tâbiînin müt’aya izin verdiklerini, sizin
muteber kabul ettiğiniz kitaplardan derledik; bunları ne
zaman kabul edeceksiniz? Abdullâh b. Abbâs’ın fetvasından
döndüğüne dair rivâyetlerin tümüyle yalan olduğunu hâlâ
anlayamadınız mı? Böyle acı(!) gerçekler ortada dururken,
icmâdan bahsetmek mümkün mü ki “icmâ ile nesh”ten
bahsediyorsunuz?
2.
Burada “Tamam, önce ihtilâf vardı; ancak daha sonra icmâ
gerçekleşti ve önceki ihtilafı ortadan kaldırdı” da
diyemezsiniz. Çünkü: Birincisi, sonradan gerçekleşen
bir icmânın, önceden var olan ihtilâfı ortadan kaldırıp
kaldıramayacağı bir hayli tartışmalı. Ahmed b. Hanbel’e ve
mezhebindeki temel yaklaşıma göre; sonraki icmâ, önceden var
olan ihtilâfı ortadan kaldıramaz. Şâfiîlerin, Zâhirîlerin,
sözlerinden anlaşıldığı kadarıyla Ebû Hanîfe ile öğrencisi
Ebû Yusuf’un ve bazı Mâlikîlerin
yaklaşımı da bu. Daha çok Hanefîler “kaldırır” diyor.
İkincisi,
böyle bir durum da yok ortada! Sahabe ve tâbiînin
ihtilafından sonra, günümüze kadar hangi asırda icmâ
gerçekleşmiş! Bu hayâlî icmâya kimler katılmış? Ehl-i Beyt
mektebinin (İmâmiyye) müctehid alimlerinin dışlandığı icmâ,
meşrû ve bağlayıcı bir “icmâ” olur mu ki? Yoksa sizler,
“Muhammed’in ümmeti” denince sadece kendinizi mi
görüyorsunuz!?
3.
İcmâ olduğunu varsayalım. Pekî bu durumda ayet, icmâ ile
nesh edilebilir mi? Nesh Allah'ın Peygamberi’nin (s)
hayatıyla sınırlı, icmâ ise ancak onun vefatından sonra
mümkün iken ve bu durum herkes tarafından bilinirken, nasıl
olur da “icmâ ile nesh”ten bahsedilir!? Bu iddiayı öne
çıkaran Ehl-i Sünnet alimleri, diğer taraftan “İcmâ nâsih
yada mensûh olamaz” dediklerini
ne çabuk unutuveriyorlar? Yoksa vakit, mezhebi kurtarma
vakti mi?
Bütün bu gerçekler karşısında
İbn Hümâm, el-Merğînânî ve benzerlerinin “Müt’a nikâhı icmâ
ile mensûhtur!” ibaresini bu haliyle doğru bulmuyor ve “Yani
icmânın dayandığı delillerle mensûhtur. Aksi halde, icmânın
nâsih yada mensûh olma özelliğinin bulunmadığı malum.”
diyerek düzeltme yoluna gidiyor.
Sözü edilen “icmâ”nın delili
de olmadığına göre; kökü olmayan bir icmâ ile yola çıkılmış
demektir.
Bu konuda kesin huccet daha
önce geçen
Câbir, Ömer ve Imrân hadisleridir. Hz. Câbir bu nikâhın
Allah’ın Rasûlü (s) zamanında uygulandığını, bu uygulamanın
I. Halife zamanında ve II. Halife döneminin ilk yıllarında
da devam ettiğini; sonunda II. Halife’nin bizzat kendisi
tarafından yasaklandığını söylüyor.
Ömer b. Hattab da iki müt’anın
Allah tarafından helal kılındığını ve peygamber efendimiz
zamanında uygulandığını söyledikten sonra artık her ikisini
de kendisinin yasakladığını ve yapanları cezalandıracağını
herkese açıkça ilan ediyor!
Hz. Imrân’ın sözleri ise daha
bir açık. “Allah’ın
kitabında “müt’a ayeti” nazil oldu; Allah'ın Rasûlü (s) de
onu bize emretti. Daha sonra bunu nesheden bir ayet nazil
olmadığı gibi, Allah'ın Rasûlü (s) de vefatına dek bizi
ondan menetmedi. (Yalnız) ondan sonra bir adam çıkıp kendi
düşüncesiyle dilediğini söyledi.”
İmam Ali @ ile onun en yakın
arkadaşı Abdullah b. Abbas’ın “Ömer müt’ayı
yasaklamasaydı...” sözleri de aynı gerçeği ifade ediyor.
Abdurrazzâq b. Hemmâm, Ebû
Dâvûd ve İbn Cerîr et-Taberî’nin Buhârî ile Müslim’in
şartlarına göre gayet sahih isnadla rivayetine göre Hakem
b. Uteybe de müt’a ayetinin “muhkem” bir ayet olduğunu;
dolayısıyla neshin kesinlikle söz konusu olmadığını ifade
ediyor.
Kısacası her ne şekilde olursa
olsun; müt’a nikâhının helalliğinin nesh edildiği iddiaları,
delil ve mesnetten tamamen yoksundur. Bunlar sırf mezhebi
kurtarmak için ileri sürülmüş boş laflardır.
VI. HZ. ÖMER’İN İCRAATI :
Müt’a nikâhının haram olduğunu
ileri sürenlerden “Hz. Ömer’in icraatını” da delil
gösterenler olabilir! Ömer b. Hattâb’ın icraatının huccet
(bağlayıcı delil) olduğu ise başlıca iki hadise
dayandırılabilir:
1. “Benim sünnetime ve
benden sonraki râşid – mehdî halîfelerin sünnetine tâbi
olun...”
2. “Benden sonra iki
kişiye; Ebûbekr ile Ömer’e uyun!!!”
Cevap : 1.
Gerek Ebûbekr ve gerekse Ömer’in kendi hilafetleri döneminde
Allah’ın kitabına ve Rasûlü’nün sünnetine aykırı pekçok
uygulamaların olduğu bir gerçek. Özellikle II. Halife’nin bu
türden icraatları saymakla tükenmez! Bu husus Ehl-i Sünnet
alimlerince “prensip” olarak pek kabul edilmese; onların
tarih ve hadis külliyatı bu türden bir yığın örneği, hem de
en sahih ve güvenilir senetlerle, içinde taşıyıp durmakta!
Ömer b. Hattâb’ın müt’a nikâhıyla ilgili icraatı da bu
türden.
Sorarım sizlere: Bir
peygamber, icraatlarıyla Allah’a ve Rasûlü’ne muhalefet eden
birisini bizlere tavsiye eder mi? Bizlerden onlara uymamızı
ister mi? Bu durumda kitap ve sünnetin hali ne olacak!?
Böyle bir tavsiye ve direktif, nübüvvet makamını sarsmaz mı?
Bu türden yaklaşımlarla Allah'ın Rasûlü’nü (s) töhmet altına
sokmak iman ve insafa sığar mı? Akıl, mantık bunu kabul eder
mi?
2.
Allah'ın Rasûlü (s) “Ebûbekr ile Ömer’e uyun!” demiş olsa
bile bundan ne anlarsınız? Böyle bir ifadeden Allah’ın
kitabına ve Rasûlü’nün sünnetine aykırı icraatta bulunsalar
bile onlara uymamız gerektiğini çıkarabilir misiniz? Bizler
bile (oniki imam dahil) ondört ma’sûmun
tüm söz ve davranışlarının bizleri “bağlayıcı” olduğunu
söylerken, “Allah’ın kitabına ve Rasûlü’nün sünnetine aykırı
düşseler de; durum böyle!” demiyoruz. (Kaldı ki, onların
hayatında kitap ve sünnete aykırı hiçbir icraat yoktur;
bunun tek bir örneğine bile şimdiye kadar tesadüf
edilmemiştir!)
3.
Birinci hadise bir diyeceğimiz yok! Bu hadisin ifade ettiği
mesaj da doğru, isnadı da sahih. Fakat hadisten maksat, bazı
“uyanık akıllıların” anladığı gibi; “Dört halife” değildir!
Çünkü hem onlardan bazılarının; özellikle II. Halife Ömer
ile III. Halife Osman’ın, Allah’ın kitabına ve Rasûlü’nün
sünnetine aykırı pekçok icraatları var, hem de bu
halifelerin kendi aralarında bile pekçok konuda “görüş
birliği” yok! Bütün bunlar “râşid” ve “mehdî = hidayet
kaynağı, kılavuz” olan insanlara yakışır mı!? Böyle
insanlara mı uymamız tavsiye edilecek? Hiç bunun olur tarafı
var mı?
Hadisten maksat hiç kuşkusuz;
bizim kabul ettiğimiz “oniki imam”dır ve diğer bazı
hadislerde bu rakam aynen geçer!
Gerçek anlamda “râşid” ve “mehdî” olan halifeler (halife
olması gereken imamlar) onlar!
4.
İkinci hadis ise; kendisinden kat kat güçlü, gayet sahih
olan “Seqaleyn hadisi”ne aykırı. 30’a yakın
sahâbî tarafından rivâyet edildiği
için “mütevâtir” kategorisine yükselen bu hadis-i şerife
göre; Allah'ın Rasûlü (s) şöyle buyuruyor:
“Sizlere
iki paha biçilmez emanet bırakıyorum; onlara sımsıkı
sarıldığınız sürece asla sapmazsınız: Allah’ın Kitabı
ve benim ıtretim (soyum), Ehl-i Beytim.
Onlar
havuz başında benim yanıma varıncaya dek birbirlerinden asla
ayrılmayacaklar! Onun için benden sonra onlara nasıl
davranacağınıza iyi dikkat edin.”
Bu hadis-i şerif, Allah'ın
Rasûlü’nün (s) bizlere başkasını değil; “seqaleyn”i yani
Allah’ın kitabı ile Ehl-i Beyt’i bıraktığını açıkça ifade
ediyor. Dolayısıyla Allah’ın kitabı ile Rasûlü’nün
sünnetinden sonra, bizleri söz ve davranışlarıyla bağlayan
sadece Ehl-i Beyt’tir! Bu durum, “Ebûbekr ile Ömer’e uyun!”
rivâyetinin asılsız olduğunu ortaya koyuyor.
5.
Ayrıca bu ikinci hadis, bazı rivâyetlerde şöyle devam
ediyor: “... Ammâr b. Yâsir’in yoluna tâbi olun.
Abdullâh b. Mes’ûd’un sözlerine sarılın.”
Bilen ve anlayanlar için,
bunlar hadisin sıhhatine ve güvenilirliğine engel olan
durumlardan sayılır. Zira gerek Ammâr’ın ve gerekse İbn
Mes’ûd’un ilk iki halifeye hiç uymayan “ters” düşünce ve
ictihadları var! O zaman biz kimi tercih edeceğiz? Yerinde
de gördük ki; İbn Mes’ûd müt’a nikâhına “evet” diyor; Ömer
b. Hattâb ise “hayır”! Şimdi biz ne yapacağız!?
Kaldı ki Ebûbekr’in müt’a
nikâhına cevaz verdiği daha ağır basıyor. Bunu sebepleriyle
birlikte yukarıda izah ettik. Bu durumda da Ebûbekr’e mi
yoksa Ömer’e mi uyacağımız belli değil!
Allah aşkına böyle hadis olur
mu? Bir peygamber hiç böyle “çelişkilerle dolu” bir söz
söyler mi!?
6.
Söz konusu ikinci rivâyetin sened bakımından tahliline
gelince; Huzeyfe hadisi [ Huzeyfe – Rib’î b.
Hırâş – Abdülmelik b. Umeyr ...] yoluyla geliyor.
Abdülmelik, hadis hafızlarına göre âdil birisi; ama
büyük oranda hâfıza sorunu var. Üstelik tedlîs (rivâyet
ettiği hadislerin kabul görmesi için sened ve metninde
oynama) ile suçlanıyor!
Ayrıca gerek Abdülmelik ile Rib’î, gerekse Rib’î ile Huzeyfe
arasında senedde kopukluk var! Bundan dolayı el-Bezzâr ile
İbn Hazm bu hadisin sahih olmadığını, Ebû Hâtim ise
illetinin bulunduğunu
ifade ederek; Huzeyfe’ye izafe edilen bu rivâyetin “zayıf”
olduğuna dikkat çekiyorlar. O halde Hâkim ile ez-Zehebî’nin
bu hadis için “sahih”, Tirmizî’nin de “hasen” demesi gerçeği
hiçbir zaman yansıtmıyor!
Abdülmelik ile Rib’î arasındaki kopukluğu, İbn Sa’d ile
Hâkim’in (aynı sayfalardaki) bir rivâyeti gidermekte. Buna
göre arada “Rib’î’nin azadlısı Hilâl” adında birisi
bulunmakta. O da kimliği ve kişiliği hakkında pek bilgi
sahibi olamadığımız birisi.
İbn Sa’d’ın bu Huzeyfe
hadisini değişik bir isnadla da rivâyet etmiş olduğunu
görüyoruz: [ ...Rib’î b. Hırâş – Amr b. Herim el-Ezdî
– Sâlim Ebul-Alâ el-Murâdî ...] Ancak Sâlim
el-Murâdî genellikle “zayıf” sayılan bir râvî olduğu
için bu isnadı da itibara almanın yolu yok!
Abdullâh b. Mes’ûd’a
izafe edilen rivâyetin isnadı ise şu şekilde: [ İbn
Mes’ûd – Ebüz-Ze’râ Abdullâh b. Hâni’ – Seleme b. Küheyl –
oğlu Yahya – oğlu İsmâîl – oğlu İbrâhîm ...]
Bunlardan Yahyâ,
oğlu İsmâîl
ve onun da oğlu İbrâhîm
Ehl-i Sünnet hadis alimlerinin “zayıf” dediği râvîler.
Ebüz-Ze’râ üzerinde ise değişik görüşler var: Buhârî
zayıf sayanlardan!
Böyle bir rivâyeti Hâkim’in
“sahih”, Tirmizî’nin ise “hasen” sayması doğru mu? Bu yüzden
ez-Zehebî Hâkim’in hükmüne itiraz ederek “senedi tamamen
çürük!” diyor
ve rivâyetin sakatlığını ortaya koyuyor.
Bütün bu anlatılanlardan çıkan
net sonuç şu: Kitap ve sünnette “Halîfe Ömer’in söz ve
icraatları bizi bağlar” diye bir hüküm olmadığı gibi, böyle
bir hayali hükmün hiçbir dayanağı da yok! Zaten müctehid
alimler içinde “Ebûbekr ile Ömer’in icraatları bizim için
huccettir!” diyen de yok! Dolayısıyla Allah’ın kitabı,
Rasûlü’nün sünneti ve sahabe ve tâbiînin meşhur tatbikatıyla
sabit olan bir hükmü, kimsenin hatırına terk edemeyiz!
Not :
Alâüddîn Kuşçu’nun, Ömer b. Hattâb’ın iki müt’ayı haram
kılarken sarfettiği sözleri doğrulamak ve Allah'ın Rasûlü’ne
(s) karşı halifeyi haklı çıkarmak için “Bu, halifeye
zarar verecek durumlardan değildir! Çünkü bir müctehidin,
ictihâdî meselelerde bir başkasına muhalefet etmesi bid’at
sayılmaz!!!”
demesi; II. Halife Ömer’i bu sözlerle savunması ise
anlaşılır gibi değil!!!
Sormak lazım bu Kuşçu’ya:
Allah ve Rasûlü’nün müt’a nikâhını açıkça helal kılarak,
uygulanmasına bizzat izin verdiği herkes tarafından
bilinmiyor mu? Böyle bir şeye “ictihâdî” denebilir mi?
“İctihâdî” derken deliliniz ne? “İctihâdî alan” dendiğinde;
bundan “hakkında kesin ve açık delil bulunmayan, tartışmaya
açık alan” anlaşılmaz mı? Siz Allah ve Rasûlü tarafından
açıkça helal kılınan bir konuya “ictihâdî” diyerek neyi
amaçlıyorsunuz? Allah'ın Rasûlü’nü (s) sıradan müctehidlerin
kefesine koyarak, sonradan geleceklere “Peygambere muhalefet
kapısını” açmayı mı düşünüyorsunuz?
Peygamberler için “ictihad”
diye bir şey söz konusu değildir bize göre! Bize göre
peygamberler daima vahyin kontrolü altında bulunurlar.
Onların İslâm adına ortaya koydukları her şey “vahiy”
mahsulü sayılır. Onların “ictihad” edebileceğini kabul eden
Ehl-i Sünnet mektebine göre de; Peygamber Efendimiz (s)
çözülmesi gereken yeni bir konuyla karşılaştığında bir süre
vahiy bekler. Vahiyden ümidini keserse ictihadıyla karar
verebilir. Qâdî Iyâd, Fahruddîn er-Râzî, el-Beydâvî ve Tâc
es-Sübkî gibi usulcü alimlere göre; Allah'ın Rasûlü’nün (s)
ictihadla vardığı sonucun hataya ihtimali yoktur. en-Nevevî,
“muhakkik ulemanın görüşü budur.” diyor. “Hata ihtimali
vardır.” diyenlere göre ise; onun ictihad ile vardığı hüküm
Allah tarafından düzeltilmez, herhangi bir “uyarı” almazsa;
Allah'ın Rasûlü (s) o konuda isabet etmiş (doğruyu
yakalamış) ve Allah tarafından da onaylanmış sayılır. Artık
bundan sonra hiçbir kimsenin o konuda Allah'ın Rasûlü’ne (s)
muhalefet etmesi caiz olmaz, kesinlikle haram olur.
Sonuç itibariyle her iki taraf da, Allah'ın Rasûlü’nün (s)
ictihadıyla varmış olduğu hükmüne muhalefet etmeye
kesinlikle izin vermiyor!
Ey Kuşçu! Sen bunları daha
önce hiç duymadın mı yoksa!? Bu durumda, Ömer’in icraatı,
Allah’ın hükmüne karşı “ictihad” olmaz mı? Nass (açık ayet
ve hadis) karşısında “ictihad” yapmanın haram olduğunu
bilmiyor musunuz!? Sizin ağzınız bu sözleri sarfederken
aklınız nerede? Bu ne sarhoşluk ve ne dediğini bilmezlik?
Siz hiç Allah’tan korkmaz mısınız bunları söylerken?
Allah'ın Rasûlü’nün (s) bir “Ömer” kadar haysiyeti, izzet ve
şerefi yok mu sizin yanınızda!? Bu sözleri sizden başka
söyleyen var mı? Varsa; nerede, ne zaman yaşamış? Onu kimler
görmüş? Siz bunu yaparken ne kötü bir çığır (bid’at)
açtığınızın farkında mısınız? Hem bunun günahını, hem de
kıyamete kadar sizin bu yolunuzu izleyecek olanların
günahını taşımaya hazır mısınız!?
Bir an Kuşçu’ya hak verip,
Allah'ın Rasûlü’nün (s) ictihadla vardığı hükme muhalefetin
“câiz” olabileceğini kabul etsek bile; “İctihâd ictihâd
ile nakzolunmaz” diye bir temel usûl kuralı var.
Yani, bir müctehidin “ictihad” ile vardığı bir hüküm,
Allah’ın kitabına ve daha başka kesin delillere aykırı
olmadıkça, bir başka müctehidin hükmüyle bozulamaz,
yürürlükten kaldırılamaz. Dolayısıyla önceki ictihadın
yürürlüğü ve geçerliliği devam eder.
Bu durumda; Allah'ın Rasûlü
(s) müt’anın cevazına “ictihad” ile ulaşmış ve bunu karara
bağlamışsa, bu hüküm Ömer’in ictihadıyla yürürlükten
kaldırılabilir mi? Biz halen Allah'ın Rasûlü’ne (s) uyamaz
mıyız?
Kısacası, Kuşçu’nun bu sözünün
hiçbir değeri, akıl alır bir tarafı olmadığı için; tutup
duvara çalmaktan başka yapacağımız yok!
VII. AKLÎ DELİLLER :
Müt’a nikâhı için “haramdır” diyenlerin aklî ve sosyolojik
delillerinin de olduğu inkar edilmez! Onların ileri
sürdükleri bu delilleri ise şu şekilde sıralayabiliriz:
1.
Müt’a nikâhında talak, iddet, neseb ve miras gibi hukûkî
hükümler cereyan etmez. Oysa bunlar normal bir nikâhın
hükümlerindendir. Bu bakımdan müt’a meşrû bir evlilik
sayılamaz!
2.
Nikâh şehveti teskin etmek için değil; sadece ırz ve namusu
korumak ve çoluk-çocuk sahibi olmak için meşrû kılınmıştır.
Müt’ada ise çoluk çocuk sahibi olmak diye bir şey yoktur;
sırf şehveti teskin vardır! Bu açıdan da müt’a nikâhı meşrû
bir nikâh değildir.
3.
Zinada meniyi boşa verip israf etmek vardır ve bu yüzden de
“sifâh” adını almıştır. Müt’a nikâhında da durum bundan
farksızdır. Dolayısıyla müt’a nikâhı bir tür zina ve
sifahtır. Bu bakımdan meşrû olması imkânsızdır!
Abdullah b. Zübeyr, Abdullah
b. Ömer, Saîd b. Müseyyeb, Urve b. Zübeyr ile Mekhûl müt’a
nikâhına zina ve sifah gözüyle bakanlardan! Hanefîlerden
Ebûbekr er-Râzî el-Cessâs bunlara büyük sahâbî Abdullâh b.
Abbâs’ı da dahil ediyor ve bu görüşü hararetle savunuyor!
4.
Müt’ada özellikle kadın açısından onur kırıcı, aşağılayıcı
bir durum vardır. Namus adeta pazarlık konusu edilmekte ve
para karşılığı satılmaktadır!
5.
Dâimî (süresiz) nikâhı bir şeyi tümüyle satın alıp mülk
edinmeye, müt’a nikâhını da icâra akdine, yani bir
süreliğine kiralamaya benzetebiliriz. Zira dâimî nikâhta,
meselâ zaman şartı öne sürülemez; satın almada da durum
aynıdır. “Şu malı iki aylığına satın alıyorum” denmez. Müt’a
nikâhında ise zaman şartı koşma durumu vardır; bu bakımdan
“Şu malı iki aylığına kiralıyorum.” demeye benzer. Oysa ırz
ve namusun belli bir süreyle kiralanması doğru değildir!
Cevap : Özellikle Hanefîlerden Ebûbekr er-Râzî
el-Cessâs’ın bayraktarlığını yaptığı bu sözde aklî
delillere sırasıyla cevap vermeye çalışalım:
1.
Müt’a nikâhında iddet ve neseb hükümlerinin cârî (geçerli)
olduğunu daha önce defalarca izah ettik. Ayrıca, sırf talak
ve miras yok diye bu nikâha haram demenin imkansız ve bunun
yanlış olduğunu da ortaya koyduk. Çünkü bu sözde aklî
gerekçeyi ileri sürenler başta; tüm Ehl-i Sünnet mektebi,
“aralarında miras cereyanını kabul etmediği” halde; bir
müslüman erkeğin kitap ehli bir kadınla evliliğine izin
veriyor! Miras olmadığı halde bu evliliği meşrû kabul
ediyor! Bu çelişkinin sebebi ne? Neden bu câiz de öbürü câiz
değil!?
Dolayısıyla müt’a nikâhı da
meşrû bir nikâhtır ve dâimî nikâhtan en çarpıcı farkı
“süreli” olmasıdır. Buna rağmen o da bir evliliktir; kadın o
süre içinde bir başka erkekle kesinlikle evlenemez. Bu
esnada sadece kocasının eşidir. Çocuk olursa nesebi belli
(yani babasına ait) olur. Kadın, evlilik bittiğinde veya
kocası öldüğünde iddet bekler. Talaka ise, nikâh zaten
süreli olduğu için gerek yok. Bunun neresinde gariplik var!?
Hem Allah ve Rasûlü bu nikâha izin verirken talak ve miras
var mıydı? Bu gibi sözde aklî delillerle, Allah ve
Rasûlü’nün verdiği hükmü reddetmeye mi çalışıyorsunuz?
2.
Nikâhın sırf ırz ve namusu korumak ve çoluk çocuk sahibi
olmak için meşrû olduğu; müt’a nikâhında ise böyle bir şey
olmadığı için meşrû olmadığı iddiası ne kadar ön yargılı ve
ne kadar câhilce bir iddia! Böyle bir “delil”i çıkaran akla
şaşmak elden bile değil!
Şimdi söyler misiniz: Bir
insan, sırf şehevî arzularını yatıştırmak için dâimî bir
nikâhla evlenemez mi? Böyle bir nikâh için “haramdır”
diyebilir misiniz? Bu ne biçim mantık, Allah aşkına!?
Fakihler (İslâm Hukûku alimleri), evlenmediği takdirde
zinaya düşecek bir kimse için; “evlenmesi farzdır /
vâcibtir!” demiyor mu?
Onların bu fetvası, sırf şehevî arzuları tatmin için de
evlenilebileceği konusunda sizce yeterli değil mi yoksa!?
Bu mantıkla yola çıktığımızda, tamamen kısır olan birisiyle
evlenmeye “haram” demek gerekir. Sizce bir erkek tamamen
kısır yada çocuk doğurma ihtimali kalmamış bir kadınla, bir
kadın da aynı özelliğe sahip bir erkekle evlenemez mi? Buna
“haramdır!” diyebilir misiniz!?
Hem “azil = cinsel ilişki esnasında, hamileliği önlemek için
meninin dışarı boşaltılması” neden meşrû kılınmış?
Allah'ın Rasûlü (s) buna neden izin vermiş? Nikâhtan ve
cinsel ilişkiden maksat mutlaka çoluk çocuk sahibi olmak
olsaydı; Allah'ın Rasûlü (s) azle izin verir miydi? Kaldı ki
böyle bir durumda, bir kimsenin, Allah uzun ömürler verirse,
ömür boyu kaç çocuğu olur!?
Diğer yandan; müt’a nikâhında çoluk çocuk sahibi olmak
düşüncesinin bulunmadığını nereden biliyorsunuz? Bu tür
iddiaları nereden bulup çıkarıyorsunuz? Bir kimse dâimî
nikâhla evli; fakat hiç çocukları olmuyorsa, mutlu bir
evlilikleri varsa; üstelik çocuk sahibi olmak için ikinci
bir dâimî evliliği göze alamıyorsa; böyle birisi müt’a
yoluyla neden çocuk sahibi olamasın!?
3.
Zinanın, sırf meniyi boşa vermekten dolayı haram kılındığı
iddiası korkunç bir iddia! Yani, meni boşa verilmeyip de
çocuk peydahlanırsa; zina “zina” olmaktan çıkacak mı!? Bu ne
sarhoşluk ve ne dediğini bilmezlik! Mezhep taassubunun
böylesi görülmüş mü? Sırf mezhebi kurtarmak uğruna
katlanılanları görüyor musunuz!?
Sizce bir erkeğin, eşiyle sevişirken cinsel ilişkiye
girmeden menisi boşalsa; menisini boşa verdiği için haram mı
işlemiş olur!?
Az önce de ifade ettiğimiz gibi; azilde de meninin boşa
verilmesi var. Öyleyse azil için “caiz değil” mi
diyeceksiniz? Arkasından azil yapılacak bir cinsel ilişki
için de “zina” benzetmesi mi yapacaksınız? Bu durumda Allah,
Rasûlü ve bütün İslam hukuku alimleri size ne der?
Madem “müt’a” zina gibi bir
şey; o zaman Allah ve Rasûlü neden ona izin verdi? Neden
onun uygulanmasına göz yumdu? Yoksa el-Cessâs gibi “O zaman
zina değil idi; sonra zina oldu!”
mu diyeceğiz!? Böyle saçmalık mı olur? Bütün bunlar Allah ve
Rasûlü’ne iftirâ değil mi? el-Cessâs, zinanın haramlığının
“aklî = çirkinliği akıl ile sabit” olduğunu kabul ettiği
halde;
aklın çirkin kabul ettiği bir şeye Allah ve Rasûlü’nün izin
verdiğini burada nasıl iddia edebiliyor!? Bu ne çelişki ve
bu ne sarhoşluk!? Ey el-Cessâs! Bunlar sana hiç yakışıyor
mu!? Bütün bu “akıl almaz” yorumların sebebi ne? Mezhebi
kurtaralım derken, ne durumlara düştüğünün farkında mısın
acaba!? İnsan bunları söylerken haya etmez mi?
Rivâyetlerden Abdullâh b.
Ömer’inkine bir denecek yok. Bu söz gerçekten ona aitse;
Allah'ın Rasûlü’ne iftirâ atmış demektir ve bu durum sadece
kendisini bağlar.
İbn Zübeyr ile İbn Müseyyeb’e
ait rivayetlere de bir diyeceğimiz yok; bunlar onlara uyar
ve kimseyi bağlamaz!
İbn Abbâs’a izafe edilen
rivâyet ise hem kendisinden gelen en sahih ve en sağlam
hadislere ters; hem de isnad bölümünde yer alan “Hâşim
oğullarının azadlısı Ebû İshâq” şahsı ve durumu
meçhul birisi!
Dolayısıyla söz konusu rivâyet zayıf ve asılsız!
Hem Abdullâh b. Abbâs, böyle
bir söz sarfedecek kadar câhil, Allah ve Rasûlü’nün izin
verdiği bir şeye “sifâh” diyecek kadar edepsiz olabilir mi?
Siz İbn Abbâs’ı iyi tanıyor musunuz? Asıl İbn Abbâs’ı
“câhil” duruma sokup “edepsizliğe” mahkum eden, bu uydurma
rivâyetleri ona isnad eden kimseler câhil ve edepsizdir!
Kaldı ki Abdullâh b. Abbâs’tan
müt’anın “sifâh” olmadığına dair sahih bir rivâyet de gelmiş
bulunuyor.
Urve b. Zübeyr ile Şamlı
Mekhûl’e gelince; sözlerini alın duvara çarpın!
4.
Müt’a nikâhında madem namus
pazarlık konusu ediliyor, madem ki kadının onuru
zedeleniyor; o halde Allah ve Rasûlü buna neden izin
veriyor!? Allah'ın Rasûlü (s) böyle bir nikâhın
uygulanmasına neden göz yumuyor!? Durum böyle olsaydı Allah
ve Rasûlü buna izin verir miydi? Bunlar ne biçim iddia? Bu
iddiaları öne sürenler, Allah ve Rasûlü’nü ne duruma
soktuklarının farkında mıdırlar acaba!? Yoksa “câiz ve helal
iken namussuzluk anlamına gelmiyordu, onur kırıcı bir tarafı
yoktu. Haram kılındıktan sonra durum değişti!” mi
diyeceksiniz!!!?
Oysa, normal nikâhta olduğu
gibi, müt’a nikâhında da zorlama yoktur ve her şey
karşılıklı rızaya dayalı olarak yapılmaktadır. Buna razı
olan bir kadın böyle bir şeyi aklına getirmiyor da size
n’oluyor? Hem müt’a nikâhının dâimî nikâhtan en göze çarpan
farkı “süreli” olmasıdır. Bunun neresinde onur kırıcı bir
şey var! Bir kadınla süreli evlilik onur kırıcı ise, onunla
devamlı evlilik de onur kırıcı olmaz mı? Bu nasıl bir akıl
ve bu nasıl bir mantık?
Diğer yandan; şayet müt’a
nikâhında “ücret” söz konusu olduğu için ırz ve namus
pazarlık konusu ediliyor, geçici bir süreyle kiralanmış
oluyorsa; bu durum dâimî nikâhta yok mu sizce!? “Mehir” diye
bir şey duymadınız mı siz hiç? Bu mantıkla yola
çıktığınızda; müt’ada “ücret” olduğu için bir kadın bir
süreyle kiralanmış oluyorsa; dâimî nikâhta “mehir” bulunduğu
için bir ömür boyu kiralanmış; hatta adeta satın alınmış
olmuyor mu? Allah aşkına söyleyin: Sizler aklınızla mı,
yoksa duygularınızla mı konuşuyorsunuz!?
Bir kadını, müt’a nikâhıyla
evlenmek değil; böyle yobazların ve ne dediğini bilmezlerin
sözleri ileri üzer.
5.
Dâimî nikâhı “tümden satın almaya”, müt’ayı ise “bir süreyle
kiralamaya” benzeten bu yaklaşımı; el-Cessâs dışında kimsede
göremedim! Kadını bir eşyaya benzeten, onun onurunu tümden
rencide eden bu sözleri; el-Cessâs gibi bir ilim adamına
yakıştıramadım doğrusu! Hoş, el-Cessâs bu konuda kendisinden
beklemediğimiz pekçok ilginç, akıl ve mantık dışı sözler
sarfediyor! Ve bütün bu sözler, bilmem farkında mı, kendi
ağırlığını hafifletiyor!
İşte; “aklî ve sosyolojik
delil” diye ileri sürülen tüm iddiaların akıl-mantık ürünü
olmadığı bütün çıplaklığıyla meydanda. Bunlar tamamen “müt’a
zaten haramdır” ön yargısıyla yola çıkılmış, bütünüyle duygu
ve his kokan yaklaşımlardır. Bunlar ortaya konurken,
farkındaysanız, Allah ve Rasûlü’nün konumu tümden
unutulmuştur! O halde akıl ve mantık değil, his ve taassup
kokan bu sözleri “aklî delil” diye ileri sürmek, cidden
ayıptır!
Bu türden korkunç ve
akıl-mantık dışı iddiaların temelinde, hiç kuşku yok, “Bir
konuda ayet yada hadisler, alimlerimizin görüş ve
ictihadlarına ters düşüyorsa; alimlerimizin görüş ve
ictihadlarını alır, ayet ve hadislerin neshedildiği yada bir
şekilde yorumlandığı kanâatine varırız!”
sakat mantığı yatıyor.
Oysa Allah (c) şöyle
buyuruyor: “Allah ve Rasûlü bir konuyu hükme bağladığı
zaman, iman sahibi ne bir erkek ve ne de bir kadın için,
kendilerine ait o konuda tercih yapma imkânı yoktur. Kim
Allah ve Rasûlü’ne isyân ederse, apaçık bir sapıklığa düşmüş
olur.”
“Hayır; rabbına yemin olsun
ki, onlar aralarında çıkan anlaşmazlıklarda senin hükmüne
başvurup, sonra da senin verdiğin hükümden dolayı içlerinde
bir sıkıntı duymadıkları ve tam bir teslimiyetle teslim
olmadıkları sürece, asla iman edemezler.”
d
IV. B Ö L Ü M
“K A Ç A M A K”
İ C T İ H Â D L AR
VE
“M Ü T ’A” N I
N C E Z A S I
A. “KAÇAMAK” İCTİHÂDLAR
Geçen bölümde, “müt’a nikâhı”
için “haramdır!” diyenlerin dayandığı delilleri ele aldık.
Bölümün sonlarına doğru da, akıl almaz “aklî” delillerine
yer verdik. Şimdi, “müt’a” nikâhının “haramlığını”
ispatlayabilmek için akla hayale gelmedik “deliller” sunmaya
çalışan, bunun için “kırk dereden” su getirenlerin, müt’a
nikâhını bile aratacak fetvalar verdiklerini, çok ilginç
ictihadlarda bulunduklarını göreceğiz! Bunlar öyle fetva ve
ictihadlar ki; bir çoğunu müt’aya “helal” diyenler bile
kabul etmiyor! İşte sözünü ettiğimiz bu “kaçamak” fetva ve
ictihadlardan bazıları:
1. “Bir kimse, bir kadını
belli bir ücret karşılığı zinâ etmek için kiralasa;
ona zina haddi (cezası) tatbik edilmez!”
Ebû Hanîfe, el-Cessâs,
es-Serahsî ve Qâdîhân başta olmak üzere; İbn Hümâm ile
Alâüddîn el-Haskefî dışında kalan Hanefî mezhebinin bütün
fukahâsı bu kanaatte.
2. “Bir kimse, bir kadınla
‘belli bir süreyle’ tezevvüc eder, evlenirse; bu nikâh
sahihtir! Ancak akit esnasında belirtilen ‘süre’ hükümsüz
olup, nikâhları hukûken ebedî olarak kıyılmış gibi işlem
görür.”
Ebû Hanîfe’nin öğrencilerinden
Züfer ile Hanefî fukahâsının en önde gelenlerinden İbn Hümâm
bu görüşte!
Onlar buna “muvakkat nikâh” adını veriyorlar.
Züfer ile İbn Hümâm, bunun
için akit esnasında “tezevvüc = evlenme” ve “nikâh” gibi
kelimelerin kullanılmasını şart koşuyorlar. Bunların yerine
“müt’a” kelimesi kullanılırsa, akdi geçersiz sayıyorlar.
Yani: “... bir aylığına evleniyorum” demekle, “... bir
aylığına müt’a yapıyorum” demek arasında “fark” görüyorlar!
Oysa ha muvakkat nikâh, ha müt’a nikâhı; arada kelime
oyunundan başka bir şey yok!
3. “Bir kimse, bir kadınla
onu bir ay sonra boşamak şartıyla evlense; bu nikâh akdi
sahih ve geçerlidir. Ancak ileri sürülen şart hükümsüz olup,
nikâhları hukûken ebedî olarak kıyılmış sayılır.”
Ebû Hanîfe ve öğrencileri
dahil, bütün Hanefîlerin ittifakla kabul ettikleri bir
görüş. En kuvvetli görüşe göre İmam Şâfiî de bu kanaatte.
Şu ictihada bakın! Bunun bir
önceki ictihaddan farkı ne? Akit esnasında ileri sürülen
şartın “hükümsüz” sayılması neyi değiştirebilir? O kimse
evlendikten bir ay sonra eşini boşasa; bunu kim
engelleyebilir? Boşadıktan sonra; işte size “bir aylık
nikâh”!
4. “Bir kimse, geçici bir
süreyle evlendiğini içinde gizleyerek bir kadınla
nikâhlansa; bu nikâh câiz ve sahihtir.”
Hanefîler, Mâlikîler ve
Hanbelî fukahâsından İbn Qudâme bu görüşte. Hatta Mâlikîler,
kadın tarafı erkeğin bu niyetini anlasa bile o nikâhı
geçerli sayıyor.
Bu nikâhın “müt’a” nikâhından
ne farkı var? Diliyle açıktan söylediğinde “yasak” sayılıyor
da, içinden aynı şeye niyetlendiğinde neden “câizdir”
deniyor!? İnsanlar bu durumda hileye başvurarak “illegal”
yoldan müt’a yapmış olmaz mı!?
5. “Bir kimse, sadece
gündüz vakti bir araya gelmek şartıyla bir kadınla evlense;
bu nikâh sahihtir.”
Hanefîler, Şâfiîler ve
Hanbelîler bu görüşte. Onlar bu nikâha “nehâriyye =
gündüzlük” adını veriyorlar. Ancak Şâfiîlerle
Hanbelîler, şartın hükümsüz olduğunu; evlendikten sonra o
şarta bağlanmanın gerekli olmadığını söylüyorlar.
Oysa bu da bir bakıma “müt’a”
nikâhına benziyor. Çünkü dâimî nikâhtaki “süresizlik”, bir
şekilde -teorik olarak ta olsa- çiğnenmiş oluyor.
6.
“Bir kimse, üç talak ile boşanmış bir kadınla, onu önceki
kocasına helal kılmak şartıyla evlense; bu nikâh mekruh
olmakla birlikte, hukûken sahih ve geçerlidir. Bu evlilik
ile kadın önceki kocasına helal olur!”
Ebû Hanîfe ile öğrencisi
Züfer’in ve bütün Hanefî fukahâsının ittifakla kabul ettiği
görüş.
Bilindiği gibi; bir kadın
kocası tarafından üç talakla tümden boşandığında, ona tekrar
helal olabilmesi için; bir başkasıyla “dâimî” nikâhla
evlenmesi ve onunla mutlaka cinsel ilişkide bulunmuş olması
gerekir. Konuyla ilgili ayet ve hadisler bu konuda yeterince
açık. İşte bu ikinci evlilik de ilerde sona erer; kadın
önceki kocasıyla tekrar evlenip bir araya gelmeyi düşünürse,
bunun bir sakıncası yoktur. Bu işin İslâmî açıdan yasal yolu
budur ve buna İslâm Hukûkunda “tahlîl” adı verilir.
Bunun bir de yasal olmayan
yolu var: Eşini üç ayrı talak ile tamamen boşayan bir kimse,
o eşiyle tekrar evlenebilmek için ikinci bir kocayla
anlaşır! İkinci koca o kadınla evlenip onunla cinsel
ilişkide bulunduktan kısa bir süre sonra onu boşar! Böylece
o kadın birinci kocasına “güyâ” helâl olur!!! Adeta kiralık
olan bu ikinci kocaya “hulleci”, yaptığı bu işe de “hullecilik”
adı verilir.
Allah'ın Rasûlü’nün (s)
hulleciliği kesin olarak yasakladığı; hulleciyi “iğreti /
kiralık teke”ye benzettiği
ve “hulleci = ikinci koca” ile “kendi namına hulle yapılan =
birinci koca” üzerine lanetler yağdırdığı
herkes tarafından biliniyor. Buna rağmen Hanefîlerin, böyle
bir nikâhı onaylaması ve hukûken geçerli sayması; gerçekten
içler acısı bir durum!
Bunlar yetmiyormuş gibi;
el-Bezzâzî gibi bazı Hanefî alimlerinin “Hulleci koca
anlaşmayı bozarak, eşini boşamaktan kaçınırsa; hâkim
kararıyla zorla boşattırılır!!!” demesi...
İslâm Hukûku adına ne cinayetler işlendiğini açıkça gözler
önüne seriyor.
Mâlikîler, Şâfiîler,
Hanbelîler, Zâhirîler ve hatta “müt’a” nikâhına “evet” diyen
İmâmiyye mektebi böyle bir nikâha “haramdır” derler ve
hukûken geçersiz olduğu için derhal feshedilmesi
gerektiğini; böyle bir nikâhla o kadının önceki kocasına
asla helal olamayacağını ifade ederler. Ancak Şâfiîler,
hulleci kişi o kadınla bu amaçla evlenir ve bu niyetini
gizlerse; dolayısıyla bu durum akit esnasında açıkça şart
koşulmazsa; nikâh akdinin mekruh ancak sahih ve geçerli
olduğunu söylüyorlar!
Bu arada, akit esnasında şart koşulmaksızın, “hulle”
niyetiyle yapılan nikâhın geçerli olacağını; üstelik
“hulleci” kocanın bu işi yaptığından dolayı sevap bile
kazanacağını söyleyecek kadar ileri gidenler de var!!! Sâlim
b. Abdillâh, Urve b. Zübeyr, Âmir eş-Şa’bî, Qâsım b.
Muhammed, Yahyâ b. Saîd, Ebû Sevr, Ebuz-Zinâd ile Rabîa’nın
yanısıra, Hanefîlerden İbn Hümâm, Alâüddîn Timurtâşî,
el-Haskefî, Sinânüddîn el-Âmâsî vb. bu görüşteler!
İşte müt’a nikâhına bir türlü
“câizdir ve helâldir” diyemeyenlerin hali! Müt’ayı haram
saymakta direnenler, müt’aya cevaz verenlerin bile kabul
edemeyeceği fetvalar verebiliyor, ilginç ictihadlarda
bulunabiliyorlar! Allah ve Rasûlü’nün açıkça serbest
bıraktığı bir nikâhı yasaklarken; öbür yandan, adına “müt’a”
demeseler de, müt’aya benzer uygulamaların önünü açıyorlar!
Bu ne acınacak durum!
B. “MÜT’A” YAPMANIN CEZASI
Geçtiğimiz bölümde, Ehl-i
Sünnet kardeşlerimizin “müt’a” nikâhına “haram” dediklerini,
hatta bunu “zinâ” ve “sifâh” ile eş değerde görmeye
çalıştıklarını gördük. Onların bu konuda içine düştükleri
çelişkilerden birisi de, hiç kuşkusuz, müt’a nikâhıyla
evlenen bir kimsenin şer’î cezası hakkındaki tutumlarıdır.
Ömer b. Hattâb’ın buna “recm = taşlayarak öldürme” cezasını
uygun gördüğünü biliyoruz. Abdullâh b. Zübeyr’in Abdullâh b.
Abbâs’ı tehdit ederken söylediği laflara bakılırsa;
onun da aynı kafada olduğu anlaşılıyor.
“Müt’a nikâhı” hakkında
Ömer’in koyduğu yasağı aynen devam ettirmeye kararlı olan
Ehl-i Sünnet âlimleri, “hac müt’ası”nda olduğu gibi,
müt’anın cezası konusunda da ona muhalefet ederek şunları
söylüyorlar: Müt’a nikâhı hakkında öteden beri ihtilâf
bulunduğu için, yapanlarına zinâ haddi uygulanmaz. Sadece
“ta’zîr” olunur. Yani hâkimin uygun gördüğü bir cezayla
cezalandırılır.” İşte, şu an yaşayan Ehl-i Sünnet
mezheblerinin görüşleri:
Hanefîler :
Hanefî fukahâsı müt’a nikâhını
“fâsid” nikâhlar arasına sokar ve “Böyle bir nikâh ve bu
nikâh esnasında yapılan cinsel ilişki “icmâ” ile zinâ
değildir; dolayısıyla zinâ haddini gerektirmez.” derler.
Onlar müt’a nikâhıyla evlenen kişilere ta’zîr cezasını
öngörürler.
Mâlikîler :
Mâlikîlerin bu konuda iki görüşü var: a. Zina haddini
gerektirir. b. Ta’zîr olunur. Ancak Mâlikî mezhebinde
tercih edilen ve üzerinde israrla durulan görüş, bu ikinci
görüştür. Mâlikîler müt’a yapan kişilerin cezalandırılması
gerektiğini; ancak bu cezanın “had cezası” sınırına
vardırılamayacağını ifade ediyorlar.
Şâfiîler :
Şâfiîler de aynen Hanefîler gibi, bu konuda öteden beri
ihtilaf bulunduğundan, “müt’a zina haddini gerektirmez”
diyorlar.
Hanbelîler :
Onlar da tıpkı Hanefîler gibi, hakkında ihtilâf bulunan
evliliklerde zinâ haddinin söz konusu olamayacağını;
bunlardan birisinin de “müt’a nikâhı” olduğunu açıkça ifade
ediyorlar.
Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin,
müt’a nikâhı yapanlara ceza olarak sadece “ta’zîr”i
öngörmeleri, bu nikâhın zina ve sifâh ile hiçbir alâkasının
olmadığını açıkça ortaya koyuyor.
DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
Bu nâçiz çalışmada, “müt’a”
nikâhının Kur’ân ve Sünnet açısından şer’î durumunu, hükmünü
inceledik. İlk bölümde; kavram kargaşasına yol açmamak için,
tartışma konusu olan “müt’a” nikâhını netleştirdik ve Ehl-i
Beyt (İmâmiyye) mektebindeki hukûkî durumunu açıkladık.
İkinci bölümde; özellikle Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin
muteber kabul ettikleri en temel hadis, fıkıh ve tefsir
kaynaklardan yararlanarak, ayet ve hadislerle, sahabe ve
tâbiîn tatbikatlarıyla “müt’a” nikâhının câiz olduğunu
ispatladık. Üçüncü bölümde; “müt’a” nikâhına “haramdır”
diyenlerin delillerine yer verdik ve onlara gerekli
cevapları verdik. Dördüncü ve son bölümde ise; “müt’a”
nikâhına bir türlü “helâldir” diyemeyenlerin düştüğü içler
acısı durumlardan, onların “müt’a” nikâhını bile aratacak
fetva ve ictihadlarından bahsettik. Ve bütün bunları yine
Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin kabul ettikleri eleştiri
kriterlerini kullanarak yaptık.
Bütün bu dokümanlardan şu
anlaşılıyor:
1.
“Müt’a” nikâhı etrafında koparılan fırtınalar, “kör
dövüşü”nden başka bir şey değil! Kavram kargaşasından bir
türlü kurtulamadığımız zaman, karşı tarafı haksız yere
suçlayabiliriz. Bu konuda da aynı durum yaşanmış!
2.
Ehl-i Sünnet kardeşlerimiz İmâmiyye’yi dinleyip anlamadan,
kendi kafalarında bir tür “müt’a” canlandırmış ve onları o
nikâha “cevaz” vermekle suçlamışlardır. Oysa onların kabul
ettiği “müt’a” ile Ehl-i Sünnet’in hayalinde canlandırıp
reddettiği “müt’a” birbirlerinden tamamen farklıdır. Ehl-i
Sünnet mektebinin reddettiği “müt’a”yı, İmâmiyye mektebi de
asla kabul etmez!
3.
Ehl-i Beyt (İmâmiyye) mektebinde “müt’a”, öyle sanıldığı
gibi başı boş bir fuhuş aracı değildir. Bu nikâhın da pek
çok hukûkî düzenlemesi vardır.
4.
Ayetler ve en sahih hadisler, müt’a nikâhının câiz ve meşrû
olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Aleyhteki deliller ise, ilim
adına hiçbir değer ifade etmiyor!
5.
Müt’a nikâhını nesheden hiçbir delil yoktur. Bu nikâhı
yasaklayan, iddia edilip sanıldığı gibi, Allah'ın Rasûlü (s)
değil, II. Halife Ömer b. Hattâb’tır.
6.
Sahâbe ve Tâbiîn dönemlerinde müt’a nikâhına bol bol
fetvalar verilmiş, bizzat uygulanmıştır.
7.
Müt’a nikâhının meşrû olmadığını ortaya koyacak hiçbir aklî
ve sosyolojik delil yoktur. Aksine, aklî ve sosyolojik
deliller onun meşrû ve kaçınılmaz olduğunu ortaya koyuyor.
8.
Müt’a nikâhının haramlığına dair “icmâ”nın aslı esası
yoktur. Bu tamamen kuru bir iddiadan ibarettir.
9.
Müt’a nikâhına “zinâ” ve “sifâh” gözüyle bakmak ve onu bir
tür “fuhuş” saymak; öncelikle Allah’a ve Rasûlü’ne korkunç
bir iftiradır! Söz konusu nikâhı böyle değerlendirenler, ne
büyük bir bataklığa saplandıklarının farkında değiller!
10.
“Müt’a” nikâhına ol görüp “helal” diyemeyenler, nitelik
bakımından müt’aya benzeyen, hatta müt’ayı bile aratan bir
takım ictihadlarda bulunmak, ilginç fetvalar vermek zorunda
kalmışlardır!
Böylece “müt’a” nikâhının, bir
profesörün(!) iddia ettiği gibi, “namus fitnesi” olmadığını;
evrensel İslâm kardeşliğini engellemeye ve bu uğurda yapılan
çalışmaları baltalamaya çalıştığı için, asıl fitnenin
“kendisi” olduğunu anlıyoruz. Hadis dalında çalışan bu
profesörün, kendi alanına ne kadar hâkim olduğu; dolayısıyla
hadisleri ne kadar ve nasıl bildiği de gün ışığına çıkmış
bulunuyor!
Müt’a nikâhına olumsuz
yaklaşanlardan, bilhassa Ehl-i Sünnet kardeşlerimizden
istirhamımız şudur: Müt’a nikâhı vb. hassas ve eskiden beri
zaten tartışmalı konuları öne sürerek bir kısım müslümanları
hedef almayalım. Bu tür konular aramızı açmasın. Ümmetin
vahdete ve ortak dünya siyaseti belirleyip uygulamaya her
zamankinden daha çok muhtaç olduğu bir dönemde yaşıyoruz.
Böyle bir dönemde bu gibi nazik konularla uğraşmak, acaba
kime ne kazandırır? Bununla, zaten müslümanları birbirine
düşürüp kırdırmak için fırsat kollayan ve bunun için sun’î
gündemler oluşturan şeytânî güçlerin ekmeğine yağ sürmüş
olmaz mıyız? İslâm düşmanlarının aradığı fırsat değil mi bu
gibi şeyler?
Şeytanlar böyle sun’î bir
gündem maddesiyle ümmet arasında kavga çıkarmaya, bizi
birbirimize düşürmeye çalıştığında; “Bunlar sizin değil,
bizim iç sorunumuz; dolayısıyla sizi ilgilendirmez! Biz
bunları gerekirse bir araya gelir tartışırız. Farklı
görüşlere de inanabiliriz. Ama bunlar İslâm kardeşliğimizi
bozamaz. Siz işinize bakın!” diyemez miyiz? Bu sözlerle
onları en zayıf noktalarından vuramaz mıyız? Bu çok mu zor?
Allah Teâlâ “Hiç kuşku yok;
bütün mü’minler kardeştir.” buyuruyor. [Hucurât :
10] Bu evrensel İslâm kardeşliğini hangi şey
bozabilir?
En azından bunun da ictihâdî
bir konu olduğunu düşünerek, farklı yaklaşanları doğal
karşılayamaz mıyız? En önde gelen İslâm alimleri, İslâmî
konuları “kat’î – zannî”, “usûlî – amelî” ayrımına tâbi
tutmaksızın,
genel olarak; nasslardan hareketle ictihad eden ve
ictihadında yanılan, “doğru”yu bulamayan herkesin mazur
olacağını ve üstelik buna karşılık “bir ecir” alacağını
söylüyorlar. Ebû Hanîfe, Şâfiî, Süfyân es-Sevrî, İbn Ebî
Leylâ, Davud ez-Zâhirî, İbn Hazm, İbn Teymiyye ve Emîr
es-San’ânî bu görüşteler.
Ubeydullah b. Hasen el-Anberî,
İbn Daqîq el-Iyd,
el-Ğazzâlî,
el-Âmidî,
Qâdî el-Beydâvî ile el-İsnevî,
el-Merğînânî,
Zekeriyyâ el-Ensârî,
Alâüddîn el-Haskefî ile Dâmâd Efendi
de aynı görüşü paylaşıyor.
Kardeşlerimiz, en azından “Bu
konuda bizim görüşümüz doğru; ama hatalı olabilir.
Sizlerinki ise yanlış; ama doğru olabilir!”
diyerek evrensel İslâm kardeşliğini tesis edebilirler. Bizim
arzu ve isteğimiz budur.
Eski dönem siyâsîlerinin
aramıza koydukları “utanç duvarlarını” yıkması, mevcut İslâm
mezheblerini birbirine daha da yakınlaştırması (taqrîb =
yakınlaştırma ruhunun canlanması) ve evrensel İslâm
kardeşliğini tesis etmesi... dileğiyle bu âcizâne çalışmama
son veriyor, hayırlara ve güzelliklere vesîle kılmasını...
Yüce Rabbımızdan niyâz ediyorum. Hamd sürekli O’na, salât
ve selâm ise O’nun sevgili peygamberi Muhammed’e, pâk Ehl-i
Beytine, seçkin ashâbına ve onların yolunu izleyenlere
olsun!