BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
NEYİN ÜZERİNE SECDE
EDİLMELİDİR?
Soru-108:
Şia neden secde ederken illa da bir taş üzerine secde etmeği
gerekli görüyor? Temiz olan her şeye secde etmenin ne
sakıncası vardır? Ehl-i Sünnet'ten bazıları sizin bu
tavrınızı bir nevi taşı kutsama, taşa taparlılık olarak
nitelendiriyorlar? Özellikle sürekli yanınızda secde için
bir taş parçasını bulundurmanız bu yöndeki şüpheleri daha da
kuvvetlendiriyor; ne diyorsunuz bu konuda?
Cevap-108:,
Muhterem Kardeşim bu, mesele tek başına bir risaleyi
kapsayacak kadar geniş bir konudur; ancak özet olarak şu
kadarını söyleyebiliriz ki, biz Ehl-i Beyt mektebi
mensuplarının yaptığı secde şekli, Hz. Resulullah'ın emir ve
sünnetine uygun secde şekli olmakla birlikte, selef-i salih
olan ashap ve tabiinin büyüklerinin de uygulamasına da
mutabıktır. Ehl-i Sünnet'in şimdiki uygulaması ise, bu
hususta yapılan bir içtihattır. Oysa, ibadetin asıl teşrii,
tevkifi (Allah'ın emriyle) olduğu gibi, şekli de tevkifidir.
Yani, hiçbir kimse, içtihatla ibadet teşri edemeyeceği gibi,
ibadetin şeklini de içtihatla belirleyemez; bu husus tümüyle
Allah Teâlâ'nın emri ve Resulü'nün açıklamasına tabidir.
Ancak bundan haberdar olmayan insanlar, kendi
bilinçsizliklerine üzülecekleri yerde, sünnete uygun secde
yapan Ehl-i Beyt takipçilerini taşa tapmakla suçluyorlar.
Onlara
sormak lazım. Acaba Hz. Resulullah (s.a.a) ile birlikte öğle
namazını kılarken sıcağın şiddetinden bir avuç çakıl taşını
elinde serinleterek üzerine secde eden Cabir bin Abdullah da
mı taşa tapıyordu?!
Üzerine secde etmesi için Merve dağı taşlarından düz bir
parçanın kendisine gönderilmesini isteyen Ali bin Abdullah
bin Abbâs da mı taşa tapıyordu?!
Gemiyle yolculuğa çıktığında üzerine secde etmesi için
kendisiyle birlikte bir tuğla parçası götüren Masruk bin
Acda' da mi taşa tapıyordu?!
Secdeye giderken alnını üzerine koyacağı çakıl taşlarını
eliyle düzenleyen Abdullah bin Ömer de mi taşa tapıyordu?!
Aslında bu mantığa göre bütün ashabı taşa tapmakla
suçlamamız gerekir! Çünkü onların hepsi bunu yapıyordu.
Hatta daha ötesi, haşa Hz. Resulullah'ı da şirkle itham
etmemiz lazım! Çünkü o Hazret'in de bütün secdeleri toprak,
çakıl taşlar veya hasır gibi yerden çıkan insanın
tüketmediği bitkilerden hazırlanan sergiler üzerine olmuş ve
Hazret bu sünnetinden, hatta yağmurlu, sıcak veya soğuk
günlerde bile vazgeçmemiştir. Ümm-ül Mu'minin Âişe diyor ki:
"Ben Hz. Resulullah'ın secde ederken her hangi bir şeyle
alnını yere (toprağa) değmekten önlediğini görmedim."
Yine Ehl-i Sünnet’in muteber hadisçilerinin naklettiği bir
hadiste şöyle geçer: Ebu Said Hudri’den; dedi ki: "Ben
Resulullah'ın çamur üzerine secde ettiğini gördüm. Öyle ki,
çamur Hazret'in alnında iz bırakmıştı."
Ebu Hureyre ve İbn-i Abbâs da aynı şeyi nakletmişlerdir.
Yine İbn-i Abbâs şöyle demiştir: "Hz. Resulullah taş üzerine
secde etti."
Yine Vâil diyor: "Ben gördüm ki, Hz. Resulullah secde
ederken alnını ve burnunu yere koyardı."
Yine Rufâa bin Râfi, merfu olarak naklettiği bir hadiste
şöyle demiştir: "Sonra Hazret tekbir getirirdi. Secdeye
gittiğinde de alnını yere (toprağa) ulaştırır ve
organlarının hareketten durmasına kadar secdede kalırdı."
Yine
İbn-i Abbâs, İbn-i Ömer, Ümm-ül Mu'minin Âişe, Ümm-ü Seleme,
Meymune, Enes bin Mâlik, Ümm-ü Eymen ve diğerlerinin
naklettikleri hadislerde Hz. Resulullah'ın hurma lifinden
örülen bir hasır parçası üzerinde namaz kılıp secde ettiği
de geçmektedir.
Yine
İbn-i Abbâs şöyle demiştir: "Ben soğuk bir günün sabahında
Hz. Resulullah'ı beyaz bir ridayla namaz kılarken gördüm.
Ridasıyla el ve ayaklarını yerin soğuğundan korumaya
çalışıyordu."
Dikkat
ediyor musunuz? Hazret elbisesiyle ayaklarını ve ellerini
soğuğa karşı korumaya çalışırken, alnını soğuktan korumak
için hiçbir önlem almıyor.
Yine
İbn-i Abbâs şöyle demiştir: "Yağmurlu bir günde Resulullah'ı
namaz kılarken gördüm. Secde ederken üzerindeki ridayı
eliyle yer arasında fasıla kılıyor ve bu vesileyle çamurdan
korunmaya çalışıyordu."
Bu
hadiste de Hazret'in elinin çamura bulaşmaması için tedbir
aldığından bahsedilirken, alnı için herhangi bir tedbir
aldığından söz edilmiyor.
Yine
Abdullah bin Abdurrahman şöyle demiştir: "Resulullah
yanımıza geldi ve bizimle birlikte "Benî Abd-ül A'şel"
camiinde namaz kıldı. Bu arada ben o Hazret'in namaz halinde
elini elbisesinin üzerine koyduğunu gördüm."
Bu hadiste de aynı şeyden bahsedilmektedir.
Yine
Enes bin Mâlik şöyle demiştir: "Peygamber-i Ekrem insanların
en güzel ahlaklısıydı. Bazen evimizdeyken namaz vakti
oluyordu. O zaman altındaki sergiyi süpürüp su serpmesini
emrediyor ve sonra da biz Hazret'in imamlığında namaz
kılıyorduk. Sergileri de hurma lifinden örülen sergilerdi."
Bu ve
benzeri hadislerden de insanın tüketmediği bir bitkiden
hazırlanan sergi üzerine de secde etmenin câiz olduğu
anlaşılmaktadır. Çünkü Hz. Resulullah'ın uygulaması bu
doğrultuda olmuştur.
Yine Enes
bin Mâlik şöyle demiştir: "Sonra ben eskiliğinden
siyahlaşmış olan bir hasırı temin edip üzerine su serptim.
Resulullah onun üzerinde durdu ve bize namaz kıldırdı."
Çeşitli
tariklerle nakledilmiş olan bu hadislerden de aynı şey
anlaşılmaktadır. Burada, Hz. Resulullah'ın ve ashabının
secdelerini, yer, taş ve insan tarafından tüketilmeyen
bitkilerden üretilen hasır gibi sergiler üzerine
yapmalarının, bunların üzerine secde etmenin şart olduğundan
dolayı değil, belki de o dönemlerde başka bir seçeneklerinin
olmadığından böyle yapmış oldukları ihtimali akla gelebilir.
Ancak bu ihtimale itibar edemeyiz. Çünkü bu ihtimal, bu
şekilde secde etmeği ister mukim olsun, ister seferi, bütün
hayatları boyunca sürdüren ashabın ve tabiinin bu
davranışlarını tevcih etmekten acizdir. Zira bu davranış,
onların bu şekilde secde etmeği imkansızlıktan değil,
bizatihi kasıtlı olarak tercih ettiklerini göstermektedir.
Üstelik ashap ve tabiinin kendileri bu şekilde secde etmenin
gerekli olduğuna ve böyle yapılmayan secdenin sahih
olmadığına açıkça fetva da vermişlerdir. Bizim bu konuyu
burada derinliğine açmamız imkansızdır. Ama örnek olsun diye
bazı ashap ve tabiinin amel ve fetvalarına değinmeğe
çalışacağız:
Mesela,
Ebu Ümeyye diyor ki: "Ebu Bekir yer üzerine secde eder veya
namaz kılardı"
Bu hadisin söz akışından, Ebu Bekir’in ömrü boyunca böyle
yaptığı anlaşılmaktadır.
Yine Ebu
Ubeyde şöyle nakletmiştir: "İbn-i Mesud yerin üzerinden
gayrisine secde etmez veya namaz kılmazdı."
Bu hadis için de aynı şey söz konusudur.
Öte
yandan İbn-i Abbâs buna da yetinmemiş, bizatihi böyle secde
etmenin gerektiğine açıkça fetvâ da vermiştir; İbn-i Abbâs
şöyle demiştir: "Kim, namaz kılarken burnunu alnıyla
birlikte yere (toprak ve yerden sayılan taş gibi şeylere)
değdirmezse, namazı kifayet etmez."
Yine
Ubade bin Sabit’in de ısrarla bu sünnete uyduğu ilgili
kaynaklarda yer almıştır. Bir hadiste şöyle geçer: "Ubâde
bin Sâbit namaz kılmak isteyince sarığını alnından
kaldırırdı."
Bu hadisten de Ubâde bin Sabit'in bu işi, alnın yere veya
hasır gibi üzerine secde etmenin câiz olduğu şeye değmesi
için yaptığı anlaşılmaktadır.
Abdullah
bin Ömer'in de secdelerini bu şekilde yerine getirdiği
kaydedilmiş, hatta onun elini de alnını koyduğu şeyin
üzerine koyduğu nakledilmiştir. Nâfi şöyle diyor: "Ben çok
soğuk bir günde onun secde ettiği çakıl taşları üzerine
koymak üzere elini cubbesinden dışarı çıkardığını gördüm."
Tabiine
gelince, onlar da aynı sünneti sürdürmüşlerdir. Biz bu
hususta da sadece birkaç örnek vermekle yetineceğiz. İlgili
kaynaklarda tabiinin önde gelen şahsiyetlerinden biri olan
Masruk bin Acda'nın gemide bile yerden gayrisine secde
etmeği câiz görmediği yer almıştır.
Peki Masruk'un bu fetvayı imkansızlıktan dolayı verdiği
söylenebilir mi?
Yine
Kûfe'nin fakihi İbrahim-i Nahaî'nin, namaz kılarken hasırın
üzerinde durduğu, secdelerini ise yere yaptığı, bize ulaşan
kesin bilgilerdendir.
İbrâhim-i Nahaî'nin imkansızlıktan dolayı böyle yaptığı
kabul edilebilir mi? Bakınız o hasıra bile iktifa etmiyor ve
secde ederken alnının bizatihi yere değmesini tercih ediyor.
O böyle yapıyor; çünkü biliyor ki, secdenin yerin üzerine
olması daha faziletlidir ve Allah karşısında tevazu ve
küçülmenin son derecesi olan secdenin mahiyetine daha
uygundur.
Yine
İbn-i Abbâs'ın öğrencisi Atâ, her halükârda yer üzerine
secde etmenin gerekli olduğuna fetvâ vermiştir. İbn-i Cureyh
diyor; ben Atâ'ya "İnsanın şilte veya hasır parçası üzerine
secde etmesi câiz midir?" diye sordum. Atâ: "Eğer alnının ve
elinin altında olmazsa, dizini onun üzerine koysa bile
secdesinde bir sakınca yoktur. Çünkü yüzünü yere koymaktadır"
cevabını verdi."
Atâ'nın bu fetvası da aynı gerçeği gözler önüne sermektedir.
Yine
Karilerin ve tabiinin büyüklerinden biri olan Ubeydet-ül
Selmânî de aynı görüş üzereydi. İbn-i Sîrîn diyor; "Benim
alnım yaralanmıştı, dolayısıyla da onun üzerini sarmıştım.
Bu arada Ubeydet-ül Selmani'ye o sarığın üzerine secde edip
edemeyeceğimi sordum. Ubeyde: "Hayır o sarığı kaldırmalısın"
dedi."
Keza
Urve bin Zubeyr'in yerden gayri bir şeyin üzerine secde
etmekten sakındığı rivâyet edilmiştir.
Açıktır
ki, mezkur ihtimal ashap ve tabiinin bir ömür boyu sürekli
olarak yaptığı bu amellerini tevcih etmekten âciz kaldığı
gibi, bunun gerekli olduğuna ve aksinin câiz olmadığına dair
olan fetvaları, onların bu icraatlarını yukarıda işaret
edilen ve benzeri nedenlerle değil, aksine ellerinde onları
buna mülzem kılan şer'î bir gerekçenin olduğunu
göstermektedir. Peki o şer'î gerekçe neydi? Açıktır ki, Hz.
Resulullah'ın icraatı ve sünneti bu hususa gerekçe teşkil
etmeye yeterlidir. Çünkü o Hazret'in sünnet ve icraatı da
Müslümanlara şer'î gerekçe teşkil etmektedir. Allah-u Teâlâ,
Allah'ı ve âhiret günündeki saadeti dileyenler için o
Hazret'in en güzel örnek teşkil ettiğini ve neyi getirmişse
ona uymalarının zorunlu olduğunu bildirmiştir.
Özellikle de konu şer'î bir konu olup o Hazret de: "Ben
nasıl namaz kılıyorsam, siz de o şekilde namaz kılın"
buyurmuştur. İlaveten, Hazret yalnızca bu icraatıyla iktifa
etmemiş ve ilahi bir elçi olarak bizatihi secdenin bu
şekilde yapılması gerektiği doğrultusunda sözlü
açıklamalarda bulunmuş ve emretmiştir. Bizim, o Hazret'in bu
doğrultuda olan açıklama ve emirlerinin tamamına burada yer
vermemiz imkansızdır. Dolayısıyla sadece birkaç örnek
vermekle yetinip, size ilgili geniş kaynaklara müracaat
etmeyi tavsiye edeceğiz.
Hazret'in
bu husustaki sözlü açıklama ve emirlerini birkaç bölüme
ayırabiliriz:
a)-Çakıl
üzerine secde eden Müslümanlar, yakıcı sıcaktan dolayı çakıl
üzerine secde etmelerinin zorluğunu Hazret'e şikayet
ediyorlar. Ama Hazret onların bu şikayetlerini görmezlikten
geliyor ve onlara: "Elbisenizle veya benzeri bir şeyle
alnınızı ve elinizi sıcaktan koruyabilirsiniz" demiyor. Oysa
bu hususta müsaade gelse bile bu, mutlak cevâz anlamına
gelmemektedir ve sadece zaruret halinde câiz olduğunu ispat
edebilir. Nitekim ileride zaruret halinde buna müsaade
edildiğini göreceğiz. Ashabın şikayeti hususunda bir çok
hadis vardır. Biz sadece ikisini zikretmekle yetineceğiz:
1-Beyhakî, Habbab bin Ert'in şöyle dediğini rivâyet etmiştir:
"Şiddetli sıcaklık nedeniyle secde halinde alın ve
ellerimizin yanmasını Peygamber'e şikayet ettik, fakat
Hazret şikayetimizi kabul etmedi."
2-İbn-i
Mes'ud dedi ki: "Biz yakıcı sıcaklıktan dolayı Hz.
Peygamber'e şikayette bulunduk, ama Hazret bizim
şikayetimizi kabul etmedi."
Ehl-i Sünnet'in önde gelen alimlerinden olan İbn-i Esir "En-
Nihâye" adlı kitabında yukarıda naklettiğimiz Habbâb'ın
hadisini naklettikten sonra şunları kaydediyor: "Fakihler bu
hadisi secdeler bölümünde zikrediyorlar. Çünkü ashap,
sıcaklığın şiddetinden secde ederken elbiselerinin
kenarlarını alınlarının altına koyuyorlardı. Ama bu eylemden
men' edildiler. Çünkü onlar çakıl üzerine secde etmelerinden
duydukları zahmeti Resulullah'a şikayet edince, onlara
elbiselerinin kenarları üzerine secde etmeye müsaade
edilmedi." Ben diyorum ki, bu hadislerden elbise dışındaki
başka bir şeyle de alnın yere değmesini önlemenin câiz
olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü eğer bu câiz olsaydı, Hazret
ashaba evlerinden getirecekleri deri veya elbise parçası
gibi başka bir şeyle alınlarını sıcaktan koruma izni verirdi.
Oysa bu hadislerde böyle bir şeye cevaz verildiğinden
bahsedilmiyor.
b)-Hz.
Resulullah (s.a.a), secde ederken alınlarının toprağa
değmesinden korunmaya çalışan ashaba alınlarını toprağa
koymalarını emrediyor. Bu hususta da birçok hadis gelmiştir.
Biz onlardan sadece birkaçına değineceğiz:
1-
Hâlid-ül Cuhenî şöyle demiştir: "Peygamber-i Ekrem Suhayb'in
secde ederken güya topraktan korunmaya çalıştığını görünce,
ona: "Ey Suhayb yüzünü (alnını) toprak üzerine koy" buyurdu.
2-Ümm-ül
Mü'minin Ümm-ü Seleme şöyle demiştir: "Peygamber-i Ekrem,
ismi Aflah olan bir hizmetçimizin secde ederken yeri
üflediğini görünce ona: "Ey Aflah alnını toprağa koy"
buyurdu."
3-Bir
hadiste şöyle nakletmiştir: "Hz. Resulullah Muaz'a: "Secde
ederken yüzünü (alnını) toprağa bulaştır" buyurdu."
4-Ebu
Sâlih diyor; ben Ümm-ü Seleme'nin yanına gittim. Bu arada
onun kardeşinin oğlu da geldi ve onun evinde iki rekat namaz
kıldı. Ancak secde ederken toprağı üfleyince, Ümm-ü Seleme
ona: "Ey kardeşimin oğlu, toprağı üfleme. Çünkü ben Hz.
Resulullah'ın, Yesâr ismindeki hizmetçisinin secde ederken
toprağı üflediğinde ona: "Allah için yüzünü (alnını) toprağa
koy" buyurduğunu duydum" dedi.
Görüldüğü üzere bu hadislerde secde ederken alnın yere
koyulmasına ilaveten yerdeki tozun üflenmesinden bile
sakınılmasına emredilmiştir.
c)-Hz.
Resulullah (s.a.a) secde ederken sarığın alnın üzerinden
kaldırılmasını emrediyor. Bu hususta da çok sayıda hadis
gelmiştir. Biz onların bir kaçını örnek olarak zikredeceğiz:
1-Ali (a.s)
şöyle buyurdu: "Sizden biri namaz kıldığınızda sarığını
yüzünden (alnından) kaldırsın. Yani sarığı üzerine secde
etmesin."
2-Sâlih
bin Havân-üs Sebaî şöyle demiştir: "Hz. Resulullah bir
kişinin yanında namaz kıldığını gördü. O adam alnına sarık
sarmıştı. Hazret onun sarığını alnından kaldırdı."
3-Ayaz
bin Abdullah El-Kureyşî şöyle demiştir: "Hz. Resulullah bir
kişinin sarığının üzerine secde ettiğini görünce eliyle
alnına işaret ederek, sarığını alnından kaldırmasını emretti."
4-Bir
hadiste şöyle geçer: "Hz. Resulullah (S. a.a) secde ederken
alnından sarığı kaldırırdı."
Bu hadislerden Peygamber-i Ekrem’in zamanında toprağın
üzerine secde edilmesinin lüzumunun oldukça kesin ve bilinen
bir şey olduğu anlaşılmaktadır. Öyle ki, Müslümanlardan biri
secde ederken alnını sarığın bir parçası üzerine koyarak
toprağın üzerine secde etmekten sakınınca, hemen Peygamber-i
Ekrem tarafından uyarılır ve ona doğru secde şekli
öğretiliyordu. Oysa eğer sarığın bir parçası gibi her şeyin
üzerine secde etmek câiz olsaydı, kesinlikle Hazret onları
bundan alıkoymazdı.
d)-Hz.
Resulullah (s.a.a) secde ederken alnın ve burnun iyice yere
(toprağa) koyulmasını emretmiştir. Bu hususta da çok sayıda
hadis gelmiştir. Biz onlardan sadece ikisini zikretmekle
yetineceğiz:
1-Peygamber-i Ekrem şöyle buyurmuştur: "Sizden biri namaz
kıldığında kibirinin çıkması için alnını ve burnunu iyice
yere (toprağa) yapıştırsın."
2-İbn-i
Abbâs şöyle demiştir: "Hz. Resulullah (S. a.a) şöyle
buyurdular: “Secde ettiğinde alnını ve burnunu iyice yerin (toprağın)
üzerine koy."
Bu ve benzeri hadisler de secde ederken alnın yerin üzerine
koyulmasının gerektiğini açıkça göstermektedir.
e)-Hz.
Resulullah (s.a.a) yeryüzünün kendisi ve ümmeti için
secdegâh ve temizleyici kılındığını açıklıyor. Bu alanda da
Hazret'ten çok sayıda hadis nakledilmiştir. Biz bu
hadislerden de sadece bir kaçına değinmekle yetineceğiz:
1-Peygamber-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Yeryüzü
benim için secdegah ve temizleyici kılınmıştır."
2-Hz.
Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Yeryüzünün tamamı
bizler için secdegâh ve temizleyici kılınmıştır."
3-Hz.
Resulullah'tan (s.a.a) yine şöyle nakledilmiştir: "Yeryüzü
bana temiz, temizleyici ve secdegâh kılınmıştır."
Bütün
muteber kaynaklarda tevatür haddinde nakledilen bu
hadislerle iki hüküm beyan edilmiştir: Birincisi yerin
temizleyici oluşu, yani su bulunmayan veya suyun
kullanılmasının sakıncalı olduğu yerlerde abdesti gerektiren
konularda yere teyemmüm edilebileceği hükmüdür. İkincisi ise,
yerin secdegâh oluşudur. Dolayısıyla bu hadislerden şu sonuç
çıkar: Secde ancak teyemmümün câiz olduğu şeyin üzerine
yapılabilir. Açıktır ki, teyemmüm ancak yerin üzerine
yapılabilir. O halde secde de ancak yerin üzerine
yapılabilir. Ve nasıl ki elbise ve halı gibi şeylerin
üzerine teyemmüm etmek doğru değilse, bu hadisler gereğince
secde de aynı hükmü taşımaktadır.
Elbette,
sonradan, Hz. Resulullah (s.a.a) gelen ruhsat üzere,
şiddetli sıcaklık veya soğukluk gibi zaruret hallerinde
ashabın elbiseleri üzerine secde etmelerine de izin
vermiştir. Bu husustaki hadisler de çok fazladır. Ancak
sözün fazla uzamaması için biz onları nakletmekten
sakınıyoruz. O halde zaruret hali dışında yer üzerine ve
yerden sayılan insanın tüketmediği bitkilerden hazırlanan
sergiler üzerine secde etmek gerekmektedir. Zaten Ehl-i Beyt
mektebinin bağlıları olarak bizlerin de hem amelimiz bu
yöndedir hem de fetvalarımız. O halde aziz kardeşim, konu
sizin sandığınız gibi basit olmadığı gibi, ne olursa olsun
temiz bir şeyin üzerine secde etmekten ibaret de değildir.
Hayır secde yere olmalıdır. Yer de toprak, taş ve
bitkilerden ibarettir. Yok, eğer siz Hz. Resulullah'ın bu
sünneti ve açıklamalarına rağmen, başka bir mantık ortaya
koymak istiyorsanız ve Allah’ın maksadının, ne olursa olsun
temiz bir şey üzerine secde etmekti, Resulullah'ın (s.a.a)
yer üzerinde ısrar etmesini de haşa anlamsız buluyorsanız,
benin söyleyecek bir sözüm kalmaz. Çünkü biliyorum ki, bu
mantık sahipleri bizatihi Hz. Resulullah'ın kendi döneminde
bile olmuş ve o Hazret'in gözünün içine baka baka; "Sen hata
yapıyorsun; Allah'ın maksadı bu değildir" diyebilmişlerdir.
Hudeybiye anlaşmasında o Hazret’e: "Sen bu anlaşmayla
mü'minleri zelil ettin" anlamına gelen sözleri sarf
etmediler mi?! Veya Hazret'in Abdullah bin Ubeyy'e namaz
kılmak istediğinde, sanki Allah Resulü kendine inen
Kur'ân'ın anlamını bilmiyor da o zatlar biliyormuşcasına,
küstahça Hazret'in yakasından çekerek; "Allah seni
münafıklara namaz kılmaktan men etmemiş midir?" demediler mi?!
Yahut Hazret'in son anlarında yanında bulunan ashabına: "Bana
bir kalem ve sayfa getirin, size öyle bir şey yazdırayım ki,
benden sonra asla sapıklığa düşmeyesiniz" buyurduğunda; "Bize
Allah’ın kitabı yeter, bırakın onu, ona hastalığı galebe
çalmış, ne söylediğinin farkında değildir" söylemediler mi?!
Ancak kesin olan bir şey var; o da Allah-u Teâlâ’nın bu
mantığı kabul etmediğidir. Allah-u Teâlâ: "Resul size ne
verirse onu alın, neden sakındırırsa da ondan elinizi çekin"
ve "Allah ve Resulü bir işi emrettikleri zaman, mümin erkek
ve kadınların kendi isteklerine göre hareket etme hakları
yoktur."
buyuruyor. Her neyse, sanıyorum bu konuyu biraz fazla
irdeledik. En iyisi bu konuyu Ehl-i Beyt İmâmları'ndan
nakledilen bir hadisle kapatalım:
Hişâm bin
Hakem diyor; ben Hz. İmâm Sâdık'a(a.s) nelerin üzerine secde
etmenin câiz olduğunu sorduğumda, İmâm (a.s) şu cevabı verdi:
"Secde sadece yere ve yenilen ve giyilenleri hariç, yerden
bitenlerin üzerine câizdir." Ben: "Fedan olayım, bunun
sebebi nedir?" dedim. Hazret şöyle buyurdu: "Çünkü secde
etmek Allah karşısında huzu etmek ve küçülmek demektir. Bu
yüzden de yenilecek ve giyilecek şeyler üzerine secde etmek
doğru değildir. Zira dünya oğulları, (düşkünleri) yedikleri
ve giydikleri şeylerin kullarıdırlar. Halbuki secde eden,
secde anında Allah’a kulluk etmektedir. Dolayısıyla da ona
secde halinde dünyaya aldanmış olan dünya uşaklarının mabudu
olan şeylerin üzerine alnını koyması doğru olmaz. Alnını
yere koyması ise daha efdaldir. Çünkü bu, Allah'a karşı
tevazu ve küçüklüğünü göstermek için daha uygundur."
Evet aziz kardeşim,
diğerleri ne diyor ve nasıl yorumluyorlarsa yorumlasınlar,
biz, Hz. Resulullah (s.a.a), Ehl-i Beyt'i ve ashabının
büyüklerine uyarak, yere ve yerden biten yenilmeyen ve
giyilmeyen, kısacası maddi değeri olmayan ve yerden sayılan
şeylerin üzerine secde ediyoruz. Zaten Hz. Resululah ve
Ehl-i Beyt İmamları'nın da değindiği gibi, Allah karşısında
küçülmenin nihayet derecesi olan secde etmenin kendisi de
bunu iktiza etmektedir. Bu zamanda da artık camiler
birbirinden güzel ve pahalı sergilerle döşendiği için, ya
yanımızda insanın tüketmediği bitkilerden hazırlanan
seccadeler bulundurur ve onun üzerine secde ederiz, ya da
küçük bir toprak parçasını yanımızda taşır ve secde ederken
alnımızı onun üzerine koymakla Cenab-ı Hak karşısında
nihayet derece tevazu ve küçüklüğümüzü sergileriz.
Vesselamu
aleykum ve rahmetullah.