KEVSER YAYINCILIK

  Ana Sayfa / Soru ve Cevaplar                                                                                                           Soru ve Cevaplar

Bugün :  

  Sık Kullanılanlara Ekle                                                                                                                                                                                                                                                         Başlangıç Sayfası Yapın
 

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

 Not-103: Aşağıdaki yazı bir Sünni kardeşimizle bir Caferi kardeşimiz arasında cereyan eden ve ana mihverini "Abdestte ayakların hukmünün ne olduğu" oluşturan bir yazışmanın ardından söz konusu Sünni kardeşimize ve gündeme getirdiği bazı soru ve sorunlara cevap olarak yazılmıştır.  Tabi ana konunun "Abdest" olmasıyla birlikte giriş olarak bazı diğer konulara da temas edilmiştir. Aynı konuları öğrenmeği merak eden kardeşlere belki faydalı olur diye buraya koymayı uygun bulduk. Allah-u Teâlâ, doğruları olduğu gibi öğrenmeği ve yaşamayı hepimize nasip buyursun. Amin!

 

 

Muhterem kardeşim, selamun aleykum!

Biz sizinle, e-mail vasıtasıyla görüş alışverişi yapan bir kardeşin vasıtasıyla tanışmış bulunuyoruz. Adı geçen arkadaş bize, yazdığınız konular hakkında sizi aydınlatacak bir şeyler yazmamızı önerince, önce bunu kabul edip etmeme hususunda biraz tereddüt ettik. (Belki yanlış anlaşılır veya tanışmadığımız bir kimseye yazmak belki nezaket  dışı bir davranış olur endişesiyle.) Fakat daha sonra arkadaşın ısrarı ve işlenen mevzuların önemini görünce, duyarsız kalmanın, benimsediğimiz mektep açısından veballi olabileceğini düşünerek ve affınıza sığınarak bir şeyler yazmayı uygun bulduk. Sizi rahatsız eden bir davranışta bulunmuş isek, hakkınızı helal edin.

Muhterem kardeşimiz, anladığımız kadarıyla üzerinde tartıştığınız en önemli mesele, abdestte ayakların yıkanma veya meshedilmesi konusudur. Ben yazımın son kısmında bu konu üzerinde geniş bir şekilde durup, ister Kur'ân, isterse hadisler açısından meseleyi incelemeğe ve size cevap vermeğe çalışacağım inşaallah. Fakat önce bu tartışma dolayısıyla yazılarda vurgulanan diğer bazı konular veya sizin müstakillen sorduğunuz birkaç soru üzerinde durup ondan sonra asıl mevzua geçeceğim; zira bu açıklamaların, bahsedeceğimiz abdest konusunun da daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacağını düşünüyorum.

Önce şunu belirtmeliyim ki yazınızda geçen bir sözünüz, beni her şeyden çok şaşırtmış, şaşırttığı kadar da üzmüştür, sebebini aşağıda açıklayacağım; diyorsunuz ki:

"Sadece şunu söylemek istiyorum, ama yanlış anlama tamam mı: Vahhabiler hatta Hıristiyanların bile kendilerini haklı çıkaracak delilleri var; yani sen bana sayfalar dolusu delil gönderebilirsin; ben de sana sayfalar dolusu benim delilerimi gönderirim de sonuç ne olacak? Ne sen fikrini değiştireceksin ne de ben. Bence önemli olan nokta, bir şeyin sahih veya sahih kaynaktan olduğunu anlamanın ilk adımı, kendini o konular hakkında geliştirmek; ondan sonra sen ancak diyebilirsin ki "Bu delil zayıf kaynaktan, veya bu İslâm dairesi içinde." Peki sen bu konularda kendini geliştirdin mi; yoksa her duyduğuna, "Bu doğrudur; çünkü benim cemaatimin imâmlarından" deyip kabul mü ediyorsun? Mesela ben kursta okurken hocalarımın canlarını çıkardım ki bana Kur'ân'dan ve Sünnet'ten deliller bulsunlar; sadece bazı imamlardan değil. Bundan başka ben kendim araştırmalar yapardım. Fakat üçüncü senenin sonunda, kalbim mutmain oldu ki ben doğru yol üzerindeyim ve bundan sonra hayatımı o Kur'ân'ın, Sünnet'in ve bunları en ince detaylarıyla açıklayan âlimlerin fetvaları doğrultusunda yaşamaya başladım. Aslında bir bakıma seni anlayabiliyorum; ama diğer yandan neden araştırmıyor, yani bana cevap bulmak için delil araştırıyorsun da neden diğer delilleri bir incelemiyorsun?..."

Muhterem kardeşim, "Vahhabilerin de, Hıristiyanların da kendilerini haklı çıkaracak delilleri vardır" deyip delil getirmenin anlamsız olduğunu vurgulamaya çalışıyorsunuz. Peki delil getirmeyip de ne yapacağız? Delil olmadan kim, neyi ve bir şeyin doğruluğunu nasıl ispat edecektir? Kimin haklı, kimin haksız olduğu nasıl ortaya çıkacaktır?  Siz başka bir yol biliyorsanız, lütfen söyleyin de biz de bilelim. Kimin doğru, kimin yanlış olduğuna dair vahiy gelmesini mi bekleyeceğiz? "Ben de sayfalar dolusu delil getirebilirim" diyorsunuz. Lütfen o delilleri bize yazın da, bir Müslüman kardeşinizin aydınlanmasına yardımcı olun. Sizin için önem taşımasa da vallahi bizim için önemlidir aziz kardeşim. Çünkü Kur'ân-ı Kerim müşriklere dahi  "Eğer doğru söylüyorsanız, delillerinizi getirin"  (Bakara, 111, Enbiyâ, 23, Neml, 63) buyurmaktadır. Yine şöyle buyurmaktadır Resulü'ne: "..Müjde ver benim o kullarıma ki sözü dinler ve en güzeline tâbi olurlar. İşte onlar Allah'ın hidayete eriştirdikleridir ve onlardır halis akıl sahipleri." (Zumer,17-18)

Yine  "Mesela ben kursta okurken hocalarımın canlarını çıkardım ki bana Kur'ân'dan ve Sünnet'ten deliller bulsunlar; sadece bazı imamlardan değil. Bundan başka ben kendim araştırmalar yapardım. Fakat üçüncü senenin sonunda, kalbim mutmain oldu ki ben doğru yol üzerindeyim" diyorsunuz.

Lütfen açıklar mısınız,  bu mutmainlik size nereden geldi? Delil ile mi, delilsiz mi? Delilsiz diyorsanız, lütfen bu bilmeceyi bize de açıklayın ki biz de bu meraktan kurtulup rahatlayalım! Hayır delil ile diyorsanız, o zaman kendiniz kendiniz ile çelişiyorsunuz demektir. Hani siz delil getirmenin (sayfalar dolusu bile olsa) faydasız olduğunu söylüyordunuz?! Bir de sizi mutmain kılan şeylerin neler olduğunu yazıp,  bizim de o ilahî nimete ulaşmamıza vesile olursanız, bir ömür boyu duacınız olur ve (Rabbimizi şahit tutarak söylüyoruz ki) asla, "Sayfalar dolusu delil getirseniz bile kendi bildiğimizden vazgeçmeyiz" demeyiz; diyemeyiz. Bizim için, bizi aydınlatacak, elimizdeki delilleri çürütecek bir sağlam delil bile önemlidir. Zira Allah şahittir ki biz hakkı bulma, hakikati keşfetme telaşındayız; nefsanî arzularımız peşinde değil; bunun nerede veya kimin yanında olması bizim için zerre kadar fark etmez. Efendimiz (s.a.a) "Hikmet mu'minin yitik malıdır; nerede bulursa alır"  Veya "İlim Çin'de bile olsa, onun peşinde gidin" buyurmamış mıdır? Bu yüzden, bu doğrultuda hedefe ulaşabilmemiz için bize en ufak katkısı olan kimsenin ellerinden öperiz.

Hıristiyanların, Vahhabilerin bile delil getirmelerine gelince .. tabi ki her kes kendine göre delil getirmeğe çalışacaktır; ancak önemli olan, kendini hak bilen tarafın getirilen aykırı delillere karşı onları çürütecek ve karşı tarafa hücceti tamamlayacak en sağlam delilleri getirmeğe çalışmasıdır; bunu yapamıyorsa, o zaman hak değildir demektir. Hıristiyanlara karşı hakkaniyetini ispatlayamayan bir İslam'ı ne yapacağım ben?! Böyle bir din, nasıl ebedi ve evrensel mesajlar taşıyabilir?! Diğer konularda da durum aynen böyledir. Keşke biz de Resulullah'ın  devr-i saadetinde yaşasaydık da Allah'ın dinini bizzat Resulü'nün mübarek dilinden öğrenip de amel etseydik. Ama takdir-i İlahi bunu istememiş ve biz asırlar sonra bin bir türlü kargaşa ve ihtilafın içinde gözlerimizi dünyaya açmış, değişik İslâm anlayışlarıyla karşı karşıyayız ki her birisi kendini gerçek İslam olarak tanıtmağa çalışıyor; bunların hepsinin de İslam'ı temsil etmediği veya yüzde yüz öyle olmadığını da kesin olarak bildiğimiz için, Rabbimizin verdiği akıl ve mantıkla bu muhtelif görüşleri, delilleriyle birlikte, birbiriyle kıyaslayıp tercih yoluna gitmeliyiz. Aksi takdirde, anadan babadan aldığımız şeyler üzerinde, delilsiz, burhansız  devam edersek, böyle bir imân, taklidi bir iman olduğu için kurtarıcı olamaz. Bu yüzden ne yapıp yapıp kendimizi tahkiki bir imana ulaştırmamız lazım. Evet bir kimse öyle bir şartlarda ve ortamda olursa ki hiçbir araştırma imkanı olmaz veya bu tür bir araştırma, kabiliyet ve kapasitesini aşarsa, öğrendiklerine samimice amel ettiği takdirde bu kimse şer'an fikri müstaz'af olduğu için Allah'ın huzurunda mazur sayılır.

Gerçi siz de  "Mesela ben kursta okurken hocalarımın canlarını çıkardım ki bana Kur'ân'dan ve Sünnet'ten deliller bulsunlar; sadece bazı imamlardan değil. Bundan başka ben kendim araştırmalar yapardım" diyorsunuz ve karşı tarafa neden başkalarının delillerini araştırmadığı için sitem ediyorsunuz; aslında fikir olarak doğru ve yerinde bir tespittir, siteminizde de haklı olabilirsiniz; biz de benzer düşünceyi biraz önce ifade ettik zaten; fakat muhterem kardeşim aynı soruyu ben size sorarsam, acaba ne cevap verirsiniz bana? Beni bağışlayın ama ben araştırmalarınızın geniş ve etraflı bir araştırma olduğu kanaatinde değilim. Zira mesela "Caferilik" hakkında sorduğunuz bazı ilkel sorular, bunu açıkça gösteriyor. Ben şahsım adına söylüyorum, eğer ben Sünni kardeşlerimizin kaynaklarıyla, belki de Caferi kaynaklarından  daha çok haşir neşir olmuşum dersem, bunu bir mübalağa olarak algılamayın. Bunu samimi olarak söylüyorum. Bazı Sünnî kardeşlerime söylediğim bir cümleyi size de söylüyorum; belki şaşıracaksınız, ama bir gerçeği ifade için söylüyorum: "Ben, önce Caferilikten çıktım, sonra Caferî oldum." Şimdi size soruyorum: Allah rızası için söyleyin, Caferilerin kendi yazdıkları kaynaklarından bir tane dahi okumuş musunuz? Ben zannetmiyorum; zira sorduğunuz soruların bende bıraktığı izlenim budur. Yanılıyorsam hakkınızı helal edin.

Hayır siz Ehl-i Sünnet'in dışında kalan herkesi, araştırmadan "Bidat Ehl-i" diyerek kesip atıyorsanız, (nitekim Ehl-i Sünnet'te genel kanaat bu yöndedir,) o zaman size bir diyeceğim yoktur.

Burada bir hususun da altını çizerek ifade etmeği faydalı görüyorum; o da şudur ki Caferî âlimleri, Sünnî kardeşlerimizle olan ihtilafî konuları işlerken, hiçbir zaman kendi kaynaklarından delil göstermez ve sürekli Ehl-i Sünnet'in kendi kaynaklarından delil gösterir veya görüşlerini her iki tarafın da kabul ettiği aklî ve naklî delillere dayandırmağa çalışırlar. Onların bu gibi mevzuları işleyen kaynaklarına vakıf olan herkes, bunu açık bir şekilde görebilir. Gerektiğinde bunun örneklerini istediğiniz her konuda vermeğe hazırız inşaallah. Zaten biraz sonra üzerinde duracağımız abdest konusunda da bunu açık bir şekilde göreceksiniz. Keşke Sünnî kardeşlerimiz de bu konularda aynı tavrı takınıp, sadece kendi kaynakları ve prensipleriyle yetinmeyip, karşı tarafın da kaynaklarını dikkate almağa ve onlardan da karşı tarafı ilzam edecek deliller göstermeğe çalışsalardı. O zaman daha inandırıcı ve ikna edici olabilirlerdi.

Yine müsaadenizle size sormak istiyorum, madem hocalarınızın canını çıkarıp, delil istiyordunuz ve bunu yaparken de sadece bir imâmın veya cemaatin görüşüne yetinmiyordunuz; o halde mesela bir defa olsun, falan konuda İmam Cafer-i Sâdık'ın veya diğer Ehl-i Beyt İmamlarının görüşleri nelerdir diye sordunuz mu hiç? Esasen İmam Cafer-i Sâdık'ın kim olduğunu biliyor musunuz? Sizi bilmiyorum ama, Sünni kardeşlerimizin çoğunluğu (benim gözlediğim kadarıyla) bu sorunun cevabından bihaberdirler. Halbuki bir bilseler İmâm Cafer-i Sâdık, Ehl-i beyt İmamlarından ve bizzat dört mezhep imamının ikisinin (İmâm Ebu Hanife ve İmâm Mâlik'in) hocalığını yapmış ve İmâm A'zam'ın onun hakkında "Eğer İmâm Cafer-i Sâdık'ın dersinde bulunduğum iki yıl olmasaydı, Nu'man (asıl ismi) helâk olurdu" dediğini öğrenseler, o zaman dönüp sormaları gerekir ki neden bugün Peygamber torunu, o büyük İmamın, çeşitli dallarda, ezcümle fıkhî konulardaki görüşleri bilinmiyor? Neden ilmihal kitaplarında dört mezhep İmamının dışında, diğer imamların görüşlerine rastlayamıyoruz? Üstelik o dört imamın mezhebinin dışında kalanlar bid'at mezhebi olarak tanıtılıyor? Sanki o dört mezhebin hakkaniyeti ve başkalarının batıllığına dair, Cebrâil (a.s) vahiy indirmiştir; (hâşâ). Yine mezheplerin hangi tarihte ve hangi gerekçelerle dörde indirilip diğerlerinin ortadan kaldırılışını ve içtihad kapısının neden ve hangi hakla kapatıldığını ve bu hakkın başkalarının elinden alındığını hiç merak edip de araştırdınız mı?

Mesela "Ehl-i Beyt" diye bir kavram hiç kulağınızı tırmaladı mı? Ehl-i Beyt'in kim olduğundan, haklarındaki Kur'ânî ve Sünnetî referanslardan ne kadar haberdarsınız? Ehl-i Beyt'in İslâm'daki yeri (sizin açınızdan, bir Sünnî olarak) nedir? Acaba İslâm tarihinde ve günümüzde ümmet olarak Ehl-i Beyt'i, Kur'ân'ın ve İslam'ın istediği yere koyabildik mi? Sizce bütün bunlar birer tesadüf mü acaba?

Bugün Peygamber ilminin gerçek vârisleri olarak Ehl-i Beyt'ten ne kadar istifade edilmektedir? Mesela Ehl-i Sünnet'in çeşitli dallardaki İmamlarından bir tanesinin dahi Ehl-i Beyt'ten olduğu söylenebilir mi? İtikatta mı? Fıkıhta mı? Tefsirde mi? Hadiste mi? Hangisinde?

Yoksa onlar, aziz dedeleri Resulullah'ın ilim ve irfanından bir nasip almamışlar mıydı? O zaman neden Resulullah (s.a.a) onlar hakkında:

"Ben sizin aranızda iki değerli emanet bırakıyorum; birisi Allah'ın kitabı (Kur'ân), diğeri itretimden olan Ehl-i Beyt'im; bu ikisine sarıldığınız müddetçe asla delalete düşmezsiniz. Onlar (Kevser) havuzu başında bana varıncaya kadar birbirinden ayrılmazlar. Bakın, benden sonra onlara nasıl davranacaksınız"[1] buyurmuştur? 

Yine Ehl-i Beyt'i hakkında: "Benim Ehl-i Beyt'im, Nuh'un gemisine benzer; ona binen kurtulur, binmeyen boğulur, helak olur."[2]

Veya: "Benim Ehl-i Beyt'imi aranızda, bedendeki baş ve baştaki iki göz yerine koyun. Başsız bir beden hedefe ulaşamayacağı gibi, gözsüz bir baş da muradına eremez"[3] ve benzeri onlarca hadisi neden buyurmuştur acaba?!

Allah rızası için bir düşünelim; bu hadislerde vurgulanmak istenen hakikat ile, bugün Ehli Sünnet arasında, Ehl-i Beyt'e karşı takınılan tavır, birbiriyle zerre kadar paralellik arz ediyor mu?  Şimdiye kadar bu hadisleri hiç okudunuz mu, veya hocalarınız onlardan hiç bahsettiler mi size? Hadislerin muhtevası ve vermek istediği mesajlar üzerinde hiç kafa yordunuz mu? Eğer yapmadıysanız bundan sonra yapın ve bu hadislerden ne anladığınızı bize de yazın lütfen; eğer yanlış düşünüyorsak düzeltelim düşüncelerimizi. Yok bizim anladıklarımızın aynısını siz de anlıyorsanız,  o zaman Ehl-i Beyt'e nasıl sarıldığınızı, Ehl-i Beyt gemisine nasıl bindiğinizi bize de açıklayın ki en azından, bundan sonra su-i zanna düşmeyelim. Zira açıkçası  biz, her ne kadar bakıyorsak, Ehl-i Beyt'e sarılma namına, dildeki iddia ve kalpteki kuru bir sevgiden başka bir şeyinizi göremiyoruz hayatınızda. Yanlışsak eğer, somut delillerle bunun böyle olmadığını bize ispatlayın; biz de özür dileyerek sözümüzü geriye alalım.

Caferilik hakkında sorduğunuz sorulara gelince, keşke mümkün olsaydı da ben size bu konuda yazılan geniş eserlerimizden gönderebilseydim; fakat şimdilik size bu konularda bilgi alabileceğiniz bir sitenin adresini veriyorum. İnşaallah oradaki yazıları dikkatlice okuyun; gerekirse onları bilgisayarınıza indirin ve didik didik araştırın. Ya delillerini çürütün veya kabul edin; her halükarda çalışmalarınızın ürününden (her ne olursa olsun) bizi de yararlandırırsanız veya kafanıza takılan noktaları bize veya sitedeki arkadaşlara bildirirseniz, bizi son derece memnun etmiş olursunuz; kim bilir belki inşaallah bu bilgi alışverişiyle bizim yanlışlarımızın düzelmesine ve hakikî bir hidayet bulmamıza vesile olursunuz. Sitenin adresi şudur: http://www.caferilik.com/

  

Şimdi Allah'ın izni ve yardımıyla abdest konusunu ele almağa çalışacağız.:

Yazılardan anlaşıldığı üzere, konu hakkında sizin gönderdiğiniz yazının ardından, arkadaşımız da abdest âyetini  tefsir eden bir yazıyı size göndermiştir. Sizin bu yazıyı ne kadar dikkatle okuyup okumadığınızı bilmiyorum. Fakat cevabınızdan anladığım kadarıyla, ya yazıyı dikkatlice okumamışsınız; ya da yazıdaki konulardan bir çoğu seviyenizi aştığı için sağlıklı bir değerlendirme yapamamışsınızdır. Şimdi müsaadenizle önce cevabınızdan biraz alıntı yapalım; diyorsunuz ki:

"Gönderdiğin tefsiri okudum. Doğruyu söylemek gerekirse bence çok örnekler verip işi çok uzatmışlar. Gözden kaçırdıkları bir nokta da Kur'ân'ın aşırı derecede değişik bir yapıda gramerinin olması. Yani biraz şiirsel. Şimdi arkadaşınız ayaklarınızı topuklarınızla mesh ediniz fiiline bağlamış; delil olarak da normal hayattan bir insanın konuşmasından bir örnek vermiş. Belki normal hayatta arkadaşınızın teorisi gerçek olabilir; ama edebiyata gelince bu hüküm ortadan kalkabilir. Bu bizim Türkçe'mizde bile var. Hatta bu aralar normalde düşük cümle sayılan cümleler edebiyatta çok kullanılıyor; çünkü monoton olmaktan çıkarıyor şiiri. Peygamber'imiz zamanında edebiyat ve şiir bir yükseklik sayıldığı için Kur'ân bir mucize olarak şiirsel, daha doğrusu edebî bir şekilde inmiştir. Öyle bir edebiyat var ki Kur'ân'da, o zamanın insanlarını bile ona benzer bir ayet yazmaktan aciz bıraktı..."

Önce şunu belirtmeliyim ki söz konusu yazı, muhatabınızın arkadaşına falan değil, otoritelerin de belirttiği gibi, asrımızın en büyük tefsirlerinden birisi olan "El-Mizân" tefsirinin sahibine aittir. Orijinali Ârapça olan 20 ciltlik bu tefsir, Türkçe'ye de çevrilmeğe başlanmış ve şu ana kadar beş cildi (Kevser Yayıncılık tarafından) yayınlanmış ve diğer ciltleri de sırayla yayınlanmağa devam edecektir. Bu tefsirin en önemli özelliği de Kur'ân âyetlerini ağırlıklı olarak bizzat diğer Kur'ân âyetlerinin yardımıyla tefsir edişidir. Araştırmaya  ve farklı şeyler okumaya meraklı iseniz (ki öyle olduğunuzu söylüyorsunuz yazınızda), bu tefsiri de bir türlü temin edip kütüphanenizde  bulundurmanızı, (ve tabi dikkatlice okumanızı) tavsiye ederim. Neyse bunlar, konumuzun dışında olan şeylerdir; ama belki faydalı olur diye değinmeği uygun buldum. Şimdi asıl mevzua geçelim:

Sözü fazla uzatmış diyorsunuz, ama nedense o kadar uzun sözden (ki hepsi ilmî, luğavî ve edebî bilgi ve belgelere dayanmaktadır), sadece bir örneğe kafayı takmışsınız. Bu örnekten ne anladığınız da tam olarak belli değildir.

Muhterem, siz Kur'ân'ın şiirsel bir özelliğinden bahsediyorsunuz. Evvela bu kesinlikle doğru değildir. Zira Kur'ân'ın şiir olduğunu bizzat Kur'ân'ın kendisi reddetmektedir. Kur'ân'a şiir ve Resulullah'a şâir diyenlere cevaben, Yasin Suresi'nin 69. Âyetinde bakın ne buyuruyor Rabbimiz: "Biz o'na (Peygamber'e) şiir öğretmedik; O'na böyle bir şey yakışmaz da; O ancak bir zikir ve açık bir Kur'ân'dır." Eğer bu sözden, Kur'ân'ın kendine has bir edebî özelliğini kastediyorsanız, evet bu doğrudur ve zaten o günün insanlarını şaşırtan da bu idi. Onlar, Kur'ân'ın açık bir Ârapça diliyle ve bu  dilin kurallarından zerre kadar şaşmadan inip, benzerini getirmekten onları aciz bırakmasına şaşıyor ve deli oluyorlardı. Belki Bazı âyetlerin sonundaki "Sec'i" kastediyorsunuzdur. Evet bu da doğrudur, ama evvela bu özellik daha çok "Mekkî" âyetlerdedir; bahsettiğimiz abdest âyeti ise "Medenî" bir âyettir ve sec'i diye bir şey onda söz konusu değildir. Öte yandan Kur'ân'ın edebî bir özelliğini ortaya koyarken, bunu bizzat Ârapça gramerinin kurallarına ve bu dalın otorite bilginlerinin görüşlerine dayandırmamız gerekir, kendi kafamıza göre değil. Şimdi sizin burada yapacağınız şey söz konusu görüşünüzün hangi gramer kuralına dayandığını ortaya koymaktı ki maalesef bunu yapmamışsınızdır; üstelik size gönderilen yazıda istinad edilen onca edebî kuralları ve ilmî delilleri görmezden gelmiş veya fark etmemişsinizdir. Ya da  konunun geniş bir şekilde işlenmesi sizi usandırmış ve bir takım nüansları kaçırmanıza neden olmuştur. Kaldı ki burada gramer kurallarına aykırı olarak (bu aykırılığı ileride açıklayacağız)  "ayaklarınızı" kelimesini birkaç cümle ötesinde olan bir kelimeye atfetmenin edebî güzelliği nedir ki siz böyle bir iddiada bulunuyorsunuz? Kur'ân'ın mucize oluşunun anlamı, insanların onun benzerini getirmekten âciz oluşlarıdır; ama ondaki güzellikleri idrakten de âcizdirler demek değildir ki! Şimdi bu cümlede sizin iddia ettiğiniz atıf biçimindeki edebî güzellik nedir ve hangi Arap edebiyatı âlimi  bunu söylemiştir acaba? Bizi de bilgilendirirseniz memnun olurum. Aslında biz tam aksine sizin iddia ettiğiniz atıf biçiminin hem örfî anlatım biçimlerine, hem de bizzat Arapça kurallarına aykırı olduğunu iddia ediyoruz; inşaallah nahiv otoritelerinin ve bazı Ehl-i Sünnet âlimlerinin bu konudaki görüşlerini aşağıda aktarmağa çalışacağız. Sonra şöyle devam ediyorsunuz:

"Hadi arkadaşınızın dediğini kabul edelim; o zaman Peygamber'imizi bile bile yanlış abdest almakla suçlamış olmuyor muyuz? Peygamber'imiz Kur'ân'ın manasını hepimizden en iyi şekilde biliyordu ve öyle de uyguladı. Eğer böyle olmasaydı, Allah-u Teâlâ âyetinde "Söyle Habibim, Allah'a ve onun Resulü'ne itaat ediniz" demezdi veya bir başka âyette "Onlara de ki eğer Allah'ı seviyorsanız bana tabi olun." Bu iki âyet, Allah'ın Ona güvenini açıkça gösteriyor..."

Birinci mailinizde ise âyet hakkında izahatta bulunup "Ve ayaklarınızı" kelimesini atıf VE'si ile hemen yanı başında bulunan "Meshedin" fiili yerine, birkaç fasılayla ayetin başında zikredilen "Yıkayın" fiiline atfedip ayakların yıkanması gerektiği sonucunu çıkardıktan sonra, şöyle devam etmişsiniz:

"Daha başka bir delil istiyorsanız ayaklarımızın da yıkanması gerektiğine, o zaman hadislere bakın. Peygamber'imizin bütün abdest örneklerinde bu bahis geçer. Sadece örnek olarak: Bir gün bir sahabe abdest alırken ayaklarının topuklarını iyi yıkamadığı için Peygamber'imiz üç defa güzelce yıkamasını söyledi. Buradan anlaşılacağı üzere Peygamber'imiz topuklara bile önem verdiyse bizim ayaklarımızı yıkamayıp mesh etmek gibi bir şey düşünmemiz biraz saçma olur..."

Şimdi ben Allah'ın inayet ve lütfuna dayanarak, bu mevzuu önce âyetin tefsiri bazında, daha sonra da hadisler açısından, sizin anlayabileceğiniz  bir dille ve inşaallah somut belgelere dayanarak açıklamağa çalışacağım. O zaman, sizin yukarıda bahsettiğiniz kaygıların da yersiz olduğunu göreceksiniz inşaallah. Fakat sizden ricam, verilen bilgi ve belgeleri usanmadan ve dikkatlice gözden geçirip daha sonra görüş ve itirazlarınızı, bizim delillerimizi çürütecek karşı delil ve  belgelerinizle birlikte bize göndermenizdir; bunu yaparsanız bizi son derece memnun etmiş olursunuz.

 

 

 

ABDESTTE AYAKLARIN YIKANMASI MI

GEREKİR, MESHEDİLMESİ Mİ?

 

"Ey iman edenler, namaza kalktığınız zaman yıkayın yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi; ve meshedin başınızın bir kısmını ve ayaklarınızı da iki mafsalsa dek." (Mâide/6)

 

"Abdest âyeti" diye bilinen bu ayetin sonundaki "...Ve ayaklarınızı da" kelimesinin tefsirinde ihtilaf edilmiştir. Caferî Şiaları, aşağıda zikredeceğimiz delillere dayanarak, bu kelimeyi "Başlarınızı" kelimesine atfederek abdestte ayakların da baş gibi meshedilmesi gerektiğini savunmaktadırlar. Onlar bu görüşlerini, bir taraftan Arapça gramerinin bazı kurallarına dayandırıyorlar; diğer taraftan bu görüşü destekleyen ve Ehl-i Beyt kanalıyla nakledilen onlarca hadisin yanı sıra, Sünnî kaynaklarda nakledilen bazı hadisleri ve bazı Sünnî âlimlerin görüşlerini delil olarak gösteriyorlar.

Ehl-i Sünnet âlimlerine gelince, onlardan bir grubu "ve ayaklarınızı" kelimesini, "yüzünüzü ve ellerinizi" kelimelerine atfederek ayakların da yüz ve eller gibi yıkanması gerektiği sonucunu çıkarmaktadırlar. Onlar bu görüşlerine "Ercülekum" kelimesinin bugün ellerde bulunan Kur'ân'larda sonunun mensub (üstünlü) olduğunu, bu yüzden de sonu cerli (esreli) olan "Bi-Ruusikum) kelimesine değil, sonu mensub olan "Vucuhekum ve eydiyekum" kelimelerine atfedilmesi gerektiğini delil olarak göstermiş; tabi kendi kaynaklarında nakledilen bazı hadislere de bunun bir te'yidi olarak istinad etmişlerdir.

Diğer bir grup Ehl-i Sünnet âlimi ise, Şia'nın, âyetin tefsirindeki yaklaşımını kabul etmekle birlikte,  "Çünkü ayakların yıkanması gerektiğine dair bir çok hadis vardır; onlardan da vazgeçemeyiz" deyip, "Yine de ayakların yıkanması ihtiyata daha uygundur; zira yıkamak, mesh yerine de geçer; ama meshetmek yıkama yerine geçmez" iddiasında bulunarak, güya âyetle hadislerin arasını bulmaya çalışmışlardır.

Bazıları da (Taberî gibi), mükellefin yıkama veya meshetme arasında muhayyer olduğunu, meshederse âyetin dediğine, yıkarsa da hadislerin dediğine amel edeceğini ileri sürmüşlerdir. Tabi az da olsa meshedilmesi gerektiğini veya ihtiyaten hem mesh edilip , hem de yıkanması gerektiğini söyleyenler de vardır.

Şimdi önce Caferi âlimlerinin bu konudaki delillerini, daha sonra da Ehl-i Sünnet âlimlerinin çeşitli görüşlerini cevaplarıyla birlikte sunmağa çalışacağız, inşaallah.

 

Evet bildiğiniz gibi Âyet-i Kerime'de bir atıf söz konusudur. "Matuf" olan (atfedilen) kelime, "Ercül" kelimesidir. Caferiler bu matufun, matufunaleyhinin "Ruus" (başlar) kelimesi olduğunu ileri sürmekte ve sonuç olarak ayakların da baş gibi meshedilmesi gerektiğine inanmaktadırlar. Delilleri ise şunlardır:

1-Eğer "Ercül" kelimesi, "Ruus" yerine, âyetin başlarında geçen  "Vücuh ve Eydi" kelimelerine atfedilirse, nahiv kuralları açısından yanlış olur. Zira bu ilmin otoritelerinin de kitaplarında ittifakla belirttiği gibi, matuf ve matufun aleyh arasına bir kelimenin dahi girip onları birbirinden ayırması câiz değildir; hele bir cümlenin bu araya girip de fasıla olması hiç câiz değildir.

2-Eğer bir cümledeki bir ma'mûlde, aynı cümlede bulunan iki veya daha fazla âmilin hepsinin amel  etme salahiyeti bulunursa, böyle bir durumda öncelik en yakın âmile aittir. Burada da "Ercül" kelimesinde hem "İğsilu", hem de "İmsehu" her ikisinin de amel edebilme kabiliyetleri vardır; ancak "İmsehu" (meshedin) âmili "Ercül" kelimesine daha yakın olduğu için âmel etme hakkı ona aittir. Böyle olunca da âyetten "Ayaklarınızı da meshedin" sonucu çıkar.

3-Burada kelimenin kelimeye atfından başka, bir de cümlenin cümleye atfı söz konusudur. Yani "Başlarınızı meshedin" cümlesi, "Yüzlerinizi ve ellerinizi yıkayın" cümlesine atfedilmiştir. Yine nahiv kurallarına müracaat ettiğimizde,  diyor ki:  "Bir cümlenin diğer bir cümleye atfı, ancak birinci cümle lafız ve mana açısından tamamlandığı takdirde câizdir. Nakıs bir cümleye başka bir cümleyi atfetmek doğru değildir. Şimdi burada biz "ayaklarınızı" kelimesinin, birinci cümledeki "yüzlerinizi ve ellerinizi" kelimelerine matuf olduğunu söylersek, bu, birinci cümlenin lafız ve mana açısından henüz tamamlanmadığını gösterir; böylesi bir durumda da "Başlarınızı meshedin" cümlesini, nakıs bir cümleye atfetmiş oluruz ki bu da dediğimiz gibi nahiv kuralları açısından doğru değildir. O halde böyle bir mahzurla karşılaşmamak için, başka bir alternatif de bulunmadığından dolayı mutlaka "Ayaklarınızı" kelimesini, "Başlarınızı" kelimesine atfetmemiz gerekir; bu da ayakların da meshedilmesi gerektiği sonucunu doğurur.

Bir sorunun cevabı: Bu görüşe karşı olan bazıları diyorlar ki, "Gerçi  bizim görüşümüzde zikrettiğiniz sakıncalar söz konusudur; fakat yine de sizin görüşünüzü kabul edemeyiz; zira bizim görüşümüzde söz konusu sakıncalar varsa, sizin görüşünüz de bir başka açıdan sakıncalıdır; çünkü siz sonu mensub (üstünlü) olan "Ercül" kelimesini, sonu mecrur (esreli) olan "Ruus" kelimesine atfediyorsunuz; halbuki matuf ve matufunaleyhin sonları i'rab açısından birbirleriyle mutabık olmaları gerekir; oysa burada böyle bir şey söz konusu değildir.

Cevap: Bu soruya cevabımız şudur ki, evvela Kur'ân'a hareke konması olayı, Arap olmayan veya Arapça gramerini bilmeyenlerin, Kur'ân'ı yanlış okumamaları için sonraları gerçekleşen bir şeydir; yoksa bugün Kur'ân'da bulunan harekelerin hepsi "Kurra-i Seb'a" (yedi kâri) denilen ve kıraatleri  bütün Müslümanlar tarafından muteber sayılan kârilerin hepsi, bugünkü Kur'ân'larda yazılı olan kıraat ve harekelerin hepsinde mutabık değillerdir; bir çok yerde bir kelimeyi şöyle bir harekeyle okuyan bir kârinin aksine, başka bir kâri başka bir harekeyle okumuştur. Tefsir kitaplarına veya "Kırâat ve Kur'ân bilgileri"ni işleyen kaynaklara bakan her kes bunu görebilir. İşlediğimiz abdest âyetinde de aynı durum söz konusudur. Yani "Ercül" kelimesinin sonu iki türlü kırâatle okunmuştur:

a)-Karilerden Hamza, Ebu Amr, İbn-i Kesir  ve Ebu Bekr'in rivâyetine göre Âsım, "Ercül" kelimesinin sonunu cerr (esre) ile okumuşlardır.

b)-Nâfi', İbn-i Âmir ve Hafs'ın rivâyetine göre Âsım, bu kelimenin sonunu nesb (üstün) ile okumuşlardır.[4]

Şimdi birinci kırâate göre hem "Ercül" hem de "Ruus" kelimesinin sonları cerli (esreli) olduğu için artık bir problem kalmıyor; ikinci kırâate göre de bize göre bir problem söz konusu değildir; zira böylesi bir durumda da "Ercül" kelimesi "Ruus" kelimesinin zahirine değil, mahalline matuftur. Nahiv ilmini bilenler, biliyorlar ki "Ruus" kelimesi gerçi başında cer edatı (Ba) olduğu için zahiren mecrurdur (esrelidir); ama "İmsehu" fiili onda amel ettiği için, yani onu kendine mef'ul aldığı için, mahallen mensuptur; zira mef'ul olan bir kelimenin i'râbı "nesb"dir. Bütün nahiv kitaplarında da belirtildiği gibi[5] böyle bir kelimeye, başka bir kelimeyi atfederken, hem onun zâhirine atfedip zâhiri i'râbını  verebiliriz, hem de mahalline atfedip mahalli i'râbını verebiliriz. Bu Arapça'da oldukça yaygın bir olaydır ve Nahiv ilminden az buçuk haberdar olan herkes buna vâkıftır. Böylece bu kırâata  göre de "Ercül" kelimesinin "Ruus " kelimesine atfedilmesinin edebî açıdan hiçbir sakıncası yoktur. Diğer türlü atfın edebî sakıncalarını  da buna eklersek, o zaman âyetten ayakların yıkanması gerektiği sonucunu çıkarmak kaçınılmazdır.

Öte yandan sizin yazdığınızın tam aksine, "Ercül" kelimesini, birkaç kelime ve bir cümle fasılayla "Vücuh ve Eydi" kelimelerine atfetmenin hiçbir edebî güzelliğinin olmamasının yanı sıra, İbni Hazm'ın da (Ehl-i Sünnet âlimlerinden) dediği gibi[6] bir yanlış anlama ve belirsizliğe yol açtığı için kabul edilebilecek bir yanı yoktur.

 

BU KONUDA NAKLEDİLEN

HADİSLER

  

     Önceden de değindiğimiz gibi Caferi âlimleri, âyetten istifade ettikleri manayı, hem Ehl-i Beyt kanalıyla, hem de Ehl-i sünnet kanalıyla nakledilen bir çok hadisle de desteklemektedirler. Elbette Ehl-i Sünnet âlimlerinin, ayakların yıkanması gerektiğine delil olarak gösterdikleri hadisler de vardır ki Allah'ın izniyle onları da daha sonra ele alıp inceleyeceğiz.  Şimdi burada Ehl-i Beyt hadislerinden önce (ki bu hadislere Sünnî kardeşlerimiz kendi bildikleri sebeplerden dolayı fazla itibar etmiyorlar) onları rahatlatmak için önce kendi kaynaklarında nakledilen ve bizi te'yid eden hadislerden örnekler vermeye çalışacağız.; daha sonra da bu konuda nakledilen onlarca Ehl-i Beyt hadislerinden sadece bir kaçına sırf birbirlerini te'yit ettiğini göstermek için değineceğiz:

 

1-Abbâd İbn-i Temim babasından şöyle naklediyor; dedi ki: "Ben Resulullah'ı abdest alırken ve iki ayağını meshederken gördüm."[7]

Bu hadisin senedi hakkında, Ehl-i Sünnet'in meşhur ricâl âlimi İbn-i Hacer şöyle diyor: "Hadisin senedinde yer alan râvîlerin hepsi sika (güvenilir) kimselerdir.[8]

 

2-İbn-i Üyeyne bize Amr b. Yahya'dan, o da babasından, o da Abdullah b. Zeyd'den şöyle nakletti: "Resulullah abdest aldı; üç defa yüzünü yıkadı, iki defa da ellerini; başına ve ayaklarına da iki defa meshetti."[9]

Bu hadisin senedinde yer alan râvîlerden birisi Ehl-i Sünnet'in meşhur ve güvenilir hadisçilerinden olan İbn-i Üyeyne'dir. Diğer iki râvînin (Amr b. Yahya ve babasının) güvenirliğini de Ehl-i Sünnet'in Ricâl âlimleri değişik tabirlerle onaylamışlardır ki İbn-i Hacer bunları kendi kitabında nakletmiştir.[10]

 

3-Bize Muhammed b. Bişr, Said b. Ebî Urube'den, o da Katâde'den, o da Müslim b. Yesâr'dan, o da Hamrîn'dan şöyle rivâyet etti; dedi ki: "Osman su isteyip abdest aldı; sonra güldü ve şöyle dedi: 'Bana neden güldüğümü sormayacak mısınız?' 'Nedir seni güldüren ey Emir-el Mu'minin' diye sorduklarında şöyle cevap  verdi: 'Ben Resulullah'ın, aynı benim gibi abdest aldığını gördüm; önce ağzına ve burnuna su  aldı; sonra üç defa yüzünü, üç defa da ellerini yıkadı; daha sonra da başını ve ayağının üst kısmını meshetti."[11]

Bu hadisin râvilerinin güvenirliği de Ehl-i Sünnet'in ricâl alimleri tarafından onaylanmıştır. Bu âlimlerin görüşlerini Ehl-i Sünnet'in büyük ricâl uzmanı Zehebî kendi kitabında nakletmiştir. [12]

4- Taberî kendi senediyle, Heşim'den, o da Ya'lâ b. Atâ'dan, o da babasından, o da Evs b. Evs'den şöyle rivâyet etmiştir; dedi ki : "Resulullah'ı gördüm ki bir kavime ait bir su kanalının yanına gelip abdest aldı ve ayaklarını meshetti."[13]

Bu hadisin râvileri de ricâl âlimleri tarafından sika (güvenilir) kimseler olarak tanıtılmışlardır.[14]

 

5-Bu konuda Sünnî kaynaklarda, Hz. Ali'den (a.s) Resulullah'ın abdestte ayaklarını meshettiğine dâir bir çok hadis nakledilmiştir ki burada örnek olarak iki tanesini nakledeceğiz:

Abdullah bize, Ebu Hayseme'den, o da İshâk b. İsmâil'den, her ikisi de Cerir'den, o da Mensur'dan, o da Abdülmelik b. Meysere'den, o da Nezâl b. Sebura'dan rivâyet etti ve dedi ki: "Biz Ali (r.a) ile öğle namazını kıldık.; sonra Rahbe denilen yere gidip oturdu; biz de onun etrafına oturduk; daha sonra ikindi vakti oldu; ona bir kap su getirdiler; içinden bir avuç su alıp ağzını çalkaladı, burnuna su aldı, yüzünü ve dirseklerine kadar ellerini sıvazlayarak yıkadı; başına ve iki ayağına da mesh etti; sonra kalkıp kapta kalan suyu içti ve şöyle dedi: 'Ben Resulullah'ın, aynı benim yaptığım gibi yaptığını gördüm."[15]

Bu hadisin râvileri, "Doğru konuşan", "Güvenilir", "Sağlam" gibi tabirlerle tezkiye edilmişlerdir.[16]

 

6-Abdullah bize babası Ahmed b. Hanbel'den, o da Veki'den, o da A'meş'ten, o da Ebu İshâk'tan, o da Abd-ü Hayr'dan, o da Hz. Ali'den şöyle rivâyet etti; Hz. Ali (r.a) şöyle dedi: "Ben ayakların alt kısmını, üst kısmından  mesh için daha evlâ olduğunu düşünürken, Resulullah'ı, ayakların üst kısmını meshederken gördüm."[17]

Bu hadisin râvileri de "Güvenilir",  "Emin" ve Yüce", "Güvenilir Hâfız", "güvenilirliği ve hüccet olduğu tartışılmaz" gibi tabirlerle övülmüşlerdir.[18]

 

7-Haccâc b. Minhâl Hemmâm'dan, o da İshâk b. Abdullah b.Ebî Talha'dan, o da Ali b. Yahyâ b. Hallâd'dan, o da babasından, o da amcası Rufâa b. Râfi'den, şöyle rivâyet etmiştir: "Resulullah'ın yanında oturduğum bir sırada, oraya gelip mescide girdi ve namaz kıldı; namazını bitirince gelip Resulullah'a ve oradakilere selam verdi; Allah Resulü (s.a.a) cevabını verdikten sonra ona 'Dön ve namazını yeniden kıl; namazın doğru olmadı' buyurdu. Adam döndü ve namazını yeniden kıldı; biz de onun namazını takip ediyorduk, ama namazının eksik yanının ne olduğunu biliyorduk. Adam namazını bitirdikten sonra tekrar gelip Resulullah'a ve oradakilere selam verdi; Allah Resulü (s.a.a) yine şöyle buyurdu ona: 'Vay haline, dön ve namazını yeniden kıl; namazın doğru olmadı senin.' Bu cümleyi iki veya üç defa tekrarladı. Adam 'Namazımın neresini eksik bulduğunuzu anlayamadım' dediğinde Resulullah'ın cevabı şu oldu: 'Sizden herhangi birisi Allah'ın emrettiği gibi abdestini güzel bir şekilde almazsa, namazı doğru olmaz; şöyle ki önce yüzünü ve dirseklere kadar ellerini yıkamalı, sonra da başını ve iki dikliğe kadar ayaklarını meshetmeli ve ondan sonra tekbir getirip namaza durmalıdır..."[19]

Bu hadisi nakleden Hâkim Nişâburî ve onun kitabını özetleyen Zehebi, (Buhârî ve Müslim'in şartlarına göre bu hadisin sahih bir hadis olduğuna hükmetmişlerdir.

 

8-(Ahmed b. Hanbel'in oğlu) Abdullah, bize babasından, o da Muhammed b. Cafer'den, o da Said'den, o da Katâde'den, o da Şehr b. Havşeb'den, o da Abdurrahman b. Ganem'den, o da Ebu Mâlik-il Eş'arî'den rivâyet etmiştir ki Ebu Mâlik kendi kavmine şöyle dedi: "Toplanın da size, Resulullah'ın (s.a.a) kıldırdığı namazı kıldırayım." Onlar toplandıklarında  içi su dolu bir kap istedi ve abdest aldı; önce ağzına ve burnuna su aldı; sonra üç defa yüzünü ve üç defa da iki kolunu dirseklerine kadar yıkadı; daha sonra da başını ve iki ayağının üzerini meshetti; ardından kalkıp onlara namaz kıldırdı..."[20]

Bu hadisin râvilerinin güvenirliğini gösteren tezkiyeler için, yine Zehebi'nin "Siyer-u A'lâm-in Nübelâ" kitabına Mürâcaat edin.[21]

 

9-Abdurrahman b. Cüber b. Nüfeyr babasından  rivayet etmiştir ki: "Ebu Cübeyr kızıyla birlikte Resulullah'ın huzuruna gelmişti. Bu sırada Allah Resulü (s.a.a) abdest almak için su istedi; önce ellerini yıkayıp temizledi; sonra ağzını çalkaladı, burnuna su aldı; daha sonra yüzünü ve dirseklere kadar kollarını üç defa yıkadı ve bilahare başını ve iki ayağını meshetti."[22]

 

10-Tabarânî'nin "El-Evsat" kitabında İbn-i Abbâs'tan Şöyle nakledilmiştir: "Bir gün  Sa'd ve Abdullah İbn-i Ömer, İkinci Halife Ömer'in yanında, ayakların meshini tartıştılar. Ömer oğlu Abdullah'a 'Sa'd senden daha fakihtir' dedi; sonra da Sa'd'a dönerek 'Ey Sa'd dedi, biz Resulullah'ın (ayakları) meshettiğini inkar etmiyoruz; fakat şunu bilmiyoruz ki acaba bunu, âyetleri muhkem olan (nesh edilmeyen) ve Berâat (Tevbe) suresi hariç en son sure olarak inen Mâide suresinden sonra mı yapıyordu, yoksa ondan önce mi yapıyordu?"[23]

Bu rivayetten şu sonuçları çıkarabiliriz:

a)-Sa'd ayakların meshedilmesi gerektiğini savunmakta ve bunu bizzat Resulullah'ın uygulamasına dayandırmaktadır.

b)-Ömer, Resulullah'ın abdestte ayaklarını meshettiğini kabul ediyor; ancak herhalde o, Mâide suresinin mesh hükmünü nesh edip etmediği hususunda tereddüt içerisindedir. Ancak, önceden de ortaya koyduğumuz gibi abdest âyetinden açık bir şekilde  mesh anlaşılmaktadır, yıkamak değil; hatta bu sözümüzden vazgeçip âyetin bu konuda müphem olduğunu kabul etsek dahi, nesh iddiası yine doğru olmaz; zira nâsih olan bir âyet veya hadisin muhtevası, hiçbir yanlış anlamaya sebebiyet vermeyecek şekilde açık ve net olmalıdır.

Ehl-i Sünnet kaynaklarında ayağın meshedilmesi gerektiğini gösteren başka rivâyetler de vardır ki biz bu kadarıyla yetiniyoruz. Görüldüğü gibi bu hadislerin hepsi Ehl-i Sünnet kaynaklı, üstelik hepsi de sağlam güvenilir senetlerle nakledilmiştir. Bunlara Ehl-i Beyt kanalıyla nakledilen onlarca hadisi de ilave edersek, bu görüşün ne kadar güçlü ve tartışılmaz bir durum kazandığı açık bir şekilde ortaya çıkmış olacaktır. O Ehl-i Beyt ki, onlara sarıldığımız müddetçe  asla dalalete düşmeyeceğimizi, onların gemisine bindiğimizde asla boğulmayacağımızı bizzat Allah'ın Resulü garantilemiştir.[24]

 

Ehl-i Beyt Kanalıyla Nakledilen Hadislerden İki Örnek:

 

1-Bir rivâyette, İmam Cafer-i Sâdık, Hz. Ali'nin (a.s), nasıl abdest aldığını şöyle açıklamıştır: "Emir-ül Mu'minin, bir gün oğlu Muhammed Hanefiyye ile otururken 'Ey Muhammed buyurdu, bana bir kap su getir de namaz için abdest alayım.' Muhammed kendisini bir suyu getirince, Hz. Ali sağ eliyle bir avuç su alıp sol eline döktü ve şu duayı okudu: 'Bismillah ve billah, Hamd Allah'a ki suyu necis değil, temizleyici kıldı.' ...Sonra ağzına su aldı ve şöyle dua etti: 'Allah'ım, huzuruna varacağım gün, hüccet ve delilimi bana telkin et ve zikrini söylemen için dilimi serbest bırak.' Daha sonra burnuna su aldı ve şöyle dua etti: 'Allah'ım cennet kokusunu bana yasaklama. Beni, cennetin kokusunu,esintisini ve ıtrını alan kimselerden eyle.' Ardından yüzünü yıkadı ve yıkarken şu duayı okudu: 'Allah'ım, bazı yüzlerin karardığı günde, benim yüzümü ağart ve bazı yüzlerin ağaracağı günde, benim yüzümü karatma.' Sonra sağ kolunu yıkadı  bu sefer de şöyle dua etti: 'Allah'ım, amel defterimi sağ elime ve cennette ebedi kalma belgesini de sol elime ver ve beni kolay bir şekilde hesaba çek.'  Ondan sora sol elini yıkadı ve şu duayı okudu: 'Allah'ım, amel defterimi sol elime verme; onu boynuma asılı da kılma. Ateş parçalarından sana sığınırım (Allah'ım).' Sol elini yıkadıktan sonra da başını meshetti ve bunu yaparken de şu duayı okudu: 'Allah'ım, rahmet ve bereketinle beni ört.'  Son olarak da iki ayağını mesh etti; meshederken de şu duayı okudu: 'Allah'ım, bazı ayakların kayacağı günde, benim ayağımı Sırât üzerinde sabit kıl ve çabamı, seni benden razı kılacak şeylerde karar kıl.' Böylece abdestini bitirdikten sonra başını kaldırıp oğlu Muhammed'e baktı ve şöyle buyurdu: 'Ey Muhammed, kim benim aldığım bu abdest gibi abdest alır ve benim okuduğum bu duaları okursa, Abdest suyunun her damlasına karşılık Allah, bir melek yaratır ki kıyamet gününe kadar onu takdis, tesbih ve tekbirle anar ve bunun sevabını Allah, o abdest alan kimsenin hesabına yazar." (Tehzib-ül Ahkâm, C.1, S.52, Hadis: 2)

Bu konuda Ehl-i Beyt'in babası  Hz. Ali'den iki hadisi de yukarıda aktarmıştık (5. ve 6. Hadisler).

 

2-On iki Ehl-i Beyt İmâmının beşincisi olan İmâm Muhammed Bâkır, Allah Resulü'nün nasıl abdest aldığını açıkladığı uzun bir hadisin son bölümünde şöyle diyor: "...Sonra başını ve iki ayağını, yeni bir su almadan elindeki rutubet ile meshetti."[25]

   

 

ABDESTTE AYAKLARIN MESHEDİLMESİ

GÖRÜŞÜNDE OLAN BAZI SAHÂBÎLER 

 

Şimdi bizim, abdestte ayakların meshedilmesi gerektiği görüşümüzü te'yid eden bazı sahabî şahsiyetlere değinmek istiyoruz:

 

1-Hz. Ali (a.s):

Ehl-i Sünnet'in büyük fakihlerinden İbn-i Kudâme "El-Muğnî" isimli meşhur kitabında şöyle diyor: "Hz. Ali hakkında nakledilmiştir ki, o ayaklarına meshederek abdest aldı ve mescide girerek ayakkabılarını çıkarıp namaz kıldı." Ehl-i Beyt kanalıyla bu konuda nakledilen rivâyetlerin hepsi istisnasız bunu desteklemektedir . Bunların yanı sıra, Ehl-i Sünnet kaynaklarında Hz. Ali kanalıyla nakledilen hadisler de bunun bir teyididir ki iki tanesini yukarıda naklettik. (5. ve 6. hadislere bakabilirsiniz.)

2-Abdullah İbn-i Abbâs:

 İbn-i Abbâs'tan şöyle rivâyet edilmiştir: "Abdest iki yıkama ve iki mesihten ibarettir."[26]

Şu söz de yine ondan nakledilmiştir: "Allah kitabında meshi indirmiştir; ne var ki insanlar yıkamaktan başkasını kabul etmediler."[27]

Yine Mecme-ül Beyân tefsirinin nakline göre, İbn-i Abbâs, Resulullah'ın nasıl abdest aldığını gösterirken ayaklarının üzerene meshetmiştir. İbn-i Abbâs'ın yukarıda aktardığımız 10. hadisi nakletmesi de bunun bir teyididir.

3-Enes b. Mâlik:

Enes hakkında şöyle nakledilmiştir: "Enes (adest aldığı zaman), ayağına meshederken onları ıslatırdı. Daha sonra Haccâc b. Yusuf (Haccâc-ı Zâlim diye meşhur olan Emevî vâlisi), hutbe okuyup da "İnsanoğlunun, ayaklarından daha çok pisliğe yakın bir yeri yoktur; (abdest alırken onların altını ve üstünü tabanlarıyla birlikte yıkayın" dediğinde, bunu duyan Enes "Allah doğru söylemiş, Haccâc ise yalan; zira Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Başlarınızı mesh edin ve iki dikliğe kadar ayaklarınızı da."[28] Bu rivâyetten de açık bir şekilde anlaşıldığı gibi, Enes b. Mâlik abdest âyetinden, ayakların meshedilmesi gerektiği sonucunu çıkarmaktaydı.

Zaten bunu başka bir sözünde daha açık bir şekilde şöyle ifade etmiştir: "Kur'ân mesh üzere inmiştir."[29]

4-Sa'd b. Ebî Vakkâs:

 Yukarıda naklettiğimiz 10. Hadis Sa'd'ın, ayakların meshedilmesi gerektiği görüşünü benimsediğini ortaya koymaktadır.

5-İkinci Halife Ömer b. Hattap:

 Aynı hadisten, Ömer'in Resulullah'ın ayaklarını meshettiğini kabul etmekle birlikte, bunun sonradan nesh edilip edilmediği hususunda tereddüt ettiğini anlamaktayız. Bunun cevabını ise yukarıda zikrettik.

6-Abdullah İbn-i Zeyd:

Yukarıda naklettiğimiz 2. Hadisin rîvisi bu sahabîdir.

7-Üçüncü Halife Osman b. Affân:

Naklettiğimiz üçüncü hadis de ondan nakledilmiştir.

8-Evs b. Evs:

Dördüncü hadisin râvisi de bu sahabî zattır.

9-Rufâa b. Ebî Râfi':

Bu sahabîden ise yedinci hadisi nakletmiştik.

10-Temim b. Zeyd:

Birinci hadisi, Abbâd b. Temim, aynı zamanda babası olan bu sahabîden nakletmiştir.

Nükte: Şunu hatırlatmakta fayda vardır ki bu isimlerden bir çoğundan, belki açık bir şekilde meshi benimsedikleri nakledilmemiştir, ama siz de teslim edersiniz ki bir râvinin, kabul etmediği, daha doğrusu yalan olduğuna inandığı bir hadisi nakletmesi de düşünülemez herhalde; aksi takdirde kendisi de yalancı durumuna düşer.

 

  

 ABDESTTE AYAKLARIN MESHEDİLMESİ

GÖRÜŞÜNDE OLAN BAZI TÂBİÎLER

 

Abdestte ayakların meshedilmesi görüşünde olan Tabiîlerden bazılarının isimleri, şöyle geçmektedir kaynaklarda:

1-Urve b. Zübeyr [30]

2-Hasan-ül Basrî [31]

3-İkrime b. Abdullah-il Medenî [32]

4-İbrâhim En-Nahaî,[33]

5-Eş-Şa'bî (Ebu Amr Âmir b. Şerâhil) [34]

6-Âmir [35]

7-Katâde [36]

8-El-A'meş [37]

9-Alkame b. Kays [38]

10-Ez-Zehhâk [39]

11-Mücâhid [40]

12-Ebu Mâlik-il Eş'arî [41]

13-Abbâd İbn-i Temim [42]

14-Nezâl b. Sebura [43]

15-Abd-ü Hayr [44]

16-İmâm Muhammed-ül Bâkır [45]

17-Ebu-l Âliye (Refi' b. Mihrân) [46]

 

Daha geniş bir araştırmayla bu sayıyı çoğaltmak mümkündür; fakat biz bu kadarıyla yetiniyoruz;  daha fazla bilgi almak isteyenler, ilgili kaynaklara mürâcaât edebilirler.

 

EHL-İ SÜNNET'İN KONUYLA İLGİLİ
İLERİ SÜRDÜKLERİ DELİLLERİ
 

 

Önceden de değindiğimiz gibi Ehl-i Sünnet âlimlerinin bu konudaki görüşleri birbirinden farklıdır. Bu âlimlerin hemen hepsinin (çok az bir grup hariç) ortak görüşü abdestte ayakları yıkamanın  câiz olduğudur. Ancak bunların çoğunluğu, yıkamanın cevazdan öte farz olduğunu savunurken, bazıları mükellefin yıkama ve meshetme arasında muhayyer olduğunu, bazısı ise ihtiyaten ayakların hem meshedilip hem de yıkanması gerektiğini söylemektedirler.

Aşağıda yapacağımız nakillerden de anlaşılacağı gibi, Ehl-i Sünnet âlimlerinin konuya delil açısından yaklaşımları aynı değildir. Zira onlardan bir grubu yıkama görüşünü hem abdest âyetine, hem de bu konuda rivâyet edilen hadislere dayandırma telaşındayken, diğer bir grup, Şia'nın, âyetin tefsirindeki yaklaşımını ve âyetten sadece meshin anlaşıldığını kabul etmekle birlikte,  "Çünkü ayakların yıkanması gerektiğine dair bir çok hadis vardır; onlardan da vazgeçemeyiz" deyip, "Yine de ayakların yıkanması ihtiyata daha uygundur; zira yıkamak, mesh yerine de geçer; ama meshetmek yıkama yerine geçmez" iddiasında bulunarak, güya âyetle hadislerin arasını bulmaya çalışmışlardır.

Bazıları ise (Taberî ve Cübâî gibi), "Âyetten de vazgeçemeyiz, hadisten de; o halde mükellefi yıkama veya meshetme arasında muhayyer bırakmalıyız; isterse meshetsin, isterse yıkasın; meshederse âyetin dediğine, yıkarsa da hadislerin dediğine amel etmiş olur" diyorlar. Tabi az da olsa meshedilmesi gerektiğini veya ihtiyaten hem mesh edilip , hem de yıkanması gerektiğini söyleyenler de vardır.

Şimdi biz bu âlimlerin ileri sürdükleri delilleri sırasıyla nakledip cevaplandırmağa çalışacağız:

 

a)-Âyetin Kendisiyle İstidlâl:

 

Onlardan bir grubu âyette bulunan "Ve ayaklarınızı" kelimesini, "yüzünüzü ve ellerinizi" kelimelerine atfederek ayakların da yüz ve eller gibi yıkanması gerektiği sonucunu çıkarmaktadırlar. Onlar bu görüşlerine "Ercülekum" kelimesinin bugün ellerde bulunan Kur'ân'larda, sonunun mensub (üstünlü) olduğunu, bu yüzden de sonu cerli (esreli) olan "Bi-Ruusikum" kelimesine değil, sonu mensub olan "Vucuhekum ve Eydiyekum" kelimelerine atfedilmesi gerektiğini delil olarak göstermişlerdir.

Biz yukarıda, böylesi bir atfın, Nahiv kuralları açısından doğuracağı sakıncaları, ardından da öbür türlü atfa yöneltilen eleştirinin cevabını geniş bir şekilde işlediğimiz için tekrara gerek görmüyoruz.

 

b)-Hadislerle İstidlâl:

 

Ehl-i Sünnet âlimlerinin hemen hepsinin vazgeçemedikleri en önemli delil ise kendi kaynaklarında nakledilen bazı rivâyetlerden ibarettir.

Bize göre bu rivâyetlerin bir kısmının muradı yanlış anlaşılmış, bir kısmının senedi zayıftır; geriye kalan bir kısmı ise aynı kaynaklarda nakledilen ve meshi gösteren diğer bir kısım hadislerin yanı sıra (ki bunlardan bazılarını yukarıda aktarmıştık) Ehl-i Beyt kanalıyla nakledilen hadislere bütünüyle ters düştüğü için delil olarak gösterilmeleri yanlıştır. Şimdi bunlardan bazı örnekler vermeğe çalışalım:

 

1- Buhâri ve Müslim'de, Abdullah b. Amr b. Âs'tan tahriç edilen rivâyette şöyle diyor:

"Hz. Resulullah'la birlikte yolculuktaydık; Resulullah (s.a.a) bizden geriye kaldı; (biraz bekledikten) sonra gelip bize ulaştı. İkindi namazının vakti de gelip çatmıştı. Abdest alırken ayaklarımızı meshediyorduk. Resulullah (s.a.a), "Vay topuklara ateşten!" buyurdu ve bu cümleyi iki veya üç defa tekrarladı."[47]

Bizce bu hadis yanlış değerlendirilmiştir. Zira evvela o kadar sahabînin onca zamandan sonra henüz ayakların hükmünden bihaber kalıp da bilgisizlikleri yüzünden ayaklarını yıkama yerine meshettiklerini söylemek son derece insafsızlıktır! Acaba Allah'ın emin ve sâdık elçisi, ayakların hükmünü o zamana kadar henüz onlara açıklamamış mıydı? Veya Resulullah'ın nasıl abdest aldığını o güne kadar kimse görmemiş miydi? Yoksa açıklamasına ve Resulullah'ın nasıl abdest aldığını görmelerine rağmen, kasıtlı olarak mı ayaklarını yıkama yerine meshetmişlerdi?! Ya da hepsi birden unutkanlık illetine müptela olup yanlışlıkla mı ayaklarını meshettiler?! Her halde siz de tasdik edersiniz ki bu ihtimallerden hiçbirisinin makul bir tarafı yoktur. Bunların hiç birisi makul değilse, o halde söz konusu hadisin başka bir muradı ve mesajı olsa gerek.

Saniyen bu hadis doğru olduğu takdirde meshi gerektirir, yıkamayı değil. Çünkü Resul-i Ekrem, hep birlikte ayaklarını mesheden Sahabîleri bu amelden nehy etmemiştir; hatta onların bu amelini te'yit bile etmiştir. Zira eğer onları bu amelden sakındırmayı amaçlasaydı bunu daha açık ve net bir ifadeyle beyan ederdi, böyle müphem bir ifadeyle değil. O halde "Vay topuklara ateşten!"  cümlesiyle hangi mesajı vermek istemiştir Allah'ın Resulü (s.a.a)?

Evet bizce Resul-i Ekrem'in bu tavrı takınması ve bu cümleyi söylemesinin asıl nedeni şudur ki siyer kitaplarının da yazdığı gibi, Ashâb'ın arasında bir grup yalın ayaklı bedevî Araplar vardı; bunlar idrar ettiklerinde, özellikle yolculukta, idrarın ayaklarına sıçramasına aldırış etmiyor ve bundan kaçınmıyorlardı. İşte bundan dolayı necis ve kirli ayaklarla namaz kılmamaları ve mescide girerek orayı necis etmemeleri için Resulullah (s.a.a), topukların kir ve necasetini kınayarak, onları ikaz etmiştir. Bunu te'yid eden bir karine de Araplar içerisinde bazı bedeviler için "Bevvâlün li-akıbeyh" (topuklarına işeyen bedevî) tabirinin kullanılmasıdır.

 

2-İbn-i Mâce Sünen'inde Ebu İshak'tan, o da Ebu Hayye'den şöyle rivâyet etmiştir; dedi ki: "Ben Ali'yi abdest alırken gördüm; ayaklarını mafsala kadar yıkadı, sonra şöyle dedi: 'Peygamber'inizin taharetini (abdestini) size göstermek istedim."[48]

Bahsettiğimiz senedi zayıf hadislerden birisi işte bu hadistir. Zira Sünen-i İbn-i Mâce'de, bu hadisin dipnotunda da yer aldığı ve Mizân-ül İ'tidâl[49] gibi kaynaklarda da açıklandığı üzere "Ebu Hayye" meçhul ve tanınmayan birisi olduğu için durumu belli değil. Zehebî, "Mizân"ının künyeler bölümünde; "O, tanınmamış biridir" diyor ve İbn-i Medyenî ve Ebu'l-Velid-i Farzî'nin, onun hakkında, "Meçhuldür" dediklerini de sözlerine ilave ediyor. Zehebî daha sonra, "Hadis uyduranların böyle bir kişiyi de uydurmuş  olmaları mümkündür" diyerek, "Ben her ne kadar araştırma yaptıysam da bu adam hakkında hiçbir bilgi edinemedim" diyor.

Kaldı ki bu hadis, sadece Ebu İshâk yoluyla nakledilmiştir.[50] Ebu İshâk ise çok yaşlandığından ve hafızasını kaybettiğinden dolayı halk onu terk etmiş[51] ve Ebu Ahvas ve Züheyr bin Muâviye el-Cu'fî'den başka, kimse ondan hadis nakletmemiştir.[52] Halk, Ebu İshak'tan hadis naklettiklerinden dolayı o ikisini kınamıştır.[53] Şüphesiz, bir muhaddis hafızasını kaybederse, hafızasını kaybetmeden önce mi, yoksa sonra mı naklolunduğu bilinmeyen tüm hadisleri itibardan düşer. Çünkü şüphe-i mahsuredeki icmalî ilim, hepsinden kaçınmayı gerektirmektedir. Bu kural, Usul-u Fıkıh da beyan edilmiştir.

Öte yandan Hz. Ali'den bu ve benzeri birkaç hadisi nakleden Ehl-i Sünnet kaynakları, yine Hz Ali'nin kendisinden, bu hadislerle çelişen ve ayakların meshedilmesi gerektiğini gösteren başka hadisleri de nakletmişlerdir ki hatırlayacağınız gibi biz örnek olarak iki tanesini nakletmiştik ki her ikisinin de senedi Ehl-i Sünnet'in kendi ölçülerine göre sahihti. (5. Ve 6. Hadisler)

Aynı durum bazı diğer rivâyetler için de söz konusudur; mesela Abdullah b. Zeyd'den, Hemrân kanalıyla Osmân'dan ve diğer bazı râvilerden ayakların yıkanmasına dair hadis nakleden Sünnî kaynakları, aynı adamlardan, hem de sahih senetlerle, abdestte ayakların meshedilmesini açıkça gösteren hadisler nakletmişlerdir. Bunların da bir kaç örneğini yukarıda naklettik.

Hepsinden de önemlisi, bu gibi hadisler, bizzat Allah'ın Kitabı'na ters düşmektedir. Zira önceden de geniş bir şekilde açıkladığımız gibi Kur'ân-ı Kerim'den meshden başka bir şey anlaşılmamaktadır. Bu gerçeği Ehl-i Sünnet âlimlerinden de birçoğu itiraf etmiştir ki bunlardan bazılarına değindik, bazılarına ise ileride değineceğiz. Hatta hadislerle Kur'ân'ın nesh edilebileceğini kabul etsek dahi (ki bunu İslâm âlimlerinin ekseriyeti reddetmektedir), burada bu hadislerle abdest âyetinden istifade edilen hükmün neshedildiğini iddia etmek kesinlikle doğru değildir. Zira (İmâm Fahr-i Râzî'nin de tefsirinde belirttiği gibi), bu hadisler mütevâtir değil, haber-i ahattırlar ve Kur'ân'ı bu gibi hadislerle neshetmek mümkün değildir.

Hatta buna bile göz yumsak, yine de abdest âyetinin nesh edildiğini kabul etmek mümkün değildir. Zira hadisin, âyeti nesh edebilmesi için ondan sonra sadır olması, gündeme gelmesi gerekir; yoksa önceden söylenen bir hadisin, sonradan nâzil olan bir âyeti nesh edebilmesi söz konusu olamaz.; hangisinin önce hangisinin sonra olduğu ise belli değildir; hatta aksini söylemek daha doğru ve mantıklı olur. Çünkü bu âyeti de içine alan "Mâide" suresi en son inen surelerdendir.

Kurtubî bu konuda şöyle rivâyet etmiştir: "Resul-i Ekrem (s.a.a) "Vedâ' Haccı"nda, Mâide suresini Müslümanlara okudu ve ardından şöyle buyurdu: 'Ey insanlar, Mâide suresi Allah'ın indirdiği en son surelerdendir; o halde onun helâlini helâl ve haramını da haram bilin."[54]

Hatta Ehl-i Sünnet'in büyük âlimlerinden Zerekşî "El-Burhân Fî Ulûm-­il Kur'ân" kitabında, Mâide'nin, inen en son sure olduğunu iddia ederek şöyle rivâyet etmektedir: "Resulullah, Vedâ Haccı'nda Mâide suresini okudu ve şöyle buyurdu: 'Ey insanlar, şüphesiz Mâide suresi en son inen suredir; o halde onun helâlini helâl, harâmını ise haram sayın."[55] (Yani onun hiçbir hükmü nesh edilmemiştir.) Yukarıda naklettiğimiz 10. rivâyette, İkinci Halife Ömer'in de bunu te'yid eden bir sözü vardı.

Öte yandan Mâide suresi indikten sonra Resulullah'ın fazla yaşamadığını  dikkate alır, yıkama hadislerinden de bir türlü vazgeçmezsek,  o zaman iddia edilenin tersine bir neshin söz konusu olduğunu söylemek daha mantıklı olur. Yani önceden söz konusu olan ayakları yıkama, en son inen Mâide suresinin âyetiyle nesh edilmiştir. Böyle olunca da yine, bugün ayakların abdestte meshedilmesi gerektiği ispatlanmış olacaktır. Elbette bütün bunları biz farz üzere ve Ehl-i Sünnet'in mantığına göre söylüyoruz; yoksa biz ne olursa olsun, Allah'ın Kur'ân-ı Kerim'inde indirdiği kesin hükmün karşısında hiçbir şeyin tercih edilemeyeceği kanısındayız. Zira Allah'ın Resulü Ehl-i Sünnet kaynaklarının da naklettiği bir hadisinde bize şöyle buyurmuştur: "Benim hadisimi Kur'ân'a sunun; eğer ona mutabık olursa onu ben söylemişimdir, (aksi takdirde hayır)."[56] Aynı mâna, "Kur'ân'a ters düşen hadisi atın" veya "Vurun duvara" gibi tabirlerle de nakledilmiştir.

Yine önceden de naklettiğimiz mütevâtir olan "Sekaleyn" (iki ağır emanet) hadisi gereği biz, Resulullah'tan sonra ihtilaf ettiğimiz konularda, onun Ümmetine bıraktığı ve Kıyâmete dek birbirinden ayrılmayacak emanetleri olan "Kur'ân ve Ehl-i Beyt'ine" mürâcaât etmeliyiz. Abdest konusunda da rivâyetler ve görüşler muhtelif ve çelişkili olduğu için Kur'ân ve Ehl-i Beyt'in hükmünü kıstas olarak kabul etmeliyiz. Kur'ân'ın bu konudaki hükmü ortadadır. Ehl-i Beyt İmâmlarının ise hepsi, abdestte ayakların yıkanması gerektiğinde icmâ etmişlerdir.[57] İşte bütün bu sebeplerden dolayı Ümmet bu ikisinin hükmüne sarılmalı ve onlara ters düşen her rivâyeti uzağa atmalıdır.

Ayakların yıkanmasıyla ilgili hadislerin zayıf olduğunu açıkça gösteren bir diğer şâhit, Ashap ve Tabiîlerden de bir çoğunun, ayakların meshedilmesi gerektiği  görüşünü benimsemeleri, hatta bunun üzerinde ısrarcı olmalarıdır. Biz bunlardan bir kısmının isimlerini, bazı sözleriyle birlikte meşhur ve muteber kaynaklardan naklettik. Bunlardan birisi de ümmetin âlimi, Kitap ve Sünnet'in heybesi olarak tanınan Abdullah İbn-i Abbâs'tır. Burada, onun bu konuda ihticâc ettiği bazı sözlerini, önemine binaen tekrar nakletmeği faydalı buluyoruz; diyor ki:

"Allah-u Teâlâ, abdestte iki yıkamayı, iki de meshi farz etti. Görmez misin, teyemmümü zikrederken, iki yıkama yerine iki meshi zikretmiş, iki meshi (başı ve ayakları meshetmeyi) ise terk etmiştir."[58]

Yine İbn-i Abbas der ki: "Abdest iki yıkama, iki meshetmedir."[59]

Abdullah İbn-i Abbâs'a, "Muavvız bin Afra'nın kızı Rubeyyi', Resulullah 'ın (s.a.a) onun yanında abdestte ayaklarını yıkadığını sanmaktadır" dediklerinde, İbn-i Abbas, Rubeyyi'in yanına gelip durumu ondan sordu ve onun sözünü kabul etmeyip, abdestte ayaklarını yıkayanlara şaştığı ve: "Ben, Allah'ın Kitabı'nda meshten başka bir şey görmüyorum" dediği kaynaklarda kayda geçmiştir.[60]

Ayakları yıkamakla ilgili hadislerin bir diğer zaafı şudur ki, eğer bu hadisler doğru olsaydı, tevatürle nakledilmiş olurdu. Çünkü abdestte ayağın yıkanması, kadın, erkek, köle, hür herkesin öğrenmeye ihtiyaç duyduğu bir konudur. Eğer yıkamak Müslümanların arasında kesin ve yaygın bir şey olsaydı, bütün mükellefler, Peygamber'in zamanında ve ondan sonraki zamanlarda onu iyice öğrenip ve her asır ve zamanda onu tevatürle nakletmiş olurlardı ve hiçbir kimse onu inkar veya reddetmeye kalkışamazdı. Durum böyle olmadığından dolayı da, bu hadislerin zaaf ve yetersizlikleri bizim için gün gibi âşikar olmaktadır.

Görüldüğü gibi Ehl-i Sünnet kaynaklarındaki bu konuyla ilgili hadisler, çelişkili olduğu ve zikrettiğimiz bunca mahzuru beraberinde getirdiği için, bunlara itibar eden kardeşlerimiz, artık Kur'ân'a dönmelidirler; Kur'ân ise açıkça ayakları meshetmeyi emrediyor.    

 

c)-İstihsân Yoluyla İstidlâl:

 

Ehl-i Sünnet âlimlerinden bazıları ayakların yıkanması için bir de şöyle istidlal etmişlerdir: "Başı meshetmek onu yıkamaktan daha uygun olduğu gibi, ayakları yıkamak onları meshetmekten daha uygundur. Çünkü ayakların kiri genellikle yıkanmaksızın temiz olmaz, ama baş genellikle meshetmekle temiz olur."

Yine şöyle demişlerdir:

"Makul maslahatlar, farz olan ibadetler için sebep olabilirler. Hatta Allah-u Teâlâ, onda her iki manayı, yani maslahatî ve ibadî yönünü birlikte kastedebilir. Maslahatî yönünden maksat, hissedilen maddi faydalardır; ibadî yönünden maksat da nefsi arındırmaktır."

Bu sözün cevabı şudur ki, biz de, Allah-u Teâlâ'nın emrettiği her şeyde bir maslahatın olduğunu, nehyettiği her şeyde de dünyevî veya uhrevi bir zararın bulunduğunu kabul ediyoruz. Ama Allah-u Teâlâ bu maslahat ve zararı, kulların görüşüne bağlı kılmamıştır. Yani, Allah'ın emrinde bir maslahatın olduğuna inanıyoruz, ama bu maslahatın ne olduğunu kendi kafamızdan kestirip, "Bu hükmün gerekçesi budur" demeye hakkımız yoktur.

 Kur'ân abdestte başın ve ayakların meshedilmesini emretmektedir. Bir mu'min olarak bize düşen, bu emre boyun eğmektir; bu emirdeki maslahatı anlasak da anlamasak da.

Elbette abdestte ayakların necisten temiz olması gerektiğinin şart olduğunu bildiren delillerden dolayı, ayaklar eğer necis iseler, abdest almadan önce yıkanıp temizlenmesi gerekir.[61]

Bir de eğer gerçekten bu kardeşlerimiz "Ayakların kiri genellikle yıkanmaksızın temiz olmaz, ama baş genellikle meshetmekle temiz olur" sözünde ciddi iseler ve ayakların yıkanması ve başların meshedilmesindeki hikmetin bu olduğuna inanıyorlarsa, neden bazı âlimleri (İmâm Şâfiî gibi), başı bir parmak, hatta yarım parmakla meshetmenin dahi yeterli olabileceğine fetvâ vermişlerdir?! Yarım parmakla meshedilen bir başın, nasıl temizlendiği bilmecesini bize de açıklayabilirler mi acaba?!

 

d)-"Ka'b" Kelimesinin Manasına Dayanarak İstidlâl:

 

Caferî âlimleri Zurâre ve Bükeyr'in[62] ve ayrıca Şeyh Saduk'un[63] İmâm Muhammed Bâkır'dan (a.s) naklettikleri rivâyete dayanarak, abdest ayetindeki "Ka'beyn" kelimesinin, ayakla bacağın arasındaki mafsaldan (bilekten) ibaret olduğunu söylemektedirler.[64] Lügat âlimleri, de bu görüşü te'yid etmektedir.[65]

Ehl-i Sünnet âlimleri ise ayağın iki tarafındaki çıkıntılı kemiğe "ka'b" dedikleri için Caferî âlimlerine karşı şöyle ihticac etmişlerdir:

"Eğer "Ka'b", ayakla bacağın arasındaki mafsal olsaydı o zaman her ayakta bir "Ka'b" olduğundan Kur'ân'ın "Ka'beyn" (müsennâ kipi) yerine "Ve ercülekum ile'l-kiâb" (çoğul kipi şeklinde) demesi gerekirdi. Nitekim, her kolda bir "mirfak" (dirsek) olduğundan Kur'ân "Ve eydiyekum ile'l-merâfik" buyurmuştur."

Büyük Caferi âlimlerinden Merhum Allâme Şerefuddin, bu sözün cevabında şöyle diyor: "Eğer Allah-u Teâlâ "Merâfık" yerine "Mirfekayn" de buyurmuş olsaydı, şüphesiz yine de doğru olurdu. Bu durumda âyetin manası şöyle olurdu: "Yüzünüzü ve iki dirseklere kadar ellerinizi yıkayın; başınızı ve iki mafsala kadar ayaklarınızı meshedin." Bir ayette bu iki kelimenin ikiyi bildiren kipte olması, veya çoğul bildiren kipte olması veyahut bu yönden birinin diğerinden farklı olması tabirin doğruluğu açısından aynıdır. Evet, tabirin daha güzel olması için böyle ifade olunmuştur denilebilir.

Öte yandan cerrah doktorlar, "Ka'b" denilen ayakla bacağın arasındaki mafsalın içinde, inekle koyunun bacağının alt kısmında olduğu gibi yuvarlak kemiğin olduğunda ittifak etmişlerdir.[66] Buna göre her ayağın meshi, iki "Ka'b"a ulaşmaktadır: Biri mafsalın kendisi, diğeri ise mafsalın altındaki yuvarlak kemik. Ayette, "ka'b"ın tesniye olup merâfıkın tesniye olmaması cerrahların bilip kabul ettikleri hususa işaret olabilir."

Kaldı ki "Ka'b kelimesini mafsal diye mana edip bunun her ayakta bir tane olduğunu söylesek dahi yine de âyette "Ka'beyn" (iki mafsal) tabirinin kullanılmasının hiçbir sakıncası olmaz. Yani o zaman âyeti şöyle mana ederiz: "Sizler iki mafsalınıza kadar ayaklarınızı meshedin." Hiç şüphesiz herkes, her ayağında bir mafsal olmak üzere toplam iki mafsala sahiptir.

Yine Ehl-i Sünnet müfessirlerinden "Tantâvî", âyetteki "Ka'beyn" kelimesine dayanarak Caferi âlimlerine karşı şöyle ihticâc etmiştir: "Âyette ayakların taharetinin sınırı 'İki Ka'b' olarak belirlenmiştir. İki ka'b'dan maksat ise ayakların iki tarafında yer alan çıkıntılı kemikten ibarettir. Böyle olunca da ayağın tahâreti, ancak onların suyla kaplanmasıyla gerçekleşebilir.(O halde onları mesh değil yıkamamız gerekir.)" Her halde Tantâvî, ayakları o noktaya kadar mesh suyuyla ıslatmanın mümkün  olamayacağını düşünerek böyle bir sözü söylemiştir.

Bizce bu yaklaşım da delilsiz olmakla birlikte, yersizdir de. Zira ka'b'ın manası onun dediği şey olsa bile abdest suyuyla ayağın o noktaya kadar meshedilebileceği hiç de zor ve imkansız bir şey değildir. Denemesi kolaydır; isteyen hemen deneyebilir! Evet bu tür soğuk teviller ve delilsiz içtihatlarla, âyetin âçık hükmünden kaçmak asla mümkün değildir. Bunların hepsi, "Nass"ın karşısında yapılan içtihatlardır.

 

EHL-İ SÜNNET ÂLİMLERİNDEN BAZILARININ
KONU HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ

 

 Burada son olarak Ehl-i Sünnet camiasının ileri gelen âlim ve tefsircilerinden bazılarının da konu hakkındaki görüşlerini ve âyete getirdikleri yorum ve tevilleri kendi kaynaklarından sizlere aktarıp kararı kendinize bırakacağız:

 

1-İmâm Fahruddin er-Râzî (Vefat: 606 H.):

O kendi tefsirinde şöyle diyor konu hakkında:

"Meshi farz bilenlerin delilleri, "Ercül" kelimesindeki naklolan iki meşhur kırâata dayalıdır. Kırâat imâmlarından İbn-i Kesir, Hamza, Ebu Amr ve -Ebu Bekr’in rivâyetine göre- Asım, lafzı, cerr (esre) ile, "Ercülikum" şeklinde okumuşlardır. Nâfi', İbn-i Amr ve -Hafs'ın rivâyetine göre- Âsım, nasb (üstün) ile, "Ercülekum" şeklinde okumuşlardır.

Sonra şöyle ekliyor:

"Ercül kelimesi esreyle, yani "Ercülikum" okunursa, o zaman "Ruus" kelimesine atfedilir. Yani, başın meshedilmesinin farz olduğu gibi ayakların da meshedilmesi farz olur."

Fahr-i Râzî sonra şöyle diyor:

"Eğer bir kimse: "Ercül kelimesinin esreli oluşu, Ruus kelimesine matuf olduğundan değil, "Cerr-i civâr"dan dolayıdır. Örneğin: "Cuhru zabbin haribin" cümlesinde "Harib" kelimesi, "Zabbin" kelimesiyle bir arada olduğundan dolayı esreli okunmuştur. Veya "Kebir-u unâsin fî bicadin müzzemmilin" cümlesindeki "Müzzemmil" kelimesi, "Bicâdin" kelimesiyle bir araya geldiğinden dolayı esreli olmuştur" derse cevabında deriz ki: "Şu bir kaç delile göre bu doğru değildir:

1-"Cerr-i civâr" gerekçesiyle kelimeyi esreli okumak dilbilgisi açısından kural dışı bir uygulamadır ve ancak şiirlerde zaruret dolayısıyla bu tür garip yollara başvurulabilir. Kur'ân-ı Kerim'i böyle kural dışı garip tabirlerden tenzih etmek gerekir.

2-"Cuhru zabbin haribin" gibi "Cerr-i civar" yöntemiyle okumak, ifade yönünden herhangi bir şüphe ve karışıklığa yol açmadığı taktirde uygulanabilir. Örneğin, söz konusu örnekte herhangi bir yanlış anlama söz konusu değildir. Çünkü, "Harib", "Zabb"in sıfatı olamaz, sadece "cuhr"un haberi olabilir. Ama abdest ayetinde bu yönteme başvurarak esreli okumak, mana yönünden belirsizliğe yol açtığı için uygulanamaz. "Cerr-i civar" gereği esre, ancak harf-i atıf olmadığı yerde olur. (Abdest ayetinde ise harf-i atıf vardır). Harf-i atıfla birlikte "Cerr-i civar" kuralının da gelmesini hiç kimse söylememiştir."

Fahr-i Râzî sonra şöyle devam ediyor:

"Bir grup âlimler, "Ercül" kelimesinin nasb (üstün) ile okunmasının da meshi gerektirdiğini söylemişlerdir. Çünkü "Ercülekum", "Bi-ruusikum" yerine mâtuftur. Bu kelime, "mef'ulün bih" olduğundan dolayı mahallen mensuptur. Fakat lafzan "Ba-i Carre" ile mecrurdur. "Ercülekum"un, "Ruus" kelimesinin mahalline atfedilip mensup okunması câiz olduğu gibi, "Ruus" kelimesinin zahirine atfederek mecrur okunması da câizdir."

Fahr-i Râzî daha sonra şöyle diyor:

"Binaenaleyh, "Ercül"e de nasb veren âmilin "Vemsehu" veya "Feğsilu"[67] olduğunu diyebiliriz. Ama eğer iki âmil bir ma'mülde toplanırsa, en yakın âmilin amel etmesi daha uygundur.[68] Öyleyse dediklerimize nazaran, Allah-u Teâlâ'nın sözündeki "Ercülekum" lafzına nasb (üstün) veren âmil "Vemsehu"dur."

Fahr-i Râzî yine şöyle diyor:

"Buna göre "Ercülekum"un lamını nasb (üstün) ile okumak da ayakların meshedilmesini gerektirmektedir."

Daha sonra şöyle devam ediyor:

"Âlimlerin, hadislere dayanarak ayağın meshedilmesi farz değildir, demeleri doğru değildir. Çünkü (bu konudaki) tüm hadisler, "Ahbar-ı ahad" babındandır. Kur'ân'ı, "Haber-i vahid" ile neshetmek ise câiz değildir."

Bütün bu delillere değinmesine rağmen, Fahr-i Râzi görüşünü şöyle açıklıyor:

"Ayağı yıkamak hakkında çok hadis nakledilmiştir; bu yüzden yıkamak ihtiyata daha yakındır; çünkü yıkamak meshi de kapsamaktadır; ama bunun aksi öyle değildir.. Bundan dolayı yıkamak farzdır. Demek ki, ayakları yıkamanın meshin yerine geçerli olduğu kesindir." [69]

Fahr-i Râzî'nin, "yıkamak meshi de kapsamaktadır sözü, bizce apaçık bir yanılgıdır. Çünkü gasl (yıkamak) ve mesh, lügat, örf ve şeriatta bir birine zıt iki ayrı hakikattir. Gaslın gerçekleşmesi için suyun az da olsa abdest uzuvlarında akması gerekir. Ama meshin gerçekleşmesi için suyun abdest uzuvlarında akmaması ve sadece elin ayağın üzerine çekilmesi şarttır. Binaenaleyh gasl, kesinlikle meshin yerini almaz. Ama gerçek olan şudur ki, Fahr-i Râzî, iki mahzurun arasında kalmış; ya apaçık âyete muhalefet etmek veya onun görüşüne göre sahih olan hadislere muhalefet etmek. Bu çıkmazdan kurtulmak için, "Gasl (yıkamak) meshi de kapsamaktadır; bu ihtiyata daha uygundur, meshin yerine de geçerlidir" diyerek zannınca âyetle hadisin arasını cem' etmeğe çalışmıştır.

Kim onun bu söz ve müdafaasına dikkatlice bakacak olursa, onun bir çıkmazda olduğunu açıkça görecektir. Eğer âyet meshin farz olmasını açıkça bildirmeseydi o, gaslin (yıkamanın), meshin yerine geçerli olacağını söylemeye ihtiyaç bile duymazdı.

 

2-Şeyh İbrâhim Halebî:

Meşhur Ehl-i Sünnet fakihi Şeyh İbrâhim Halebî, "Ğunyet-ül Mütemellî, fi Şerhî Münyet-il Musallî, Ale'l Mezheb-il Hanefi" kitabında abdestle ilgili âyet hakkında bahsederken şöyle demiştir:

"Abdest âyetinde geçen "Ercülekum" kelimesi, Kurrâ-i Seb'a (Yedi Kârî) arasında hem esre, hem de üstün ile okunmuştur. Üstün ile okunması "Vücuhekum" yerine atfedildiğinden, esre ile okunması da "Cerr-i civâr"dan dolayıdır. Ama doğru olan şu ki: "Ercül" kelimesi her iki kırâatta "Ruus" yerine matuftur; üstün ile okunduğu takdirde mahalline, esre ile okunduğu takdirde de lafzına matuftur."

Daha sonra şöyle devam ediyor:

"Ercülekum"u, "Vücuhekum"a atfetmek câiz değildir. Çünkü matufla matufun aleyh arasında yabancı bir cümle (Vemsehu bi-ruusikum) vaki olarak onların arasına ayrılık düşüyor. Oysaki bu ikisinin arasında bir kelime dahi yer alamaz; nerede kaldı ki bir cümle vaki olsun."

Merhum Şeyh İbrahim Halebî sonra şöyle diyor:

"Fesahatli hiçbir kimsenin sözünde "Zerebtu Zeyden ve merertu bi Bekrin ve Amren" diyerek, Amr'ı Zeyd'in yerine atfetmesini duymuş değilim. Cerr-i civara gelince, bu tür tabir çok nadir olarak sıfatlarda kullanılmaktadır. Örneğin bazıları şöyle demiştir: "Haza cuhru zabbin haribin" Te'kid'de ise sadece bir şiirde geçmiştir:

"Ya sahibu," belliğ zeviz-zevecati kullihim: En leyse vaslun iz-in hallet ure'z-zenebi" Ferrâ'nın naklettiğine göre "kullihim" cerr-i civardan dolayı esreyle okunmuştur."

Sonra şunu da sözüne ekliyor:

"Ama atıf harflerinde "Cerr-i civar" kuralını uygulamak kesinlikle câiz değildir. Çünkü atıf, cerr-i civarı engelliyor."

İşte bunlar Şeyh İbrâhim Halebî'nin sözleridir."[70] Ama bütün bunlara rağmen o da sırf  bazı  rivayetlere itibar ederek yıkamayı seçmiştir.

 

3-Sindî (Ebu-l Hasan Muhammed b. Abd-ül Hâdî):

Yine Ehl-i Sünnet'e mensup meşhur âlimlerden, Sindî ismiyle meşhur olan Ebu-l Hasan Muhammed b. Abdülhâdi, İbn-i Mâce’nin sünenine yazdığı haşiyesinde de, Kur'ân'ın zahirinden meshin anlaşıldığına yakin ettiğini itiraf ederek, şöyle diyor:

"Kur'ân'ın zahiri (abdest ayeti), meshi göstermektedir. Çünkü esreyle, yani "Ercülikum" şeklinde okunduğunda, "Ruusikum" yerine atfedilir; üstünle yani "Ercülekum" şeklinde okunduğunda da "Ruusikum"un mahalline atfedilir. (Her iki durum da meshi gerektirir.)

"Ercül"ün üstünle okunup "Ruus"ün mahalline atfedilmesi cerr-i civardan daha uygundur. Nitekim Nahiv ilminin bilginleri de buna tasrih etmişlerdir." Yine diyor ki: "Cerr-i civar Arapça'da pek azdır, ama mahalline atfetmek yaygın ve çoktur. Bu açıklamayla, matuf ve matufun aleyhin birbirinden ayrı düşmesinden de kurtulmuş oluruz. Bu beyana göre, Kur'ân'ın zâhiri, meshe delalet etmektedir."[71]

Sindî, sözünün bir diğer yerinde, önceden bizim de İbn-i Mâce'nin Sünen'inden naklettiğimiz Hz. Ali'ye isnâd edilen hadise atfen şöyle diyor: "Bu, ayaklarını mesheden Şia'ya tam anlamıyla bir reddir." Daha sonra şöyle ekliyor: "İşte bundan dolayı Musannif, (İbn-i Mâce) bu babda Ali'nin rivâyetini nakletmiş ve kitabın babına onun hadisiyle başlamıştır. O bu hadisi tahriç etmekle güzel bir iş sergilemiştir. Allah ona iyi mükafat versin."

Sindi sözüne şöyle devam ediyor:

"Kur'ân'ın zâhiri meshi gösteriyor. Nitekim İbn-i Abbas'ın hadisinde de mesh geçmiştir. Ama onu yıkama diye yorumlamak gerekir."[72]

İşte gördüğünüz gibi bu muhterem âlimler, âyetten anlaşılan mesh manasını açık bir şekilde itiraf etmelerine rağmen, yine de âyetle açık bir şekilde çelişen, bir çoğunun senedi kendi ölçülerine göre zayıf olan, yine kendi naklettikleri sahih senetli bir çok diğer hadislere ters düşen bazı rivâyetlerden nedense bir türlü vazgeçemiyor ve açıkça "Gerçi Kur'ân meshi diyor, ama yine de biz onu yıkama diye yorumlamalıyız" veya "Hadislerden de vazgeçemeyiz" diyebiliyorlar!

 

4-Zımahşerî (Cârullah Mahmud b. Ömer) (Vefat: 536 H.):

Zımahşeri, "El-Keşşâf" tefsirinde abdest âyeti hakkında filozofluk taslayarak şöyle demiştir:

"Yıkanan üç uzuv arasında yer alan "Ercül" (ayaklar) suyun onun üzerine dökülmesiyle yıkanıyor. Yıkanmasında, nehyedilen israfa yol açabileceğinden dolayı abdestte meshedilen üçüncü uzva (Ruus) atfedilmektedir. Bu atıf, onun meshedilmesi için değildir, sadece suyun onun üzerine dökülmesinde iktisatlı davranmanın gerekli olduğu içindir."

Zımahşerî sonra şöyle devam ediyor:

"Allah-u Teâlâ, "İle'l-Ka'beyn" tabiriyle de, ayağın meshedilmesini zannedenin zannını gidermek için onun nihayetini belirtmiştir. Çünkü meshin, İslâm şeriatında nihayeti belirlenmemiştir."

Zımahşerî'nin bu sözlerine karşı verecek cevabımız şudur ki, evvela ayakların meshini savunanlar, onun bir sınırı olmadığını ne zaman söylemişlerdir? Ya da ayağın meshine muhalif olanlar, "Eğer ayağın meshi murad olsaydı, bunun bir sınırı olmaması gerekirdi, halbuki burada "iki ka'b"a kadar sözüyle bunun sınırı belirlenmiştir, o halde yıkanması gerekir" sözünü nereden çıkarıyorlar acaba? Bizce bu kuru bir iddiadan başka bir şey değildir.

Sonra her kes biliyor ki âyette sadece bir tane "İmsehu" (meshedin) fiili mevcuttur; nasıl ve neye dayanarak sayın Zımahşerî, aynı fiilden baş için hakikî mesh manası, ayaklar içinse mecazî mesh (hafif ve israfsız yıkama) manası çıkarabiliyor?!

Kaldı ki sayın Zımahşerî'nin mantığına göre, israf etmek bazı yerde sakıncalı bazı yerde ise sakıncasızdır.  Aksi taktirde neden ayakların yıkanmasında mesh kelimesi kullanılarak insanlar israf etmemek için uyarılıyorlar da, yüz ve eller yıkanırken böyle bir uyarıya gerek duyulmuyor ve adeta istedikleri kadar su kullanabilmeleri için serbest bırakılıyorlar?! İsrâfın kötü olduğunda kimsenin bir tereddüdü yoktur; zaten Kur'ân-ı Kerim de muhtelif âyetlerinde bunu açıkça beyan etmektedir. Bizim itirazımız böyle açık bir hususun tekrar bu âyette, o da sadece belli bir yer için, üstelik oldukça müphem bir tabirle vurgulanmasınadır.

Bir de o, neden bu sözü başın meshinde söylemiyor? Eğer bir kimse başlar için kullanılan "Meshedin" fiilini de aynı onun dediği şekilde tefsir edip hiçbir delile dayanmadan, ondan  hafif bir yıkama manası çıkarırsa, kabul edecek mi acaba?!

Kaldı ki burada birbirine atfedilmesine rağmen, başların meshiyle ayakların meshi farklı bir biçimde tefsir edilirse, aynı şey yine "Ve" harfiyle "Yüzler"e atfedilen "Eller" kelimesi için de söz konusu olabilir; orada da birisi kalkıp kafasına göre "Ellerin yıkanmasıyla yüzlerin yıkanması arasında fark vardır; kolların daha hafif yıkanması gerekir" derse, sayın Zımahşerî'nin verecek bir cevabı var mı?! Evet bunu söylemek ne kadar abes ise, onu söylemek de o kadar abestir.    

Gördüğünüz gibi Zımahşerî, kendi elleriyle kendisini açık bir tenakuzun içerisine sürüklemiştir. Evet, o bu sözleriyle "Ercül"ün, "Ruus" yerine atfedilmesinde hikmeti keşfettiğini, "İle-l Ka'beyn" tabirinin ayağı yıkamanın haddini belirlediğini iddia ediyor. Onun sözleri, İslâmî meseleleri, doğru yöntemlere dayanarak istihraç etme yerine, ayeti kendi mezhebine tatbik ve tevil etmenin açık bir örneğidir. Onun bu sözleri tefsir değil, bir nevi kehanettir. Ayakların yıkanmasını kesin ve zaruri kabul eden kimseden başkası için bu sözler hiç bir şey ifade etmez. Oysaki ayağı yıkamak ihtilaflı bir meseledir. Ama o, bunu nazara bile almamıştır. Oysaki kendi mezhebinin bilginleri bile, Kur'ân'ın zahirinin, meshin farz olmasını gösterdiğini itiraf etmektedirler. Kısacası bu konuda, "Ercü"lün, "Ruus"a atfedilmesiyle ilgili Nahiv kuralları bile tek başına bizim için yeterlidir.

 

5-Kurtubî (Ebu Bekr Yahyâ b. Sa'dun) (Vefat: 567 H.):

Ehl-i Sünnet'in meşhur müfessirlerinden  olan "Kurtubî", kendi tefsirinde, Taberî'nin  mükellefin yıkamayla meshetme arasında muhayyer olduğu görüşünü, "Nehhâs"ın da hem yıkayıp hem de meshetmesi gerektiği görüşünü naklettikten sonra şöyle diyor: "İbn-i Atiyye", "Ercül" kelimesini cerr (esre) ile kırâat edenlerden bazıları ayaklar için de meshedin hükmünün geçerli olduğunu kabul etmekle birlikte, bu meshin ayaklarda yıkama anlamına geldiğini savunmuşlardır." Kurtubî son görüşün ardından şu ifadeleri kullanmaktadır : "Evet doğru olan da budur. Zira "mesh" kelimesi müşterek bir lafızdır; hem meshetme hem de yıkama anlamında kullanılmıştır. Hirevî birkaç vasıtayla Ebu Zeyd-il Ensârî'den şöyle nakletmiştir; dedi ki: "Mesh Arap kelamında, hem yıkama hem de mesh etme anlamında kullanılmaktadır. Bu yüzden de organlarını yıkayan kimseye "Temessehe" (mesh etti) tabiri kullanılmıştır. Böylece Arap kelamında "Mesh" kelimesi, hem yıkama hem de mesh etme anlamında kullanılmaktadır. Böyle kullanıldığı sabit olduğu için de "Ercül" kelimesini esreyle okuyup ona yıkama manası yükleyenin görüşü tercih edilir.

Değerlendirme: Evvela yıkama ve mesh etmenin iki farklı kavram olduğunda hiçbir şüphe yoktur. Ebu Zeyd-il Ensarî'den nakledilen söz ise meshin hakikî bir manasının da yıkama olduğunu ispatlamaz. O, mesh kelimesinin böyle de kullanıldığını söylemektedir. Bu ise onun o manada hakikî bir mana olarak kullanıldığını ispatlamaz. Naklettiği kullanış ise muhtemelen, organları yıkarken, elle onların sıvazlandığı dikkate alınarak yapılmıştır, onun hakiki bir manası olduğu için değil.

Saniyen diyelim ki "mesh"in bir manası da yıkama olsun, fakat bu mana ondan ancak cümlede tek başına kullanıldığı zaman anlaşılabilir; yoksa aynı cümlede hem "mesh" hem de "gasl" (yıkama) kelimesi kullanılırsa (abdest ayetinde olduğu gibi), o zaman her birisinden ayrı ayrı mana çıkarmak gerekir.

Nitekim aynı durum Arapça'da "Fakir" ve "Miskin" kelimeleri için  söz konusudur. Yani bu iki kelime ayrı ayrı yerlerde kullanıldıklarında, ikisi de aynı mana da kullanılabilir; ancak her ikisi de aynı yerde kullanıldığı zaman, birbirinden farklı manaları ifade ederler.

Kaldı ki abdest ayetinde sadece bir "imsehu" fiili kullanılmıştır .Şimdi aynı fiilden başa göre meshetme, ayaklara göre ise yıkama manası anlayıp bir fiilden iki zıt manayı çıkarmak nasıl mümkün olabilir?!

 

6-İmâm Celalettin Suyutî (Vefat: 911 H.):

İmâm Ceâlettin Suyutî, Kur'ân bilgileri hakkında yazdığı "El-İtkân" isimli eserinde, Kur'ân'dan istifâde etmek isteyen kimsenin, mutlaka uzak ve zayıf ihtimallerden ve kuraldışı lügat manalarından kaçınması ve Kur'ân'ı onlara dayanarak tefsir etmemesi gerektiğini vurguladıktan sonra, âbdest ayetindeki "Ercül" kelimesinin esreli okunması kırâatini "Cerr-i civâr"a dayandırmayı buna örnek olarak zikrederek şöyle diyor: "Çünkü Cerr-i civâr, zayıf ve kural dışı bir kullanış tarzıdır ve bir kaç nadir yer dışında kullanılmamıştır."[73]

Sonra şöyle devam ediyor: "Doğru olan şudur ki "Ercül" kelimesi abdest âyetinde "Ruus" kelimesine atıftır. Böyle olunca da âyette ayakların mesh edilmesinden murad, ayakkabılar üzerine mesh etmektir."

Gördüğünüz gibi o da ayakların mesh edilmesi gerektiği gerçeğini  itiraf etmesine rağmen onu, (her halde bazı hadislerden de esinlenerek,) ayakkabıların  meshi olarak yorumlamıştır.

Evvela, ayakkabıları mesh etmenin, ayakları meshetme olmadığı açıktır; halbuki Kur'ân, açıkça ayakkabıları  değil, ayakları mesh etmeyi emrediyor. Faraza bir yerde ayaklar, ayakkabılar anlamında kullanılmışsa da bu kesinlikle mecazî ve kural dışı bir kullanıştır. Böyle bir şey olsa dahi, bunu anlayabilmek için yanında mutlaka bir karine olması gerekir; aksi takdirde o kelimelerden hakikî manasının anlaşılacağı kesindir.

Sâniyen, "Ayaklar" kelimesinin, "Başlar" kelimesine atfedilerek kullanılması, başlardan hakiki manası anlaşıldığı gibi, ayaklardan da onun gerçek manasını anlamayı gerektirir.

Sâlisen, açıkça görüldüğü gibi âyet, ayakları mutlak bir şekilde zikretmiş ve onu ayakkabı falanın içerisinde olmakla kayıtlandırmamıştır. Ve bilahare âyetteki "Ayaklar" kelimesinden, "Ayakkabılı ayaklar" anlamını çıkarmak, onun ekseri fertlerini hükümden istisnâ edip az bir ferde has kılmaktır. Bu ise akıllılar nezdinde kabih bir şeydir. Yani ayakkabıya mesh etmenin câiz olduğunu söylesek dahi, bu sadece bazı zamanlar ve zarurî durumlar için söz konusudur; oysa çoğu zaman insanlar ayaklarının kendisini yıkayıp veya mesh ederler. Şimdi Allah-u Teâlâ'nın kendi kitabında, insanların çoğu zaman ihtiyaç duydukları bir hükmü ve vazifeyi göz ardı edip de, bazı zaman yapmaları gereken bir hükmü beyan etmesi, nasıl makul ve mantıklı olabilir?!

 

7-İbn-i Hazm-il Endülisî (Vefat: 456 H.):            

İbn-i Hazm "El-Muhallâ" kitabında şöyle diyor:"Kur'ân mesh üzere inmiş ve Allah-u Teâlâ "Mesh edin başlarınızı ve ayaklarınızı" buyurmuştur. Burada "Ercül" kelimesinin sonu ister esreli okunsun, isterse üstünlü, herhalukarda onu "Ruus" kelimesine atfetmek gerekir; esreli okunduğunda "Ruus"un zahirine, üstünlü okunduğunda da onun mahalline atfedilir. Bunun dışında bir şey söylemek doğru değildir. Çünkü "matuf" ve "Matufunaleyh"in arasına bir cümlenin girmesi câiz değildir. İbn-i Abbas da aynı şeyi vurgulamış ve şöyle demiştir: "Kur'ân, abdestte (ayakların) meshini indirmiştir."

Ayakların mesh edilmesi gerektiği, Selef'ten (geçmiş İslamî şahsiyetlerden) de bir çoğunun görüşüdür; Ali b. Ebitâlib, İbn-i Abbâs, Hasan, İkrime, Şa'bî ve diğer bazıları gibi. Taberî'nin de görüşü bu yöndedir. Bu konuda bir çok hadis de nakledilmiştir.

Mesela Hemâm kanalıyla, İshâk b. Abdullah b. Ebî Talha'dan, o da Ali b. Yahyâ b. Hallad'dan, o da babasından, o da amcası Rufâa b. Râfi'den şöyle rivâyet etmiştir: "Resulullah'ın şöyle buyurduğunu duydum: "Hiç şüphesiz sizlerden birisi abdestini güzelce Allah'ın emrettiği şekilde olmadığı müddetçe namazı doğru olmaz; şöyle ki yüzünü ve dirseklere kadar ellerini yıkar, sonra da başını ve iki mafsala kadar ayaklarını mesh eder."

Yine İshâk b. Raheveyh, İsâ b. Yunus'tan, o da A'meş'ten, o da Abd-ü Hayr'dan, o da Hz. Ali'den şöyle rivâyet etmiştir: "Ben, iki ayağın alt kısmını mesh etmenin, üst kısmını mesh etmekten daha evla olduğunu düşünürken, Resulullah'ı, onların üst kısmını mesh ederken gördüm."

İbn-i Hazm, âyetten meshin anlaşılması gerektiği hususunda yaptığı ve sadece bir kısmını naklettiğimiz bu detaylı açıklamanın ardından, yine maalesef çoğu Ehl-i Sünnet âlimleri gibi, bazı hadislerden vazgeçemeyip ayakların yıkanması gerektiğine hükmetmiştir. O, özellikle önceden de nakledip tahlilini yaptığımız "Vay topuklara ateşten" hadisine takılarak, "Bu hadiste, âyette söylenenden öte bir mana (ayakların yıkanması gerektiği) vurgulanmaktadır. O halde bu hadis, âyeti nesh eder" demiştir.[74]

O diğer bir kitabında ise abdest âyeti hakkında benzer açıklamaları yaptıktan sonra şöyle demiştir: "Ancak sünnet ayakların yıkanması gerektiğini açıkladığı için, "(Âyetle beyan edilen) ayakların meshi hükmü nesh edilmiştir" demek doğru olur."[75]  

Gördüğünüz gibi İbn-i Hazm'ın da âyetin açık hükmünden vazgeçmesinin asıl nedeni, nakledilen bazı rivâyetlerdir. O, özellikle "Vay topukları ateşten" hadisini ön plana çıkarmış ve böylece âyetin hükmünün bunlarla nesh edildiğine hükmetmiştir.

Biz daha önce bu hadisin muhtevası ve muradı üzerinde durarak gereken açıklamayı yapmış ve o hadisin yıkamaya delil olamayacağını delilleriyle ortaya koymuş olduğumuz için, burada tekrarlamaya lüzum görmüyoruz.

Hadislerle âyetin hükmünün nesh edildiği hususuna gelince, bunu da geniş bir şekilde ele alıp, böyle bir şeyin doğru olduğunu kabul etsek dahi, abdest âyeti konusunda bunun geçerli olamayacağını, yine delilleriyle ortaya koymuş ve demiştik ki: "Burada illa da bir neshden söz edilecekse, âyetin, söz konusu hadislerin hükmünü nesh ettiğini söylemek daha gerçekçi bir yaklaşım olur. Zira abdest âyetini de içine alan "Mâide" suresi, kaynakların da ifade  ettiği gibi, Resulullah'a inen en son suredir ve onun hiçbir âyeti nesh edilmemiştir. O halde hadisler de dahil, hiçbir şeyin onun âyetlerini nesh ettiği söz konusu değildir. Böyle olunca da, bugün bu surenin âyetlerine muhatap olan her Müslüman'ın, abdest alırken ayaklarını mesh etmesi gerekir.

Böylece Allah-u Teâlâ'nın sonsuz lütuf ve yardımıyla bu konuyu, hem Kur'ân, hem  Sünnet ve hem de lügat ve Nahiv kuralları açısından incelemiş ve bu konuda bir çok sahabî, tabiî ve İslâm âliminin görüşlerini ortaya koyarak, gücümüz ölçüsünde onları tahlil etmiş bulunuyoruz. Bize bu imkanı bahşeden Rabbimize sonsuz hamd u senâlar olsun.

Artık kararı sizin hür vicdanınıza bırakıyoruz. İnşaallah bir mu'minden beklenen ferâset, basiret ve insafla ve tarafsız bir gözle onları dikkatlice inceleyip kararınızı vereceksiniz. Tabi kararınız ne olursa olsun, bize düşen ona saygılı olmaktır. İlla da bizim görüşlerimizi benimsemeniz gerekir diye bir yaklaşım içerisinde de değiliz. Ancak şimdiden merak ettiğimiz şey şudur ki bunca açıklamanın, getirilen delillerin ve sunulan belgelerin ardından, yine de sizler, bazı muhterem âlimleriniz gibi, "Şia içerisinden, abdestte (ayakkabılar üzerine olduğu gibi) ayakların da meshedilmesi gerektiğini söyleyenlerin, hem kendileri sapmış, hem de başkalarını saptırmışlardır"[76] veya "Abdest âyetinin zâhirine dayanarak, ayakların mestsiz olarak meshedilmesini câiz sayanlar da bid'at ehlinden sayılırlar"[77] diyecek misiniz?! 

 Elbette görüşlerinize saygılı olmakla birlikte, eğer vardığınız sonuç bizim düşündüğümüzden farklı olursa, bunları delilleriyle birlikte cevaplandırıp bizi de aydınlatırsanız, Müslüman bir kardeşiniz olarak (kabul ederseniz tabi) size minnettar kalır, duacınız oluruz. 

Vesselâmu aleykum  ve rahmetullahi ve berekâtuh.

 

 

 

 

 

Soru: Müsaade ederseniz benim size iki sorum olacak: 1-Neden siz Caferiler bizim gibi abdestte ayaklarınızı yıkamıyor da meshediyorsunuz? 2-Yine bizde mest üzerine mesh var; ama bildiğim kadarıyla Caferi mezhebinde bu da yoktur. Bunun sebebi ve delilleri nelerdir acaba? Açıklarsanız memnun olurum.

Cevap: Muhterem kardeşim, birinci sorunuzun cevabını bir başka kardeşimize yazdığımız yazıda okuyabilirsiniz? İkinci sorunuza cevap olarak da Caferi âlimlerinden Merhum Allâme Şerefuddin'in yazdığı bir yazının tercümesini aynen huzurunuza takdim ediyorum. Sorunuzun cevabını bu yazıda bulacağınıza inanıyorum. Allah'a emanet olun.   

 

 

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

 

MEST VB. ŞEYLER ÜZERİNE

MESH ETMENİN HÜKMÜ

 

Müslümanlar arasında mest ve çoraba meshetme hakkında çeşitli görüşler vardır. Bu görüşlerin hepsine ayrıntılarıyla yer vermek bu yazının kapasitesini aşmaktadır. Ehl-i Beyt mektebine bağlı olan Şia uleması ve Ehl-i Sünnet âlimlerinden birçoğu, bunun câiz olmadığına inanmaktadırlar. Ama Ehl-i Sünnet mektebinin bazı âlimleri, bunun câiz olduğuna inanmaktadırlar. Câiz olduğuna inananlar, meshedilecek mestin sınırı, tayini, sıfatı, zamanı, şartı ve ayaktan çıkarılınca abdestin bozulup bozulmayacağı hakkında farklı görüşlere sahiptirler.

Ehl-i Sünnet âlimlerinin çoğu  mest ve çoraba meshetmek hakkında şu üç görüşten birini savunmuşlardır:

a)-Mutlak olarak câizdir; ister yolculukta olsun, ister olmasın.

b)-Sadece yolculukta câizdir.

c)-Mutlak şekilde câiz değildir. Çünkü dinde sabit olmamıştır.[78]

Ama İmâmiyye Şiası (Caferiler), Pâk Ehl-i Beyt İmâmlarına uyarak, ayakkabıya meshetmeyi, ister yolculukta olsun ister olmasın, câiz bilmemişlerdir.

Buna delilleri de Allah-u Teâlâ'nın buyurduğu şu âyettir: "Başınıza ve mafsala kadar ayaklarınıza meshedin." "Ayaklarınıza meshedin" sözü, bizzat ayağın kendisine meshetmeyi gerektirir. O halde, ayakkabıya meshetmenin delili nedir? Acaba bu âyet, mensuh mu olmuştur? Yoksa bu âyet, müteşâbih âyetlerden midir? Hayır, kesinlikle öyle değildir. Bu âyet, ne nesh olmuştur, ne de müteşâbih âyetlerdendir. Âlimlerin ittifakıyla apaçık muhkem âyetlerdendir. Mâide Suresindeki bir âyet hariç, diğer âyetlerin mensuh olmadığına dair müfessirler icmâ' etmişlerdir.[79] Mensuh olduğu söylenen âyet ise şudur: "Ey iman edenler! Allah'ın şiarlarına (dinî sembollere) ... saygısızlık etmeyin." (Mâide/2) İşte bazıları, bu âyetin mensuh olduğunu söylemişlerdir.

Ayakkabıya meshetmenin câizliğini gösteren hadis ve rivâyetlere gelince; bunlar bizce sabit değildir. Buna rağmen, şimdi değineceğimiz birtakım deliller de onların zayıf ve doğru olmadığını göstermektedir:

a)-Bu hadisler, Kur'ân ve birtakım sahih hadislere muhaliftir. Resulullah (s.a.a) da buyurmuştur ki: "Benden size bir hadis nakledildiğinde, onu Allah'ın Kitabı'na sunun; onunla uyum içerisinde olursa, onu kabul edin; aksi takdirde onu reddedin." [80]

b)-Bu hadisler, birbirleriyle çelişki içerisindedirler. Zaten az önce değindiğimiz gibi o hadislere göre amel edenler arasındaki ihtilaflar da hadisler arasındaki çelişkilerden kaynaklanmaktadır. Çünkü onlar, bu değişik görüşlerinde o çelişkili hadislere dayanmaktadırlar.[81]

c)-Ehl-i Beyt mektebinin âlimleri, Mutahhar Ehl-i Beyt İmâmlarını takip ederek, na'leyn, çorap, mest vb. gibi ayağa meshetmeğe mani olan herhangi bir şeye meshetmenin câiz olmadığında icmâ' etmişlerdir.[82]  İmâmiyye Şiasının Ehl-i Beyt'ten naklettikleri hadisler, Ehl-i Sünnet yoluyla, ayakkabıya meshetmenin câiz olduğuna dair nakledilen hadislerle açıkça tezat içerisindedir.[83]

Hadisler çeliştiğinde genel ve kesin kural şudur: Hadisler senet ve delalet yönünden eşit olduğunda Allah'ın Kitabı'na uygun olan hadisler, diğerlerinden öne geçirilir. Bu konuda Ehl-i Beyt yoluyla gelen hadisler, Allah'ın Kitabı'yla uyum içerisinde olmakla birlikte, diğer yollarla gelen hadisler, kesinlikle Resulullah'ın ağır emaneti, Kur'ân'ın eşi, ümmetin kurtuluş gemisi, hatta kapısı olan Ehl-i Beyt hadisleriyle eşit olamazlar.

d)-Eğer ayakkabıya meshetmekle ilgili hadisler doğru olsaydı, her zaman ve her yerde mütevâtir olarak naklolunması gerekirdi. Çünkü abdest, kadın-erkek her Müslümanın her gün ihtiyaç duyduğu bir ameldir; onunla ilgili hükümleri herkesin bilmesi kadar doğal bir şey olamaz. Eğer âyet-i kerimede söz konusu olan mesh, ayaklara değil de ayakkabıya mesh  olsaydı, Müslümanlar Peygamber'in zamanında ve ondan sonraki zamanlarda, özellikle bu amel sırf bir ibadet olduğundan dolayı,[84] onu mutlaka öğrenmiş olurlardı. Durum böyle olmadığına göre, bu tür hadislerin zayıf ve geçersiz olduğu açıkça görülüyor.

e)-Bu çeşit hadislerin doğru olduğunu farz etsek bile, Mâide Suresindeki abdest âyetiyle mensuh olması gerekir. Çünkü bu sure, en son nâzil olan suredir. Allah-u Teâlâ bu surede dinini kâmilleştirdiğini, nimetini tamamladığını ve bir din olarak İslam'a razı olduğunu bildirmiştir. Öyleyse ondaki farz ve haramlar, kıyamete dek farz ve haramdır. Ümm-ül Müminin Âişe de şu rivâyette buna değinmiştir: "Âişe, hac seferinde kendisini ziyaret eden Cübeyr bin Nüfeyr'e şöyle dedi: 'Ya Cübeyr, Mâide Suresini okuyor musun?' Cübeyr; 'Evet, okuyorum.' dedi. Bunun üzerine Âişe; 'Bil ki, Mâide Suresi en son nâzil olan suredir; onun helâlini helâl, haramını da haram bilin.' dedi."[85]

Ama Ehl-i Sünnet âlimleri, Mâide Suresi nâzil olduktan sonra, ayakkabıya meshetmenin hükmünün baki kaldığına inanarak Cerir'in rivâyetine temessük etmişlerdir. Rivâyet şöyledir: "Cerir idrar ettikten sonra abdest alıp ayakkabısına meshetti; 'Neden böyle yapıyorsun?' dediklerinde; 'Ben Resulullah'ın, kaza-i hacetten sonra abdest alıp ayakkabısına meshettiğini gördüm.' dedi."

Müslim, bu rivâyeti nakletmiş ve Ehl-i Sünnet âlimlerinin bu rivâyete şaşırdıklarını, ama Cerir'in, Mâide Suresi nâzil olduktan sonra iman ettiğini ve bundan dolayı da rivâyetinin yorumlanabileceğini bildirmiştir.[86]

Ama gerçek şu ki Cerir, Mâide Suresi inmeden önce iman etmiştir. Çünkü Cerir, Vedâ Haccı'nda Hz. Resulullah'ın huzurunda idi. El-İsabe kitabının Sahihayn'dan naklettiğine göre, Resulullah (s.a.a) o gün, konuşmasına başlamadan önce halkı susturması için ona görev vermiştir. Binaenaleyh, onun iman etmesi, Vedâ Haccı'ndan öncedir. Mâide Suresi'nin inişi ise kesinlikle Vedâ Haccı'ndan önce değildir.[87]

Tabarânî, Cerir'den (El-İsâbe'de onun hal tercümesinde olduğu gibi) şöyle nakletmiştir: "Resulullah (s.a.a) buyurdular ki: 'Kardeşiniz Necâşî öldü."

Necâşî'nin ölümü kesinlikle Hicretin onuncu yılı ve Mâide Suresi'nin inişinden öncedir.

Kastalânî, burada garip bir teşebbüste bulunmuştur. O, ayakkabıya meshetmek konusundan bahsederken şöyle demiştir: "Ayakkabıya meshetmek mensuh olmamıştır. Çünkü Hz. Peygamber'in son gazvesi olan Tebûk gazvesinde Peygamber'in, ayakkabısına meshettiğini Muğayre'nin hadisi açıkça bildirmektedir. Mâide Suresi ise Mureysî' gazvesinde nâzil olmuştur..."

Mureysî' gazvesi, Beni-l Mustalak gazvesinin aynısıdır. Bu gazve, Hicretin beşinci yılı, Şa'ban ayının ikisinde meydana gelmiştir. Buhârî'nin Ukbe'den naklettiğine göre ise Hicret'in dördüncü yılında, -Nevevî de "Ravza" kitabında bunu kabul etmiştir- bazılarına göre de Hicret'in altıncı yılında meydana gelmiştir. Oysa Mâide Suresi ve diğer birçok sureler o gazveden sonra nâzil olmuştur. Mureysî' gazvesinde nâzil olan, teyemmüm âyetidir; bu âyet de Nisâ Suresi'ndedir. Âyetin meali şöyledir:

"Eğer hasta veya yolculukta iseniz, ya da sizden biriniz ayak yolundan (hacet yerinden) gelmişse, yahut kadınlara dokunmuş da su bulamamışsanız, bu durumda, temiz bir toprakla teyemmüm edin; yüzlerinize ve ellerinize sürün. Şüphesiz, Allah bağışlayandır, esirgeyendir."[88]

Bu hususta Âişe'den rivâyet vardır. Vahidî, Esbâb-un Nüzul adlı kitabında bu rivâyeti nakletmiştir. O kitaba Mürâcaat etmekle, Kastalanî'nin, gerçekten teyemmüm âyetiyle abdest âyetini karıştırdığını göreceksiniz. Üstelik bizler, Muğîre ve Cerir gibi kimselerin rivâyetlerini delil kabul etmiyoruz. İleride, Muğîre ve Cerir gibileri hakkındaki şüphemize sebep olan şeylere vâkıf olacaksınız.

f)-İlmî yönü itibarıyla Ehl-i Sünnet nezdinde büyük bir makamı olan Ümm-ül Müminin Âişe, ayakkabıya meshetmeyi şiddetle reddetmektedir. Ümmetin bilgini, Kitap ve Sünnet'in heybesi olan İbn-i Abbâs da ayakkabıya meshetmeye karşı çıkmıştır.

Âişe ve İbn-i Abbâs, ayağa meshetmeyi inkâr edenlere karşı bir kızgın kimsenin saldırışı gibi saldırarak ayakkabıya meshetmeyi sert bir şekilde reddetmişlerdir. Âişe'nin bu husustaki şu sözüne bir göz atalım: "Ayakkabılarıma meshetmektense, ayaklarımın kesilmesi bana daha sevimlidir."

İbn-i Abbâs da bu hususta şöyle diyor: "Eşeğin derisine meshetmek, benim için ayakkabılara meshetmekten daha sevimlidir."[89]

Acaba bu çeşit inkâra rağmen, yine de o hadislerin itibarı kalır mı?! Hayır; kesinlikle kalmaz. Bunlar, özellikle Ümm-ül Mu'minin Âişe'nin saygınlığının korunmasıyla asla bağdaşmaz. Bu şahsiyetlerin, ayakkabıya meshetme hakkındaki bu çeşit sözlerine rağmen, geçen bunca asır ve zamandan sonra ayakkabıya meshetmekle ilgili hadislere yine de güvenmek mümkün müdür acaba?!

Kim, taassuptan uzak bir şekilde, Resulullah'ın (s.a.a) vâsîleri olan Ehl-i Beyt İmâmlarının ve Resulullah'ın (s.a.a) eşi ve amcası oğlunun ayakkabıya meshetmeyi reddetme hususundaki sözlerine bakacak olursa, ayakkabıya meshetmekle ilgili hadisler hususunda şekk etmekten başka çaresi kalmayacaktır. Ve bunca muhalefete rağmen, "Bu çeşit hadisler, mütevâtirdir." şeklindeki sözün de çok saçma bir söz olduğunu anlamış olacaktır. Acaba bir hadisin tevâtür haddine ulaşıp da bunca tanınmış ve sâdık kimselerin ondan habersiz kalmaları veya habersizmiş gibi görünmeleri mümkün müdür?!

Eğer bu çeşit hadisler mütevâtir olarak naklolunsaydı, Abdullah bin Ömer,[90] İmâm Mâlik -ondan naklettiği bir rivâyette-[91] ve onların dışında diğer seçkin ve mümin şahsiyetler, onları inkâr ve reddetmezlerdi.

En mantıksız ve saçma söz de; "Ben ayakkabısına meshetmeyenin kâfir olacağından korkuyorum." diyen kimsenin sözüdür.[92]

Oysa ayakkabıya meshetmek, ne usul-ü dindendir, ne füru-u dinden, ne de ümmetin icmâıyla Kitap ve Sünnet'in farz kıldığı şeylerdendir. O, ancak bazı Müslümanların yanında sırf bir ruhsattır. O halde, abdest âyetinin farz kıldığı şeye amel ederek onu (ayakkabıya meshetmeyi) terk edenlerin suçu nedir?! Şüphesiz, bütün kıble ehli, abdest âyetinin iktiza ettiği emre uyarak yapılan amelin doğru ve ona göre kılınan namazın geçerli olduğuna icmâ ve ittifak etmişlerdir. Ama ayakkabıya meshetmek böyle değildir. Çünkü abdestte ayakkabıya meshetmek ve o abdestle namaz kılmak, bazı Müslümanlarca doğru, diğer bazı Müslümanlara göre ise bâtıldır. Her halükârda bu mesele üzerinde Müslümanların ittifakı yoktur. Durum bu iken, acaba ihtiyata göre amel eden kimsenin küfre düşmesinden mi korkulmalıdır?!

Ayakkabıya meshetmeyi câiz bilmeyen Hz. Ali, İbn-i Abbâs ve diğer Ehl-i Beyt İmâmları hakkında bu kimselerin görüşü nedir acaba?![93]

Meshedilecek yerin sınırına gelince; bu hususta da çeşitli görüşler vardır. Bazıları, mestin üst kısmına meshetmeyi farz, alt kısmına meshetmeyi ise müstehap;[94] bazıları sadece üstünün meshedilmesini farz, altının meshedilmesinin ise ne farz ne de müstehap;[95] bazıları da alt ve üstünün meshedilmesini farz-ı tahyiri [96] bilmişlerdir.

Meshedilecek yerin çeşidine gelince, ayakkabıya meshetmeyi câiz bilenler, çoraba meshetme konusunda ihtilaf etmişlerdir. Bazıları onu câiz bilip bazıları ise câiz bilmemişlerdir.[97]

Mestin sıfatına gelince, yırtık ayakkabıya meshetmek hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bazıları, yırtık ayakkabıya, 'mest' denildiği sürece, yırtığı çok olsa bile meshedilmesini câiz görmüşlerdir.[98] Bazıları, mestin ön tarafı yırtık olursa, bu yırtık az olsa bile, ona meshedilmesini câiz görmemişlerdir.[99]  Bazıları da, mestin yırtığı az olduğu takdirde ona meshetmeyi câiz bilmişlerdir.[100]

Meshin zamanına gelince; bunda da görüş ihtilafı vardır. Bazıları, onun belli bir zamanla sınırlanmadığını ve ayakkabıyı çıkarmadıkça veya cünüp olmadıkça ona meshetmenin sakıncası olmadığını söylemişlerdir.[101] Bazıları da, ona meshetmenin, yolcu olan kimse için sınırlandığını söylemişlerdir.[102]  Ayakkabının şartına gelince; giyildiği zaman mest temiz olmalıdır. Ehl-i Sünnet âlimlerinin çoğu bunu şart bilmiştir. Ama Mâlik bunu şart bilmemektedir.[103]

"Bir kimse ayağını yıkayıp da ayakkabıyı giyer ve sonra abdestini tamamlarsa, onun o yıkaması yeterli mi, yoksa mestin üzerine meshetmesi mi gerekir?" Bu meselede de iki görüş vardır.[104]

Mestin ayaktan çıkarılınca abdestin bozulup bozulmayacağına gelince; bazıları, ayakkabıyı ayaktan çıkarmanın abdesti bozduğunu söylemişlerdir.[105] Ama bazıları, bir hades yapmadıkça, ayakkabıyı çıkarmakla abdestin bozulmadığını ve ayağını yıkamasının gerekli olmadığını söylemişlerdir. Bazıları, ayakkabıyı çıkarmakla abdestin bozulmayacağını vurgulamıştır.[106] Bazıları da, ayakkabıyı çıkardıktan sonra ayağını yıkarsa, abdestinin baki kalacağını, ama ayağını yıkamaksızın namaz kılarsa, ayağını yıkadıktan sonra namazı iade etmesinin gerekli olduğunu söylemişlerdir.

Ehl-i Sünnet arasında, ayakkabıya meshetmekle ilgili birbirinden farklı çeşitli görüş ve bahisler vardır. Ama onları teferruatıyla zikretmeyi gerekli görmüyoruz.

 

SARIĞA MESHETME

 

Caferi Şiası âlimleri, sarığa meshetmeyi de câiz bilmemektedirler. Şâfiî, Ebu Hanife ve Mâlik'in de görüşü böyledir. Ama Ahmed bin Hanbel, Ebu Sevr, Kâsım bin Selam, Evzâî, Sevrî[107] ve diğer bir grup kimseler, ayakkabıya kıyas ederek sarığa meshetmeyi câiz bilmişlerdir. Bu hususta Muğîre bin Şu'be'nin şu rivâyetini delil olarak göstermişlerdir: "Resulullah (s.a.a), nasiyesine (alnının üst kısmına) ve emâmesine (sarığına) meshetti." Bu rivâyet, aynı tarikle diğer rivâyetlerde "Resulullah imâmesine meshetti." diye geçmiştir.

Bu konuda Allah Teâlâ'nın "Başınıza meshedin" diye emrettiği Kitabı ve Resulünün, de "Nasiyesine (alnının üst kısmına) meshetti" diye nakledilen Sünneti bizim için yeterlidir. Yâni, sarığa meshetmenin câiz olmadığı kesindir; fazla açıklamada bulunmaya da gerek yoktur. Menkul ve muhassal icmalar da, bunu te'yit etmektedir. Ayakkabıya kıyas etmekle istidlalde bulunmaları da doğru değildir. Çünkü Allah'ın dini kıyasla elde edilemez. Üstelik, ayakkabıya meshetmek de, önceki bölümde gördüğünüz gibi câiz değildir.

Muğîre'nin hadisine gelince; Müslim'in onu nakletmesine rağmen o hadis bizce zayıf ve batıldır. Ebu Amr b. Abdulbir de; "O hadis, zayıf ve ma'lul bir hadistir." demiştir.[108]

 Ebu Hanife, Şâfiî ve Mâlik'in bu hadise itina etmemeleri, o hadisin onların yanında zayıf olduğundan dolayı da olabilir.

Muğîre; hilekâr, aldatıcı, sahtekâr, büyük günahlar işleyen, şehvetlere dalan bir kimse idi; sevdiği Ehl-i Beyt düşmanları ve sevmediği Allah ve Peygamber dostları hakkında hiçbir sınır tanımazdı.

Muğîre, Benî Mâlik kabilesinden canını korumak için İslam'ı kabul etmiştir. Macera şöyledir: Muğîre, kendi kabilelerinin büyükleriyle birlikte İskenderiye şehrinde Mukavkas'ın yanına vardılar. Kabile reisleri, Muğîre hariç, padişahtan hediyeler aldılar. Muğîre'nin bu hediyelere olan ihtirası ve tamahı, onu, onlar hakkında hile yapmaya sürükledi. Bundan dolayı onları şarap içme ziyafetine davet etti. Onlar da onun davetini kabul edip ziyafetine katıldılar. Muğîre, onlara o kadar şarap içirdi ki, sarhoş olup şuurlarını kaybettiler. Bu halde onlara saldırıp hepsini kılıçtan geçirerek bütün mallarına sahip oldu. Benî Mâlik kabilesinin korkusundan, İslâm'dan başka sığınak bulamayınca, Me'dine'ye gelip Peygamber'in (s.a.a) huzuruna vardı ve Müslüman olmak istediğini söyledi. Peygamber-i Ekrem de (s.a.a), mümin ve münafık hakkındaki cari Sünneti üzere onun Müslümanlığını kabul etti. Muğîre, Benî Mâlik'in mallarını Resulullah (s.a.a)’e takdim ettiğinde, muhariplerin mallarını almaya hakkı olmasına rağmen, hile yoluyla[109] elde edildiğinden dolayı, Resulullah (s.a.a) onu kabul etmekten sakındı. İşte bu, onun bid'at gösterecek Müslümanlığından ibarettir. Sahabenin büyüklerinden olan Ebu Bekre ve arkadaşları, Hicretin on yedinci yılında vaki olan bir olay hakkında, onun aleyhine şer'î haddi gerektiren bir tanıklıkta bulundular.[110] Öyleyse böyle bir ferdin hadisiyle, Kur'ân'a nasıl muhalefet edilebilir?!

 

1-Acaba Başa Meshetmenin Bir Haddi Var Mıdır?

 

İmâmiyye âlimlerinin görüşüne göre, başa meshetmede mesheden el ve meshedilen baş için bir had ve sınır yoktur; en az miktarla bile olsa örfen "meshedildi" denilmesi yeterlidir.[111] Bu konuda Şâfiî'nin görüşü de budur. Ama İmâm Mâlik, İmâm Ahmed ve bir grup diğer âlimler başın her tarafının meshedilmesini farz biliyorlar. İmâm Ebu Hanife ise başın dörtte birinin, dört parmakla meshedilmesini farz, ondan azının yeterli olmadığı görüşündedir.

Bizim delilimiz, Allah Teâlâ'nın; "Başınıza meshedin" buyurduğu âyettir. Çünkü burada amaç, "başa meshedildi" denilmesidir. Bu ise başın hepsine veya dörtte birine, veyahut bir parmak miktarınca bir cüz'üne meshetmekle de gerçekleşmiş olabilir. "Belli miktarda meshedilmelidir" diyenlerin hiçbir delili yoktur. Eğer başın tamamının meshedilmesi kastedilmiş olsaydı, Allah Teâlâ; "feğsilu vücuhekum" buyurduğu gibi, "vemsehu ruusekum" buyurmuş olurdu. Eğer başın belli bir miktarının meshedilmesi kastedilmiş olsaydı, elleri yıkama konusunda "dirseklere kadar" veya ayakları meshetmede "mafsala kadar" buyurulduğu gibi, burada da bir sınır belirlenirdi.[112]

 

2-Acaba Başı Yıkamak, Meshin Yerine Geçer Mi?

 

Dört mezhep âlimleri, abdestte başı yıkamanın meshin yerine geçeceği hususunda ittifak etmişlerdir. Fakat bunun mekruh olup olmamasında ihtilafa düşmüşlerdir. Şâfiîler, yıkamanın mekruh olmadığını, fakat meshetmenin daha iyi olduğunu söylemişlerdir. Hanbelîler ise, elin başa çekilmesi şartıyla başı yıkamanın meshin yerine geçmesini câiz bilmişlerdir.

Ama İmâmiyye, başı yıkamanın meshin yerine geçemeyeceği ve bunun Allah'ın emri ve Peygamber'in Sünnet'ine aykırı olduğu konusunda icma etmişlerdir. Başı meshetmek yerine yıkamak, ibadette kendinden kanun çıkarmaktır.

BİR İHTİLAFLI MESELE

 

Kulakları Meshetmek:

 

İmâmiyye, Pâk Ehl-i Beyt İmâmlarına uyarak, kulakları meshetmenin abdestte kesinlikle bir ilgisi olmadığına icma etmiştir. Çünkü Kitap, Sünnet ve icmadan onun hakkında hiçbir delil yoktur. Hatta Kur'ân açıkça, abdestin iki yıkayış (yüz ve elleri yıkamak) ve iki mesh (baş ve ayaklara meshetmek) olduğunu vurgulamaktadır.

Hanbelîler, kulağa ve kulağın deliğine meshetmeyi farz bilmişlerdir. İbn-i Rüşd, bu görüşü Ebu Hanife ve ashabından nakletmektedir.[113]

 

Şâfiî ve Mâlik, kulağa meshetmeyi müstahap bilmişlerdir. Fakat kulağa meshederken, eli yeniden suya dokundurup dokundurmama hususunda ihtilaf etmişlerdir. Pek az bir grup, kulakların yüzle beraber yıkanmasını söylemişlerdir. Diğer bir grup da, kulakların deliği başla beraber meshedilir, dışarıları ise yüzle yıkanır demişlerdir.

Bunlar, zayıf bir hadisle ihticaç etmişlerdir. Bu hadis, bizim yanımızda sabit olmamıştır. Müslim ve Buhârî gibi âlimler de bu hadisi önemsememişlerdir. Bu hadisi, zayıf olmasına rağmen muteber bilenler, onun zaafının, aralarındaki amelî şöhretle giderildiği kanısındadırlar.

Ama Peygamber'in Ehl-i Beyt'inden olan hidâyet İmâmları, bu çeşit hadislere önem vermemişlerdir. Şu açıktır ki, ev sahibi, evde olanı başkalarından daha iyi bilmektedir. Bize, Peygamber'in iki büyük emaneti olan Kur'ân ve Ehl-i Beyt yeterlidir.[114]

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


 

1-Sekaleyn (iki değerli emanet) hadisi olarak meşhur olan ve sadece Ehl-i Sünnet kaynaklarında, Sahih-i Müslim de başta olmak üzere takriben 39 senetle nakledilen bu hadis, hadis alimleri tarafından "mütevâtir olarak kabul edilmektedir. Ehl-i Sünnet'in önemli hadisçilerinden İbn-i Hacer, tek başına bu hadisi 27 senetle nakletmiştir. Ehl-i Beyt kanalıyla ise 82 senetle nakledilmiştir.

2-Bu hadisi nakleden Ehl-i Sünnet kaynaklarından bazıları şunlardır: Müstedrek-üs Sahihayn (Hâkim Nişâbûrî), C.3, S.163, Hadis: 4720, C.2, S.343, Câmi-üs Sağir (Suyûtî), C.2, S.533, Hadis: 8162, Ferâid-üs Simtayn (Hamevî), C.2, S.246, Hadis: 519, Yenâbi-ül Meveddet (Kundûzî), C.1, S.94, Hadis: 5.

3-Bu hadisin nakledildiği bazı Sünnî kaynaklar şunlardır: Mecme-üz Zevâid, C.9, S.172, İs'âf-ür Râğibin, S.114, Reşfet-üs Sâdî, S.91, Eş-Şeref-ül Müebbed, S.31.

4-Bu konuda tefsir kitaplarına, örneğin Ehl-i Sünnet'in en meşhur ve en geniş tefsirlerinden biri olan Fahrettin Râzî'nin Tefsir-i Kebir'ine ve Tefsir-i Taberî, abdest âyetinin tefsiri bölümüne bakabilirsiniz. 

5-Bu konuda muteber sayılan temel Nahiv kaynaklarına, örneğin mezhep olarak da Sünnî olan "İbn-i Hişâm"ın Nahiv ilminde yazdığı en eski ve meşhur kaynaklardan birisi olan "Muğn-il Lebib" kitabının dördüncü bâbına bakabilirsiniz. Bu kitapta atfı üç kısma ayırarak, bunlardan birisinin de mahalle atıf olduğunu kaydetmekte ve şu örneği vermektedir: "Leyse Zeydun bi-kâimin ve-lâ  kâiden." Bu örnekte "Kâiden" kelimesi, "Bi-kâimin" kelimesinin mahalline atfedilmiştir. 

6-İbn-i Hazm'ın bu sözü için bakın: El-İhkâm-u Fî Usûl-il Ahkâm, C.1, S.510, (Dâr-ül Cil Yayınevi, Beyrut, 1407 Hicrî Kamerî). 

7-Kenz-ül Ummâl, C.6, S.429, Hadis: 26822.  Söz konusu hadis bu kitapta şu kaynaklardan nakledilmiştir: Sünen-i İbn-i Ebî Şeybe, Müsned-i Ahmed b. Hanbel, Târih-i Buhârî, Müsned-ül Adenî,  Misbâh-üs Sünne (Bağavî), Müsned-i Bâverdî, El-Mu'cem-ül Kebir (Tabarânî), Câmi-u Ebî Nuaym.

8-El-İsâbe (Dâr-ül Fikr Yayınevi), C.1, S.185.

9-El-Müsannaf (Dâr-üt Tâc Yayınevi), C.1, S.16.

10-Tehzib-üt Tehzib (Dâr-ül Fikr Yayınevi), C.8, S.105, C.11, S.227.

11-El-Müsannaf, C. 1, S. 16, Müsned-i Ahmed b. Hanbel, C.1, S.337; aynı hadis Heysemî'nin Mecme-üz Zevâid kitabında da nakledilmiştir. 

12-Hadisin senedinde yer alan Muhammed b. Bişr, Said b. Ebî Urube, Katâde, Mûslim b. Yesâr ve Hamran'ın hakkındaki söz konusu âlimlerin tezkiyesi için sırasıyla Zehebî'nin "Siyer-u A'lâm-in Nûbelâ kitabının (Müesseset-ür Rısâle baskısı) şu yerlerine bakabilirisiniz: C.9, S.265, C.6, S.413, C.5, S.269, C.4., S.510, C.4, S.182.

13-Câmî-ül Beyân  (Dâr-ül Ma'rife Yayınevi), C.5, S.86.

14-Bu konuda sırasıyla Takrib-üt Tehzib kitabının şu  yerlerine bakılabilir: C.11, S.54, C.2, S.378, C.2, S.23.

15-Müsned-i Ahmed b. Hanbel (Dâr-üs Sâdır Yayınevi), C.1, S.158.

16-Tehzib-ül Kemâl (Müzzî) (Müesseset-ür Risâle Yayınevi), C.2, S.904, C.4, S.540, Tehzib-üt Tehzib, C.10, S.278, C.6, S.377.

17-Müsned-i Ahmed b. Hanbel, C.1, S.95.

18-Siyer-u A'lâm-in Nübelâ, C.9, S.140, C.5, S.392, Takrib-üt Tehzib, C.1, S.331, C.6, S.113.

19-El-Müstedrek-u Ala-s Sahihayn (Hâkim Nişâburî), C.1, S.241. Aynı yerde benzer muhtevayı içeren birkaç hadis daha nakledilmiştir ki isteyenler oraya mürâcaat edebilirler.

20-Müsned-i Ahmed b. Hanbel, C.5, S.342.

21-Siyer-u A'lam-in Nübelâ, C.9, S.98, C.4, S.372 ve 45.

22-Üsd-ül Gâbe (Dâr-üş Şa'b Yayınevi), C.6, S.46.

23-Ed-Dürr-ül Mensur Tefsiri (Suyutî), C.3, âyetin tefsiri bölümü.

24-Bu hadislerin kaynakları için 1.ve 2. numaralı dipnotlara bakın.

25-El-Kâfî (Kuleynî), C.3, S.8-9, Vesâil-üş Şia (Âmilî), C.1, S.272. Bu konuda Ehl-i Beyt'ten nakledilen diğer hadisler için bu iki kaynağın dışında şu kaynaklara da bakabilirsiniz: Et-Tehzib (Tusî), C.1, S.63-92, El-İstibsâr (Tusî), C.1, S.64, İlel-üş Şerâyi' (Saduk), S.289. 

26-El-Muğnî (Âlem-ül Kütüp Yayınevi-Beyrut), C.1, S.132, Müsned-i Ahmed, C.6, S.358, Sünen-i Dârekutnî, C.1, S.95, Sünen-i Beyhakî, C.1, S.72.

27-Sünen-i İbn-i Mâce, C.1, S.156, Hadis: 458, El-Musannaf (İbn-i Ebî Şeybe), C.1, S.32, Hadis: 14, Ed-Dürr-ül Mensur Tefsiri (Suyutî), C.2, S.262.

28-Tefsir-i Taberî, C.6, S.82, Tefsir-i İbn-i Kesir, C.2, S.44, El-Muğnî, C.1, S.132

29-Ed-Dürr-ül Mensur, C.2, S.262, El-Câmi-u Li-Ahkâm-il Kur'ân (Kurtubî), C.6, S.92, Tefsir-i İbn-i Kesir, C.C.2S.44, Tefsir-ül Hâzin, C.,1 S.435.

30-Şerh-u Maân-il Ahbâr, C.1, S.35, El-Musannaf (Abdurrazzâk), C.1, S.21, El-Musannaf (İbn-i Ebî Şeybe), C.1, S.31.

31-El-Musannaf (Abdurrazzâk), C.1, S.18, Ahkâm-ül Kur'ân (Cessâs), C.2,S.345, El-Musannaf (İbn-i Ebî Şeybe), C.1, S.30, Tefsir-i Taberî, C.6, S.82.

32-El-Musannaf (Abdurrezzâk), C.1, S.18, Tefsir-i Taberî, C.6, S.82 Tefsir-i Kurtubî, C.6, S.92 Tefsir-i Kebir (Fahr-i Râzî), C.11, S.161, Ahkâm-ül Kur'ân (Cessâs), C.2, S.345, El-Fakih-u Vel-Mütefakkıh (Hatip),C.1, S.76.

33-Tabakât (İbn-i Sa'd), C.6, S.275.

34-Ed-Dürr-ül Mensur, C.2, S.262, El-Musannaf (İbn-i Ebî Şeybe), C.1, S.30, Tefsir-i Taberi, C.6, 82-83, El-Musannaf (Abdurrezzâk), C.1, S.19.

35-Tefsir-i Taberî, C.6, S.82.

36-Tefsir-i Taberî, C.6, S.82.

37-Tefsir-i Taberî, C.6, S.82.

38-Tefsir-i Taberî, C.6, S.83.

39-Tefsir-i Taberî, C.6, S.83.

40-Tefsir-i Taberî, C.6, S.83.

41-Daha önce naklettiğimiz 8. Hadis ve kaynaklarına mürâcaât edin.

42-Daha önce naklettiğimiz 1. Hadis ve kaynaklarına mürâcaât edin.

43-Daha önce naklettiğimiz 5. Hadis ve kaynaklarına mürâcaât edin.

44-Daha önce naklettiğimiz 6. Hadis ve kaynaklarına mürâcaât edin.

45-Tefsir-i Kebir (İmâm Fahr-i Râzî), C.11, S.161.

46-Mesâil-ün Nâsıriyyât (Seyyid Murtazâ), S.120.

47-Sahih-i Buhârî, C.1, S.42, (Abdest Kitabı, Ayakları Yıkama Bâbı). Bu hadis, Amr, Âişe ve Ebu Hureyre'nin rivâyetinde geçmiş, Buhârî ve Müslim'in şartına göre de sahihtir.

48-Sünen-i İbn-i Mâce, C.1, S.170 (Ayakların Yıkanması Bâbı).

49-Mizân-ül İ'tidâl (Zehebî), C.4, S.519.

50-Zehebi, "Mizan"ının Künye babında, (C.4, S.489) sadece Ebu İshâk'ın Ebu Hayye'den, "Ali (a.s) abdestte başını meshetti ve ayaklarını mafsala kadar üç defa yıkadı" diye naklettiğini zikretmektedir.

51-Mizan-ul İ'tidal ve diğer teracim kitaplarında, Ebu İshak'ın ismi, Amr bin Abdullah-i Sebîî diye zikredilmiştir. Bu söz, onun hal tercemesinde mezkurdur.

52-Zehebi, Mizan-ul İ'tidal'da bunu açıklamıştır.

53-Hatta Ahmet bin Hanbel şöyle demiştir: "Züheyr bin Muaviye'nin, Ebu İshak'ın ömrünün sonlarında ondan naklettiği hadisler zayıftır, onun dışındaki şeyhlerinden naklettiği hadisler sağlamdır." Ebu Zer'a da şöyle demiştir: "Züheyr bin Muaviye sıkadır; sadece sorunu şudur ki, Ebu İshak’ın hafızası karıştıktan sonra ondan hadis nakletmiştir. Zehebî, Ahmed ve Ebu Zer'a'dan bu sözleri naklettikten sonra şöyle diyor: "Ebu İshak'ın hadisleri, kendi şahsından dolayı zayıftır, ondan (Züheyr bin Muaviye'den) dolayı değil."

54-El-Câmi-u Li-Ahkâm-il Kur'ân, C.6, S.31.

55-El-Burhân Fî Ulûm-il Kur'ân, C.1, S.194.

56-Kenz-ül Ummâl, C.1, S.179, Hadis: 907.

57-Ehl-i Beyt İmâmları, ayakların meshedilmesinin farz olmasında icmâ' etmişlerdir. Bu konuda, Vesâil-üş Şia ve diğer fıkıh ve hadis kitaplarına bakabilirsiniz.

58-Kenz-ül Ummâl, C.5, hadis: 2213.

59-Kenz-ül Ummâl, C.5, hadis: 221. Şia’nın büyük şahsiyetlerinden olan Bahr-ul Ulum, Fıkhî Menzumes'inde (Dürret'ün Necef) şöyle der:

İnne'l-vudue gasletâni indenâ

Ve meshatâni ve'l-Kitâbu meenâ

Fel-ğaslu lil-vechi ve lil-yedeyni

Vel-meshu lir-re'si ve lir-ricleyni

"Abdset bizim yanımızda iki yıkayış ve iki meshediştir; Kur'ân da bizim görüşümüzü teyit etmektedir. İki yıkayış yüz ve kollardır, iki mesh de baş ve ayaklardır."

60-Sünen-i İbn-i Mâce, C.1, S.156, Hadis: 458.

61-Bundan dolayı, ziraat vb. işlerde yalın ayak çalışan Caferî mezhebine bağlı işçi ve çiftçiler, abdest almak isterken önce ayaklarını yıkayıp temizlerler. Daha sonra yüz ve kollarını yıkayıp kuru ve temiz ayaklarının üzerini elin ıslaklığıyla meshederler.

62-Şeyh Saduk, sahih senedle A'yen'in oğullarından naklettiği hadiste onlar İmâm'a: Ka'beyn neresidir? diye sorduklarında, İmâm (a.s) bacakla ayağın arasındaki mafsala işaret ederek işte burasıdır buyurmuştur.

63-Şeyh Saduk, İmâm Muhammed Bâkır'dan şöyle rivâyet etmiştir: İmâm Bâkır (a.s), Hz. Resulullah'ın nasıl abdest aldığını naklederken, "Başının ön kısmını ve ayaklarının üstünü bacağın mafsalına dek meshediyorlardı." buyurdu.

64-Bazıları ayakların ayağın üzerindeki kabarmış kemiğe k'ab demişlerdir. Ama ayakla bacağın arasınaki mafsalın k'ab olması, daha güçlü ve ihtiyata daha uygundur.

65-Lugat sözlükleri, bunu açıkça bildirmektedir. İsteyen, sözlüklere bakabilir.

66-Muhammed bin Hasan eş-Şeybânî ve Esmaî; "Abdest âyetindeki "ka'b" bacağın alt kısmındaki yuvarlak kemikten ibarettir" diyorlar. Asmaî şunu da sözüne ekliyor: "Ayağın iki tarafında bulunan çıkıntılı kemiğe Araplar "mincemeyn" diyorlar."

Fahr-i Râzî, bunların görüşünün, İmâmiyye'nin görüşü olduğunu zannetmiş ve onların reddinde şöyle demiştir: "Eğer ayetteki "Ka'b" bacağın alt kısmındaki yuvarlak kemik olursa, bu gizli bir şeydir, onu ancak cerrahlar bilebilir. Ama ayağın iki tarafındaki iki çıkıntı herkes için malumdur. Şer'î hükmün mevzusu ise açık olmalıdır, gizli değil."

Cevap: Fahr-i Râzî, İmamiyye’nin mafsala dek ayaklarını meshettğini gördüğünden, Şeybânî ve Esmaî'nin görüşünü İmamiyy'enin (Caferî Mezhebi'nin) görüşü olarak zannetmiştir. Ama "Ka'b" kelimesinin İmamiyye'nin yanında, herkes için malum olan mafsalın kendisi olduğunu anlayamamıştır.

67-Feğsilu'nun "Ercülekum"un amili olması kesinlikle caiz değildir. Çünkü o zaman "Ercülekum"un, "Vucuhekum"un yerine atfedilmesi gerekir. Bu da lügat alimlerinin ittifakıyla doğru değildir. Çünkü atifle matufun arasında bir cümlenin fasıla olması dil kuralları yönünden caiz değildir.

68-Önceden açıkladığımız gibi, "Ercülekum"un birden fazla amili olamaz; o âmil de "Vemsehu"dur.

69-Tefsir-i Kebir, C.3, S.370, (Mâide suresindeki abdest âyetiyle ilgili bahis).

70-Ğunyet-ül Mütemelli-il Kebir (Şeyh İbrahim Halebî), S.16.

71-Şerh-i Sünen-i İbn-i Mâce, C.1, S.88, (Gasl'ül-Kadameyn konusu). Fahr-i Râzi, Halebî ve Sindî'nin sözünü te'yid ve tasrih eden bilginler oldukça çoktur.

72-Gördüğünüz gibi mezhebini Kur'an'dan istinbat edeceğine, Kur'an'ı kendi isteği doğrultusunda yorumlayıp mezhebine tatbik ediyor!

73-El-İtkân (Emir Yanınevi), C.2, S.313.

74-El-Muhallâ, C.2, S.56.

75-El-İhkâm Fî Usul-il Ahkâm, C.1, S.510.

76-Tefsir-ül Kur'ân-il Azim (İbn-i Kesir), C.2, S.45.  Şia hakkında bu ağır ithamda bulunan İbn-i Kesir, bu sözlerinden sadece birkaç satır sonra, ayakların mesh edilmesi görüşünde olan en az on sahabîden bahsetmektedir!!

77-Hâşiyet-üş Şehâb Ale-l Beyzâvî (Şehâb-ül Hafâcî), C.3,S.221.

82-İbn-i Rüşd, "Bidâyet'-uül- Müçtehid ve Nihâye--üul  Muktesid", C.1, S.14’de buna değinmiştir.

83-Bu icmayı, Fahr-i Râzî Tefsir-i Kebir'inde, c.3, s.371'de nakletmiştir, C.3, S.371'de.

84-Tefsir-i Kebir, C.3,. S.371, Kenz-ül Ummâl, (Muttakî Hindî), C1, S.179, Hadis: 907.

85-İbn-i Rüşd, Bidâyt-ül Müçtehid ve Nihâyet-ül Muktesid, C.1, S.15’de Bidayesi'in birinci cildinin sayfa on beşinde, meshin yerini belirlemede onların ihtilafını zikretmektedir. İbn-i Rüşd şöyle diyor: "Onların bu ihtilaflarının sebebi, bu konudaki çelişkili hadislerdir." Yine sayfa 16'da da bu sözünü tekrar vurgulamaktadır. Sözünün devamında, bu konuda üç çeşit hadisin var olduğunu vurgulayarak dır diyor, sonra onları zikrediyor ve şu şekilde sınıflandırıyor: "Birinci sınıftaki hadisler, ayakkabıya mesh etmenin, yolcu misafir için üç gece üç gündüz, yolcu misafir olmayan içinse bir gece, bir gündüz câizcaiz olduğunu açıkça belirtmekteler. İkinci sınıftaki hadisler ise, ayakkabıya meshetmenink,   bir ruhsat olduğuna ve süre açısından yolcu tır; misafir olan veya misafir olmayan kimse için ise vakit açısından hiçbir sınır olmadığına delalet etmekteleryoktur diyorlar. Üçüncü sınıftaki hadisler ise, önceki iki sınıfa ait hadislerle muhalefet etmektedir..." Bu mesele hakkında fazla bilgi edinmek isteyenler, ""El- Fıkh-u Ale-l a Mezahib--iul l Erbaa"" kitabına Mürâcaat edebilirler. Bu kitap,ı Melik Fuad el--ul Evvel'in emriyle, Mısır Eevkafı Bakanlığı tarafından basılıp yayınlanmıştır.

86-Şia'nın bir çok büyük âlimleri, bu icmâyı nakletmiştir. Örneğin; Seyyid Ali Tabâtabâî, "El-Burhân-ül -i kKaatı'" adlı tefsirinde kitabında Ehl-i Beyt'in icmâsını nakletmiştir. İmâmiyye âlimleri, daima usul-üu din ve füru-u dinde bu güne dek Ehl-i Beyt İmâmlarının mezhebine göre amel ederek Allah'a kulluk sunmaya daha yakın olmaya çalışmışlardır. Binaenaleyh, İmâmiyye âlimleri, Ehl-i Beyt'in fıkıh, hadis ve sırlarını herkesten daha iyi bilirler.

87-İmâmiyye’nin Ehl-i Sünnet'in bu konudaki hadisiyle çelişen hadisleri oldukça çoktur. Hatta İmâm Seyyid Ali Tabatabaî, "El-"Burhan-ül Kaa'da" kitabında bu konudaki hadislerin tevâtür haddine ulaştığını e eriştiğini vurgulamıştır.

88-Ama Ebu Hanife, abdesti, vacib-i tevessülîü biliyor. Yâani, necis bir elbisenin yıkanmasında olduğu gibi, abdestin onu Allah'a yakınlaşma niyetiyle alınmasını şart bağlı bilmiyor.

89-El-Müstedrek-u Ala-s Sahihayn (Hâkim Nişâburî), C.2, S.311. Mâide Suresinin Tefsiri Bölümü.

90-Nevbevî, bu söze ta'likinde şöyle diyor: "Allah-u Teâlâ Mâide Ssuresinde '"Yüzünüzü ve ellerinizi dirseklerle yıkayın;, başınızaı meshedin ve ayaklarınızaı da'" buyurmuştur. Eğer Cerir, Mâide Ssuresi nâzil olmadan önce iman getirtmiş olursa, onun hadisi Mâide'deki abdest âyetiyle mensuh olur;, aksi takdirde onun hadisiyle amel etmek mümkündür."

Onun Mâide suresi indikten sonra iman etmesi nereden bize malumdur. Oysa ki Bbiz, metinde onun Mâide sSuuresi inmeden önce iman ettiğini nin, onun imanında sonra nazil olduğunu açıklayacağız.

91-Bu konuda Buhârî'nin dediği şu söz sizin için yeterlidir: "Mâide Ssuresi'nden bazı âyetler,   Vedâ Haccı'nda, Arefe günü Resulullah devesine bindiği zaman O Hezrete nâzil olmuştur.

92-Nisa/43.

93-Fahr-i Râzî Tefsir-i KebirTefsir-i Fahrî Razî, C.3,. S.371, (Ayakkabıya meshetmekle ilgili bahiste).

94-Fahr-i Râzî'nin, Tefsir-i Kebir, Fahr-i Razî tefsirinin, C. 3, S. 372'de- nakline göre AÂtâ şöyle demiştir: "İbn-i Ömer ayakkabıya meshetmek hakkında daima halkla muhalefet ediyordu. Ama ölümünden önce bu meselede onlarlla uyum sağladı." İbn-i Ömer'in, Sa'dı ayakkabısınaı meshedince Sa'd'e ona karşı çıktığıması Ssahih-i Buhârî'de sabittir.

95-Bu iki rivâyeti, Fahr-i Râzî, Tefsir-i Kebir, C.3, tefsirinin üçüncü cildinde, sayfa S.372'de Mâlik'ten nakletdilmiştir. Fıkıh kitaplarında da nakledilmiştir.

96-Bu sözü diyenlerden biri de, Kerhî'dir. Kastalânî, "İrşâd'-uus- Sarî," -C.2,. S.4’de mezkur sözü ondan nakletmiştir.

97-Allâme Şerefuddin'in, Kkitap ve Sünnetle ayakkabıya meshetmenin câizcaiz olmadığını açık delillerle ispbatladığını gördük. Bence konumuza şunu da ilave edersek, inşaallah daha yararlı olacaktır: Evs bin Evs e'is- Sakafî;, "Resul-iü Ekrem'in (s.a.a), Tâif'te abdest alırlarken "nNa'leynlerinei ve ayaklarınaı meshettiler" diyor. Yine Nezzâl bin Sebure'den ve Ebu Zebyan'dan tahriç edilen hadislerde;, "Hz. Ali'nin, abdest aldıklarında, na'leynlerine ve ayaklarına meshettikleri, sonra na'leynlerini çıkarıp camiye girerek namaz kıldıkları" bildirilmektedir. Binaenaleyh, "na'leynlerinei meshettiler" meâlindeki hadisler de, "na'leynleri ayaklarında olduğu halde ayaklarınaı meshettiler" anlamındadır. Çünkü ayaklarınaı meshetmeyip yalnız ayakkabılarınaı meshetselerdi, ayakkabıya meshi câizcaiz bilenlerce, onları çıkarınca adbestin bozulması gereklidirdi. El Mukriyy-ul Malikî diye tanınan Şeyh Ahmed bin Muhammed -eil- Mağribî el-iyy-il Mâlikî'nin, "Feth'-ul- Makaal Ffi Vasf'in- Ni'al adlı kitabında " de tesbit ettiği gibi, Hz. Resul-iu Ekrem'in na'leynlerinin üstü açıktı; mübarek parmakları önden, sağ veya soldan iki, yahut üç boğuma mübarek parmakları takılırdı; ortaarda da, ayaklarının çıkmaması için bir tutanak olduğu da rivâyet edilmiştir. Anlaşılıyor ki Hz. Ali'nin de na'leynleri, o zamanda, oralarda âadet olduğu gibi, bu çeşitti, üstleri açıktı. Bu bakımdan, na'leynleri ayaklarında olduğu halde ayaklarına meshetmiştilerdir.; Bböyle olmasaydı, gerek bu, gerek diğer hadislerde yalnız na'leynler anılır, "ayakları0na" kaydı eklenmezdi. Bazı âlimler de, işte bu konuda yanılmışlardır.

98-Bu, Şâfiî'nin görüşüdür.

99-Bu görüş, Ebu Hanife, Süfyân-i Sevrî ve diğerlerinin görüşüdür.

100-Bu, Eşheb'in görüşüdür.reyidir.

101-Süfyân-i Sevrî, Ebu Yusuf ve Muhammed bin Hasan-ı Şeybânî, onu câiz bilmiş, ama Ebu Hanife ve Şâfiî onu men etmişlerdir.

102-Bu görüş de Süfyân-i Sevrî'den naklolunmuştur.

103-Bu, Şâfiî'nin bu meseledeki iki görüşünden biridir.

104-Bu görüş, Mâlik ve ashabından naklolunmuştur. Ebu Hanife, yırtığın üç parmaktan az olması durumunda, ona meshetmeyi câizcaiz bilmiştir.

105-Bu görüş, Mâlik'ten nakledilmiştir.

106-Bu, görüş, Ebu Hanife ve Şâfiî'nin görüşüdür.

107-İbn-i Lübâne, "Müntahab'" kitabında bunu zikretmiştir. İbn-i Kâsım ve Mâlik'ten de rivâyet edilmiştir.

108-Ebu Hanife, ayakkabıyı giymeden önce ayakların yıkanmasını yeterli görüyor;. aAma Şâfiî yeterli görmüyor.

109-Bu görüş, Dâvud ve İbn-i Leylâ'nın görüşüdür.

110-Bu, Hasan bin Hayy'in görüşüdür.

111-İbn-i Rüşd, "el- Bidaye ve'n- Nihaye'de" kitabında bu ihtilafı, Ahmed, Ebu Sevr ve Kasım'dan nakletmiştir. Fahr-i Râzî de bunu kendi tefsirinde, Evzaî, Sevrî ve Ahmed'den nakletmiştir.

112-İbn-i Rüşd, bunu el-Bidâye ve'n-Nihaye, "Bidaye"sinin C.1, S.10'unda nakletmiştir.

113-Bu olayı, İbn-i Sa'd, " Tabakât"'ının kitabının 4. cildinde, S.25,'de Muğîayre'nin hal tercümesinde nakletmiştir. Muğîayre'nin kendisi bu olayı şöyle anlatır: "Biz, kendi dinimize sarılan Araplardan bir kavimdik;, Lat putunun hizmetçilerindendik. Ben öyle bir ferttim ki, kavmimin iman gettiğrmesini görsem de iman getirmezdim. Fakat Benî Mâlik'ten bir kimse, Mukavkas'ın aleyhine bir grup insanları toplayınca, ben de onlarla yola çıktım..." Bu olayın mazmununu az önce beyan ettik.

114-Bunun tafsilatının, İbn-i Halliekan'nın, "Vefeiyyat--ül  A'yân" adlı kitabında, Yezid bin Ziyad-i Himyerî'nin hal tercümesinde okuyabilirsiniz. Teracim sahipleri, Muğîayre'nin hal tercümesini ve onun aleyhine tanıklık eden, Ebu Bekre, Peygamber'in iki asahabisiı Şibl bin Ma'bed, Nafî' bin Haris bin Kiulde ve Ziyad bin ÜUbey gibi kişilerin isimlerini zikrettiklerinde buna değinmişlerdir.

115-Resulullah (S.a.a), başının ön kısmınaı, müteyakkan miktarca meshetmekle yetinirdi.

116-"Vemsehu bi-ruusikum"daki "bâ" harfi, başın bir cüz'ünün meshedilmesine delalet etmek için arttırılmıştır. Aksi takdirde, "bâ" harfinin zikredilmesi abes ve faydasız olurdu. Bu da hekiim ve fasih birisinin kelamında muhaldiır. (Müt.).

117-İbn-i Rüşd, Bidâyet'ül-Müçtehid ve Nihâyet-ül-Muktesid, C.1, S.Bidayet-ul Müçtehid, c.1, s.11. (İbn-i Rüşd'den).

118-Bu yazıda verilen kaynak adreslerinin hepsi, o kaynakların Arapça orjinalinden verilmiştir.

 

 

 

Go to top of page  Ana Sayfa | Kitap Listesi | Kıble Dergisi | Makaleler | Kadin ve Aile | Cocuklar Îçin | Soru Ve Cevap | Yazarlarımız | Îletişim için |

  Kur`an | Hadisler | Dualar | Şiirler | Ses ve Video | Programlar | Linkler  |  

Copyright© 2000 Kevser Yayinlari Internet Hizmetleri. Tüm Haklari Saklidir Ayrintili bilgi almak için veya bize her konuda yazmak için, paragonxx@yahoo.de 'e mesaj yollayiniz. WWW.KEVSERNET.COM