BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
Not-103:
Aşağıdaki yazı bir
Sünni kardeşimizle bir Caferi kardeşimiz arasında cereyan
eden ve ana mihverini "Abdestte ayakların hukmünün ne
olduğu" oluşturan bir yazışmanın ardından söz konusu
Sünni kardeşimize ve gündeme getirdiği bazı soru ve
sorunlara cevap olarak yazılmıştır. Tabi ana konunun "Abdest"
olmasıyla birlikte giriş olarak bazı diğer konulara da temas
edilmiştir. Aynı konuları öğrenmeği merak eden kardeşlere
belki faydalı olur diye buraya koymayı uygun bulduk. Allah-u
Teâlâ, doğruları olduğu gibi öğrenmeği ve yaşamayı hepimize
nasip buyursun. Amin!
Muhterem
kardeşim, selamun aleykum!
Biz
sizinle, e-mail vasıtasıyla görüş alışverişi yapan bir
kardeşin vasıtasıyla tanışmış bulunuyoruz. Adı geçen arkadaş
bize, yazdığınız konular hakkında sizi aydınlatacak bir
şeyler yazmamızı önerince, önce bunu kabul edip etmeme
hususunda biraz tereddüt ettik. (Belki yanlış anlaşılır veya
tanışmadığımız bir kimseye yazmak belki nezaket dışı bir
davranış olur endişesiyle.) Fakat daha sonra arkadaşın
ısrarı ve işlenen mevzuların önemini görünce, duyarsız
kalmanın, benimsediğimiz mektep açısından veballi
olabileceğini düşünerek ve affınıza sığınarak bir şeyler
yazmayı uygun bulduk. Sizi rahatsız eden bir davranışta
bulunmuş isek, hakkınızı helal edin.
Muhterem
kardeşimiz, anladığımız kadarıyla üzerinde tartıştığınız en
önemli mesele, abdestte ayakların yıkanma veya meshedilmesi
konusudur. Ben yazımın son kısmında bu konu üzerinde geniş
bir şekilde durup, ister Kur'ân, isterse hadisler açısından
meseleyi incelemeğe ve size cevap vermeğe çalışacağım
inşaallah. Fakat önce bu tartışma dolayısıyla yazılarda
vurgulanan diğer bazı konular veya sizin müstakillen
sorduğunuz birkaç soru üzerinde durup ondan sonra asıl
mevzua geçeceğim; zira bu açıklamaların, bahsedeceğimiz
abdest konusunun da daha iyi anlaşılmasına yardımcı
olacağını düşünüyorum.
Önce şunu
belirtmeliyim ki yazınızda geçen bir sözünüz, beni her
şeyden çok şaşırtmış, şaşırttığı kadar da üzmüştür, sebebini
aşağıda açıklayacağım; diyorsunuz ki:
"Sadece
şunu söylemek istiyorum, ama yanlış anlama tamam mı:
Vahhabiler hatta Hıristiyanların bile kendilerini haklı
çıkaracak delilleri var; yani sen bana sayfalar dolusu delil
gönderebilirsin; ben de sana sayfalar dolusu benim
delilerimi gönderirim de sonuç ne olacak? Ne sen fikrini
değiştireceksin ne de ben. Bence önemli olan nokta, bir
şeyin sahih veya sahih kaynaktan olduğunu anlamanın ilk
adımı, kendini o konular hakkında geliştirmek; ondan sonra
sen ancak diyebilirsin ki "Bu delil zayıf kaynaktan, veya bu
İslâm dairesi içinde." Peki sen bu konularda kendini
geliştirdin mi; yoksa her duyduğuna, "Bu doğrudur; çünkü
benim cemaatimin imâmlarından" deyip kabul mü ediyorsun?
Mesela ben kursta okurken hocalarımın canlarını çıkardım ki
bana Kur'ân'dan ve Sünnet'ten deliller bulsunlar; sadece
bazı imamlardan değil. Bundan başka ben kendim araştırmalar
yapardım. Fakat üçüncü senenin sonunda, kalbim mutmain oldu
ki ben doğru yol üzerindeyim ve bundan sonra hayatımı o
Kur'ân'ın, Sünnet'in ve bunları en ince detaylarıyla
açıklayan âlimlerin fetvaları doğrultusunda yaşamaya
başladım. Aslında bir bakıma seni anlayabiliyorum; ama diğer
yandan neden araştırmıyor, yani bana cevap bulmak için delil
araştırıyorsun da neden diğer delilleri bir incelemiyorsun?..."
Muhterem
kardeşim, "Vahhabilerin de, Hıristiyanların da kendilerini
haklı çıkaracak delilleri vardır" deyip delil getirmenin
anlamsız olduğunu vurgulamaya çalışıyorsunuz. Peki delil
getirmeyip de ne yapacağız? Delil olmadan kim, neyi ve bir
şeyin doğruluğunu nasıl ispat edecektir? Kimin haklı, kimin
haksız olduğu nasıl ortaya çıkacaktır? Siz başka bir yol
biliyorsanız, lütfen söyleyin de biz de bilelim. Kimin doğru,
kimin yanlış olduğuna dair vahiy gelmesini mi bekleyeceğiz?
"Ben de sayfalar dolusu delil getirebilirim" diyorsunuz.
Lütfen o delilleri bize yazın da, bir Müslüman kardeşinizin
aydınlanmasına yardımcı olun. Sizin için önem taşımasa da
vallahi bizim için önemlidir aziz kardeşim. Çünkü Kur'ân-ı
Kerim müşriklere dahi "Eğer doğru söylüyorsanız,
delillerinizi getirin" (Bakara, 111, Enbiyâ, 23, Neml,
63) buyurmaktadır. Yine şöyle buyurmaktadır Resulü'ne:
"..Müjde ver benim o kullarıma ki sözü dinler ve en güzeline
tâbi olurlar. İşte onlar Allah'ın hidayete eriştirdikleridir
ve onlardır halis akıl sahipleri." (Zumer,17-18)
Yine
"Mesela ben kursta okurken hocalarımın canlarını çıkardım
ki bana Kur'ân'dan ve Sünnet'ten deliller bulsunlar; sadece
bazı imamlardan değil. Bundan başka ben kendim araştırmalar
yapardım. Fakat üçüncü senenin sonunda, kalbim mutmain oldu
ki ben doğru yol üzerindeyim" diyorsunuz.
Lütfen
açıklar mısınız, bu mutmainlik size nereden geldi? Delil
ile mi, delilsiz mi? Delilsiz diyorsanız, lütfen bu
bilmeceyi bize de açıklayın ki biz de bu meraktan kurtulup
rahatlayalım! Hayır delil ile diyorsanız, o zaman kendiniz
kendiniz ile çelişiyorsunuz demektir. Hani siz delil
getirmenin (sayfalar dolusu bile olsa) faydasız olduğunu
söylüyordunuz?! Bir de sizi mutmain kılan şeylerin neler
olduğunu yazıp, bizim de o ilahî nimete ulaşmamıza vesile
olursanız, bir ömür boyu duacınız olur ve (Rabbimizi şahit
tutarak söylüyoruz ki) asla, "Sayfalar dolusu delil
getirseniz bile kendi bildiğimizden vazgeçmeyiz" demeyiz;
diyemeyiz. Bizim için, bizi aydınlatacak, elimizdeki
delilleri çürütecek bir sağlam delil bile önemlidir. Zira
Allah şahittir ki biz hakkı bulma, hakikati keşfetme
telaşındayız; nefsanî arzularımız peşinde değil; bunun
nerede veya kimin yanında olması bizim için zerre kadar fark
etmez. Efendimiz (s.a.a) "Hikmet mu'minin yitik malıdır;
nerede bulursa alır" Veya "İlim Çin'de bile olsa,
onun peşinde gidin" buyurmamış mıdır? Bu yüzden, bu
doğrultuda hedefe ulaşabilmemiz için bize en ufak katkısı
olan kimsenin ellerinden öperiz.
Hıristiyanların, Vahhabilerin bile delil getirmelerine
gelince .. tabi ki her kes kendine göre delil getirmeğe
çalışacaktır; ancak önemli olan, kendini hak bilen tarafın
getirilen aykırı delillere karşı onları çürütecek ve karşı
tarafa hücceti tamamlayacak en sağlam delilleri getirmeğe
çalışmasıdır; bunu yapamıyorsa, o zaman hak değildir
demektir. Hıristiyanlara karşı hakkaniyetini ispatlayamayan
bir İslam'ı ne yapacağım ben?! Böyle bir din, nasıl ebedi ve
evrensel mesajlar taşıyabilir?! Diğer konularda da durum
aynen böyledir. Keşke biz de Resulullah'ın devr-i
saadetinde yaşasaydık da Allah'ın dinini bizzat Resulü'nün
mübarek dilinden öğrenip de amel etseydik. Ama takdir-i
İlahi bunu istememiş ve biz asırlar sonra bin bir türlü
kargaşa ve ihtilafın içinde gözlerimizi dünyaya açmış,
değişik İslâm anlayışlarıyla karşı karşıyayız ki her birisi
kendini gerçek İslam olarak tanıtmağa çalışıyor; bunların
hepsinin de İslam'ı temsil etmediği veya yüzde yüz öyle
olmadığını da kesin olarak bildiğimiz için, Rabbimizin
verdiği akıl ve mantıkla bu muhtelif görüşleri, delilleriyle
birlikte, birbiriyle kıyaslayıp tercih yoluna gitmeliyiz.
Aksi takdirde, anadan babadan aldığımız şeyler üzerinde,
delilsiz, burhansız devam edersek, böyle bir imân, taklidi
bir iman olduğu için kurtarıcı olamaz. Bu yüzden ne yapıp
yapıp kendimizi tahkiki bir imana ulaştırmamız lazım. Evet
bir kimse öyle bir şartlarda ve ortamda olursa ki hiçbir
araştırma imkanı olmaz veya bu tür bir araştırma, kabiliyet
ve kapasitesini aşarsa, öğrendiklerine samimice amel ettiği
takdirde bu kimse şer'an fikri müstaz'af olduğu için
Allah'ın huzurunda mazur sayılır.
Gerçi siz
de "Mesela ben kursta okurken hocalarımın canlarını
çıkardım ki bana Kur'ân'dan ve Sünnet'ten deliller bulsunlar;
sadece bazı imamlardan değil. Bundan başka ben kendim
araştırmalar yapardım" diyorsunuz ve karşı tarafa neden
başkalarının delillerini araştırmadığı için sitem
ediyorsunuz; aslında fikir olarak doğru ve yerinde bir
tespittir, siteminizde de haklı olabilirsiniz; biz de benzer
düşünceyi biraz önce ifade ettik zaten; fakat muhterem
kardeşim aynı soruyu ben size sorarsam, acaba ne cevap
verirsiniz bana? Beni bağışlayın ama ben araştırmalarınızın
geniş ve etraflı bir araştırma olduğu kanaatinde değilim.
Zira mesela "Caferilik" hakkında sorduğunuz bazı ilkel
sorular, bunu açıkça gösteriyor. Ben şahsım adına söylüyorum,
eğer ben Sünni kardeşlerimizin kaynaklarıyla, belki de
Caferi kaynaklarından daha çok haşir neşir olmuşum dersem,
bunu bir mübalağa olarak algılamayın. Bunu samimi
olarak söylüyorum. Bazı Sünnî kardeşlerime söylediğim bir
cümleyi size de söylüyorum; belki şaşıracaksınız, ama bir
gerçeği ifade için söylüyorum: "Ben, önce Caferilikten
çıktım, sonra Caferî oldum." Şimdi size soruyorum: Allah
rızası için söyleyin, Caferilerin kendi yazdıkları
kaynaklarından bir tane dahi okumuş musunuz? Ben
zannetmiyorum; zira sorduğunuz soruların bende bıraktığı
izlenim budur. Yanılıyorsam hakkınızı helal edin.
Hayır siz
Ehl-i Sünnet'in dışında kalan herkesi, araştırmadan "Bidat
Ehl-i" diyerek kesip atıyorsanız, (nitekim Ehl-i Sünnet'te
genel kanaat bu yöndedir,) o zaman size bir diyeceğim yoktur.
Burada
bir hususun da altını çizerek ifade etmeği faydalı görüyorum;
o da şudur ki Caferî âlimleri, Sünnî kardeşlerimizle olan
ihtilafî konuları işlerken, hiçbir zaman kendi
kaynaklarından delil göstermez ve sürekli Ehl-i Sünnet'in
kendi kaynaklarından delil gösterir veya görüşlerini her iki
tarafın da kabul ettiği aklî ve naklî delillere dayandırmağa
çalışırlar. Onların bu gibi mevzuları işleyen kaynaklarına
vakıf olan herkes, bunu açık bir şekilde görebilir.
Gerektiğinde bunun örneklerini istediğiniz her konuda
vermeğe hazırız inşaallah. Zaten biraz sonra üzerinde
duracağımız abdest konusunda da bunu açık bir şekilde
göreceksiniz. Keşke Sünnî kardeşlerimiz de bu konularda aynı
tavrı takınıp, sadece kendi kaynakları ve prensipleriyle
yetinmeyip, karşı tarafın da kaynaklarını dikkate almağa ve
onlardan da karşı tarafı ilzam edecek deliller göstermeğe
çalışsalardı. O zaman daha inandırıcı ve ikna edici
olabilirlerdi.
Yine
müsaadenizle size sormak istiyorum, madem hocalarınızın
canını çıkarıp, delil istiyordunuz ve bunu yaparken de
sadece bir imâmın veya cemaatin görüşüne yetinmiyordunuz; o
halde mesela bir defa olsun, falan konuda İmam Cafer-i
Sâdık'ın veya diğer Ehl-i Beyt İmamlarının görüşleri
nelerdir diye sordunuz mu hiç? Esasen İmam Cafer-i Sâdık'ın
kim olduğunu biliyor musunuz? Sizi bilmiyorum ama, Sünni
kardeşlerimizin çoğunluğu (benim gözlediğim kadarıyla) bu
sorunun cevabından bihaberdirler. Halbuki bir bilseler İmâm
Cafer-i Sâdık, Ehl-i beyt İmamlarından ve bizzat dört mezhep
imamının ikisinin (İmâm Ebu Hanife ve İmâm Mâlik'in)
hocalığını yapmış ve İmâm A'zam'ın onun hakkında "Eğer İmâm
Cafer-i Sâdık'ın dersinde bulunduğum iki yıl olmasaydı,
Nu'man (asıl ismi) helâk olurdu" dediğini öğrenseler, o
zaman dönüp sormaları gerekir ki neden bugün Peygamber
torunu, o büyük İmamın, çeşitli dallarda, ezcümle fıkhî
konulardaki görüşleri bilinmiyor? Neden ilmihal kitaplarında
dört mezhep İmamının dışında, diğer imamların görüşlerine
rastlayamıyoruz? Üstelik o dört imamın mezhebinin dışında
kalanlar bid'at mezhebi olarak tanıtılıyor? Sanki o dört
mezhebin hakkaniyeti ve başkalarının batıllığına dair,
Cebrâil (a.s) vahiy indirmiştir; (hâşâ). Yine mezheplerin
hangi tarihte ve hangi gerekçelerle dörde indirilip
diğerlerinin ortadan kaldırılışını ve içtihad kapısının
neden ve hangi hakla kapatıldığını ve bu hakkın başkalarının
elinden alındığını hiç merak edip de araştırdınız mı?
Mesela "Ehl-i
Beyt" diye bir kavram hiç kulağınızı tırmaladı mı? Ehl-i
Beyt'in kim olduğundan, haklarındaki Kur'ânî ve Sünnetî
referanslardan ne kadar haberdarsınız? Ehl-i Beyt'in
İslâm'daki yeri (sizin açınızdan, bir Sünnî olarak) nedir?
Acaba İslâm tarihinde ve günümüzde ümmet olarak Ehl-i Beyt'i,
Kur'ân'ın ve İslam'ın istediği yere koyabildik mi? Sizce
bütün bunlar birer tesadüf mü acaba?
Bugün
Peygamber ilminin gerçek vârisleri olarak Ehl-i Beyt'ten ne
kadar istifade edilmektedir? Mesela Ehl-i Sünnet'in çeşitli
dallardaki İmamlarından bir tanesinin dahi Ehl-i Beyt'ten
olduğu söylenebilir mi? İtikatta mı? Fıkıhta mı? Tefsirde mi?
Hadiste mi? Hangisinde?
Yoksa
onlar, aziz dedeleri Resulullah'ın ilim ve irfanından bir
nasip almamışlar mıydı? O zaman neden Resulullah (s.a.a)
onlar hakkında:
"Ben
sizin aranızda iki değerli emanet bırakıyorum; birisi
Allah'ın kitabı (Kur'ân), diğeri itretimden olan Ehl-i
Beyt'im; bu ikisine sarıldığınız müddetçe asla delalete
düşmezsiniz. Onlar (Kevser) havuzu başında bana varıncaya
kadar birbirinden ayrılmazlar. Bakın, benden sonra onlara
nasıl davranacaksınız"
buyurmuştur?
Yine
Ehl-i Beyt'i hakkında: "Benim Ehl-i Beyt'im, Nuh'un
gemisine benzer; ona binen kurtulur, binmeyen boğulur, helak
olur."
Veya:
"Benim Ehl-i Beyt'imi
aranızda, bedendeki baş ve baştaki iki göz yerine koyun.
Başsız bir beden hedefe ulaşamayacağı gibi, gözsüz bir baş
da muradına eremez"
ve benzeri onlarca hadisi
neden buyurmuştur acaba?!
Allah
rızası için bir düşünelim; bu hadislerde vurgulanmak istenen
hakikat ile, bugün Ehli Sünnet arasında, Ehl-i Beyt'e karşı
takınılan tavır, birbiriyle zerre kadar paralellik arz
ediyor mu? Şimdiye kadar bu hadisleri hiç okudunuz mu, veya
hocalarınız onlardan hiç bahsettiler mi size? Hadislerin
muhtevası ve vermek istediği mesajlar üzerinde hiç kafa
yordunuz mu? Eğer yapmadıysanız bundan sonra yapın ve bu
hadislerden ne anladığınızı bize de yazın lütfen; eğer
yanlış düşünüyorsak düzeltelim düşüncelerimizi. Yok bizim
anladıklarımızın aynısını siz de anlıyorsanız, o zaman
Ehl-i Beyt'e nasıl sarıldığınızı, Ehl-i Beyt gemisine nasıl
bindiğinizi bize de açıklayın ki en azından, bundan sonra
su-i zanna düşmeyelim. Zira açıkçası biz, her ne kadar
bakıyorsak, Ehl-i Beyt'e sarılma namına, dildeki iddia ve
kalpteki kuru bir sevgiden başka bir şeyinizi göremiyoruz
hayatınızda. Yanlışsak eğer, somut delillerle bunun böyle
olmadığını bize ispatlayın; biz de özür dileyerek sözümüzü
geriye alalım.
Caferilik
hakkında sorduğunuz sorulara gelince, keşke mümkün olsaydı
da ben size bu konuda yazılan geniş eserlerimizden
gönderebilseydim; fakat şimdilik size bu konularda bilgi
alabileceğiniz bir sitenin adresini veriyorum. İnşaallah
oradaki yazıları dikkatlice okuyun; gerekirse onları
bilgisayarınıza indirin ve didik didik araştırın. Ya
delillerini çürütün veya kabul edin; her halükarda
çalışmalarınızın ürününden (her ne olursa olsun) bizi de
yararlandırırsanız veya kafanıza takılan noktaları bize veya
sitedeki arkadaşlara bildirirseniz, bizi son derece memnun
etmiş olursunuz; kim bilir belki inşaallah bu bilgi
alışverişiyle bizim yanlışlarımızın düzelmesine ve hakikî
bir hidayet bulmamıza vesile olursunuz. Sitenin adresi şudur:
http://www.caferilik.com/
Şimdi Allah'ın izni ve yardımıyla
abdest konusunu ele almağa çalışacağız.:
Yazılardan anlaşıldığı üzere, konu
hakkında sizin gönderdiğiniz yazının ardından, arkadaşımız
da abdest âyetini tefsir eden bir yazıyı size göndermiştir.
Sizin bu yazıyı ne kadar dikkatle okuyup okumadığınızı
bilmiyorum. Fakat cevabınızdan anladığım kadarıyla, ya
yazıyı dikkatlice okumamışsınız; ya da yazıdaki konulardan
bir çoğu seviyenizi aştığı için sağlıklı bir değerlendirme
yapamamışsınızdır. Şimdi müsaadenizle önce cevabınızdan
biraz alıntı yapalım; diyorsunuz ki:
"Gönderdiğin
tefsiri okudum. Doğruyu söylemek gerekirse bence çok
örnekler verip işi çok uzatmışlar. Gözden kaçırdıkları bir
nokta da Kur'ân'ın aşırı derecede değişik bir yapıda
gramerinin olması. Yani biraz şiirsel. Şimdi arkadaşınız
ayaklarınızı topuklarınızla mesh ediniz fiiline bağlamış;
delil olarak da normal hayattan bir insanın konuşmasından
bir örnek vermiş. Belki normal hayatta arkadaşınızın teorisi
gerçek olabilir; ama edebiyata gelince bu hüküm ortadan
kalkabilir. Bu bizim Türkçe'mizde bile var. Hatta bu aralar
normalde düşük cümle sayılan cümleler edebiyatta çok
kullanılıyor; çünkü monoton olmaktan çıkarıyor şiiri.
Peygamber'imiz zamanında edebiyat ve şiir bir yükseklik
sayıldığı için Kur'ân bir mucize olarak şiirsel, daha
doğrusu edebî bir şekilde inmiştir. Öyle bir edebiyat var ki
Kur'ân'da, o zamanın insanlarını bile ona benzer bir ayet
yazmaktan aciz bıraktı..."
Önce şunu
belirtmeliyim ki söz konusu yazı, muhatabınızın arkadaşına
falan değil, otoritelerin de belirttiği gibi, asrımızın en
büyük tefsirlerinden birisi olan "El-Mizân" tefsirinin
sahibine aittir. Orijinali Ârapça olan 20 ciltlik bu tefsir,
Türkçe'ye de çevrilmeğe başlanmış ve şu ana kadar beş cildi
(Kevser Yayıncılık tarafından) yayınlanmış ve diğer ciltleri
de sırayla yayınlanmağa devam edecektir. Bu tefsirin en
önemli özelliği de Kur'ân âyetlerini ağırlıklı olarak bizzat
diğer Kur'ân âyetlerinin yardımıyla tefsir edişidir.
Araştırmaya ve farklı şeyler okumaya meraklı iseniz (ki
öyle olduğunuzu söylüyorsunuz yazınızda), bu tefsiri de bir
türlü temin edip kütüphanenizde bulundurmanızı, (ve tabi
dikkatlice okumanızı) tavsiye ederim. Neyse bunlar,
konumuzun dışında olan şeylerdir; ama belki faydalı olur
diye değinmeği uygun buldum. Şimdi asıl mevzua geçelim:
Sözü
fazla uzatmış diyorsunuz, ama nedense o kadar uzun sözden (ki
hepsi ilmî, luğavî ve edebî bilgi ve belgelere dayanmaktadır),
sadece bir örneğe kafayı takmışsınız. Bu örnekten ne
anladığınız da tam olarak belli değildir.
Muhterem,
siz Kur'ân'ın şiirsel bir özelliğinden bahsediyorsunuz.
Evvela bu kesinlikle doğru değildir. Zira Kur'ân'ın şiir
olduğunu bizzat Kur'ân'ın kendisi reddetmektedir. Kur'ân'a
şiir ve Resulullah'a şâir diyenlere cevaben, Yasin
Suresi'nin 69. Âyetinde bakın ne buyuruyor Rabbimiz: "Biz
o'na (Peygamber'e) şiir öğretmedik; O'na böyle bir şey
yakışmaz da; O ancak bir zikir ve açık bir Kur'ân'dır."
Eğer bu sözden, Kur'ân'ın kendine has bir edebî özelliğini
kastediyorsanız, evet bu doğrudur ve zaten o günün
insanlarını şaşırtan da bu idi. Onlar, Kur'ân'ın açık bir
Ârapça diliyle ve bu dilin kurallarından zerre kadar
şaşmadan inip, benzerini getirmekten onları aciz bırakmasına
şaşıyor ve deli oluyorlardı. Belki Bazı âyetlerin sonundaki
"Sec'i" kastediyorsunuzdur. Evet bu da doğrudur, ama evvela
bu özellik daha çok "Mekkî" âyetlerdedir; bahsettiğimiz
abdest âyeti ise "Medenî" bir âyettir ve sec'i diye bir şey
onda söz konusu değildir. Öte yandan Kur'ân'ın edebî bir
özelliğini ortaya koyarken, bunu bizzat Ârapça gramerinin
kurallarına ve bu dalın otorite bilginlerinin görüşlerine
dayandırmamız gerekir, kendi kafamıza göre değil. Şimdi
sizin burada yapacağınız şey söz konusu görüşünüzün hangi
gramer kuralına dayandığını ortaya koymaktı ki maalesef bunu
yapmamışsınızdır; üstelik size gönderilen yazıda istinad
edilen onca edebî kuralları ve ilmî delilleri görmezden
gelmiş veya fark etmemişsinizdir. Ya da konunun geniş bir
şekilde işlenmesi sizi usandırmış ve bir takım nüansları
kaçırmanıza neden olmuştur. Kaldı ki burada gramer
kurallarına aykırı olarak (bu aykırılığı ileride
açıklayacağız) "ayaklarınızı" kelimesini birkaç cümle
ötesinde olan bir kelimeye atfetmenin edebî güzelliği nedir
ki siz böyle bir iddiada bulunuyorsunuz? Kur'ân'ın mucize
oluşunun anlamı, insanların onun benzerini getirmekten âciz
oluşlarıdır; ama ondaki güzellikleri idrakten de âcizdirler
demek değildir ki! Şimdi bu cümlede sizin iddia ettiğiniz
atıf biçimindeki edebî güzellik nedir ve hangi Arap
edebiyatı âlimi bunu söylemiştir acaba? Bizi de
bilgilendirirseniz memnun olurum. Aslında biz tam aksine
sizin iddia ettiğiniz atıf biçiminin hem örfî anlatım
biçimlerine, hem de bizzat Arapça kurallarına aykırı
olduğunu iddia ediyoruz; inşaallah nahiv otoritelerinin ve
bazı Ehl-i Sünnet âlimlerinin bu konudaki görüşlerini
aşağıda aktarmağa çalışacağız. Sonra şöyle devam ediyorsunuz:
"Hadi
arkadaşınızın dediğini kabul edelim; o zaman Peygamber'imizi
bile bile yanlış abdest almakla suçlamış olmuyor muyuz?
Peygamber'imiz Kur'ân'ın manasını hepimizden en iyi şekilde
biliyordu ve öyle de uyguladı. Eğer böyle olmasaydı, Allah-u
Teâlâ âyetinde "Söyle Habibim, Allah'a ve onun Resulü'ne
itaat ediniz" demezdi veya bir başka âyette "Onlara de ki
eğer Allah'ı seviyorsanız bana tabi olun." Bu iki âyet,
Allah'ın Ona güvenini açıkça gösteriyor..."
Birinci
mailinizde ise âyet hakkında izahatta bulunup "Ve
ayaklarınızı" kelimesini atıf VE'si ile hemen yanı başında
bulunan "Meshedin" fiili yerine, birkaç fasılayla ayetin
başında zikredilen "Yıkayın" fiiline atfedip ayakların
yıkanması gerektiği sonucunu çıkardıktan sonra, şöyle devam
etmişsiniz:
"Daha
başka bir delil istiyorsanız ayaklarımızın da yıkanması
gerektiğine, o zaman hadislere bakın. Peygamber'imizin bütün
abdest örneklerinde bu bahis geçer. Sadece örnek olarak: Bir
gün bir sahabe abdest alırken ayaklarının topuklarını iyi
yıkamadığı için Peygamber'imiz üç defa güzelce yıkamasını
söyledi. Buradan anlaşılacağı üzere Peygamber'imiz topuklara
bile önem verdiyse bizim ayaklarımızı yıkamayıp mesh etmek
gibi bir şey düşünmemiz biraz saçma olur..."
Şimdi ben
Allah'ın inayet ve lütfuna dayanarak, bu mevzuu önce âyetin
tefsiri bazında, daha sonra da hadisler açısından, sizin
anlayabileceğiniz bir dille ve inşaallah somut belgelere
dayanarak açıklamağa çalışacağım. O zaman, sizin yukarıda
bahsettiğiniz kaygıların da yersiz olduğunu göreceksiniz
inşaallah. Fakat sizden ricam, verilen bilgi ve belgeleri
usanmadan ve dikkatlice gözden geçirip daha sonra görüş ve
itirazlarınızı, bizim delillerimizi çürütecek karşı delil ve
belgelerinizle birlikte bize göndermenizdir; bunu yaparsanız
bizi son derece memnun etmiş olursunuz.
ABDESTTE AYAKLARIN YIKANMASI MI
GEREKİR,
MESHEDİLMESİ Mİ?
"Ey
iman edenler, namaza kalktığınız zaman yıkayın yüzlerinizi
ve dirseklere kadar ellerinizi; ve meshedin başınızın bir
kısmını ve ayaklarınızı da iki mafsalsa dek."
(Mâide/6)
"Abdest
âyeti" diye bilinen bu ayetin sonundaki "...Ve ayaklarınızı
da" kelimesinin tefsirinde ihtilaf edilmiştir. Caferî
Şiaları, aşağıda zikredeceğimiz delillere dayanarak, bu
kelimeyi "Başlarınızı" kelimesine atfederek abdestte
ayakların da baş gibi meshedilmesi gerektiğini
savunmaktadırlar. Onlar bu görüşlerini, bir taraftan Arapça
gramerinin bazı kurallarına dayandırıyorlar; diğer taraftan
bu görüşü destekleyen ve Ehl-i Beyt kanalıyla nakledilen
onlarca hadisin yanı sıra, Sünnî kaynaklarda nakledilen bazı
hadisleri ve bazı Sünnî âlimlerin görüşlerini delil olarak
gösteriyorlar.
Ehl-i
Sünnet âlimlerine gelince, onlardan bir grubu "ve
ayaklarınızı" kelimesini, "yüzünüzü ve ellerinizi"
kelimelerine atfederek ayakların da yüz ve eller gibi
yıkanması gerektiği sonucunu çıkarmaktadırlar. Onlar bu
görüşlerine "Ercülekum" kelimesinin bugün ellerde bulunan
Kur'ân'larda sonunun mensub (üstünlü) olduğunu, bu yüzden de
sonu cerli (esreli) olan "Bi-Ruusikum) kelimesine değil,
sonu mensub olan "Vucuhekum ve eydiyekum" kelimelerine
atfedilmesi gerektiğini delil olarak göstermiş; tabi kendi
kaynaklarında nakledilen bazı hadislere de bunun bir te'yidi
olarak istinad etmişlerdir.
Diğer bir
grup Ehl-i Sünnet âlimi ise, Şia'nın, âyetin tefsirindeki
yaklaşımını kabul etmekle birlikte, "Çünkü ayakların
yıkanması gerektiğine dair bir çok hadis vardır; onlardan da
vazgeçemeyiz" deyip, "Yine de ayakların yıkanması ihtiyata
daha uygundur; zira yıkamak, mesh yerine de geçer; ama
meshetmek yıkama yerine geçmez" iddiasında bulunarak, güya
âyetle hadislerin arasını bulmaya çalışmışlardır.
Bazıları
da (Taberî gibi), mükellefin yıkama veya meshetme arasında
muhayyer olduğunu, meshederse âyetin dediğine, yıkarsa da
hadislerin dediğine amel edeceğini ileri sürmüşlerdir. Tabi
az da olsa meshedilmesi gerektiğini veya ihtiyaten hem mesh
edilip , hem de yıkanması gerektiğini söyleyenler de vardır.
Şimdi
önce Caferi âlimlerinin bu konudaki delillerini, daha sonra
da Ehl-i Sünnet âlimlerinin çeşitli görüşlerini cevaplarıyla
birlikte sunmağa çalışacağız, inşaallah.
Evet
bildiğiniz gibi Âyet-i Kerime'de bir atıf söz konusudur. "Matuf"
olan (atfedilen) kelime, "Ercül" kelimesidir. Caferiler bu
matufun, matufunaleyhinin "Ruus" (başlar) kelimesi olduğunu
ileri sürmekte ve sonuç olarak ayakların da baş gibi
meshedilmesi gerektiğine inanmaktadırlar. Delilleri ise
şunlardır:
1-Eğer "Ercül"
kelimesi, "Ruus" yerine, âyetin başlarında geçen "Vücuh ve
Eydi" kelimelerine atfedilirse, nahiv kuralları açısından
yanlış olur. Zira bu ilmin otoritelerinin de kitaplarında
ittifakla belirttiği gibi, matuf ve matufun aleyh arasına
bir kelimenin dahi girip onları birbirinden ayırması câiz
değildir; hele bir cümlenin bu araya girip de fasıla olması
hiç câiz değildir.
2-Eğer
bir cümledeki bir ma'mûlde, aynı cümlede bulunan iki veya
daha fazla âmilin hepsinin amel etme salahiyeti bulunursa,
böyle bir durumda öncelik en yakın âmile aittir. Burada da "Ercül"
kelimesinde hem "İğsilu", hem de "İmsehu" her ikisinin de
amel edebilme kabiliyetleri vardır; ancak "İmsehu" (meshedin)
âmili "Ercül" kelimesine daha yakın olduğu için âmel etme
hakkı ona aittir. Böyle olunca da âyetten "Ayaklarınızı da
meshedin" sonucu çıkar.
3-Burada
kelimenin kelimeye atfından başka, bir de cümlenin cümleye
atfı söz konusudur. Yani "Başlarınızı meshedin" cümlesi, "Yüzlerinizi
ve ellerinizi yıkayın" cümlesine atfedilmiştir. Yine nahiv
kurallarına müracaat ettiğimizde, diyor ki: "Bir cümlenin
diğer bir cümleye atfı, ancak birinci cümle lafız ve mana
açısından tamamlandığı takdirde câizdir. Nakıs bir cümleye
başka bir cümleyi atfetmek doğru değildir. Şimdi burada biz
"ayaklarınızı" kelimesinin, birinci cümledeki "yüzlerinizi
ve ellerinizi" kelimelerine matuf olduğunu söylersek, bu,
birinci cümlenin lafız ve mana açısından henüz
tamamlanmadığını gösterir; böylesi bir durumda da "Başlarınızı
meshedin" cümlesini, nakıs bir cümleye atfetmiş oluruz ki bu
da dediğimiz gibi nahiv kuralları açısından doğru değildir.
O halde böyle bir mahzurla karşılaşmamak için, başka bir
alternatif de bulunmadığından dolayı mutlaka "Ayaklarınızı"
kelimesini, "Başlarınızı" kelimesine atfetmemiz gerekir; bu
da ayakların da meshedilmesi gerektiği sonucunu doğurur.
Bir
sorunun cevabı:
Bu görüşe
karşı olan bazıları diyorlar ki, "Gerçi bizim görüşümüzde
zikrettiğiniz sakıncalar söz konusudur; fakat yine de sizin
görüşünüzü kabul edemeyiz; zira bizim görüşümüzde söz konusu
sakıncalar varsa, sizin görüşünüz de bir başka açıdan
sakıncalıdır; çünkü siz sonu mensub (üstünlü) olan "Ercül"
kelimesini, sonu mecrur (esreli) olan "Ruus" kelimesine
atfediyorsunuz; halbuki matuf ve matufunaleyhin sonları
i'rab açısından birbirleriyle mutabık olmaları gerekir; oysa
burada böyle bir şey söz konusu değildir.
Cevap:
Bu soruya cevabımız şudur ki, evvela Kur'ân'a hareke konması
olayı, Arap olmayan veya Arapça gramerini bilmeyenlerin,
Kur'ân'ı yanlış okumamaları için sonraları gerçekleşen bir
şeydir; yoksa bugün Kur'ân'da bulunan harekelerin hepsi "Kurra-i
Seb'a" (yedi kâri) denilen ve kıraatleri bütün Müslümanlar
tarafından muteber sayılan kârilerin hepsi, bugünkü
Kur'ân'larda yazılı olan kıraat ve harekelerin hepsinde
mutabık değillerdir; bir çok yerde bir kelimeyi şöyle bir
harekeyle okuyan bir kârinin aksine, başka bir kâri başka
bir harekeyle okumuştur. Tefsir kitaplarına veya "Kırâat ve
Kur'ân bilgileri"ni işleyen kaynaklara bakan her kes bunu
görebilir. İşlediğimiz abdest âyetinde de aynı durum söz
konusudur. Yani "Ercül" kelimesinin sonu iki türlü kırâatle
okunmuştur:
a)-Karilerden Hamza, Ebu Amr, İbn-i Kesir ve Ebu Bekr'in
rivâyetine göre Âsım, "Ercül" kelimesinin sonunu cerr (esre)
ile okumuşlardır.
b)-Nâfi',
İbn-i Âmir ve Hafs'ın rivâyetine göre Âsım, bu kelimenin
sonunu nesb (üstün) ile okumuşlardır.
Şimdi
birinci kırâate göre hem "Ercül" hem de "Ruus" kelimesinin
sonları cerli (esreli) olduğu için artık bir problem
kalmıyor; ikinci kırâate göre de bize göre bir problem söz
konusu değildir; zira böylesi bir durumda da "Ercül"
kelimesi "Ruus" kelimesinin zahirine değil, mahalline
matuftur. Nahiv ilmini bilenler, biliyorlar ki "Ruus"
kelimesi gerçi başında cer edatı (Ba) olduğu için zahiren
mecrurdur (esrelidir); ama "İmsehu" fiili onda amel ettiği
için, yani onu kendine mef'ul aldığı için, mahallen
mensuptur; zira mef'ul olan bir kelimenin i'râbı "nesb"dir.
Bütün nahiv kitaplarında da belirtildiği gibi
böyle bir kelimeye, başka bir kelimeyi atfederken, hem onun
zâhirine atfedip zâhiri i'râbını verebiliriz, hem de
mahalline atfedip mahalli i'râbını verebiliriz. Bu Arapça'da
oldukça yaygın bir olaydır ve Nahiv ilminden az buçuk
haberdar olan herkes buna vâkıftır. Böylece bu kırâata göre
de "Ercül" kelimesinin "Ruus " kelimesine atfedilmesinin
edebî açıdan hiçbir sakıncası yoktur. Diğer türlü atfın
edebî sakıncalarını da buna eklersek, o zaman âyetten
ayakların yıkanması gerektiği sonucunu çıkarmak
kaçınılmazdır.
Öte
yandan sizin yazdığınızın tam aksine, "Ercül" kelimesini,
birkaç kelime ve bir cümle fasılayla "Vücuh ve Eydi"
kelimelerine atfetmenin hiçbir edebî güzelliğinin
olmamasının yanı sıra, İbni Hazm'ın da (Ehl-i Sünnet
âlimlerinden) dediği gibi
bir yanlış anlama ve belirsizliğe yol açtığı için kabul
edilebilecek bir yanı yoktur.
BU KONUDA
NAKLEDİLEN
HADİSLER
Önceden de değindiğimiz gibi Caferi âlimleri, âyetten
istifade ettikleri manayı, hem Ehl-i Beyt kanalıyla, hem de
Ehl-i sünnet kanalıyla nakledilen bir çok hadisle de
desteklemektedirler. Elbette Ehl-i Sünnet âlimlerinin,
ayakların yıkanması gerektiğine delil olarak gösterdikleri
hadisler de vardır ki Allah'ın izniyle onları da daha sonra
ele alıp inceleyeceğiz. Şimdi burada Ehl-i Beyt
hadislerinden önce (ki bu hadislere Sünnî kardeşlerimiz
kendi bildikleri sebeplerden dolayı fazla itibar etmiyorlar)
onları rahatlatmak için önce kendi kaynaklarında nakledilen
ve bizi te'yid eden hadislerden örnekler vermeye çalışacağız.;
daha sonra da bu konuda nakledilen onlarca Ehl-i Beyt
hadislerinden sadece bir kaçına sırf birbirlerini te'yit
ettiğini göstermek için değineceğiz:
1-Abbâd
İbn-i Temim babasından şöyle naklediyor; dedi ki: "Ben
Resulullah'ı abdest alırken ve iki ayağını meshederken
gördüm."
Bu
hadisin senedi hakkında, Ehl-i Sünnet'in meşhur ricâl âlimi
İbn-i Hacer şöyle diyor: "Hadisin senedinde yer alan
râvîlerin hepsi sika (güvenilir) kimselerdir.
2-İbn-i
Üyeyne bize Amr b. Yahya'dan, o da babasından, o da Abdullah
b. Zeyd'den şöyle nakletti: "Resulullah
abdest aldı; üç defa yüzünü yıkadı, iki defa da ellerini;
başına ve ayaklarına da iki defa meshetti."
Bu
hadisin senedinde yer alan râvîlerden birisi Ehl-i Sünnet'in
meşhur ve güvenilir hadisçilerinden olan İbn-i Üyeyne'dir.
Diğer iki râvînin (Amr b. Yahya ve babasının) güvenirliğini
de Ehl-i Sünnet'in Ricâl âlimleri değişik tabirlerle
onaylamışlardır ki İbn-i Hacer bunları kendi kitabında
nakletmiştir.
3-Bize
Muhammed b. Bişr, Said b. Ebî Urube'den, o da Katâde'den, o
da Müslim b. Yesâr'dan, o da Hamrîn'dan şöyle rivâyet etti;
dedi ki: "Osman su isteyip abdest aldı; sonra güldü ve
şöyle dedi: 'Bana neden güldüğümü sormayacak mısınız?' 'Nedir
seni güldüren ey Emir-el Mu'minin' diye sorduklarında şöyle
cevap verdi: 'Ben Resulullah'ın, aynı benim gibi abdest
aldığını gördüm; önce ağzına ve burnuna su aldı; sonra üç
defa yüzünü, üç defa da ellerini yıkadı; daha sonra da
başını ve ayağının üst kısmını meshetti."
Bu
hadisin râvilerinin güvenirliği de Ehl-i Sünnet'in ricâl
alimleri tarafından onaylanmıştır. Bu âlimlerin görüşlerini
Ehl-i Sünnet'in büyük ricâl uzmanı Zehebî kendi kitabında
nakletmiştir.
4- Taberî
kendi senediyle, Heşim'den, o da Ya'lâ b. Atâ'dan, o da
babasından, o da Evs b. Evs'den şöyle rivâyet etmiştir; dedi
ki : "Resulullah'ı gördüm ki bir kavime ait bir su
kanalının yanına gelip abdest aldı ve ayaklarını meshetti."
Bu
hadisin râvileri de ricâl âlimleri tarafından sika (güvenilir)
kimseler olarak tanıtılmışlardır.
5-Bu
konuda Sünnî kaynaklarda, Hz. Ali'den (a.s) Resulullah'ın
abdestte ayaklarını meshettiğine dâir bir çok hadis
nakledilmiştir ki burada örnek olarak iki tanesini
nakledeceğiz:
Abdullah
bize, Ebu Hayseme'den, o da İshâk b. İsmâil'den, her ikisi
de Cerir'den, o da Mensur'dan, o da Abdülmelik b.
Meysere'den, o da Nezâl b. Sebura'dan rivâyet etti ve dedi
ki: "Biz Ali (r.a) ile öğle namazını kıldık.; sonra Rahbe
denilen yere gidip oturdu; biz de onun etrafına oturduk;
daha sonra ikindi vakti oldu; ona bir kap su getirdiler;
içinden bir avuç su alıp ağzını çalkaladı, burnuna su aldı,
yüzünü ve dirseklerine kadar ellerini sıvazlayarak yıkadı;
başına ve iki ayağına da mesh etti; sonra kalkıp kapta kalan
suyu içti ve şöyle dedi: 'Ben Resulullah'ın, aynı benim
yaptığım gibi yaptığını gördüm."
Bu
hadisin râvileri, "Doğru konuşan", "Güvenilir", "Sağlam"
gibi tabirlerle tezkiye edilmişlerdir.
6-Abdullah bize babası Ahmed b. Hanbel'den, o da Veki'den, o
da A'meş'ten, o da Ebu İshâk'tan, o da Abd-ü Hayr'dan, o da
Hz. Ali'den şöyle rivâyet etti; Hz. Ali (r.a) şöyle dedi:
"Ben ayakların alt kısmını, üst kısmından mesh için daha
evlâ olduğunu düşünürken, Resulullah'ı, ayakların üst
kısmını meshederken gördüm."
Bu
hadisin râvileri de "Güvenilir", "Emin" ve Yüce", "Güvenilir
Hâfız", "güvenilirliği ve hüccet olduğu tartışılmaz" gibi
tabirlerle övülmüşlerdir.
7-Haccâc
b. Minhâl Hemmâm'dan, o da İshâk b. Abdullah b.Ebî Talha'dan,
o da Ali b. Yahyâ b. Hallâd'dan, o da babasından, o da
amcası Rufâa b. Râfi'den, şöyle rivâyet etmiştir: "Resulullah'ın
yanında oturduğum bir sırada, oraya gelip mescide girdi ve
namaz kıldı; namazını bitirince gelip Resulullah'a ve
oradakilere selam verdi; Allah Resulü (s.a.a) cevabını
verdikten sonra ona 'Dön ve namazını yeniden kıl; namazın
doğru olmadı' buyurdu. Adam döndü ve namazını yeniden kıldı;
biz de onun namazını takip ediyorduk, ama namazının eksik
yanının ne olduğunu biliyorduk. Adam namazını bitirdikten
sonra tekrar gelip Resulullah'a ve oradakilere selam verdi;
Allah Resulü (s.a.a) yine şöyle buyurdu ona: 'Vay haline,
dön ve namazını yeniden kıl; namazın doğru olmadı senin.' Bu
cümleyi iki veya üç defa tekrarladı. Adam 'Namazımın
neresini eksik bulduğunuzu anlayamadım' dediğinde
Resulullah'ın cevabı şu oldu: 'Sizden herhangi birisi
Allah'ın emrettiği gibi abdestini güzel bir şekilde almazsa,
namazı doğru olmaz; şöyle ki önce yüzünü ve dirseklere kadar
ellerini yıkamalı, sonra da başını ve iki dikliğe kadar
ayaklarını meshetmeli ve ondan sonra tekbir getirip namaza
durmalıdır..."
Bu hadisi
nakleden Hâkim Nişâburî ve onun kitabını özetleyen Zehebi, (Buhârî
ve Müslim'in şartlarına göre bu hadisin sahih bir hadis
olduğuna hükmetmişlerdir.
8-(Ahmed
b. Hanbel'in oğlu) Abdullah, bize babasından, o da Muhammed
b. Cafer'den, o da Said'den, o da Katâde'den, o da Şehr b.
Havşeb'den, o da Abdurrahman b. Ganem'den, o da Ebu Mâlik-il
Eş'arî'den rivâyet etmiştir ki Ebu Mâlik kendi kavmine şöyle
dedi: "Toplanın da size, Resulullah'ın (s.a.a) kıldırdığı
namazı kıldırayım." Onlar toplandıklarında içi su dolu bir
kap istedi ve abdest aldı; önce ağzına ve burnuna su aldı;
sonra üç defa yüzünü ve üç defa da iki kolunu dirseklerine
kadar yıkadı; daha sonra da başını ve iki ayağının üzerini
meshetti; ardından kalkıp onlara namaz kıldırdı..."
Bu
hadisin râvilerinin güvenirliğini gösteren tezkiyeler için,
yine Zehebi'nin "Siyer-u A'lâm-in Nübelâ" kitabına Mürâcaat
edin.
9-Abdurrahman b. Cüber b. Nüfeyr babasından rivayet
etmiştir ki: "Ebu Cübeyr kızıyla birlikte Resulullah'ın
huzuruna gelmişti. Bu sırada Allah Resulü (s.a.a) abdest
almak için su istedi; önce ellerini yıkayıp temizledi; sonra
ağzını çalkaladı, burnuna su aldı; daha sonra yüzünü ve
dirseklere kadar kollarını üç defa yıkadı ve bilahare başını
ve iki ayağını meshetti."
10-Tabarânî'nin "El-Evsat" kitabında İbn-i Abbâs'tan Şöyle
nakledilmiştir: "Bir gün Sa'd ve Abdullah İbn-i Ömer,
İkinci Halife Ömer'in yanında, ayakların meshini tartıştılar.
Ömer oğlu Abdullah'a 'Sa'd senden daha fakihtir' dedi; sonra
da Sa'd'a dönerek 'Ey Sa'd dedi, biz Resulullah'ın (ayakları)
meshettiğini inkar etmiyoruz; fakat şunu bilmiyoruz ki acaba
bunu, âyetleri muhkem olan (nesh edilmeyen) ve Berâat (Tevbe)
suresi hariç en son sure olarak inen Mâide suresinden sonra
mı yapıyordu, yoksa ondan önce mi yapıyordu?"
Bu
rivayetten şu sonuçları çıkarabiliriz:
a)-Sa'd
ayakların meshedilmesi gerektiğini savunmakta ve bunu bizzat
Resulullah'ın uygulamasına dayandırmaktadır.
b)-Ömer,
Resulullah'ın abdestte ayaklarını meshettiğini kabul ediyor;
ancak herhalde o, Mâide suresinin mesh hükmünü nesh edip
etmediği hususunda tereddüt içerisindedir. Ancak, önceden de
ortaya koyduğumuz gibi abdest âyetinden açık bir şekilde
mesh anlaşılmaktadır, yıkamak değil; hatta bu sözümüzden
vazgeçip âyetin bu konuda müphem olduğunu kabul etsek dahi,
nesh iddiası yine doğru olmaz; zira nâsih olan bir âyet veya
hadisin muhtevası, hiçbir yanlış anlamaya sebebiyet
vermeyecek şekilde açık ve net olmalıdır.
Ehl-i
Sünnet kaynaklarında ayağın meshedilmesi gerektiğini
gösteren başka rivâyetler de vardır ki biz bu kadarıyla
yetiniyoruz. Görüldüğü gibi bu hadislerin hepsi Ehl-i Sünnet
kaynaklı, üstelik hepsi de sağlam güvenilir senetlerle
nakledilmiştir. Bunlara Ehl-i Beyt kanalıyla nakledilen
onlarca hadisi de ilave edersek, bu görüşün ne kadar güçlü
ve tartışılmaz bir durum kazandığı açık bir şekilde ortaya
çıkmış olacaktır. O Ehl-i Beyt ki, onlara sarıldığımız
müddetçe asla dalalete düşmeyeceğimizi, onların gemisine
bindiğimizde asla boğulmayacağımızı bizzat Allah'ın Resulü
garantilemiştir.
Ehl-i
Beyt Kanalıyla Nakledilen Hadislerden İki Örnek:
1-Bir
rivâyette, İmam Cafer-i Sâdık, Hz. Ali'nin (a.s), nasıl
abdest aldığını şöyle açıklamıştır: "Emir-ül Mu'minin,
bir gün oğlu Muhammed Hanefiyye ile otururken 'Ey Muhammed
buyurdu, bana bir kap su getir de namaz için abdest alayım.'
Muhammed kendisini bir suyu getirince, Hz. Ali sağ eliyle
bir avuç su alıp sol eline döktü ve şu duayı okudu: 'Bismillah
ve billah, Hamd Allah'a ki suyu necis değil, temizleyici
kıldı.' ...Sonra ağzına su aldı ve şöyle dua etti: 'Allah'ım,
huzuruna varacağım gün, hüccet ve delilimi bana telkin et ve
zikrini söylemen için dilimi serbest bırak.' Daha sonra
burnuna su aldı ve şöyle dua etti: 'Allah'ım cennet
kokusunu bana yasaklama. Beni, cennetin kokusunu,esintisini
ve ıtrını alan kimselerden eyle.' Ardından yüzünü yıkadı
ve yıkarken şu duayı okudu: 'Allah'ım, bazı yüzlerin
karardığı günde, benim yüzümü ağart ve bazı yüzlerin
ağaracağı günde, benim yüzümü karatma.' Sonra sağ kolunu
yıkadı bu sefer de şöyle dua etti: 'Allah'ım, amel
defterimi sağ elime ve cennette ebedi kalma belgesini de sol
elime ver ve beni kolay bir şekilde hesaba çek.' Ondan
sora sol elini yıkadı ve şu duayı okudu: 'Allah'ım, amel
defterimi sol elime verme; onu boynuma asılı da kılma. Ateş
parçalarından sana sığınırım (Allah'ım).' Sol elini
yıkadıktan sonra da başını meshetti ve bunu yaparken de şu
duayı okudu: 'Allah'ım, rahmet ve bereketinle beni ört.'
Son olarak da iki ayağını mesh etti; meshederken de şu duayı
okudu: 'Allah'ım, bazı ayakların kayacağı günde, benim
ayağımı Sırât üzerinde sabit kıl ve çabamı, seni benden razı
kılacak şeylerde karar kıl.' Böylece abdestini
bitirdikten sonra başını kaldırıp oğlu Muhammed'e baktı ve
şöyle buyurdu: 'Ey Muhammed, kim benim aldığım bu abdest
gibi abdest alır ve benim okuduğum bu duaları okursa, Abdest
suyunun her damlasına karşılık Allah, bir melek yaratır ki
kıyamet gününe kadar onu takdis, tesbih ve tekbirle anar ve
bunun sevabını Allah, o abdest alan kimsenin hesabına yazar."
(Tehzib-ül Ahkâm, C.1, S.52, Hadis: 2)
Bu konuda
Ehl-i Beyt'in babası Hz. Ali'den iki hadisi de yukarıda
aktarmıştık (5. ve 6. Hadisler).
2-On iki
Ehl-i Beyt İmâmının beşincisi olan İmâm Muhammed Bâkır,
Allah Resulü'nün nasıl abdest aldığını açıkladığı uzun bir
hadisin son bölümünde şöyle diyor: "...Sonra başını ve
iki ayağını, yeni bir su almadan elindeki rutubet ile
meshetti."
ABDESTTE AYAKLARIN
MESHEDİLMESİ
GÖRÜŞÜNDE OLAN BAZI
SAHÂBÎLER
Şimdi
bizim, abdestte ayakların meshedilmesi gerektiği görüşümüzü
te'yid eden bazı sahabî şahsiyetlere değinmek istiyoruz:
1-Hz.
Ali (a.s):
Ehl-i
Sünnet'in büyük fakihlerinden İbn-i Kudâme "El-Muğnî" isimli
meşhur kitabında şöyle diyor: "Hz. Ali hakkında
nakledilmiştir ki, o ayaklarına meshederek abdest aldı ve
mescide girerek ayakkabılarını çıkarıp namaz kıldı."
Ehl-i Beyt kanalıyla bu konuda nakledilen rivâyetlerin hepsi
istisnasız bunu desteklemektedir . Bunların yanı sıra, Ehl-i
Sünnet kaynaklarında Hz. Ali kanalıyla nakledilen hadisler
de bunun bir teyididir ki iki tanesini yukarıda naklettik.
(5. ve 6. hadislere bakabilirsiniz.)
2-Abdullah İbn-i Abbâs:
İbn-i
Abbâs'tan şöyle rivâyet edilmiştir: "Abdest iki yıkama ve
iki mesihten ibarettir."
Şu
söz de yine ondan nakledilmiştir: "Allah kitabında meshi
indirmiştir; ne var ki insanlar yıkamaktan başkasını kabul
etmediler."
Yine
Mecme-ül Beyân tefsirinin nakline göre, İbn-i Abbâs,
Resulullah'ın nasıl abdest aldığını gösterirken ayaklarının
üzerene meshetmiştir. İbn-i Abbâs'ın yukarıda aktardığımız
10. hadisi nakletmesi de bunun bir teyididir.
3-Enes
b. Mâlik:
Enes
hakkında şöyle nakledilmiştir: "Enes (adest aldığı zaman),
ayağına meshederken onları ıslatırdı. Daha sonra Haccâc b.
Yusuf (Haccâc-ı Zâlim diye meşhur olan Emevî vâlisi), hutbe
okuyup da "İnsanoğlunun, ayaklarından daha çok pisliğe yakın
bir yeri yoktur; (abdest alırken onların altını ve üstünü
tabanlarıyla birlikte yıkayın" dediğinde, bunu duyan Enes
"Allah doğru söylemiş, Haccâc ise yalan; zira Allah-u Teâlâ
şöyle buyurmuştur: "Başlarınızı mesh edin ve iki dikliğe
kadar ayaklarınızı da."
Bu rivâyetten de açık bir şekilde anlaşıldığı gibi, Enes b.
Mâlik abdest âyetinden, ayakların meshedilmesi gerektiği
sonucunu çıkarmaktaydı.
Zaten
bunu başka bir sözünde daha açık bir şekilde şöyle ifade
etmiştir: "Kur'ân mesh üzere inmiştir."
4-Sa'd
b. Ebî Vakkâs:
Yukarıda
naklettiğimiz 10. Hadis Sa'd'ın, ayakların meshedilmesi
gerektiği görüşünü benimsediğini ortaya koymaktadır.
5-İkinci Halife Ömer b. Hattap:
Aynı
hadisten, Ömer'in Resulullah'ın ayaklarını meshettiğini
kabul etmekle birlikte, bunun sonradan nesh edilip
edilmediği hususunda tereddüt ettiğini anlamaktayız. Bunun
cevabını ise yukarıda zikrettik.
6-Abdullah İbn-i Zeyd:
Yukarıda
naklettiğimiz 2. Hadisin rîvisi bu sahabîdir.
7-Üçüncü Halife Osman b. Affân:
Naklettiğimiz üçüncü hadis de ondan nakledilmiştir.
8-Evs
b. Evs:
Dördüncü
hadisin râvisi de bu sahabî zattır.
9-Rufâa b. Ebî Râfi':
Bu
sahabîden ise yedinci hadisi nakletmiştik.
10-Temim b. Zeyd:
Birinci
hadisi, Abbâd b. Temim, aynı zamanda babası olan bu
sahabîden nakletmiştir.
Nükte:
Şunu hatırlatmakta fayda vardır ki bu isimlerden bir
çoğundan, belki açık bir şekilde meshi benimsedikleri
nakledilmemiştir, ama siz de teslim edersiniz ki bir râvinin,
kabul etmediği, daha doğrusu yalan olduğuna inandığı bir
hadisi nakletmesi de düşünülemez herhalde; aksi takdirde
kendisi de yalancı durumuna düşer.
ABDESTTE
AYAKLARIN MESHEDİLMESİ
GÖRÜŞÜNDE OLAN BAZI
TÂBİÎLER
Abdestte
ayakların meshedilmesi görüşünde olan Tabiîlerden
bazılarının isimleri, şöyle geçmektedir kaynaklarda:
1-Urve
b. Zübeyr
2-Hasan-ül Basrî
3-İkrime b. Abdullah-il Medenî
4-İbrâhim En-Nahaî,
5-Eş-Şa'bî (Ebu Amr Âmir b. Şerâhil)
6-Âmir
7-Katâde
8-El-A'meş
9-Alkame b. Kays
10-Ez-Zehhâk
11-Mücâhid
12-Ebu
Mâlik-il Eş'arî
13-Abbâd İbn-i Temim
14-Nezâl b. Sebura
15-Abd-ü Hayr
16-İmâm Muhammed-ül Bâkır
17-Ebu-l Âliye (Refi' b. Mihrân)
Daha
geniş bir araştırmayla bu sayıyı çoğaltmak mümkündür; fakat
biz bu kadarıyla yetiniyoruz; daha fazla bilgi almak
isteyenler, ilgili kaynaklara mürâcaât edebilirler.
EHL-İ SÜNNET'İN KONUYLA İLGİLİ
İLERİ SÜRDÜKLERİ DELİLLERİ
Önceden
de değindiğimiz gibi Ehl-i Sünnet âlimlerinin bu konudaki
görüşleri birbirinden farklıdır. Bu âlimlerin hemen hepsinin
(çok az bir grup hariç) ortak görüşü abdestte ayakları
yıkamanın câiz olduğudur. Ancak bunların çoğunluğu,
yıkamanın cevazdan öte farz olduğunu savunurken, bazıları
mükellefin yıkama ve meshetme arasında muhayyer olduğunu,
bazısı ise ihtiyaten ayakların hem meshedilip hem de
yıkanması gerektiğini söylemektedirler.
Aşağıda
yapacağımız nakillerden de anlaşılacağı gibi, Ehl-i Sünnet
âlimlerinin konuya delil açısından yaklaşımları aynı
değildir. Zira onlardan bir grubu yıkama görüşünü hem abdest
âyetine, hem de bu konuda rivâyet edilen hadislere
dayandırma telaşındayken, diğer bir grup, Şia'nın, âyetin
tefsirindeki yaklaşımını ve âyetten sadece meshin
anlaşıldığını kabul etmekle birlikte, "Çünkü ayakların
yıkanması gerektiğine dair bir çok hadis vardır; onlardan da
vazgeçemeyiz" deyip, "Yine de ayakların yıkanması ihtiyata
daha uygundur; zira yıkamak, mesh yerine de geçer; ama
meshetmek yıkama yerine geçmez" iddiasında bulunarak, güya
âyetle hadislerin arasını bulmaya çalışmışlardır.
Bazıları
ise (Taberî ve Cübâî gibi), "Âyetten de vazgeçemeyiz,
hadisten de; o halde mükellefi yıkama veya meshetme arasında
muhayyer bırakmalıyız; isterse meshetsin, isterse yıkasın;
meshederse âyetin dediğine, yıkarsa da hadislerin dediğine
amel etmiş olur" diyorlar. Tabi az da olsa meshedilmesi
gerektiğini veya ihtiyaten hem mesh edilip , hem de
yıkanması gerektiğini söyleyenler de vardır.
Şimdi biz
bu âlimlerin ileri sürdükleri delilleri sırasıyla nakledip
cevaplandırmağa çalışacağız:
a)-Âyetin Kendisiyle İstidlâl:
Onlardan
bir grubu âyette bulunan "Ve ayaklarınızı" kelimesini, "yüzünüzü
ve ellerinizi" kelimelerine atfederek ayakların da yüz ve
eller gibi yıkanması gerektiği sonucunu çıkarmaktadırlar.
Onlar bu görüşlerine "Ercülekum" kelimesinin bugün ellerde
bulunan Kur'ân'larda, sonunun mensub (üstünlü) olduğunu, bu
yüzden de sonu cerli (esreli) olan "Bi-Ruusikum" kelimesine
değil, sonu mensub olan "Vucuhekum ve Eydiyekum"
kelimelerine atfedilmesi gerektiğini delil olarak
göstermişlerdir.
Biz
yukarıda, böylesi bir atfın, Nahiv kuralları açısından
doğuracağı sakıncaları, ardından da öbür türlü atfa
yöneltilen eleştirinin cevabını geniş bir şekilde
işlediğimiz için tekrara gerek görmüyoruz.
b)-Hadislerle İstidlâl:
Ehl-i
Sünnet âlimlerinin hemen hepsinin vazgeçemedikleri en önemli
delil ise kendi kaynaklarında nakledilen bazı rivâyetlerden
ibarettir.
Bize göre
bu rivâyetlerin bir kısmının muradı yanlış anlaşılmış, bir
kısmının senedi zayıftır; geriye kalan bir kısmı ise aynı
kaynaklarda nakledilen ve meshi gösteren diğer bir kısım
hadislerin yanı sıra (ki bunlardan bazılarını yukarıda
aktarmıştık) Ehl-i Beyt kanalıyla nakledilen hadislere
bütünüyle ters düştüğü için delil olarak gösterilmeleri
yanlıştır. Şimdi bunlardan bazı örnekler vermeğe çalışalım:
1- Buhâri
ve Müslim'de, Abdullah b. Amr b. Âs'tan tahriç edilen
rivâyette şöyle diyor:
"Hz.
Resulullah'la birlikte yolculuktaydık; Resulullah (s.a.a)
bizden geriye kaldı; (biraz bekledikten) sonra gelip bize
ulaştı. İkindi namazının vakti de gelip çatmıştı. Abdest
alırken ayaklarımızı meshediyorduk. Resulullah (s.a.a), "Vay
topuklara ateşten!" buyurdu ve bu cümleyi iki veya üç defa
tekrarladı."
Bizce bu
hadis yanlış değerlendirilmiştir. Zira evvela o kadar
sahabînin onca zamandan sonra henüz ayakların hükmünden
bihaber kalıp da bilgisizlikleri yüzünden ayaklarını yıkama
yerine meshettiklerini söylemek son derece insafsızlıktır!
Acaba Allah'ın emin ve sâdık elçisi, ayakların hükmünü o
zamana kadar henüz onlara açıklamamış mıydı? Veya
Resulullah'ın nasıl abdest aldığını o güne kadar kimse
görmemiş miydi? Yoksa açıklamasına ve Resulullah'ın nasıl
abdest aldığını görmelerine rağmen, kasıtlı olarak mı
ayaklarını yıkama yerine meshetmişlerdi?! Ya da hepsi birden
unutkanlık illetine müptela olup yanlışlıkla mı ayaklarını
meshettiler?! Her halde siz de tasdik edersiniz ki bu
ihtimallerden hiçbirisinin makul bir tarafı yoktur. Bunların
hiç birisi makul değilse, o halde söz konusu hadisin başka
bir muradı ve mesajı olsa gerek.
Saniyen
bu hadis doğru olduğu takdirde meshi gerektirir, yıkamayı
değil. Çünkü Resul-i Ekrem, hep birlikte ayaklarını mesheden
Sahabîleri bu amelden nehy etmemiştir; hatta onların bu
amelini te'yit bile etmiştir. Zira eğer onları bu amelden
sakındırmayı amaçlasaydı bunu daha açık ve net bir ifadeyle
beyan ederdi, böyle müphem bir ifadeyle değil. O halde "Vay
topuklara ateşten!" cümlesiyle hangi mesajı vermek
istemiştir Allah'ın Resulü (s.a.a)?
Evet
bizce Resul-i Ekrem'in bu tavrı takınması ve bu cümleyi
söylemesinin asıl nedeni şudur ki siyer kitaplarının da
yazdığı gibi, Ashâb'ın arasında bir grup yalın ayaklı bedevî
Araplar vardı; bunlar idrar ettiklerinde, özellikle
yolculukta, idrarın ayaklarına sıçramasına aldırış etmiyor
ve bundan kaçınmıyorlardı. İşte bundan dolayı necis ve kirli
ayaklarla namaz kılmamaları ve mescide girerek orayı necis
etmemeleri için Resulullah (s.a.a), topukların kir ve
necasetini kınayarak, onları ikaz etmiştir. Bunu te'yid eden
bir karine de Araplar içerisinde bazı bedeviler için "Bevvâlün
li-akıbeyh" (topuklarına işeyen bedevî) tabirinin
kullanılmasıdır.
2-İbn-i
Mâce Sünen'inde Ebu İshak'tan, o da Ebu Hayye'den şöyle
rivâyet etmiştir; dedi ki: "Ben Ali'yi abdest alırken
gördüm; ayaklarını mafsala kadar yıkadı, sonra şöyle dedi: 'Peygamber'inizin
taharetini (abdestini) size göstermek istedim."
Bahsettiğimiz senedi zayıf hadislerden
birisi işte bu hadistir. Zira Sünen-i İbn-i Mâce'de, bu
hadisin dipnotunda da yer aldığı ve Mizân-ül İ'tidâl
gibi kaynaklarda da açıklandığı üzere "Ebu Hayye" meçhul ve
tanınmayan birisi olduğu için durumu belli değil. Zehebî, "Mizân"ının
künyeler bölümünde; "O, tanınmamış biridir" diyor ve İbn-i
Medyenî ve Ebu'l-Velid-i Farzî'nin, onun hakkında, "Meçhuldür"
dediklerini de sözlerine ilave ediyor. Zehebî daha sonra, "Hadis
uyduranların böyle bir kişiyi de uydurmuş olmaları
mümkündür" diyerek, "Ben her ne kadar araştırma yaptıysam da
bu adam hakkında hiçbir bilgi edinemedim" diyor.
Kaldı ki bu hadis, sadece Ebu İshâk
yoluyla nakledilmiştir.
Ebu İshâk ise çok yaşlandığından ve hafızasını
kaybettiğinden dolayı halk onu terk etmiş
ve Ebu Ahvas ve Züheyr bin Muâviye el-Cu'fî'den başka, kimse
ondan hadis nakletmemiştir.
Halk, Ebu İshak'tan hadis naklettiklerinden dolayı o ikisini
kınamıştır.
Şüphesiz, bir muhaddis hafızasını kaybederse, hafızasını
kaybetmeden önce mi, yoksa sonra mı naklolunduğu bilinmeyen
tüm hadisleri itibardan düşer. Çünkü şüphe-i mahsuredeki
icmalî ilim, hepsinden kaçınmayı gerektirmektedir. Bu kural,
Usul-u Fıkıh da beyan edilmiştir.
Öte
yandan Hz. Ali'den bu ve benzeri birkaç hadisi nakleden
Ehl-i Sünnet kaynakları, yine Hz Ali'nin kendisinden, bu
hadislerle çelişen ve ayakların meshedilmesi gerektiğini
gösteren başka hadisleri de nakletmişlerdir ki
hatırlayacağınız gibi biz örnek olarak iki tanesini
nakletmiştik ki her ikisinin de senedi Ehl-i Sünnet'in kendi
ölçülerine göre sahihti. (5. Ve 6. Hadisler)
Aynı
durum bazı diğer rivâyetler için de söz konusudur; mesela
Abdullah b. Zeyd'den, Hemrân kanalıyla Osmân'dan ve diğer
bazı râvilerden ayakların yıkanmasına dair hadis nakleden
Sünnî kaynakları, aynı adamlardan, hem de sahih senetlerle,
abdestte ayakların meshedilmesini açıkça gösteren hadisler
nakletmişlerdir. Bunların da bir kaç örneğini yukarıda
naklettik.
Hepsinden de önemlisi, bu gibi hadisler,
bizzat Allah'ın Kitabı'na ters düşmektedir. Zira önceden de
geniş bir şekilde açıkladığımız gibi Kur'ân-ı Kerim'den
meshden başka bir şey anlaşılmamaktadır. Bu gerçeği Ehl-i
Sünnet âlimlerinden de birçoğu itiraf etmiştir ki bunlardan
bazılarına değindik, bazılarına ise ileride değineceğiz.
Hatta hadislerle Kur'ân'ın nesh edilebileceğini kabul etsek
dahi (ki bunu İslâm âlimlerinin ekseriyeti reddetmektedir),
burada bu hadislerle abdest âyetinden istifade edilen hükmün
neshedildiğini iddia etmek kesinlikle doğru değildir. Zira (İmâm
Fahr-i Râzî'nin de tefsirinde belirttiği gibi), bu hadisler
mütevâtir değil, haber-i ahattırlar ve Kur'ân'ı bu gibi
hadislerle neshetmek mümkün değildir.
Hatta buna bile göz yumsak, yine de
abdest âyetinin nesh edildiğini kabul etmek mümkün değildir.
Zira hadisin, âyeti nesh edebilmesi için ondan sonra sadır
olması, gündeme gelmesi gerekir; yoksa önceden söylenen bir
hadisin, sonradan nâzil olan bir âyeti nesh edebilmesi söz
konusu olamaz.; hangisinin önce hangisinin sonra olduğu ise
belli değildir; hatta aksini söylemek daha doğru ve mantıklı
olur. Çünkü bu âyeti de içine alan "Mâide" suresi en son
inen surelerdendir.
Kurtubî bu konuda şöyle rivâyet
etmiştir: "Resul-i Ekrem (s.a.a) "Vedâ' Haccı"nda, Mâide
suresini Müslümanlara okudu ve ardından şöyle buyurdu: 'Ey
insanlar, Mâide suresi Allah'ın indirdiği en son
surelerdendir; o halde onun helâlini helâl ve haramını da
haram bilin."
Hatta Ehl-i Sünnet'in büyük
âlimlerinden Zerekşî "El-Burhân Fî Ulûm-il Kur'ân"
kitabında, Mâide'nin, inen en son sure olduğunu iddia ederek
şöyle rivâyet etmektedir: "Resulullah, Vedâ Haccı'nda
Mâide suresini okudu ve şöyle buyurdu: 'Ey insanlar,
şüphesiz Mâide suresi en son inen suredir; o halde onun
helâlini helâl, harâmını ise haram sayın."
(Yani onun hiçbir hükmü nesh edilmemiştir.) Yukarıda
naklettiğimiz 10. rivâyette, İkinci Halife Ömer'in de bunu
te'yid eden bir sözü vardı.
Öte yandan Mâide suresi indikten sonra
Resulullah'ın fazla yaşamadığını dikkate alır, yıkama
hadislerinden de bir türlü vazgeçmezsek, o zaman iddia
edilenin tersine bir neshin söz konusu olduğunu söylemek
daha mantıklı olur. Yani önceden söz konusu olan ayakları
yıkama, en son inen Mâide suresinin âyetiyle nesh edilmiştir.
Böyle olunca da yine, bugün ayakların abdestte meshedilmesi
gerektiği ispatlanmış olacaktır. Elbette bütün bunları biz
farz üzere ve Ehl-i Sünnet'in mantığına göre söylüyoruz;
yoksa biz ne olursa olsun, Allah'ın Kur'ân-ı Kerim'inde
indirdiği kesin hükmün karşısında hiçbir şeyin tercih
edilemeyeceği kanısındayız. Zira Allah'ın Resulü Ehl-i
Sünnet kaynaklarının da naklettiği bir hadisinde bize şöyle
buyurmuştur: "Benim hadisimi Kur'ân'a sunun; eğer ona
mutabık olursa onu ben söylemişimdir, (aksi takdirde hayır)."
Aynı mâna, "Kur'ân'a ters düşen hadisi atın" veya
"Vurun duvara" gibi tabirlerle de nakledilmiştir.
Yine önceden de naklettiğimiz mütevâtir
olan "Sekaleyn" (iki ağır emanet) hadisi gereği biz,
Resulullah'tan sonra ihtilaf ettiğimiz konularda, onun
Ümmetine bıraktığı ve Kıyâmete dek birbirinden ayrılmayacak
emanetleri olan "Kur'ân ve Ehl-i Beyt'ine" mürâcaât
etmeliyiz. Abdest konusunda da rivâyetler ve görüşler
muhtelif ve çelişkili olduğu için Kur'ân ve Ehl-i Beyt'in
hükmünü kıstas olarak kabul etmeliyiz. Kur'ân'ın bu konudaki
hükmü ortadadır. Ehl-i Beyt İmâmlarının ise hepsi, abdestte
ayakların yıkanması gerektiğinde icmâ etmişlerdir.
İşte bütün bu sebeplerden dolayı Ümmet bu ikisinin hükmüne
sarılmalı ve onlara ters düşen her rivâyeti uzağa atmalıdır.
Ayakların yıkanmasıyla ilgili
hadislerin zayıf olduğunu açıkça gösteren bir diğer şâhit,
Ashap ve Tabiîlerden de bir çoğunun, ayakların meshedilmesi
gerektiği görüşünü benimsemeleri, hatta bunun üzerinde
ısrarcı olmalarıdır. Biz bunlardan bir kısmının isimlerini,
bazı sözleriyle birlikte meşhur ve muteber kaynaklardan
naklettik. Bunlardan birisi de ümmetin âlimi, Kitap ve
Sünnet'in heybesi olarak tanınan Abdullah İbn-i Abbâs'tır.
Burada, onun bu konuda ihticâc ettiği bazı sözlerini,
önemine binaen tekrar nakletmeği faydalı buluyoruz; diyor ki:
"Allah-u
Teâlâ, abdestte iki yıkamayı, iki de meshi farz etti. Görmez
misin, teyemmümü zikrederken, iki yıkama yerine iki meshi
zikretmiş, iki meshi (başı ve ayakları meshetmeyi) ise terk
etmiştir."
Yine İbn-i Abbas der ki: "Abdest iki
yıkama, iki meshetmedir."
Abdullah İbn-i Abbâs'a, "Muavvız bin
Afra'nın kızı Rubeyyi', Resulullah 'ın (s.a.a) onun yanında
abdestte ayaklarını yıkadığını sanmaktadır" dediklerinde,
İbn-i Abbas, Rubeyyi'in yanına gelip durumu ondan sordu ve
onun sözünü kabul etmeyip, abdestte ayaklarını yıkayanlara
şaştığı ve: "Ben, Allah'ın Kitabı'nda meshten başka bir
şey görmüyorum" dediği kaynaklarda kayda geçmiştir.
Ayakları yıkamakla ilgili hadislerin
bir diğer zaafı şudur ki, eğer bu hadisler doğru olsaydı,
tevatürle nakledilmiş olurdu. Çünkü abdestte ayağın
yıkanması, kadın, erkek, köle, hür herkesin öğrenmeye
ihtiyaç duyduğu bir konudur. Eğer yıkamak Müslümanların
arasında kesin ve yaygın bir şey olsaydı, bütün mükellefler,
Peygamber'in zamanında ve ondan sonraki zamanlarda onu iyice
öğrenip ve her asır ve zamanda onu tevatürle nakletmiş
olurlardı ve hiçbir kimse onu inkar veya reddetmeye
kalkışamazdı. Durum böyle olmadığından dolayı da, bu
hadislerin zaaf ve yetersizlikleri bizim için gün gibi
âşikar olmaktadır.
Görüldüğü
gibi Ehl-i Sünnet kaynaklarındaki bu konuyla ilgili hadisler,
çelişkili olduğu ve zikrettiğimiz bunca mahzuru beraberinde
getirdiği için, bunlara itibar eden kardeşlerimiz, artık
Kur'ân'a dönmelidirler; Kur'ân ise açıkça ayakları
meshetmeyi emrediyor.
c)-İstihsân Yoluyla İstidlâl:
Ehl-i
Sünnet âlimlerinden bazıları ayakların yıkanması için bir de
şöyle istidlal etmişlerdir: "Başı meshetmek onu yıkamaktan
daha uygun olduğu gibi, ayakları yıkamak onları meshetmekten
daha uygundur. Çünkü ayakların kiri genellikle yıkanmaksızın
temiz olmaz, ama baş genellikle meshetmekle temiz olur."
Yine
şöyle demişlerdir:
"Makul
maslahatlar, farz olan ibadetler için sebep olabilirler.
Hatta Allah-u Teâlâ, onda her iki manayı, yani maslahatî ve
ibadî yönünü birlikte kastedebilir. Maslahatî yönünden
maksat, hissedilen maddi faydalardır; ibadî yönünden maksat
da nefsi arındırmaktır."
Bu sözün
cevabı şudur ki, biz de, Allah-u Teâlâ'nın emrettiği her
şeyde bir maslahatın olduğunu, nehyettiği her şeyde de
dünyevî veya uhrevi bir zararın bulunduğunu kabul ediyoruz.
Ama Allah-u Teâlâ bu maslahat ve zararı, kulların görüşüne
bağlı kılmamıştır. Yani, Allah'ın emrinde bir maslahatın
olduğuna inanıyoruz, ama bu maslahatın ne olduğunu kendi
kafamızdan kestirip, "Bu hükmün gerekçesi budur" demeye
hakkımız yoktur.
Kur'ân
abdestte başın ve ayakların meshedilmesini emretmektedir.
Bir mu'min olarak bize düşen, bu emre boyun eğmektir; bu
emirdeki maslahatı anlasak da anlamasak da.
Elbette
abdestte ayakların necisten temiz olması gerektiğinin şart
olduğunu bildiren delillerden dolayı, ayaklar eğer necis
iseler, abdest almadan önce yıkanıp temizlenmesi gerekir.
Bir de
eğer gerçekten bu kardeşlerimiz "Ayakların kiri genellikle
yıkanmaksızın temiz olmaz, ama baş genellikle meshetmekle
temiz olur" sözünde ciddi iseler ve ayakların yıkanması ve
başların meshedilmesindeki hikmetin bu olduğuna
inanıyorlarsa, neden bazı âlimleri (İmâm Şâfiî gibi), başı
bir parmak, hatta yarım parmakla meshetmenin dahi yeterli
olabileceğine fetvâ vermişlerdir?! Yarım parmakla meshedilen
bir başın, nasıl temizlendiği bilmecesini bize de
açıklayabilirler mi acaba?!
d)-"Ka'b" Kelimesinin Manasına Dayanarak İstidlâl:
Caferî
âlimleri Zurâre ve Bükeyr'in
ve ayrıca Şeyh Saduk'un
İmâm Muhammed Bâkır'dan (a.s) naklettikleri rivâyete
dayanarak, abdest ayetindeki "Ka'beyn" kelimesinin, ayakla
bacağın arasındaki mafsaldan (bilekten) ibaret olduğunu
söylemektedirler.
Lügat âlimleri, de bu görüşü te'yid etmektedir.
Ehl-i
Sünnet âlimleri ise ayağın iki tarafındaki çıkıntılı kemiğe
"ka'b" dedikleri için Caferî âlimlerine karşı şöyle ihticac
etmişlerdir:
"Eğer "Ka'b",
ayakla bacağın arasındaki mafsal olsaydı o zaman her ayakta
bir "Ka'b" olduğundan Kur'ân'ın "Ka'beyn" (müsennâ kipi)
yerine "Ve ercülekum ile'l-kiâb" (çoğul kipi şeklinde)
demesi gerekirdi. Nitekim, her kolda bir "mirfak" (dirsek)
olduğundan Kur'ân "Ve eydiyekum ile'l-merâfik" buyurmuştur."
Büyük
Caferi âlimlerinden Merhum Allâme Şerefuddin, bu sözün
cevabında şöyle diyor: "Eğer Allah-u Teâlâ "Merâfık" yerine
"Mirfekayn" de buyurmuş olsaydı, şüphesiz yine de doğru
olurdu. Bu durumda âyetin manası şöyle olurdu: "Yüzünüzü ve
iki dirseklere kadar ellerinizi yıkayın; başınızı ve iki
mafsala kadar ayaklarınızı meshedin." Bir ayette bu iki
kelimenin ikiyi bildiren kipte olması, veya çoğul bildiren
kipte olması veyahut bu yönden birinin diğerinden farklı
olması tabirin doğruluğu açısından aynıdır. Evet, tabirin
daha güzel olması için böyle ifade olunmuştur denilebilir.
Öte
yandan cerrah doktorlar, "Ka'b" denilen ayakla bacağın
arasındaki mafsalın içinde, inekle koyunun bacağının alt
kısmında olduğu gibi yuvarlak kemiğin olduğunda ittifak
etmişlerdir.
Buna göre her ayağın meshi, iki "Ka'b"a ulaşmaktadır: Biri
mafsalın kendisi, diğeri ise mafsalın altındaki yuvarlak
kemik. Ayette, "ka'b"ın tesniye olup merâfıkın tesniye
olmaması cerrahların bilip kabul ettikleri hususa işaret
olabilir."
Kaldı ki
"Ka'b kelimesini mafsal diye mana edip bunun her ayakta bir
tane olduğunu söylesek dahi yine de âyette "Ka'beyn" (iki
mafsal) tabirinin kullanılmasının hiçbir sakıncası olmaz.
Yani o zaman âyeti şöyle mana ederiz: "Sizler iki
mafsalınıza kadar ayaklarınızı meshedin." Hiç şüphesiz
herkes, her ayağında bir mafsal olmak üzere toplam iki
mafsala sahiptir.
Yine
Ehl-i Sünnet müfessirlerinden "Tantâvî", âyetteki "Ka'beyn"
kelimesine dayanarak Caferi âlimlerine karşı şöyle ihticâc
etmiştir: "Âyette ayakların taharetinin sınırı 'İki Ka'b'
olarak belirlenmiştir. İki ka'b'dan maksat ise ayakların iki
tarafında yer alan çıkıntılı kemikten ibarettir. Böyle
olunca da ayağın tahâreti, ancak onların suyla kaplanmasıyla
gerçekleşebilir.(O halde onları mesh değil yıkamamız gerekir.)"
Her halde Tantâvî, ayakları o noktaya kadar mesh suyuyla
ıslatmanın mümkün olamayacağını düşünerek böyle bir sözü
söylemiştir.
Bizce bu
yaklaşım da delilsiz olmakla birlikte, yersizdir de. Zira
ka'b'ın manası onun dediği şey olsa bile abdest suyuyla
ayağın o noktaya kadar meshedilebileceği hiç de zor ve
imkansız bir şey değildir. Denemesi kolaydır; isteyen hemen
deneyebilir! Evet bu tür soğuk teviller ve delilsiz
içtihatlarla, âyetin âçık hükmünden kaçmak asla mümkün
değildir. Bunların hepsi, "Nass"ın karşısında yapılan
içtihatlardır.
EHL-İ SÜNNET ÂLİMLERİNDEN
BAZILARININ
KONU HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ
Burada
son olarak Ehl-i Sünnet camiasının ileri gelen âlim ve
tefsircilerinden bazılarının da konu hakkındaki görüşlerini
ve âyete getirdikleri yorum ve tevilleri kendi
kaynaklarından sizlere aktarıp kararı kendinize bırakacağız:
1-İmâm
Fahruddin er-Râzî
(Vefat:
606 H.):
O kendi tefsirinde şöyle diyor konu
hakkında:
"Meshi farz bilenlerin delilleri, "Ercül"
kelimesindeki naklolan iki meşhur kırâata dayalıdır. Kırâat
imâmlarından İbn-i Kesir, Hamza, Ebu Amr ve -Ebu Bekr’in
rivâyetine göre- Asım, lafzı, cerr (esre) ile, "Ercülikum"
şeklinde okumuşlardır. Nâfi', İbn-i Amr ve -Hafs'ın
rivâyetine göre- Âsım, nasb (üstün) ile, "Ercülekum"
şeklinde okumuşlardır.
Sonra şöyle ekliyor:
"Ercül kelimesi esreyle, yani "Ercülikum"
okunursa, o zaman "Ruus" kelimesine atfedilir. Yani, başın
meshedilmesinin farz olduğu gibi ayakların da meshedilmesi
farz olur."
Fahr-i Râzî sonra şöyle diyor:
"Eğer bir kimse: "Ercül kelimesinin
esreli oluşu, Ruus kelimesine matuf olduğundan değil, "Cerr-i
civâr"dan dolayıdır. Örneğin: "Cuhru zabbin haribin"
cümlesinde "Harib" kelimesi, "Zabbin"
kelimesiyle bir arada olduğundan dolayı esreli okunmuştur.
Veya "Kebir-u unâsin fî bicadin müzzemmilin"
cümlesindeki "Müzzemmil" kelimesi, "Bicâdin"
kelimesiyle bir araya geldiğinden dolayı esreli olmuştur"
derse cevabında deriz ki: "Şu bir kaç delile göre bu doğru
değildir:
1-"Cerr-i civâr" gerekçesiyle kelimeyi
esreli okumak dilbilgisi açısından kural dışı bir
uygulamadır ve ancak şiirlerde zaruret dolayısıyla bu tür
garip yollara başvurulabilir. Kur'ân-ı Kerim'i böyle kural
dışı garip tabirlerden tenzih etmek gerekir.
2-"Cuhru zabbin haribin" gibi
"Cerr-i civar" yöntemiyle okumak, ifade yönünden herhangi
bir şüphe ve karışıklığa yol açmadığı taktirde uygulanabilir.
Örneğin, söz konusu örnekte herhangi bir yanlış anlama söz
konusu değildir. Çünkü, "Harib", "Zabb"in sıfatı olamaz,
sadece "cuhr"un haberi olabilir. Ama abdest ayetinde bu
yönteme başvurarak esreli okumak, mana yönünden belirsizliğe
yol açtığı için uygulanamaz. "Cerr-i civar" gereği esre,
ancak harf-i atıf olmadığı yerde olur. (Abdest ayetinde ise
harf-i atıf vardır). Harf-i atıfla birlikte "Cerr-i civar"
kuralının da gelmesini hiç kimse söylememiştir."
Fahr-i Râzî sonra şöyle devam ediyor:
"Bir grup âlimler, "Ercül" kelimesinin
nasb (üstün) ile okunmasının da meshi gerektirdiğini
söylemişlerdir. Çünkü "Ercülekum", "Bi-ruusikum" yerine
mâtuftur. Bu kelime, "mef'ulün bih" olduğundan dolayı
mahallen mensuptur. Fakat lafzan "Ba-i Carre" ile mecrurdur.
"Ercülekum"un, "Ruus" kelimesinin mahalline atfedilip mensup
okunması câiz olduğu gibi, "Ruus" kelimesinin zahirine
atfederek mecrur okunması da câizdir."
Fahr-i Râzî daha sonra şöyle diyor:
"Binaenaleyh, "Ercül"e de nasb veren
âmilin "Vemsehu" veya "Feğsilu"
olduğunu diyebiliriz. Ama eğer iki âmil bir ma'mülde
toplanırsa, en yakın âmilin amel etmesi daha uygundur.
Öyleyse dediklerimize nazaran, Allah-u Teâlâ'nın sözündeki "Ercülekum"
lafzına nasb (üstün) veren âmil "Vemsehu"dur."
Fahr-i Râzî yine şöyle diyor:
"Buna göre "Ercülekum"un lamını nasb (üstün)
ile okumak da ayakların meshedilmesini gerektirmektedir."
Daha sonra şöyle devam ediyor:
"Âlimlerin, hadislere dayanarak ayağın
meshedilmesi farz değildir, demeleri doğru değildir. Çünkü (bu
konudaki) tüm hadisler, "Ahbar-ı ahad" babındandır. Kur'ân'ı,
"Haber-i vahid" ile neshetmek ise câiz değildir."
Bütün bu delillere değinmesine rağmen,
Fahr-i Râzi görüşünü şöyle açıklıyor:
"Ayağı
yıkamak hakkında çok hadis nakledilmiştir; bu yüzden yıkamak
ihtiyata daha yakındır; çünkü yıkamak meshi de kapsamaktadır;
ama bunun aksi öyle değildir.. Bundan dolayı yıkamak farzdır.
Demek ki, ayakları yıkamanın meshin yerine geçerli olduğu
kesindir."
Fahr-i
Râzî'nin, "yıkamak meshi de kapsamaktadır sözü, bizce apaçık
bir yanılgıdır. Çünkü gasl (yıkamak) ve mesh, lügat, örf ve
şeriatta bir birine zıt iki ayrı hakikattir. Gaslın
gerçekleşmesi için suyun az da olsa abdest uzuvlarında
akması gerekir. Ama meshin gerçekleşmesi için suyun abdest
uzuvlarında akmaması ve sadece elin ayağın üzerine çekilmesi
şarttır. Binaenaleyh gasl, kesinlikle meshin yerini almaz.
Ama gerçek olan şudur ki, Fahr-i Râzî, iki mahzurun arasında
kalmış; ya apaçık âyete muhalefet etmek veya onun görüşüne
göre sahih olan hadislere muhalefet etmek. Bu çıkmazdan
kurtulmak için, "Gasl (yıkamak) meshi de kapsamaktadır; bu
ihtiyata daha uygundur, meshin yerine de geçerlidir" diyerek
zannınca âyetle hadisin arasını cem' etmeğe çalışmıştır.
Kim onun
bu söz ve müdafaasına dikkatlice bakacak olursa, onun bir
çıkmazda olduğunu açıkça görecektir. Eğer âyet meshin farz
olmasını açıkça bildirmeseydi o, gaslin (yıkamanın), meshin
yerine geçerli olacağını söylemeye ihtiyaç bile duymazdı.
2-Şeyh
İbrâhim Halebî:
Meşhur Ehl-i Sünnet fakihi Şeyh İbrâhim
Halebî, "Ğunyet-ül Mütemellî, fi Şerhî Münyet-il Musallî,
Ale'l Mezheb-il Hanefi" kitabında abdestle ilgili âyet
hakkında bahsederken şöyle demiştir:
"Abdest âyetinde geçen "Ercülekum"
kelimesi, Kurrâ-i Seb'a (Yedi Kârî) arasında hem esre, hem
de üstün ile okunmuştur. Üstün ile okunması "Vücuhekum"
yerine atfedildiğinden, esre ile okunması da "Cerr-i
civâr"dan dolayıdır. Ama doğru olan şu ki: "Ercül" kelimesi
her iki kırâatta "Ruus" yerine matuftur; üstün ile okunduğu
takdirde mahalline, esre ile okunduğu takdirde de lafzına
matuftur."
Daha sonra şöyle devam ediyor:
"Ercülekum"u, "Vücuhekum"a atfetmek
câiz değildir. Çünkü matufla matufun aleyh arasında yabancı
bir cümle (Vemsehu bi-ruusikum) vaki olarak onların arasına
ayrılık düşüyor. Oysaki bu ikisinin arasında bir kelime dahi
yer alamaz; nerede kaldı ki bir cümle vaki olsun."
Merhum Şeyh İbrahim Halebî sonra şöyle
diyor:
"Fesahatli hiçbir kimsenin sözünde "Zerebtu
Zeyden ve merertu bi Bekrin ve Amren" diyerek, Amr'ı Zeyd'in
yerine atfetmesini duymuş değilim. Cerr-i civara gelince, bu
tür tabir çok nadir olarak sıfatlarda kullanılmaktadır.
Örneğin bazıları şöyle demiştir: "Haza cuhru zabbin haribin"
Te'kid'de ise sadece bir şiirde geçmiştir:
"Ya sahibu," belliğ zeviz-zevecati
kullihim: En leyse vaslun iz-in hallet ure'z-zenebi"
Ferrâ'nın naklettiğine göre "kullihim" cerr-i civardan
dolayı esreyle okunmuştur."
Sonra şunu da sözüne ekliyor:
"Ama atıf harflerinde "Cerr-i civar"
kuralını uygulamak kesinlikle câiz değildir. Çünkü atıf,
cerr-i civarı engelliyor."
İşte bunlar Şeyh İbrâhim Halebî'nin
sözleridir."
Ama bütün bunlara rağmen o da sırf bazı rivayetlere itibar
ederek yıkamayı seçmiştir.
3-Sindî (Ebu-l Hasan Muhammed b. Abd-ül
Hâdî):
Yine Ehl-i Sünnet'e mensup meşhur
âlimlerden, Sindî ismiyle meşhur olan Ebu-l Hasan Muhammed
b. Abdülhâdi, İbn-i Mâce’nin sünenine yazdığı haşiyesinde
de, Kur'ân'ın zahirinden meshin anlaşıldığına yakin ettiğini
itiraf ederek, şöyle diyor:
"Kur'ân'ın zahiri (abdest ayeti), meshi
göstermektedir. Çünkü esreyle, yani "Ercülikum" şeklinde
okunduğunda, "Ruusikum" yerine atfedilir; üstünle yani "Ercülekum"
şeklinde okunduğunda da "Ruusikum"un mahalline atfedilir.
(Her iki durum da meshi gerektirir.)
"Ercül"ün üstünle okunup "Ruus"ün
mahalline atfedilmesi cerr-i civardan daha uygundur. Nitekim
Nahiv ilminin bilginleri de buna tasrih etmişlerdir." Yine
diyor ki: "Cerr-i civar Arapça'da pek azdır, ama mahalline
atfetmek yaygın ve çoktur. Bu açıklamayla, matuf ve matufun
aleyhin birbirinden ayrı düşmesinden de kurtulmuş oluruz. Bu
beyana göre, Kur'ân'ın zâhiri, meshe delalet etmektedir."
Sindî, sözünün bir diğer yerinde,
önceden bizim de İbn-i Mâce'nin Sünen'inden naklettiğimiz
Hz. Ali'ye isnâd edilen hadise atfen şöyle diyor: "Bu,
ayaklarını mesheden Şia'ya tam anlamıyla bir reddir." Daha
sonra şöyle ekliyor: "İşte bundan dolayı Musannif, (İbn-i
Mâce) bu babda Ali'nin rivâyetini nakletmiş ve kitabın
babına onun hadisiyle başlamıştır. O bu hadisi tahriç
etmekle güzel bir iş sergilemiştir. Allah ona iyi mükafat
versin."
Sindi sözüne şöyle devam ediyor:
"Kur'ân'ın zâhiri meshi gösteriyor.
Nitekim İbn-i Abbas'ın hadisinde de mesh geçmiştir. Ama onu
yıkama diye yorumlamak gerekir."
İşte gördüğünüz gibi bu muhterem
âlimler, âyetten anlaşılan mesh manasını açık bir şekilde
itiraf etmelerine rağmen, yine de âyetle açık bir şekilde
çelişen, bir çoğunun senedi kendi ölçülerine göre zayıf olan,
yine kendi naklettikleri sahih senetli bir çok diğer
hadislere ters düşen bazı rivâyetlerden nedense bir türlü
vazgeçemiyor ve açıkça "Gerçi Kur'ân meshi diyor, ama yine
de biz onu yıkama diye yorumlamalıyız" veya "Hadislerden de
vazgeçemeyiz" diyebiliyorlar!
4-Zımahşerî (Cârullah Mahmud b. Ömer)
(Vefat:
536 H.):
Zımahşeri, "El-Keşşâf" tefsirinde
abdest âyeti hakkında filozofluk taslayarak şöyle demiştir:
"Yıkanan üç uzuv arasında yer alan "Ercül"
(ayaklar) suyun onun üzerine dökülmesiyle yıkanıyor.
Yıkanmasında, nehyedilen israfa yol açabileceğinden dolayı
abdestte meshedilen üçüncü uzva (Ruus) atfedilmektedir. Bu
atıf, onun meshedilmesi için değildir, sadece suyun onun
üzerine dökülmesinde iktisatlı davranmanın gerekli olduğu
içindir."
Zımahşerî sonra şöyle devam ediyor:
"Allah-u Teâlâ, "İle'l-Ka'beyn"
tabiriyle de, ayağın meshedilmesini zannedenin zannını
gidermek için onun nihayetini belirtmiştir. Çünkü meshin,
İslâm şeriatında nihayeti belirlenmemiştir."
Zımahşerî'nin bu sözlerine karşı verecek cevabımız şudur ki,
evvela ayakların meshini savunanlar, onun bir sınırı
olmadığını ne zaman söylemişlerdir? Ya da ayağın meshine
muhalif olanlar, "Eğer ayağın meshi murad olsaydı, bunun bir
sınırı olmaması gerekirdi, halbuki burada "iki ka'b"a kadar
sözüyle bunun sınırı belirlenmiştir, o halde yıkanması
gerekir" sözünü nereden çıkarıyorlar acaba? Bizce bu kuru
bir iddiadan başka bir şey değildir.
Sonra her
kes biliyor ki âyette sadece bir tane "İmsehu" (meshedin)
fiili mevcuttur; nasıl ve neye dayanarak sayın Zımahşerî,
aynı fiilden baş için hakikî mesh manası, ayaklar içinse
mecazî mesh (hafif ve israfsız yıkama) manası çıkarabiliyor?!
Kaldı ki
sayın Zımahşerî'nin mantığına göre, israf etmek bazı yerde
sakıncalı bazı yerde ise sakıncasızdır. Aksi taktirde neden
ayakların yıkanmasında mesh kelimesi kullanılarak insanlar
israf etmemek için uyarılıyorlar da, yüz ve eller yıkanırken
böyle bir uyarıya gerek duyulmuyor ve adeta istedikleri
kadar su kullanabilmeleri için serbest bırakılıyorlar?!
İsrâfın kötü olduğunda kimsenin bir tereddüdü yoktur; zaten
Kur'ân-ı Kerim de muhtelif âyetlerinde bunu açıkça beyan
etmektedir. Bizim itirazımız böyle açık bir hususun tekrar
bu âyette, o da sadece belli bir yer için, üstelik oldukça
müphem bir tabirle vurgulanmasınadır.
Bir de o,
neden bu sözü başın meshinde söylemiyor? Eğer bir kimse
başlar için kullanılan "Meshedin" fiilini de aynı onun
dediği şekilde tefsir edip hiçbir delile dayanmadan, ondan
hafif bir yıkama manası çıkarırsa, kabul edecek mi acaba?!
Kaldı ki
burada birbirine atfedilmesine rağmen, başların meshiyle
ayakların meshi farklı bir biçimde tefsir edilirse, aynı şey
yine "Ve" harfiyle "Yüzler"e atfedilen "Eller" kelimesi için
de söz konusu olabilir; orada da birisi kalkıp kafasına göre
"Ellerin yıkanmasıyla yüzlerin yıkanması arasında fark
vardır; kolların daha hafif yıkanması gerekir" derse, sayın
Zımahşerî'nin verecek bir cevabı var mı?! Evet bunu söylemek
ne kadar abes ise, onu söylemek de o kadar abestir.
Gördüğünüz gibi Zımahşerî, kendi elleriyle kendisini açık
bir tenakuzun içerisine sürüklemiştir. Evet, o bu sözleriyle
"Ercül"ün, "Ruus" yerine atfedilmesinde hikmeti keşfettiğini,
"İle-l Ka'beyn" tabirinin ayağı yıkamanın haddini
belirlediğini iddia ediyor. Onun sözleri, İslâmî meseleleri,
doğru yöntemlere dayanarak istihraç etme yerine, ayeti kendi
mezhebine tatbik ve tevil etmenin açık bir örneğidir. Onun
bu sözleri tefsir değil, bir nevi kehanettir. Ayakların
yıkanmasını kesin ve zaruri kabul eden kimseden başkası için
bu sözler hiç bir şey ifade etmez. Oysaki ayağı yıkamak
ihtilaflı bir meseledir. Ama o, bunu nazara bile almamıştır.
Oysaki kendi mezhebinin bilginleri bile, Kur'ân'ın zahirinin,
meshin farz olmasını gösterdiğini itiraf etmektedirler.
Kısacası bu konuda, "Ercü"lün, "Ruus"a atfedilmesiyle ilgili
Nahiv kuralları bile tek başına bizim için yeterlidir.
5-Kurtubî (Ebu Bekr Yahyâ b. Sa'dun)
(Vefat:
567 H.):
Ehl-i
Sünnet'in meşhur müfessirlerinden olan "Kurtubî", kendi
tefsirinde, Taberî'nin mükellefin yıkamayla meshetme
arasında muhayyer olduğu görüşünü, "Nehhâs"ın da hem yıkayıp
hem de meshetmesi gerektiği görüşünü naklettikten sonra
şöyle diyor: "İbn-i Atiyye", "Ercül" kelimesini cerr (esre)
ile kırâat edenlerden bazıları ayaklar için de meshedin
hükmünün geçerli olduğunu kabul etmekle birlikte, bu meshin
ayaklarda yıkama anlamına geldiğini savunmuşlardır." Kurtubî
son görüşün ardından şu ifadeleri kullanmaktadır : "Evet
doğru olan da budur. Zira "mesh" kelimesi müşterek bir
lafızdır; hem meshetme hem de yıkama anlamında
kullanılmıştır. Hirevî birkaç vasıtayla Ebu Zeyd-il
Ensârî'den şöyle nakletmiştir; dedi ki: "Mesh Arap kelamında,
hem yıkama hem de mesh etme anlamında kullanılmaktadır. Bu
yüzden de organlarını yıkayan kimseye "Temessehe" (mesh etti)
tabiri kullanılmıştır. Böylece Arap kelamında "Mesh"
kelimesi, hem yıkama hem de mesh etme anlamında
kullanılmaktadır. Böyle kullanıldığı sabit olduğu için de "Ercül"
kelimesini esreyle okuyup ona yıkama manası yükleyenin
görüşü tercih edilir.
Değerlendirme:
Evvela yıkama ve mesh etmenin iki farklı kavram olduğunda
hiçbir şüphe yoktur. Ebu Zeyd-il Ensarî'den nakledilen söz
ise meshin hakikî bir manasının da yıkama olduğunu
ispatlamaz. O, mesh kelimesinin böyle de kullanıldığını
söylemektedir. Bu ise onun o manada hakikî bir mana olarak
kullanıldığını ispatlamaz. Naklettiği kullanış ise
muhtemelen, organları yıkarken, elle onların sıvazlandığı
dikkate alınarak yapılmıştır, onun hakiki bir manası olduğu
için değil.
Saniyen
diyelim ki "mesh"in bir manası da yıkama olsun, fakat bu
mana ondan ancak cümlede tek başına kullanıldığı zaman
anlaşılabilir; yoksa aynı cümlede hem "mesh" hem de "gasl" (yıkama)
kelimesi kullanılırsa (abdest ayetinde olduğu gibi), o zaman
her birisinden ayrı ayrı mana çıkarmak gerekir.
Nitekim
aynı durum Arapça'da "Fakir" ve "Miskin" kelimeleri için
söz konusudur. Yani bu iki kelime ayrı ayrı yerlerde
kullanıldıklarında, ikisi de aynı mana da kullanılabilir;
ancak her ikisi de aynı yerde kullanıldığı zaman,
birbirinden farklı manaları ifade ederler.
Kaldı ki
abdest ayetinde sadece bir "imsehu" fiili kullanılmıştır .Şimdi
aynı fiilden başa göre meshetme, ayaklara göre ise yıkama
manası anlayıp bir fiilden iki zıt manayı çıkarmak nasıl
mümkün olabilir?!
6-İmâm
Celalettin Suyutî
(Vefat:
911 H.):
İmâm
Ceâlettin Suyutî, Kur'ân bilgileri hakkında yazdığı "El-İtkân"
isimli eserinde, Kur'ân'dan istifâde etmek isteyen kimsenin,
mutlaka uzak ve zayıf ihtimallerden ve kuraldışı lügat
manalarından kaçınması ve Kur'ân'ı onlara dayanarak tefsir
etmemesi gerektiğini vurguladıktan sonra, âbdest ayetindeki
"Ercül" kelimesinin esreli okunması kırâatini "Cerr-i
civâr"a dayandırmayı buna örnek olarak zikrederek şöyle
diyor: "Çünkü Cerr-i civâr, zayıf ve kural dışı bir kullanış
tarzıdır ve bir kaç nadir yer dışında kullanılmamıştır."
Sonra
şöyle devam ediyor: "Doğru olan şudur ki "Ercül" kelimesi
abdest âyetinde "Ruus" kelimesine atıftır. Böyle olunca da
âyette ayakların mesh edilmesinden murad, ayakkabılar
üzerine mesh etmektir."
Gördüğünüz gibi o da ayakların mesh edilmesi gerektiği
gerçeğini itiraf etmesine rağmen onu, (her halde bazı
hadislerden de esinlenerek,) ayakkabıların meshi olarak
yorumlamıştır.
Evvela,
ayakkabıları mesh etmenin, ayakları meshetme olmadığı
açıktır; halbuki Kur'ân, açıkça ayakkabıları değil,
ayakları mesh etmeyi emrediyor. Faraza bir yerde ayaklar,
ayakkabılar anlamında kullanılmışsa da bu kesinlikle mecazî
ve kural dışı bir kullanıştır. Böyle bir şey olsa dahi, bunu
anlayabilmek için yanında mutlaka bir karine olması gerekir;
aksi takdirde o kelimelerden hakikî manasının anlaşılacağı
kesindir.
Sâniyen,
"Ayaklar" kelimesinin, "Başlar" kelimesine atfedilerek
kullanılması, başlardan hakiki manası anlaşıldığı gibi,
ayaklardan da onun gerçek manasını anlamayı gerektirir.
Sâlisen,
açıkça görüldüğü gibi âyet, ayakları mutlak bir şekilde
zikretmiş ve onu ayakkabı falanın içerisinde olmakla
kayıtlandırmamıştır. Ve bilahare âyetteki "Ayaklar"
kelimesinden, "Ayakkabılı ayaklar" anlamını çıkarmak, onun
ekseri fertlerini hükümden istisnâ edip az bir ferde has
kılmaktır. Bu ise akıllılar nezdinde kabih bir şeydir. Yani
ayakkabıya mesh etmenin câiz olduğunu söylesek dahi, bu
sadece bazı zamanlar ve zarurî durumlar için söz konusudur;
oysa çoğu zaman insanlar ayaklarının kendisini yıkayıp veya
mesh ederler. Şimdi Allah-u Teâlâ'nın kendi kitabında,
insanların çoğu zaman ihtiyaç duydukları bir hükmü ve
vazifeyi göz ardı edip de, bazı zaman yapmaları gereken bir
hükmü beyan etmesi, nasıl makul ve mantıklı olabilir?!
7-İbn-i Hazm-il Endülisî
(Vefat: 456 H.):
İbn-i
Hazm "El-Muhallâ" kitabında şöyle diyor:"Kur'ân mesh üzere
inmiş ve Allah-u Teâlâ "Mesh edin başlarınızı ve
ayaklarınızı" buyurmuştur. Burada "Ercül" kelimesinin sonu
ister esreli okunsun, isterse üstünlü, herhalukarda onu "Ruus"
kelimesine atfetmek gerekir; esreli okunduğunda "Ruus"un
zahirine, üstünlü okunduğunda da onun mahalline atfedilir.
Bunun dışında bir şey söylemek doğru değildir. Çünkü "matuf"
ve "Matufunaleyh"in arasına bir cümlenin girmesi câiz
değildir. İbn-i Abbas da aynı şeyi vurgulamış ve şöyle
demiştir: "Kur'ân, abdestte (ayakların) meshini
indirmiştir."
Ayakların
mesh edilmesi gerektiği, Selef'ten (geçmiş İslamî
şahsiyetlerden) de bir çoğunun görüşüdür; Ali b. Ebitâlib,
İbn-i Abbâs, Hasan, İkrime, Şa'bî ve diğer bazıları gibi.
Taberî'nin de görüşü bu yöndedir. Bu konuda bir çok hadis de
nakledilmiştir.
Mesela
Hemâm kanalıyla, İshâk b. Abdullah b. Ebî Talha'dan, o da
Ali b. Yahyâ b. Hallad'dan, o da babasından, o da amcası
Rufâa b. Râfi'den şöyle rivâyet etmiştir: "Resulullah'ın
şöyle buyurduğunu duydum: "Hiç
şüphesiz sizlerden birisi abdestini güzelce Allah'ın
emrettiği şekilde olmadığı müddetçe namazı doğru olmaz;
şöyle ki yüzünü ve dirseklere kadar ellerini yıkar, sonra da
başını ve iki mafsala kadar ayaklarını mesh eder."
Yine
İshâk b. Raheveyh, İsâ b. Yunus'tan, o da A'meş'ten, o da
Abd-ü Hayr'dan, o da Hz. Ali'den şöyle rivâyet etmiştir:
"Ben, iki ayağın alt kısmını
mesh etmenin, üst kısmını mesh etmekten daha evla olduğunu
düşünürken, Resulullah'ı, onların üst kısmını mesh ederken
gördüm."
İbn-i
Hazm, âyetten meshin anlaşılması gerektiği hususunda yaptığı
ve sadece bir kısmını naklettiğimiz bu detaylı açıklamanın
ardından, yine maalesef çoğu Ehl-i Sünnet âlimleri gibi,
bazı hadislerden vazgeçemeyip ayakların yıkanması
gerektiğine hükmetmiştir. O, özellikle önceden de nakledip
tahlilini yaptığımız "Vay topuklara ateşten" hadisine
takılarak, "Bu hadiste, âyette söylenenden öte bir mana (ayakların
yıkanması gerektiği) vurgulanmaktadır. O halde bu hadis,
âyeti nesh eder" demiştir.
O diğer
bir kitabında ise abdest âyeti hakkında benzer açıklamaları
yaptıktan sonra şöyle demiştir: "Ancak sünnet ayakların
yıkanması gerektiğini açıkladığı için, "(Âyetle beyan edilen)
ayakların meshi hükmü nesh edilmiştir" demek doğru olur."
Gördüğünüz gibi İbn-i Hazm'ın da âyetin açık hükmünden
vazgeçmesinin asıl nedeni, nakledilen bazı rivâyetlerdir. O,
özellikle "Vay topukları ateşten" hadisini ön plana çıkarmış
ve böylece âyetin hükmünün bunlarla nesh edildiğine
hükmetmiştir.
Biz daha
önce bu hadisin muhtevası ve muradı üzerinde durarak gereken
açıklamayı yapmış ve o hadisin yıkamaya delil olamayacağını
delilleriyle ortaya koymuş olduğumuz için, burada
tekrarlamaya lüzum görmüyoruz.
Hadislerle âyetin hükmünün nesh edildiği hususuna gelince,
bunu da geniş bir şekilde ele alıp, böyle bir şeyin doğru
olduğunu kabul etsek dahi, abdest âyeti konusunda bunun
geçerli olamayacağını, yine delilleriyle ortaya koymuş ve
demiştik ki: "Burada illa da bir neshden söz edilecekse,
âyetin, söz konusu hadislerin hükmünü nesh ettiğini söylemek
daha gerçekçi bir yaklaşım olur. Zira abdest âyetini de
içine alan "Mâide" suresi, kaynakların da ifade ettiği gibi,
Resulullah'a inen en son suredir ve onun hiçbir âyeti nesh
edilmemiştir. O halde hadisler de dahil, hiçbir şeyin onun
âyetlerini nesh ettiği söz konusu değildir. Böyle olunca da,
bugün bu surenin âyetlerine muhatap olan her Müslüman'ın,
abdest alırken ayaklarını mesh etmesi gerekir.
Böylece
Allah-u Teâlâ'nın sonsuz lütuf ve yardımıyla bu konuyu, hem
Kur'ân, hem Sünnet ve hem de lügat ve Nahiv kuralları
açısından incelemiş ve bu konuda bir çok sahabî, tabiî ve
İslâm âliminin görüşlerini ortaya koyarak, gücümüz ölçüsünde
onları tahlil etmiş bulunuyoruz. Bize bu imkanı bahşeden
Rabbimize sonsuz hamd u senâlar olsun.
Artık
kararı sizin hür vicdanınıza bırakıyoruz. İnşaallah bir
mu'minden beklenen ferâset, basiret ve insafla ve tarafsız
bir gözle onları dikkatlice inceleyip kararınızı
vereceksiniz. Tabi kararınız ne olursa olsun, bize düşen ona
saygılı olmaktır. İlla da bizim görüşlerimizi benimsemeniz
gerekir diye bir yaklaşım içerisinde de değiliz. Ancak
şimdiden merak ettiğimiz şey şudur ki bunca açıklamanın,
getirilen delillerin ve sunulan belgelerin ardından, yine de
sizler, bazı muhterem âlimleriniz gibi, "Şia içerisinden,
abdestte (ayakkabılar üzerine olduğu gibi) ayakların da
meshedilmesi gerektiğini söyleyenlerin, hem kendileri sapmış,
hem de başkalarını saptırmışlardır"
veya "Abdest âyetinin zâhirine dayanarak, ayakların mestsiz
olarak meshedilmesini câiz sayanlar da bid'at ehlinden
sayılırlar"
diyecek misiniz?!
Elbette
görüşlerinize saygılı olmakla birlikte, eğer vardığınız
sonuç bizim düşündüğümüzden farklı olursa, bunları
delilleriyle birlikte cevaplandırıp bizi de aydınlatırsanız,
Müslüman bir kardeşiniz olarak (kabul ederseniz tabi) size
minnettar kalır, duacınız oluruz.
Vesselâmu aleykum ve rahmetullahi ve berekâtuh.
Soru:
Müsaade ederseniz benim size iki sorum olacak: 1-Neden siz
Caferiler bizim gibi abdestte ayaklarınızı yıkamıyor da
meshediyorsunuz? 2-Yine bizde mest üzerine mesh var; ama
bildiğim kadarıyla Caferi mezhebinde bu da yoktur. Bunun
sebebi ve delilleri nelerdir acaba? Açıklarsanız memnun
olurum.
Cevap:
Muhterem kardeşim, birinci sorunuzun cevabını
bir başka kardeşimize yazdığımız yazıda okuyabilirsiniz?
İkinci sorunuza cevap olarak da Caferi âlimlerinden Merhum
Allâme Şerefuddin'in yazdığı bir yazının tercümesini aynen
huzurunuza takdim ediyorum. Sorunuzun cevabını bu yazıda
bulacağınıza inanıyorum. Allah'a emanet olun.
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
MEST VB. ŞEYLER ÜZERİNE
MESH ETMENİN HÜKMÜ
Müslümanlar arasında mest ve çoraba meshetme hakkında
çeşitli görüşler vardır. Bu görüşlerin hepsine
ayrıntılarıyla yer vermek bu yazının kapasitesini aşmaktadır.
Ehl-i Beyt mektebine bağlı olan Şia uleması ve Ehl-i Sünnet
âlimlerinden birçoğu, bunun câiz olmadığına inanmaktadırlar.
Ama Ehl-i Sünnet mektebinin bazı âlimleri, bunun câiz
olduğuna inanmaktadırlar. Câiz olduğuna inananlar,
meshedilecek mestin sınırı, tayini, sıfatı, zamanı, şartı ve
ayaktan çıkarılınca abdestin bozulup bozulmayacağı hakkında
farklı görüşlere sahiptirler.
Ehl-i
Sünnet âlimlerinin çoğu mest ve çoraba meshetmek hakkında
şu üç görüşten birini savunmuşlardır:
a)-Mutlak
olarak câizdir; ister yolculukta olsun, ister olmasın.
b)-Sadece
yolculukta câizdir.
c)-Mutlak
şekilde câiz değildir. Çünkü dinde sabit olmamıştır.
Ama
İmâmiyye Şiası (Caferiler), Pâk Ehl-i Beyt İmâmlarına uyarak,
ayakkabıya meshetmeyi, ister yolculukta olsun ister olmasın,
câiz bilmemişlerdir.
Buna
delilleri de Allah-u Teâlâ'nın buyurduğu şu âyettir: "Başınıza
ve mafsala kadar ayaklarınıza meshedin." "Ayaklarınıza
meshedin" sözü, bizzat ayağın kendisine meshetmeyi
gerektirir. O halde, ayakkabıya meshetmenin delili nedir?
Acaba bu âyet, mensuh mu olmuştur? Yoksa bu âyet, müteşâbih
âyetlerden midir? Hayır, kesinlikle öyle değildir. Bu âyet,
ne nesh olmuştur, ne de müteşâbih âyetlerdendir. Âlimlerin
ittifakıyla apaçık muhkem âyetlerdendir. Mâide Suresindeki
bir âyet hariç, diğer âyetlerin mensuh olmadığına dair
müfessirler icmâ' etmişlerdir.
Mensuh olduğu söylenen âyet ise şudur: "Ey iman edenler!
Allah'ın şiarlarına (dinî sembollere) ... saygısızlık
etmeyin."
(Mâide/2)
İşte bazıları, bu âyetin mensuh olduğunu söylemişlerdir.
Ayakkabıya meshetmenin câizliğini gösteren hadis ve
rivâyetlere gelince; bunlar bizce sabit değildir. Buna
rağmen, şimdi değineceğimiz birtakım deliller de onların
zayıf ve doğru olmadığını göstermektedir:
a)-Bu
hadisler, Kur'ân ve birtakım sahih hadislere muhaliftir.
Resulullah (s.a.a) da buyurmuştur ki: "Benden size
bir hadis nakledildiğinde, onu Allah'ın Kitabı'na sunun;
onunla uyum içerisinde olursa, onu kabul edin; aksi takdirde
onu reddedin."
b)-Bu
hadisler, birbirleriyle çelişki içerisindedirler. Zaten az
önce değindiğimiz gibi o hadislere göre amel edenler
arasındaki ihtilaflar da hadisler arasındaki çelişkilerden
kaynaklanmaktadır. Çünkü onlar, bu değişik görüşlerinde o
çelişkili hadislere dayanmaktadırlar.
c)-Ehl-i
Beyt mektebinin âlimleri, Mutahhar Ehl-i Beyt İmâmlarını
takip ederek, na'leyn, çorap, mest vb. gibi ayağa meshetmeğe
mani olan herhangi bir şeye meshetmenin câiz olmadığında
icmâ' etmişlerdir. İmâmiyye Şiasının Ehl-i Beyt'ten naklettikleri
hadisler, Ehl-i Sünnet yoluyla, ayakkabıya meshetmenin câiz
olduğuna dair nakledilen hadislerle açıkça tezat
içerisindedir.
Hadisler
çeliştiğinde genel ve kesin kural şudur: Hadisler senet ve
delalet yönünden eşit olduğunda Allah'ın Kitabı'na uygun
olan hadisler, diğerlerinden öne geçirilir. Bu konuda Ehl-i
Beyt yoluyla gelen hadisler, Allah'ın Kitabı'yla uyum
içerisinde olmakla birlikte, diğer yollarla gelen hadisler,
kesinlikle Resulullah'ın ağır emaneti, Kur'ân'ın eşi,
ümmetin kurtuluş gemisi, hatta kapısı olan Ehl-i Beyt
hadisleriyle eşit olamazlar.
d)-Eğer
ayakkabıya meshetmekle ilgili hadisler doğru olsaydı, her
zaman ve her yerde mütevâtir olarak naklolunması gerekirdi.
Çünkü abdest, kadın-erkek her Müslümanın her gün ihtiyaç
duyduğu bir ameldir; onunla ilgili hükümleri herkesin
bilmesi kadar doğal bir şey olamaz. Eğer âyet-i kerimede söz
konusu olan mesh, ayaklara değil de ayakkabıya mesh olsaydı,
Müslümanlar Peygamber'in zamanında ve ondan sonraki
zamanlarda, özellikle bu amel sırf bir ibadet olduğundan
dolayı,
onu mutlaka öğrenmiş olurlardı. Durum böyle olmadığına göre,
bu tür hadislerin zayıf ve geçersiz olduğu açıkça görülüyor.
e)-Bu
çeşit hadislerin doğru olduğunu farz etsek bile, Mâide
Suresindeki abdest âyetiyle mensuh olması gerekir. Çünkü bu
sure, en son nâzil olan suredir. Allah-u Teâlâ bu surede
dinini kâmilleştirdiğini, nimetini tamamladığını ve bir din
olarak İslam'a razı olduğunu bildirmiştir. Öyleyse ondaki
farz ve haramlar, kıyamete dek farz ve haramdır. Ümm-ül
Müminin Âişe de şu rivâyette buna değinmiştir: "Âişe, hac
seferinde kendisini ziyaret eden Cübeyr bin Nüfeyr'e şöyle
dedi: 'Ya Cübeyr, Mâide Suresini okuyor musun?' Cübeyr; 'Evet,
okuyorum.' dedi. Bunun üzerine Âişe; 'Bil ki, Mâide Suresi
en son nâzil olan suredir; onun helâlini helâl, haramını da
haram bilin.' dedi."
Ama Ehl-i
Sünnet âlimleri, Mâide Suresi nâzil olduktan sonra,
ayakkabıya meshetmenin hükmünün baki kaldığına inanarak
Cerir'in rivâyetine temessük etmişlerdir. Rivâyet şöyledir:
"Cerir idrar ettikten sonra abdest alıp ayakkabısına
meshetti; 'Neden böyle yapıyorsun?' dediklerinde; 'Ben
Resulullah'ın, kaza-i hacetten sonra abdest alıp
ayakkabısına meshettiğini gördüm.' dedi."
Müslim,
bu rivâyeti nakletmiş ve Ehl-i Sünnet âlimlerinin bu
rivâyete şaşırdıklarını, ama Cerir'in, Mâide Suresi nâzil
olduktan sonra iman ettiğini ve bundan dolayı da rivâyetinin
yorumlanabileceğini bildirmiştir.
Ama
gerçek şu ki Cerir, Mâide Suresi inmeden önce iman etmiştir.
Çünkü Cerir, Vedâ Haccı'nda Hz. Resulullah'ın huzurunda idi.
El-İsabe kitabının Sahihayn'dan naklettiğine
göre, Resulullah (s.a.a) o gün, konuşmasına başlamadan önce
halkı susturması için ona görev vermiştir. Binaenaleyh, onun
iman etmesi, Vedâ Haccı'ndan öncedir. Mâide Suresi'nin inişi
ise kesinlikle Vedâ Haccı'ndan önce değildir.
Tabarânî,
Cerir'den (El-İsâbe'de onun hal tercümesinde olduğu
gibi) şöyle nakletmiştir: "Resulullah (s.a.a) buyurdular ki:
'Kardeşiniz Necâşî öldü."
Necâşî'nin ölümü kesinlikle Hicretin onuncu yılı ve Mâide
Suresi'nin inişinden öncedir.
Kastalânî,
burada garip bir teşebbüste bulunmuştur. O, ayakkabıya
meshetmek konusundan bahsederken şöyle demiştir: "Ayakkabıya
meshetmek mensuh olmamıştır. Çünkü Hz. Peygamber'in son
gazvesi olan Tebûk gazvesinde Peygamber'in, ayakkabısına
meshettiğini Muğayre'nin hadisi açıkça bildirmektedir. Mâide
Suresi ise Mureysî' gazvesinde nâzil olmuştur..."
Mureysî'
gazvesi, Beni-l Mustalak gazvesinin aynısıdır. Bu gazve,
Hicretin beşinci yılı, Şa'ban ayının ikisinde meydana
gelmiştir. Buhârî'nin Ukbe'den naklettiğine göre ise
Hicret'in dördüncü yılında, -Nevevî de "Ravza" kitabında
bunu kabul etmiştir- bazılarına göre de Hicret'in altıncı
yılında meydana gelmiştir. Oysa Mâide Suresi ve diğer birçok
sureler o gazveden sonra nâzil olmuştur. Mureysî' gazvesinde
nâzil olan, teyemmüm âyetidir; bu âyet de Nisâ Suresi'ndedir.
Âyetin meali şöyledir:
"Eğer
hasta veya yolculukta iseniz, ya da sizden biriniz ayak
yolundan (hacet yerinden) gelmişse, yahut kadınlara dokunmuş
da su bulamamışsanız, bu durumda, temiz bir toprakla
teyemmüm edin; yüzlerinize ve ellerinize sürün. Şüphesiz,
Allah bağışlayandır, esirgeyendir."
Bu
hususta Âişe'den rivâyet vardır. Vahidî, Esbâb-un Nüzul
adlı kitabında bu rivâyeti nakletmiştir. O kitaba Mürâcaat
etmekle, Kastalanî'nin, gerçekten teyemmüm âyetiyle abdest
âyetini karıştırdığını göreceksiniz. Üstelik bizler, Muğîre
ve Cerir gibi kimselerin rivâyetlerini delil kabul etmiyoruz.
İleride, Muğîre ve Cerir gibileri hakkındaki şüphemize sebep
olan şeylere vâkıf olacaksınız.
f)-İlmî
yönü itibarıyla Ehl-i Sünnet nezdinde büyük bir makamı olan
Ümm-ül Müminin Âişe, ayakkabıya meshetmeyi şiddetle
reddetmektedir. Ümmetin bilgini, Kitap ve Sünnet'in heybesi
olan İbn-i Abbâs da ayakkabıya meshetmeye karşı çıkmıştır.
Âişe ve
İbn-i Abbâs, ayağa meshetmeyi inkâr edenlere karşı bir
kızgın kimsenin saldırışı gibi saldırarak ayakkabıya
meshetmeyi sert bir şekilde reddetmişlerdir. Âişe'nin bu
husustaki şu sözüne bir göz atalım: "Ayakkabılarıma
meshetmektense, ayaklarımın kesilmesi bana daha
sevimlidir."
İbn-i
Abbâs da bu hususta şöyle diyor: "Eşeğin derisine
meshetmek, benim için ayakkabılara meshetmekten daha
sevimlidir."
Acaba bu
çeşit inkâra rağmen, yine de o hadislerin itibarı kalır mı?!
Hayır; kesinlikle kalmaz. Bunlar, özellikle Ümm-ül Mu'minin
Âişe'nin saygınlığının korunmasıyla asla bağdaşmaz. Bu
şahsiyetlerin, ayakkabıya meshetme hakkındaki bu çeşit
sözlerine rağmen, geçen bunca asır ve zamandan sonra
ayakkabıya meshetmekle ilgili hadislere yine de güvenmek
mümkün müdür acaba?!
Kim,
taassuptan uzak bir şekilde, Resulullah'ın (s.a.a) vâsîleri
olan Ehl-i Beyt İmâmlarının ve Resulullah'ın (s.a.a) eşi ve
amcası oğlunun ayakkabıya meshetmeyi reddetme hususundaki
sözlerine bakacak olursa, ayakkabıya meshetmekle ilgili
hadisler hususunda şekk etmekten başka çaresi kalmayacaktır.
Ve bunca muhalefete rağmen, "Bu çeşit hadisler, mütevâtirdir."
şeklindeki sözün de çok saçma bir söz olduğunu anlamış
olacaktır. Acaba bir hadisin tevâtür haddine ulaşıp da bunca
tanınmış ve sâdık kimselerin ondan habersiz kalmaları veya
habersizmiş gibi görünmeleri mümkün müdür?!
Eğer bu
çeşit hadisler mütevâtir olarak naklolunsaydı, Abdullah bin
Ömer,
İmâm Mâlik -ondan naklettiği bir rivâyette-
ve onların dışında diğer seçkin ve mümin şahsiyetler, onları
inkâr ve reddetmezlerdi.
En
mantıksız ve saçma söz de; "Ben ayakkabısına meshetmeyenin
kâfir olacağından korkuyorum." diyen kimsenin sözüdür.
Oysa
ayakkabıya meshetmek, ne usul-ü dindendir, ne füru-u dinden,
ne de ümmetin icmâıyla Kitap ve Sünnet'in farz kıldığı
şeylerdendir. O, ancak bazı Müslümanların yanında sırf bir
ruhsattır. O halde, abdest âyetinin farz kıldığı şeye amel
ederek onu (ayakkabıya meshetmeyi) terk edenlerin suçu nedir?!
Şüphesiz, bütün kıble ehli, abdest âyetinin iktiza ettiği
emre uyarak yapılan amelin doğru ve ona göre kılınan namazın
geçerli olduğuna icmâ ve ittifak etmişlerdir. Ama ayakkabıya
meshetmek böyle değildir. Çünkü abdestte ayakkabıya
meshetmek ve o abdestle namaz kılmak, bazı Müslümanlarca
doğru, diğer bazı Müslümanlara göre ise bâtıldır. Her
halükârda bu mesele üzerinde Müslümanların ittifakı yoktur.
Durum bu iken, acaba ihtiyata göre amel eden kimsenin küfre
düşmesinden mi korkulmalıdır?!
Ayakkabıya meshetmeyi câiz bilmeyen Hz. Ali, İbn-i Abbâs ve
diğer Ehl-i Beyt İmâmları hakkında bu kimselerin görüşü
nedir acaba?!
Meshedilecek yerin sınırına gelince; bu hususta da çeşitli
görüşler vardır. Bazıları, mestin üst kısmına meshetmeyi
farz, alt kısmına meshetmeyi ise müstehap;
bazıları sadece üstünün meshedilmesini farz,altının meshedilmesinin ise ne farz ne de müstehap;
bazıları da alt ve üstünün meshedilmesini farz-ı tahyiri
bilmişlerdir.
Meshedilecek yerin çeşidine gelince, ayakkabıya meshetmeyi
câiz bilenler, çoraba meshetme konusunda ihtilaf etmişlerdir.
Bazıları onu câiz bilip bazıları ise câiz bilmemişlerdir.
Mestin
sıfatına gelince, yırtık ayakkabıya meshetmek hakkında
ihtilaf etmişlerdir. Bazıları, yırtık ayakkabıya, 'mest'
denildiği sürece, yırtığı çok olsa bile meshedilmesini câiz
görmüşlerdir.
Bazıları, mestin ön tarafı yırtık olursa, bu yırtık az olsa
bile, ona meshedilmesini câiz görmemişlerdir.
Bazıları da, mestin yırtığı az olduğu takdirde ona
meshetmeyi câiz bilmişlerdir.
Meshin
zamanına gelince; bunda da görüş ihtilafı vardır. Bazıları,
onun belli bir zamanla sınırlanmadığını ve ayakkabıyı
çıkarmadıkça veya cünüp olmadıkça ona meshetmenin sakıncası
olmadığını söylemişlerdir.
Bazıları da, ona meshetmenin, yolcu olan kimse için
sınırlandığını söylemişlerdir.
Ayakkabının şartına gelince; giyildiği zaman mest temiz
olmalıdır. Ehl-i Sünnet âlimlerinin çoğu bunu şart bilmiştir.
Ama Mâlik bunu şart bilmemektedir.
"Bir
kimse ayağını yıkayıp da ayakkabıyı giyer ve sonra abdestini
tamamlarsa, onun o yıkaması yeterli mi, yoksa mestin üzerine
meshetmesi mi gerekir?" Bu meselede de iki görüş vardır.
Mestin
ayaktan çıkarılınca abdestin bozulup bozulmayacağına gelince;
bazıları, ayakkabıyı ayaktan çıkarmanın abdesti bozduğunu
söylemişlerdir.
Ama bazıları, bir hades yapmadıkça, ayakkabıyı çıkarmakla
abdestin bozulmadığını ve ayağını yıkamasının gerekli
olmadığını söylemişlerdir. Bazıları, ayakkabıyı çıkarmakla
abdestin bozulmayacağını vurgulamıştır.
Bazıları da, ayakkabıyı çıkardıktan sonra ayağını yıkarsa,
abdestinin baki kalacağını, ama ayağını yıkamaksızın namaz
kılarsa, ayağını yıkadıktan sonra namazı iade etmesinin
gerekli olduğunu söylemişlerdir.
Ehl-i
Sünnet arasında, ayakkabıya meshetmekle ilgili birbirinden
farklı çeşitli görüş ve bahisler vardır. Ama onları
teferruatıyla zikretmeyi gerekli görmüyoruz.
SARIĞA MESHETME
Caferi
Şiası âlimleri, sarığa meshetmeyi de câiz bilmemektedirler.
Şâfiî, Ebu Hanife ve Mâlik'in de görüşü böyledir. Ama Ahmed
bin Hanbel, Ebu Sevr, Kâsım bin Selam, Evzâî, Sevrî
ve diğer bir grup kimseler, ayakkabıya kıyas ederek sarığa
meshetmeyi câiz bilmişlerdir. Bu hususta Muğîre bin
Şu'be'nin şu rivâyetini delil olarak göstermişlerdir: "Resulullah
(s.a.a), nasiyesine (alnının üst kısmına) ve emâmesine (sarığına)
meshetti." Bu rivâyet, aynı tarikle diğer rivâyetlerde "Resulullah
imâmesine meshetti." diye geçmiştir.
Bu konuda
Allah Teâlâ'nın "Başınıza meshedin" diye emrettiği
Kitabı ve Resulünün, de "Nasiyesine (alnının üst kısmına)
meshetti" diye nakledilen Sünneti bizim için yeterlidir.
Yâni, sarığa meshetmenin câiz olmadığı kesindir; fazla
açıklamada bulunmaya da gerek yoktur. Menkul ve muhassal
icmalar da, bunu te'yit etmektedir. Ayakkabıya kıyas etmekle
istidlalde bulunmaları da doğru değildir. Çünkü Allah'ın
dini kıyasla elde edilemez. Üstelik, ayakkabıya meshetmek
de, önceki bölümde gördüğünüz gibi câiz değildir.
Muğîre'nin hadisine gelince; Müslim'in onu nakletmesine
rağmen o hadis bizce zayıf ve batıldır. Ebu Amr b. Abdulbir
de; "O hadis, zayıf ve ma'lul bir hadistir." demiştir.
Ebu
Hanife, Şâfiî ve Mâlik'in bu hadise itina etmemeleri, o
hadisin onların yanında zayıf olduğundan dolayı da olabilir.
Muğîre;
hilekâr, aldatıcı, sahtekâr, büyük günahlar işleyen,
şehvetlere dalan bir kimse idi; sevdiği Ehl-i Beyt
düşmanları ve sevmediği Allah ve Peygamber dostları hakkında
hiçbir sınır tanımazdı.
Muğîre,
Benî Mâlik kabilesinden canını korumak için İslam'ı kabul
etmiştir. Macera şöyledir: Muğîre, kendi kabilelerinin
büyükleriyle birlikte İskenderiye şehrinde Mukavkas'ın
yanına vardılar. Kabile reisleri, Muğîre hariç, padişahtan
hediyeler aldılar. Muğîre'nin bu hediyelere olan ihtirası ve
tamahı, onu, onlar hakkında hile yapmaya sürükledi. Bundan
dolayı onları şarap içme ziyafetine davet etti. Onlar da
onun davetini kabul edip ziyafetine katıldılar. Muğîre,
onlara o kadar şarap içirdi ki, sarhoş olup şuurlarını
kaybettiler. Bu halde onlara saldırıp hepsini kılıçtan
geçirerek bütün mallarına sahip oldu. Benî Mâlik kabilesinin
korkusundan, İslâm'dan başka sığınak bulamayınca, Me'dine'ye
gelip Peygamber'in (s.a.a) huzuruna vardı ve Müslüman olmak
istediğini söyledi. Peygamber-i Ekrem de (s.a.a), mümin ve
münafık hakkındaki cari Sünneti üzere onun Müslümanlığını
kabul etti. Muğîre, Benî Mâlik'in mallarını Resulullah (s.a.a)’e
takdim ettiğinde, muhariplerin mallarını almaya hakkı
olmasına rağmen, hile yoluyla
elde edildiğinden dolayı, Resulullah (s.a.a) onu kabul
etmekten sakındı. İşte bu, onun bid'at gösterecek
Müslümanlığından ibarettir. Sahabenin büyüklerinden olan Ebu
Bekre ve arkadaşları, Hicretin on yedinci yılında vaki olan
bir olay hakkında, onun aleyhine şer'î haddi gerektiren bir
tanıklıkta bulundular.
Öyleyse böyle bir ferdin hadisiyle, Kur'ân'a nasıl muhalefet
edilebilir?!
1-Acaba Başa Meshetmenin Bir Haddi Var Mıdır?
İmâmiyye
âlimlerinin görüşüne göre, başa meshetmede mesheden el ve
meshedilen baş için bir had ve sınır yoktur; en az miktarla
bile olsa örfen "meshedildi" denilmesi yeterlidir.
Bu konuda Şâfiî'nin görüşü de budur. Ama İmâm Mâlik, İmâm
Ahmed ve bir grup diğer âlimler başın her tarafının
meshedilmesini farz biliyorlar. İmâm Ebu Hanife ise başın
dörtte birinin, dört parmakla meshedilmesini farz, ondan
azının yeterli olmadığı görüşündedir.
Bizim
delilimiz, Allah Teâlâ'nın; "Başınıza meshedin"
buyurduğu âyettir. Çünkü burada amaç, "başa meshedildi"
denilmesidir. Bu ise başın hepsine veya dörtte birine,
veyahut bir parmak miktarınca bir cüz'üne meshetmekle de
gerçekleşmiş olabilir. "Belli miktarda meshedilmelidir"
diyenlerin hiçbir delili yoktur. Eğer başın tamamının
meshedilmesi kastedilmiş olsaydı, Allah Teâlâ; "feğsilu
vücuhekum" buyurduğu gibi, "vemsehu ruusekum"
buyurmuş olurdu. Eğer başın belli bir miktarının
meshedilmesi kastedilmiş olsaydı, elleri yıkama konusunda "dirseklere
kadar" veya ayakları meshetmede "mafsala kadar" buyurulduğu
gibi, burada da bir sınır belirlenirdi.
2-Acaba Başı Yıkamak, Meshin Yerine Geçer Mi?
Dört
mezhep âlimleri, abdestte başı yıkamanın meshin yerine
geçeceği hususunda ittifak etmişlerdir. Fakat bunun mekruh
olup olmamasında ihtilafa düşmüşlerdir. Şâfiîler, yıkamanın
mekruh olmadığını, fakat meshetmenin daha iyi olduğunu
söylemişlerdir. Hanbelîler ise, elin başa çekilmesi şartıyla
başı yıkamanın meshin yerine geçmesini câiz bilmişlerdir.
Ama
İmâmiyye, başı yıkamanın meshin yerine geçemeyeceği ve bunun
Allah'ın emri ve Peygamber'in Sünnet'ine aykırı olduğu
konusunda icma etmişlerdir. Başı meshetmek yerine yıkamak,
ibadette kendinden kanun çıkarmaktır.
BİR İHTİLAFLI MESELE
Kulakları
Meshetmek:
İmâmiyye,
Pâk Ehl-i Beyt İmâmlarına uyarak, kulakları meshetmenin
abdestte kesinlikle bir ilgisi olmadığına icma etmiştir.
Çünkü Kitap, Sünnet ve icmadan onun hakkında hiçbir delil
yoktur. Hatta Kur'ân açıkça, abdestin iki yıkayış (yüz ve
elleri yıkamak) ve iki mesh (baş ve ayaklara meshetmek)
olduğunu vurgulamaktadır.
Hanbelîler, kulağa ve kulağın deliğine meshetmeyi farz
bilmişlerdir. İbn-i Rüşd, bu görüşü Ebu Hanife ve ashabından
nakletmektedir.
Şâfiî ve
Mâlik, kulağa meshetmeyi müstahap bilmişlerdir. Fakat kulağa
meshederken, eli yeniden suya dokundurup dokundurmama
hususunda ihtilaf etmişlerdir. Pek az bir grup, kulakların
yüzle beraber yıkanmasını söylemişlerdir. Diğer bir grup da,
kulakların deliği başla beraber meshedilir, dışarıları ise
yüzle yıkanır demişlerdir.
Bunlar,
zayıf bir hadisle ihticaç etmişlerdir. Bu hadis, bizim
yanımızda sabit olmamıştır. Müslim ve Buhârî gibi âlimler de
bu hadisi önemsememişlerdir. Bu hadisi, zayıf olmasına
rağmen muteber bilenler, onun zaafının, aralarındaki amelî
şöhretle giderildiği kanısındadırlar.
Ama
Peygamber'in Ehl-i Beyt'inden olan hidâyet İmâmları, bu
çeşit hadislere önem vermemişlerdir. Şu açıktır ki, ev
sahibi, evde olanı başkalarından daha iyi bilmektedir. Bize,
Peygamber'in iki büyük emaneti olan Kur'ân ve Ehl-i Beyt
yeterlidir.