Üç Bölümde İlmî Araştırma
1- Nikâh Tabiat Amaçlarından Biri
Kadın ile erkek arasındaki ilişki,
insan tabiatı tarafından, hatta hayvan tabiatı tarafından en
üst derecede açığa vurulan bir ilişkidir. Fıtrat dini olan
İslâm dini, hiç şüphesiz bu ilişkiyi caiz görür.
Erkek ile dişinin bir araya gelmesinde
doğurtma ve döllendirme, tabiatın gayesi ve hilkatin
amacıdır. Bu, birleşmeyi eşleşme kalıbına döken, onu serbest
ilişki ve yakınlaşma biçimindeki mutlak birleşmeden
nikâhlama ve birbirine bağlanma düzeyine çıkaran yegane
sebeptir. Dolayısıyla bakıyoruz ki, kuşlar gibi bazı
hayvanların büyütülmesinde ana-babanın ortak emeği var.
Ana-baba yumurtanın korunmasını, civcivin beslenmesini ve
büyütülmesini ortaklaşa gerçekleştirir. Yine doğumda ve
büyütmede yuvaya muhtaç olan hayvanlar var. Bu tür
hayvanların dişileri yuvaların yapımında ve korunmasında
erkeklerin yardımına muhtaçtırlar.
İşte bu tür hayvanların hepsinde
eşleşme tercih ediliyor ki bu, erkek ile dişi arasında bir
tür bağlılık ve birbirine ait olmadır. Bu hayvanlar o
takdirde ilişki kurarlar ve dişinin yumurtasının gerekli
önlemlerle korunmasında, civciv çıkarmasında ortaklaşa görev
yaparlar. Yavruların büyüme döneminin sonuna kadar bu
beraberlik devam eder. Arkasından ayrılacaklarsa ayrılırlar.
Sonra eşleşme yenilenir ve bu süreç böyle devam eder. Demek
ki, nikâhlanmanın ve eşleşmenin temel faktörü, doğurma ve
çocuk büyütmedir. Şehvet ateşini söndürmek ve kazanç
sağlamak, mal biriktirmek, yemek, içmek, ev eşyası, ev
idaresi gibi hayat faaliyetlerinde ortak rol almaya gelince,
bunlar tabiatın ve yaratılışın amacı dışında kalan dış
unsurlardır. Bunlar sadece ön unsurlar veya ana gayenin
sonucu olan faydalardır.
Bundan şu anlaşılıyor: Farz edelim ki,
eşler arasında özgürlük ve başıboşluk egemen olsun; eşlerin
her biri eşi dışında bir başkası ile istediği yerde,
istediği zaman cinsel ilişki kursun ve bundan bulduğu yerde
dişisine saldıran vahşi erkek hayvan gibi hiç çekinmesin.
Nitekim bu, neredeyse günümüzün uygar milletlerinde yaygın
bir uygulama hâline gelmiş ve zina, özellikle evlilerin
zinası da serbest olmuştur.
Bunun gibi, yapılan evlilik dondurulsun.
Eşlerin boşanmaları, ayrılmaları yasaklansın. Hayatta
kaldıkları sürece eşlerden birinin eşinden ayrılarak başka
biri ile evlenmesine izin verilmesin.
Bunun gibi, tıpkı günümüzün gelişmiş
milletlerinde olduğu gibi doğum ve üremeye, çocukları
birlikte büyütmeye, eşleşmeyi ev hayatında ortaklaşma
esasına dayandırmaya son verilsin ve yine çocuklar, süt
verme ve büyütme için hazırlanan genel yuvalara gönderilsin.
Bütün bu söylediklerimiz tabiat geleneğine aykırıdır. Daha
önce işaret edildiği gibi, tabiat geleneği insanı, bu yeni
uygulamaya ters düşen niteliklerle donatmıştır.
Evet. Öyle hayvanlar var ki, bunların
doğumunda ananın onları karnında taşımasından, onlara süt
verip yanında büyütmesinden fazla bir şeye ihtiyaç yoktur.
Bunlarda da eşleşmeye, birlikteliğe ve birbirine ait olmaya
doğal ihtiyaç yoktur. Bu tür hayvanlar için başıboş cinsel
ilişki özgürlüğü söz konusu olabilir. Ama özgürlüğün
tabiatın nesli koruma amacına zarar vermeyecek miktarda
olması gerekir.
Denebilir ki, yaratılış geleneğine ve
tabiatın isteğine karşı çıkmak sakıncalı değildir. Yeter ki
ortaya çıkacak aksaklıklar düşünce ve bazı yöntemler
aracılığı ile telafi edilsin. Üstelik bu karşı çıkma insana
bazı hayat hazları ile yararlanma sağlar. Bu vehim, büyük
bir yanılgıdır. Çünkü insan bünyesinin aralarında bulunduğu
doğal bünyeler, birçok elementlerden oluşmuş sentezlerdir.
Her elementin kendine özgü şartları olan özel yerine konması
gerekir. Bu yer, tabiatın ve yaratılışın gayesine uygun
olmak zorunda olduğu gibi söz konusu canlının türünün kemal
sürecine de elverişli olmalıdır. İlaç karışımları ve
sentezleri gibi. Bu karışımlar belirli nitelikte, belirli
miktarda, belirli ölçüde ve şartlarda elementlere
muhtaçtırlar. Eğer bu elementlerden biri özel niteliğinin en
küçük ölçüde dışına çıksa, özel şartlarından en ufak bir
sapma gösterse o ilaç etkisini kaybeder.
Meselâ, insan özel biçimde senteze
girmiş çeşitli elementlerden oluşmuş doğal bir varlıktır. Bu
sentezden çeşitli iç nitelikler ve manevî özellikler doğar
ki, bunlardan sonuç olarak çeşitli eylemler ve davranışlar
meydana gelir. Eğer insan bazı eylemlerini ve davranışlarını
değiştirerek doğal konumlarından başka konumlara
dönüştürürse, onun niteliklerinde ve ruhi özelliklerinde bir
sapma ve değişme görülür. Böylece bütün nitelikleri ve
özellikleri doğal düzeyden ve yaratılış yolundan sapar.
Bunun sonucu olarak insanın doğal kemali ile ve yaratılışı
gereği izlediği amacı ile bağı ve ilişkisi kopar.
Günümüzün insanlığını saran, insanın
huzura ve mutlu hayata ermeye yönelik çabalarını boşa
çıkaran, insanlığı düşüşle ve yıkımla tehdit eden
musibetleri enine boyuna incelediğimizde, bu en güçlü
faktörün takva erdeminin yokluğunun, insan toplumlarında
yıkıcılığın, sertliğin, şiddetin ve hırsın kökleşmesinin
olduğunu görürüz. Bunun en büyük sebebi, evlilik ve çocuk
yetiştirme alanındaki doğal yasalarda egemen olan özgürlük,
başıboşluk ve umursamazlıktır. Çünkü günümüzde aile toplumu
ve çocuk yetiştirme konusunda izlenen uygulamalar, insanda
şefkat, merhamet, iffet, hayâ, alçak gönüllülük duygularını
çocukların bulûğ çağının ilk yıllarından başlayarak ömrünün
sonuna kadar öldürüyor.
Bu aksaklıkların ve noksanlıkların
düşünce ve bazı yöntemler aracılığı ile telafi edilmesi ise,
ne yazık ki mümkün değildir. Çünkü düşünce, hayatın diğer
gerekleri gibi tekvinî bir araçtır. Tabiat onu doğal yoldan
ve tekvin çığırından çıkan veya sapan unsurları tekrar
tabiat çevresine döndürmek için kullanır. Yoksa onun
fonksiyonu tabiatın ve yaratılışın çabasını boşa çıkarmak
değildir. Eğer böyle olursa, kendisine yönelik kötülüğü
savmak için insana vermiş olduğu kılıçla tabiatın kendisi
öldürülmüş olur. Eğer tabiatın bir aracı olarak düşünce,
tabiatın bir unsurunun bozulmasını desteklemek için
kullanılırsa, o zaman bu doğal araç da diğer araçlar gibi
bozuk ve fonksiyonundan sapmış hâle gelmiş demektir. Bundan
dolayı görüyoruz ki, günümüzün insanı ne zaman toplumunu
tehdit eden yaygın bir bozukluğu düşünce gücü ile düzeltirse,
ondan daha acı ve dehşetli bir bozuklukla karşı karşıya
geliyor ve böylece başındaki belanın yaygınlığı ve kapsamı
artıyor.
Evet. Öylelerinden biri şöyle diyebilir:
Psikolojik eylemler diye adlandırılan manevî sıfatlar,
masallar çağının ve ilkellik döneminin kalıntılarıdır.
Bunlar günümüzün gelişmiş insanının hayatı ile uyuşmaz.
Bunlar iffet, cömertlik, hayâ, şefkat, doğruluk gibi
sıfatlardır. Meselâ iffet, nefsin tabiatını arzuları
konusunda sebepsiz yere kayıtlandırmaktır. Cömertlik,
insanın mal biriktirmeye yönelik emeğini ve mal kazanma
yolunda katlandığı sıkıntıları boşa çıkarmaktır. Üstelik
yoksulu, çalışmada tembelliğe ve dilenmek için başkalarına
el açma zilletine alıştırmaktır. Hayâ, insanı hakkını
istemekten ve içindekileri açıklamaktan alıkoyan bir gemdir.
Şefkat kalbi zayıflatır. Doğruluk gündelik hayatla bağdaşmaz.
Bu tür sözler doğrudan doğruya sözünü ettiğimiz sapıklığın
somut örneklerini oluşturur.
Böyle diyen kimse bilmiyor ki bu
erdemler, insan toplumunun vazgeçilmez gereklerindendir.
Öyle ki, eğer bu eylemler kökten ortadan kalksalar, insan
toplumu artık bir saat bile toplum olarak yaşayamaz. Eğer bu
hasletlerin ortadan kalkması, herkesin başkasının özel
hakkına, malına ve ırzına saldırması, hiç kimsenin toplumun
ihtiyaç duyduğu şeyleri karşılayacak cömertliğe yanaşmaması,
hiç kimsenin uymak zorunda olduğu kanunları çiğnemekten
tepki almaması, hiç kimsenin çocuklar ve benzerleri gibi
acizlikleri kendi kusurlarından kaynaklanmayan âcizlere
şefkat göstermemesi ve herkes herkese verdiği haberlerde ve
vaatlerinde yalan söylemiş olması düşünülürse, insan toplumu
anında dağılır.
Yukarıdaki sözleri söyleyen kimse
bilmelidir ki, bu hasletler dünyadan göçmez ve göçmeyecektir.
İnsan tabiatı, toplum hâlinde yaşama çağrısını sürdürdükçe
bu hasletlere bağlı kalacak, onların hayatta kalmasını
koruyacaktır. Bütün mesele, bu hâletlerin tabiatın ve
yaratılışın insanı mutlu hayata çağıran mesajı ile uyuşacak
şekilde düzenlenmeleri ve dengelenmeleridir. Eğer günümüzün
gelişmiş toplumlarında egemen olan hasletler, gerektiği gibi
dengelenmiş insanî erdemler olsalardı, toplumu kargaşa ve
mahvolma tehlikesi ile karşı karşıya getirmez ve insanları
güven, huzur ve mutluluk içinde istikrarlı bir hayata
kavuştururdu.
Şimdi de asıl inceleme konumuza dönerek
şöyle diyoruz: Daha önce söylediğimiz gibi, İslâm eşleşmeyi
doğal yerine koyarak nikâhı emretti ve zinayı, serbest
ilişkiyi yasakladı. Eşleşme ilişkisini de ayrılabilme
esasına yani boşanabilme esasına dayandırdı. Ayrıca
açıklanacağı üzere bu ilişkiyi genelde özgü kılma ilkesi
üzerine kurdu. Yine bu bir araya gelme akdini, çocuk doğurma
ve yetiştirme esasına dayandırdı. Nasıl ki Peygamberimiz (s.a.a)
meşhur bir hadisinde
"Evlenin, üreyin ve çoğalın..." buyuruyor.
2- Erkeğin Dişiye Üstünlüğü
Eğer hayvanlar arası cinsel ilişki
konusunu irdelersek, erkeklerin bu alanda dişilere egemen
olduklarının belirtilerini görürüz. Bakıyoruz ki, bu
hayvanlarda erkek kendini cinsel organın yetkilisi ve
dişinin efendisi olarak görüyor. Bu yüzden erkek hayvanların
dişi üzerinde çatıştıklarını, kavgaya giriştiklerini görürüz.
Ama bunun tersi olmuyor. Yani dişiye bir erkek ilgi
gösterince bu yüzden başka bir dişi ona saldırmıyor. Hep
bunun tersi görülüyor. Yine insandaki kadın-kız istemeye
benzer girişimleri dişiler değil, erkek hayvanlar başlatıyor.
Bunun tek açıklaması şudur: Hayvanlar
içgüdüsel olarak erkeklerin bu işte aktif ve egemen,
dişilerin ise pasif ve boyun eğici olduğunu anlıyorlar. Bu
husus ve erkeklerin, dişilerin isteklerine ve arzularına
olumlu karşılık vermeleri hususu, iki farklı şeylerdir.
Çünkü bu tutum aşkın ve şehvetin gereklerini gözetmeye, daha
çok haz almayı sağlama amacına dayanıyor. Ama sözünü
ettiğimiz bir tür üstünlük ve egemenlik, erkekliğe ve
tabiatın emrini yerine getirmeye dayanıyor.
Şiddetin ve aktifliğin erkek kesiminde,
yumuşaklığın ve pasifliğin dişi kesiminde gerekliliğine
bütün milletler az çok inanır. Öyle ki bu inanç, çeşitli
dillere yansımıştır. Bunun ifadesi olarak bütün sert, zor
boyun eğen nesneler erkek ve yumuşak, kolay denetlenebilen
bütün nesneler de dişi olarak adlandırılır. Meselâ Arapça'da
keskin demire erkek demir, keskin kılıca erkek kılıç, sert
bitki ve yere erkek bitki ve erkek yer denir. Böyle
örnekleri çoğaltmak mümkündür.
Bu durum insan türü için de geçerlidir.
Genellikle değişik toplumlarda ve farklı milletlerde görülür.
Ama kiminde çok, kiminde az görülebilir.
İslâm, yasama sisteminde bu gerçeği göz
önünde bulundurmuştur. Yüce Allah şöyle buyuruyor:
"Allah'ın insanlardan
bir kısmını diğer bir kısmından (akıl ve vücut açısından)
üstün kılması... için erkekler kadınların yöneticisidirler."
(Nisâ, 34) Bunun sonucu
olarak erkek kadını yatağa çağırdığında bu çağrıya mümkün
olduğu takdirde olumlu karşılık vermesi gerektiğini
vurgulamıştır.
3- Çok
Kadınla Evlilik
Çeşitli hayvan türlerinde tek evlilik
ve çok evlilik meselesi belirgin değildir. Yuva birliği
esasına göre yaşayan hayvanlarda tek eşlilik uygulaması
geçerlidir. Çünkü bu tür hayvanlarda erkek yuvayı yönetmekle,
yavruları koruyup büyütmekle yeterince meşgul olduğu için
başka dişilerle ilgilenmeye fırsat bulamıyor. Yalnız yuva
yapımı, yönetimi ve yavruya bakma yükümlülüğü alanındaki
şartlar değişince, yani evcilleşme, insan tarafından
eğitilme ve sorunlarının üstlenilmesi söz konusu olunca, bu
hayvanların erkekleri ve dişileri arasındaki durum değişiyor.
Bu durum horozlarda, tavuklarda, güvercinlerde vb.
hayvanlarda açıkça görülür.
İnsanlarda çok kadınla evlenmek Mısır,
Hintliler, Çinliler, Farslar hatta Romalılar ve eski
Yunanlılar gibi çok sayıda millette geçerli olan bir
gelenekti. Bu milletler çoğu kere evlerindeki tek eşlerine
tenha kalmamaları için hizmetçi eklerlerdi. Hatta Yahudiler
ve Araplar gibi bazı milletlerde bu iş belirli sayıda son
bulmazdı. Onların kimi erkekleri bazen on, yirmi ve daha çok
sayıda kadınla evlenirlerdi. Meselâ söylendiğine göre Kral
Süleyman yüzlerce kadınla evlenmişti.
Çok eşlilik, çoğunlukla kabilelerde ve
onlar gibi yaşayan köylerde ve dağlık yörelerde görülürdü.
Çünkü bu tür yerleşim birimlerinde aile reislerinin
kalabalık sayıda insana şiddetle ihtiyacı olurdu. Böyle
yerlerde yaşayan ailelerin reisleri çok evlilik yaparak çok
doğum yaptırarak çok erkek evlat sahibi olmak isterlerdi.
Böylece hem yaşama tarzlarının gereği olan savunma işini
kolaylaştırırlar, hem de çok sayıdaki çocuklarından
kavimlerinde lider olabilmenin bir aracı olarak
yararlanırlardı. Üstelik çok evlilik onlara hısımlık yolu
ile çok sayıda akraba kazandırırdı.
Bazı ilim adamları kabilelerde ve
köylerde çok evliliğin temel faktörü olarak bu yerleşim
birimlerinde yük taşımak, çobanlık, su taşımak, avcılık,
yemek pişirmek, dokumacılık gibi çok sayıda iş türünün
varlığını kabul ederler. Bu genelde doğrudur. Fakat bu tür
yerlerde yaşayan insanların manevî niteliklerini
irdelediğimizde bu işlerin onlar için ikinci derecede önem
taşıdığını görürüz. Bizim söylediğimiz faktörün bedeviler
için öncelikli ve doğrudan amaç olduğu görülür. Ayrıca
eskiden çok sayıda oğul sahibi olmak iddiasının ve evlat
edinmenin aralarında yaygın olması bu amacın
uzantılarındandır.
Üstelik bu milletlerde çok eşlilik
geleneğinin geçerli olmasının bir başka temel faktörü de
vardı. Bu faktör kadınların ihmal edilmeyecek oranda
erkeklerden çok olmaları idi. Çünkü kabile hayatı yaşayan bu
milletlerde savaşlar, saldırılar, ölümler ve kırımlar çok ve
sürekli idi. Bu ölümler erkekleri yok ederek kadınların
sayısını yüksek oranlara çıkartırdı. Bu fazlalık o kadar
büyük olurdu ki, çok eşlilik olmadan doğal ihtiyacı giderme
imkanı olmazdı. Bu faktörü de göz ardı etmemek gerekir.
İslâm tek kadınla evlenmeyi
yasallaştırdı. Birden çok evliliğe dörde kadar izin verdi.
Ama bu izni eşler arasında adaleti gerçekleştirme şartına
bağladı. Bunun yanı sıra çok eşliliğin beraberinde
getireceği bütün sakıncaların giderilmesini istedi. Bu
sakıncalara ilerde değineceğiz. Yüce Allah şöyle buyuruyor:
"Kadınların lehine de
aleyhlerindeki maruf hakka denk bir hak vardır."
(Bakara, 228)
Çok evlilik hükmüne karşı bazı
itirazlar yapılmıştır:
1- Bu gelenek toplumda kötü
etkiler bırakır. Çünkü kadınların kalplerindeki duyguları
zedeler, ümitlerini kırar, içlerindeki sevgi ateşini
söndürür, sonuçta sevgi duygusu, intikam duygusuna dönüşür.
Bu yüzden ev işlerini ihmal ederler. Çocuk yetiştirme
görevini ağırdan alırlar. Kendilerine yapılan kötülüğün
aynısı ile erkeklere karşılık verirler. Bunun sonucunda zina,
fuhuş, mala ve ırza karşı ihanet yaygınlaşır. Toplum kısa
sürede çökmekle karşı karşıya kalır.
2- Çok evlilik herkesin
gözlemlediği tabiat eylemine ters düşer. Çünkü milletlerden
ve kuşaklardan elde edilen istatistik veriler, kadın ve
erkek kesiminin sayıca yaklaşık olarak eşit olduğunu ortaya
koyuyor. Buna göre tabiatın öngördüğü düzen bir erkeğe bir
kadının düşmesidir. Bunun tersi tabiatın amacına ters düşer.
3- Çok evlilik yasası erkekleri
azgınlığa ve şehvet düşkünlüğüne teşvik eder ve bu,
içgüdünün toplumda güçlenmesini sağlar.
4- Çok eşlilik yasası toplumda
kadının değerini erkek karşısında dörtte bire düşürür. Bu da
miras ve şahitlik gibi konularda iki kadını bir erkeğe eşit
sayan İslâm anlayışına göre bile haksız bir değerlendirmedir.
Bu anlayış bir erkeğin dört kadınla değil, iki kadınla
evlenmesini caiz görmeyi gerektirir. Buna göre dört kadınla
evlenmeyi caiz saymak, her hâlükarda gerekçesiz olarak
adaletten sapmaktır.
Bu itirazlar ya Hıristiyanlar
tarafından veya toplumda kadınlar ile erkeklerin eşit
haklara sahip olduğunu savunan ve bu konuda Hıristiyanların
görüşlerini onaylayan uygarlar tarafından ileri sürülmüştür.
İlk sorunun cevabı, daha önceki
incelemelerde birçok kez verildi. O cevap şudur: İslâm,
toplumun yapısını duygular üzerine değil, akla dayalı bir
hayat üzerine kurdu. İslâm'a göre toplumsal geleneklerde
duyguların körüklemelerine, heyecanların sürüklemelerine
değil, aklın gösterdiklerine uyulur.
Bu tercihte heyecanları ve ince
duyguları öldürmek, ilâhî yetenekleri ve tabiî içgüdüleri
ortadan kaldırmak yoktur. Manevî sıfatların, heyecanların,
iç duyguların, eğitimin ve âdetlerin değişmesi ile nicelik
ve nitelik bakımından değişecekleri psikolojik
araştırmaların ortaya koyduğu kesin bir gerçektir. Tıpkı
bunun gibi, Meselâ doğuda beğenilen birçok edep kuralı ve
gelenek batılılar tarafından hor görülür. Bunun tersi de
doğrudur. Her millet bazı edep kuralları ve gelenekler
bakımından başka bir milletten mutlaka farklıdır.
İslâm'daki dinî terbiye, kadına bu tür
uygulamalardan duyguları zedelenmeyecek bir kişilik
kazandırır. Evet. Yüzyıllardan beri tek eşliliğe alışmış,
nesiller boyunca bu telkinle yetişmiş olan batılı kadının
ruhunda çok eşliliğe karşıt bir nefsanî duygu kökleşmiştir.
Bunun delillerinden biri, günümüzün uygar(!) milletlerinde
erkekler ile kadınlar arasında yayılan feci cinsel
başıboşluktur.
Onların erkekleri canlarının her
çektiği ile ve onları arzulayan her kadınla kendilerini
tatmin etmiyorlar mı? Akraba ve akraba olmayan, bakire ve
bakire olmayan, evli ve evli olmayan ayırımı yapıyorlar mı?
İnsan şöyle bir bakınca onların binde birinin bile zinaya
bulaşmadığını göremiyor.
Bu konuda kadınlar da erkekler de
aynıdır. Erkekler bununla da yetinmeyerek erkek erkeğe
cinsel ilişkiye girişiyorlar. Öyle ki çok az erkek bu pis
ilişkiye bulaşmamıştır. İş o raddeye vardı ki, yaklaşık bir
yıl kadar önce erkek erkeğe cinsel ilişkiyi serbest hâle
getirmek amacı ile İngiliz Parlamentosuna bir kanun tasarısı
sunuldu. Ancak bu tasarı, söz konusu kötü alışkanlık
kanunsuz olarak aralarında yaygınlaştıktan sonra gerçekleşti.
Kadınlara, özellikle bakirelere ve kocasız genç kadınlara
gelince, onların durumu erkeklerinkinden daha garip ve daha
iğrençtir.
Gerçekten şaşılacak bir durumdur! Bütün
bu iğrençlikleri kocalarında gören batılı kadınlar acaba
nasıl üzülmezler, sıkıntıya düşmezler, kalpleri kırılmaz,
duyguları zedelenmez? Bir erkek düşünün, bir kızla evleniyor
ve gerdek gecesi bakıyor ki eşi kız değil, dulmuş ve beraber
olduğu erkeklerin sayısı da birle, iki ile sınırlı değil.
Böyle bir erkeğin duyguları ve heyecanları nasıl
zedelenmiyor. Tersine bu erkek, arkadaşları arasında
hanımefendinin erkeklerin ilgisini üzerinde yoğunlaştırmış
olmasından ve onlarca, yüzlerce erkeğin onunla yatabilmek
için birbirleri ile yarıştıklarından iftihar ediyor! Bunun
tek anlamı şudur: Bu iğrençlikler, aralarında tekrarlanmış
ve cinsel başıboşluk nefislerinde yer tutmuş. Öyle ki
yadırganmayan köklü bir alışkanlık hâline geldiği için
heyecanlar ve duygular ona karşı gelmiyor, vicdanlar ondan
tiksinmiyor. Bu durum şunu gösteriyor: Mevcut gelenekler
duyguları ve heyecanları kendileriyle uyum sağlamaya ve
kendilerine ters düşmemeye yönlendirirler.
Yukarıdaki itirazların sahipleri çok
evliliğin kadınların ev işlerini ihmal etmelerine, çocuk
bakımını ağırdan almalarına, zinanın ve ihanetin
yaygınlaşmasına yol açacağını ileri sürüyorlar. Oysa yaşanan
tecrübeler, bunun tersini ortaya koyuyor.
Bu hüküm İslâm'ın ilk döneminde
uygulandığı hâlde hiçbir tarih uzmanı o dönemde bu uygulama
sebebi ile toplumda bir duraklama, bir aksaklık meydana
geldiğini iddia edemez. Hatta durum tam tersine olmuştur.
Üstelik, İslâm toplumunda ve diğer
toplumlarda ilk eşin üzerine kendileri ile evlenilen
kadınlara, yani ikinci, üçüncü ve dördüncü eşlere bir
bakalım. Onlarla yapılan evlilikler kendilerinin rızaları ve
istekleri ile oluyor. Onlar da o toplumun kadınlarıdır.
Erkekler onları başka toplumlardan cariye olarak almadılar.
Onları evlenmek için başka dünyadan getirmediler. Tersine
onların kendileri çeşitli sosyal sebeplere bağlı olarak bu
tür evliliği istediler. Demek ki, kadın tabiatı çok evliliğe
karşı değildir.
Bu işlem onlar için kalp kırıcı da
değildir. Böylesine bir kırgınlık oluyorsa, bu ilk eş
olmanın gereklerinden veya arızî sonuçlarından biridir. Yani
tek başına kocasına sahip olan kadın, üzerine ve evine başka
bir kadının gelmesini istemez. Kocasının bundan yüz
çevireceğinden, başka bir kadının buna reis kesilmesinden,
çocuklar arasında anlaşmazlık çıkacağından ya da bu tür
başka gerekçe ile birden çok evliliği istemez.
Demek ki ilk eş, eğer çok evliliğe razı
olmuyor ve kırılıyorsa bunun kaynağı, erkeğine tek başına
sahip olmak arzusu gibi arızı bir durumdur, yoksa doğal bir
içgüdü tepkisi değildir.
İkinci itirazın cevabına gelince,
tabiatın erkek ve kadın sayısını eşit tuttuğunu dayanak
olarak kabul etmek bir kaç yönden yanıltıcıdır.
1- Bunlardan biri şudur: Evlilik
meselesi sadece bu söylenen faktöre dayanmaz. Evliliği
etkileyen başka faktörler ve şartlar vardır. Her şeyden
önce, evlenmeye ilişkin fikrî olgunluk ve hazırlanma,
kadınlarda erkeklerden daha çabuk, daha erken yaşlarda
meydana gelir. Özellikle sıcak iklimin egemen olduğu
bölgelerde dokuz yaşını dolduran kızlar evlenmeye elverişli
hâle gelirken, erkekler çoğunlukla on altı yaşından önce
evlenmeye hazır olmazlar. (İslâm, bu yaşı evlenme yaşının
başlangıcı olarak kabul etmiştir.)
Bunun delillerinden biri uygar
milletlerin genç kızları arasında görülen uygulamadır. Bu
kızların arasında kanuni bulûğ yaşına kadar bakire kalanlar
çok azdır. Bunun tek açıklaması şudur: Tabiat bu genç
kızları erkek akranlarından önce evliliğe hazırlamıştır.
Bu özelliğin gereği olarak herhangi bir
kavmin on altı yıllık doğumlarını ele alalım ve bu kavimde
kadınlar ile erkelerin sayısını eşit farz edelim. Bu kavimde
evlenecek yaştaki erkekler, erkeklerin normal bulûğ çağı
olan on altı yaşında doğanlar olurken evlenecek kadınlar
yedi yıl boyunca doğanlar olur.
Erkekler için olgunluk yaşı olan yirmi
beş yıl süresinde doğanları göz önüne alırsak, evlenecek
yaştaki erkeklerde on yıllık bir birikim meydana gelirken
kadınlarda on beş yıllık bir birikim meydana gelir. Eğer bu
rakamların ortalama oranını alırsak, tabiat eyleminin sonucu
olarak her erkeğe iki kadın düşer.
İkinci olarak; eldeki istatistik
verilere göre, kadınlar erkeklerden daha uzun ömürlü oluyor.
Bunun gerektirdiği sonuca göre ölüm yaşı, çok sayıdaki
kadının karşılığında erkek bırakmıyor.
Üçüncü olarak; gebe bırakma ve doğurtma
özelliği erkeklerde kadınlardan daha uzun sürelidir.
Kadınlarda çoğunlukla elli yaşında hamile kalma özelliği
sona eriyor. Oysa erkeklerde hamile bırakma özelliği, uzun
yıllar varlığını sürdürüyor. Bu kabiliyet kimi zaman
erkeklerin doğal ömrü olan yüz yaşın bütünü boyunca devam
ediyor. Bu durumda erkeğin yaklaşık seksen yıl olan
doğurtabilme süresi, kadının yaklaşık kırk yıl süren
doğurganlık yaşının iki katı oluyor.
Bu gerekçe bir önceki gerekçeye
eklenince şu sonuç çıkıyor: Tabiat ve yaratılış, erkeğe
birden çok kadınla evlenmeyi serbest bırakıyor. Tabiatın,
bir taraftan doğurtma gücünün şartlarını hazırlaması, diğer
taraftan da çocuk edinmeyi engellemesi anlamsızdır. Böyle
bir şey, mevcut sebep ve neden geleneği ile bağdaşmaz.
Dördüncü olarak; savaş, öldürmeler vb.
gibi toplumun fertlerini yok eden olaylar karşılaştırılmaz
oranda erkekleri kadınlardan daha çok yok ediyor. Daha önce
belirttiğimiz gibi bu gerçek, kabilelerde çok eşliliğin
yaygın oluşunun en güçlü faktörlerindendi. Bu olayların dul
ve kocasız bıraktığı kadınlar, kaçınılmaz olarak ya çok
eşliliği kabul edecekler veya zina edecekler yahut da
bünyelerinde varolan cinsel gücü işlevsiz ve tatminsiz
bırakacaklar.
Bu satırların yazılmasından bir kaç ay
önce Batı Almanya'dan gelen bir haber bu gerçeği teyit
ediyor. Haber şudur: Kocasız kadınlar derneği, erkeksizliğin
kendilerine verdiği sıkıntıyı dile getirerek hükümetlerinden
kendilerine İslâm'daki çok eşliliği uygulama serbestisi
tanınmasını istediler. İsteyen erkeğin birden çok kadınla
evlenebilmesini ve bu yolla cinsel mahrumiyet probleminin
çözülmesini talep ettiler. Fakat hükümetleri bu isteğe
olumlu cevap vermedi. Alman Kilisesi de bu öneriyi kabul
etmedi. Böylece Kilise, zinanın yayılmasına ve bu yüzden
neslin bozulmasına razı oldu.
2- Bu konudaki ikinci nokta
şudur: Söylediğimiz gerçekleri göz ardı ederek tabiatın
erkek ve kadın sayısını genelde eşit tuttuğu şeklindeki
delile sarılmak, toplumdaki her erkeğin sayısı dörde kadar
varan kadınla evleneceği farz edilirse yerinde olur. Fakat
tabiat bütün erkeklere bu imkanı tanımıyor. Bu uygulamadan
doğal olarak erkeklerin tümü değil, bazıları
yararlanabiliyor. İslâm çok eşliliği farz ve vacip biçiminde
yasallaştırmış değildir. İslâm bu uygulamayı eşleri arasında
adaleti sağlayabileceğine güvenen erkeklere mubah kabul
etti. Bu hük-mün sıkıntı veya kargaşa getirmediğinin en açık
delili, bu geleneğin gerek Müslümanlar arasındaki uygulanışı
sırasında ve gerekse bunu benimseyen diğer milletlerin
hayatında kadın kıtlığı veya yokluğu gibi bir sıkıntıya yol
açmamış olmasıdır. Tersine çok eşliliğin yasaklandığı
ülkelerde binlerce kadın kocadan ve aile yuvasından mahrum
kalarak zina ile yetinmişlerdir.
3- Bu konudaki bir başka önemli
nokta şudur: Kadın erkek sayısının eşitliği deliline
sarılmak, yukarıda yaptığımız istatistik incelemeleri göz
ardı etmemizin yanı sıra çok eşlilik hükmü ıslah edilmediği
hâlde, vehmedilen sakıncaları ortadan kaldıran kayıtlarla
sınırlandırılarak dengeli hâle getirilmediği hâlde yerinde
olur ancak. Oysa İslâm, çok evlilik yapan erkeklere eşleri
arasında iyi geçinme ve yatak sırası hususunda adil davranma
şartı koştu. Erkeklere eşlerin ve çocuklarının geçim
ihtiyaçlarını karşılamasını farz kıldı. Dört kadının ve
çocuklarının geçim masraflarını karşılamak, bunun yanı sıra
bu kadınlarla arasındaki ilişkilerde adaleti gözetmek sadece
bazı olgun ve zengin erkeklerin başarabileceği bir iştir.
Her erkek bu işin altından kalkamaz.
Üstelik evlenecek kadın için kocasını
sadece kendisiyle yetinmeye, üzerine kuma getirmemeye
zorlayan bazı şer'î yollar vardır. Kadın evlenirken bu
yollara başvurabilir.
Üçüncü itiraza vereceğimiz cevap
şudur: Bu iddia, İslâm'ın insana yönelik terbiye tarzını
ve bu şeriatın maksatlarını iyi incelememiş olmaya
dayanıyor. Örtünme, iffetlilik, hayâ, arsızlıktan kaçınma
ilkeleri üzerinde yoğunlaşan İslâm toplumundaki kadınlara
yönelik dinî terbiye, öyle bir kadın tipi ortaya çıkarır ki,
bu kadında evlenme arzusu erkeğinkinden daha zayıf olur.
(Gerçi yaygın kanaate göre kadında evlenme arzusu
erkeğinkinden daha güçlü olur. Bu iddianın savunucuları
kadının tabiatı gereği süs ve güzellik düşkünlüğünü delil
gösterirler.) İslâm terbiyesi ile yetişmiş kadınlarla
evlenen erkekler dile getirdiğimiz bu gerçeği tereddütsüz
bir şekilde kabul ederler. Ortalama bir erkeğin evlenme
arzusu bir, hatta iki ve üç kadının evlenme arzusunun
toplamından daha çoktur.
Öte yandan İslâm dini, gerekli
miktarında tabiatın gereksinimleri ve nefsin arzuları
hususunda mahrumiyetin yok olmasına dikkat ediyor.
Dolayısıyla erkekte şehvet ve tatminsizlik birikiminin
meydana gelmemesini göz önüne alıyor. Eğer böyle bir
mahrumiyet birikimi olursa, bu erkeği fuhşa, meşru olmayan
tatmin yollarına sürükler. Tek eş, mazeretleri dolayısıyla
beraberliklerinin yaklaşık olarak üçte birlik bölümünde
kocasının isteklerine cevap veremez. Bu mazeretleri âdet
günleri, hamileliğin bir bölümü, doğum ve çocuk emzirme
dönemleri gibi zaruri hâllerdir. Bu dönemlerdeki içgüdüsel
ihtiyacı bir an önce gidermeye girişmek, toplum hayatını
duygu zemini üzerinde değil, akıl ilkeleri üzerinde
kurduğunu bu kitaptaki incelemelerimizde sık sık
vurguladığımız İslâm için kaçınılmaz bir görevdir. İnsanın,
arzuların ve kötü isteklerin başı boşluğuna çağıran
duyguların güdümünde kalması İslâm'a göre en büyük
tehlikelerdendir ki, bunlardan biri bekarlık vb.
durumlardır.
Diğer yönden İslâm'da yasa koyucunun en
önemli gayelerinden biri, Müslüman neslinin artması ve
yeryüzünün şirki ve fesadı ortadan kaldıracak şekilde İslâm
toplumu eli ile kalkındırılmasıdır.
İşte İslâm, bunlar ve benzeri sebepler
yüzünden çok eşliliğin yasallaşmasına önem verdi. Yoksa
İslâm'ın maksadı şehveti özendirmek ve şehvet düşkünlüğünü
hoş göstermek ve yaygınlaştırmak istemiş değildir. Eğer
yukarıdaki itirazları ileri sürenler insaflı olsalar, şunu
görürler: Toplumu maddî çıkar temeline dayandıranların
tanıdıkları toplumsal sistemler, toplumu dinî mutluluk
temeli üzerine kuran İslâm'dan daha çok yerilmeye, fuhşu ve
cinsel azgınlığı teşvik etmek ve yaygınlaştırmak hususunda
daha çok itham edilmeye müstahaktırlar.
Üstelik çok evliliği caiz görmek,
mahrumiyetin kaçınılmaz sonucu olan hırsı törpüler,
sakinleştirir. Her mahrum tutulan kişi hırslı, aşırı arzulu
olur. Yasakla, engelleme ile karşılaşan insanın tek
düşüncesi, yasak ve engelleme perdesini yırtmak olur. Tek
eşli Müslüman'ın gönlü sakin ve rahattır. Çünkü günün
birinde nefsi kendisini sıkıştırsa, şehvetini tatmin etme
fırsatı önünde vardır, yolu yasakla kesilmiş değildir. Bu da
tek başına şehvet ateşini düşürücü bir faktör, fuhşa ve
haram ırzları çiğnemeye yönelmenin önüne örülmüş bir
duvardır.
Bazı batılı araştırmacılar bu konuda
insaflı davranarak şöyle dediler: "Hıristiyan milletler
arasında fuhşun ve zinanın yaygın hâle gelmesinin en güçlü
faktörü kilisenin çok eşliliği yasaklamasıdır."
Dördüncü itiraz ise, yani çok
eşliliğin kadın için onur kırıcı olduğu yolundaki iddia da
asılsız ve merduttur. Biz kadın haklarına ilişkin
incelemelerimizde
şunu vurguladık ki: Eski yeni hiçbir dinî ve dünyevî sistem
İslâm kadar kadınlara ve onların haklarına saygı göstermiş
değildir. İlerde bu gerçeği daha ayrıntılı biçimde dile
getireceğiz. Erkeğe çok kadınla evlenme izni vermek,
söylendiği gibi kadının sosyal ağırlığını ortadan
kaldırmaya, hakkını yok saymaya, sosyal hayattaki önemini
küçümsemeye değil, bir bölümünü saydığımız bazı faydalı
gerekçelere ve maslahatlara dayanır.
Erkek-kadın birçok batılı ilim adamı, bu İslâmî kuralın
yararlılığını ve ona yönelik yasağın yol açtığı sosyal
bozuklukları ve hayatî sakıncaları itiraf etmiştir.
İsteyen bu yazıları
bulabileceği kaynaklara başvurabilir.
Çok eşlilik karşıtı batılı bilginlerin
en çok üzerinde durdukları ve allayıp pullayarak insanların
gözleri önüne serdikleri durum, Müslüman evlerindeki
manzaradır. Çok hanımlı evlerdeki şu manzarayı kastediyoruz:
İki veya daha çok sayıdaki kumanın yaşadıkları evleri göz
önüne getirelim. Bu evlerde normal bir hayat, mutlu bir
beraberlik yoktur. Kumalar eve girdikleri ilk günden
itibaren birbirlerini devamlı kıskanırlar. Hatta bu yüzden
kıskançlığa kuma hastalığı adı takılmış. O zaman kadınların
mayasında varolan kocaya, onun önceki eşinden olan
çocuklarına, eve ve kocasıyla ilgili her şeye yönelik sevgi,
yumuşaklık, incelik, şefkat, hayırseverlik, sır saklama,
vefakârlık, merhamet ve dürüstlük gibi bütün ince duygular
ve heyecanlar tersyüz olur.
İnsanın gündelik hayatın
sıkıntılarından, çalışma hayatının ruhî ve bedenî
acılarından sıyrılmak için sığındığı evi, nefislerin,
ırzların, malların ve şereflerin ayaklar altına alındığı bir
savaş alanına döner. Hiçbir kimse kendini diğerinden
emniyette hissetmez. Aile huzurunun yerini dayak, sövme,
küfür, lânet okuma, dedikodu, ispiyonculuk, rekabet, hile,
tuzak kurma, çocuklar arası ihtilaflar ve kavgalar alır.
Kimi zaman iş kadının kocasını öldürme, çocukların
birbirlerini veya babalarını öldürme girişimlerine kadar
ilerler; aralarındaki akrabalık bağı, sonraki kuşaklarda
beraberinde kan dökmeyi, nesli yok etmeyi ve aileyi
mahvetmeyi getiren bir boğma teline dönüşür. Bütün bunlardan
topluma yayılacak olan bedbahtlığı, ahlâksızlığı, sertliği,
zulmü, saldırganlığı, kötülüğü, güvensizliği de bu aile
dramları ile birlikte göz önüne getirmek gerekir.
Bütün bunlara bir de özellikle boşama
serbestisini ekleyelim. Böy-le ortamlarda çok evlilik ve
boşama serbestisi, toplumda birtakım zevk düşkünü aşırı
şehvetperest erkekler ortaya çıkarır. Bu erkeklerin,
şehvetleri ve ihtirasları peşinde koşmaktan, bir kadını alıp
diğerini bırakmaktan, birini kaldırıp onun yerine başkasını
koymaktan başka bir düşünceleri olmaz. Böyle bir durum
toplumun yarısını oluşturan kadınları mahvetmekten,
bedbahtlığa mahkum etmekten başka bir şey değildir ki, bu
yüzden toplumun diğer yarısı da mahvolur.
Çok eşliliğe itiraz edenlerin
söylediklerinin özeti budur. Bunların hepisi doğrudur. Fakat
bunlar İslâm'ın kendisine ve hükümlerine değil, Müslümanlara
yöneliktir. Müslümanlar ne zaman İslâm'ın kendilerine
yönelik direktiflerine göre hareket ettiler ki,
davranışlarının sonucu olan bozukluklardan İslâm sorumlu
tutulsun? İnsanları yüce dinin direktifleri uyarınca eğiten
iyi hükümeti, yüzyıllar önce kaybettiler ve bir daha
bulamadılar. Hatta din perdesini en pervasızca yırtanların,
onun kanunlarını çiğneyenlerin ve hadlerini uygulamadan
kaldıranların öncüleri yöneticiler ve hâkimler olmuştur.
Bilindiği gibi insanlar da liderlerinin dini üzere olurlar.
Eğer biz din esasına dayalı devletin padişahlığa ve monarşik
saltanata dönüştüğü günden beri İslâm padişahlarının ve
hâkimlerinin saraylarda işledikleri rezilliklerin bir
bölümünü anlatmaya kalkışsak ayrı bir kitap meydana gelir.
Kısacası, eğer problem varsa, bu
Müslümanlarda vardır. Müslümanlar evlerinde mutluluklarını
temin etmeyen bir aile yuvası biçimini seçtiler. Evlerinde
doğru yoldan ayrılmaksızın yürütemeyecekleri bir siyasete
yöneldiler. Gerçi herkes işlediği günahın sorumlusudur; ama
bunun günahı kadınlara ve çocuklara değil, erkeklere aittir.
Çünkü bu erkeklerin davranışları kendilerinin, eşlerinin,
çocuklarının mutluluğunu, yuvalarının temiz havasını aşırı
arzuları ve cahillikleri uğruna feda etmeleri bütün bu
bozuklukların, bu mahvedici bedbahtlıkların asıl kaynağıdır.
İslâm, çok eşliliği her erkek için
gerekli bir farz olarak ortaya koymuş değildir. Fertlerin
tabiatına, kendilerinin maruz kalabileceği geçici durumlara
baktı. Daha önce anlatıldığı üzere bu konuda kesin faydayı
ve maslahatı göz önüne aldı. Sonra çok eşliliğin
aksaklıklarını ve sakıncalarını ortaya çıkarıp saydı. Sonra
toplumun yararını korumak için çok evliliği mubah kıldı.
Fakat bu işlemi bütün bu çirkin aksaklıkları ortadan
kaldıracak bir şarta bağladı. Bu şart erkeğin eşleri
arasında adaleti sağlayacağı yolunda kendine güvenmesidir.
İslâm sadece kendine bu güveni duyanlara çok eşliliği
serbest kıldı. Ama kendilerinin, eşlerinin ve çocuklarının
mutluluğu ile ilgilenmeyen, karınlarını doyurmaktan ve
nefislerini tatmin etmekten başka bir ideali olmayan,
kadının sadece erkeğin şehvetini tatmin etmek için
yaratıldığını düşünen şu erkeklere gelince, İslâm'ın onlarla
hiçbir işi yoktur. Onlar için caiz olan tek kadınla
evlenmektir. O da onlar için bu durumda oldukları sürece
caiz ise.
Üstelik bu itirazlarda İslâm'da
birbirinden ayrı olan iki yön, birbirine karıştırılmıştır.
Bu iki ayrı yön teşri ve velayet yönleridir.
Bunun açıklaması şöyledir: Günümüzde
araştırmacılar, mevzu kanunların ve geçerli sistemlerin
faydalı ve zararlı olduğunu değerlendirirken o kanunların ve
sistemlerin toplumlarda uygulamalarından elde edilen
hoşlanılan ya da hoşlanılmayan sonuçlarını, bunun yanı sıra
toplumların şimdiki durumlarıyla o kanunları kabul edip
etmediklerini göz önüne alırlar. Bu araştırmacıların şu
noktanın farkında olmadıklarını sanmıyorum: Toplum söz
konusu hükümle uyuşmayan birçok geleneklere, âdetlere ve
arızalara sahip olabilir. Böyle durumlarda o hükmün
akıbetini görebilmek için toplumu o hükümle veya gelenekle
çelişmeyecek unsurlarla donatmak gerekir. O kanunun etkileri
hayırlı mı, yoksa kötü mü, faydalı mı, yoksa zararlı mı o
zaman anlaşılabilir. Fakat o araştırmacılar mevzu kanunlarda
toplumun mevcut iradesi ve görünür düşüncesi ile istediği
şeyi göz önüne alıyorlar. Toplumun bu isteği ne olursa
olsun. O zaman isteklerine ve arzularına uygun gelen hüküm
faydalı kanun, istek ve arzularına ters gelen hüküm faydalı
olmayan kanun olur.
Bundan dolayı bu araştırmacılar
Müslümanları kötülük bataklığında şaşkın, maddî ve manevî
hayatlarında bozukluklara gömülmüş gördükçe, Müslümanlarda
gördükleri yalanı, hıyaneti, küfürbazlığı, hak tanımazlığı,
kötülüğün yaygınlığını, aile huzursuzluğunu, sosyal
bozukluğu onlar arasında uygulanan dinî kurallara
dayandırıyorlar. Bunu yaparken İslâm sistemini, insanlar
arasındaki uygulanışı ve meydana getirdiği sonuçlar
bakımından aralarındaki duygu birikiminden kaynaklanarak
insanlara dayatılan diğer sosyal sistemler gibi sanıyorlar.
Böylece şu sonuca varıyorlar: İslâm bu sosyal bozuklukların
doğurucusudur. Bu kötülükler ve bozukluklar ondan
kaynaklanıyor. (Oysa bu kötülüklerin daha beteri, bu
küfürbazlıkların daha kötüsü onlardadır. Bütün avlar, posta
bürünmüşün karnındadır.) Onlara göre eğer İslâm gerçek din
olsa, kanunları insan mutluluğunu teminat altına alan iyi
kanunlar olsa, insanlar üzerinde olumlu bir etki gösterir,
onların başına dert olmazlardı.
Fakat böyle diyenler düzgün ve yapıcı
hükmün tabiatı ile bozuk ve yıkıcı insanların tabiatını
birbirine karıştırıyorlar. İslâm; temel ilkelerin, ahlâk
kurallarının ve uygulamaya dönük kanunların bütünüdür. Bu
bütünün unsurları arasında denge vardır, parçaları birbirine
bağlıdır. Parçalarından biri bozulunca bu bozukluk, bütünün
bozulmasına ve etkisinde sapma meydana gelmesine yol açar.
Tıpkı çeşitli elementlerden yapılmış ilaçlar ve macunlar
gibi. Bu ilaçlar sağlıklı bir etki meydana getirebilmek için
elementlerin sağlıklı olmaları ve kullanım yerlerinin uygun
olması gerekir. Eğer onların bazı unsurları bozuk olursa
veya onu kullanan insanda kullanım şartları gözetilmez ise,
etkilerini
gösteremezler. Hatta kimi zaman beklenen etkilerinin tersini
gösterirler.
Farz edelim ki İslâm sistemi, teknik
yapısının yetersizliği yüzünden insanları düzeltemiyor,
yaygın kötülükleri ve rezillikleri yok edemiyor. Peki,
demokratik sistem niçin Avrupa ülkelerinde verdiği sonuçları
bizim doğu ülkelerinde veremiyor? Bize ne olmuş? İlerlemek
için ne kadar gayret göstersek daha çok geriye gidiyoruz.
Hiç kimsenin şüphesi olmasın ki, günümüzde kötülükler ve
rezillikler yarım yüzyıl öncesine göre aramızda daha çok
kökleşmiş ve derinleşmiştir. Oysa bu yarım yüzyıl öncesinde
kendimizi ilkel saymış ve o günden beri uygarlaştığımızı ve
aydınlandığımızı ileri sürmüştük. Sosyal adaletten, insan
haklarından, yaygın yüce bilgilerden, toplumsal mutluluktan
nasibimiz yok. Bu yüce değerlerin aramızda sadece isimleri
ve kelimeleri dolaşmaktadır. Bu durumda şöyle bir şey
dışında mazeret gösterilemez ki efendim, bu güzel sistemler
sizde etkili olamadı. Çünkü siz onları uygulamıyorsunuz,
yürürlüğe girmelerine gayret etmiyorsunuz. Peki, bu mazeret
bu sistemler için geçerli sayılıyor da niçin İslâm hakkında
geçerli sayılmıyor.
Farz edelim ki İslâm, temelinin
zayıflığı yüzünden (hâşâ!) insanların kalplerinde
kökleşemedi, toplumun derinliklerine işleyemedi. Bunun
sonucu olarak hükümeti devam edemedi, İslâm toplumunda
varlığını koruyamadı, çok geçmeden toplum hayatından
dışlandı. Peki, beğenilen ve milletler arası bir niteliği
olan demokratik sisteme ne demeli? Niçin Birinci Dünya
Savaşının ardından Rusya'yı terk etti? Niçin Rusya'daki
izleri silinerek yerini Komünizme bıraktı? Bu demokratik
sistem İkinci Dünya Savaşı sonrasında da Çin'de, Letonya'da,
Estonya'da, Litvanya'da, Romanya'da, Macaristan'da,
Yugoslavya'da ve başka ülkelerde niçin Komünizm ile yer
değiştirdi? Oysa ki önemli bir oranda birçok ülkeye nüfuz
etmiş ve onları tehdit ediyordu?
Bir de Komünizme bakalım. Bu sistemin
siyasî ömrü kırk yıla yaklaşıyor. Bu esnada yayıldı ve insan
toplumunun yarısına yakını üzerinde egemen oldu.
Propagandacıları ve yandaşları bu sistemin erdemliliği ile
övünürler. Onun monarşik istiptad ve demokratik sömürü
gölgesi ile gölgelenmemiş tek saf sistem olduğunu, kök
saldığı ülkelerin birer vaat edilmiş cennet olduğunu
söylerler. Fakat bundan iki yıl önce
bu propagandacıların ve yandaşların kendileri Komünizmin tek
önderinin hükümetini protesto girişiminde bulundular. O
Stalin ki, otuz yıldan beri Komünizmin önderliğini,
liderliğini üstlenmişti. Söz konusu propagandacılar ve
yandaşlar Stalin hükümetinin Komünizmin kılığında bir baskı,
istiptad ve köleleştirme hükümeti olduğunu açıkladılar. Hiç
şüphesiz Stalin kanun koyma, yürütme ve bunlarla ilgili
alanlarda büyük bir etki bırakmıştır. Bunların hepsi
diktatör ve köleleştirici bir iradenin, ferdî bir hükümetin
tekelinde idi. Bu diktatör irade binlerce kişiye hayat
bağışlarken binlerce kişiyi öldürüyor, çeşitli kavimleri
mutlu ederken, diğerlerini bedbahtlığa sürüklüyordu.
Bunların arkasından kimlerin geleceğini ve bunlar nasıl
kendilerinden öncekilerin iktidarını yargıladılar ve
haklarında hüküm verdilerse aynen kendilerinin iktidarını
kimlerin yargılayacağını Allah bilir.
Sağlıklısı ile bozuğu ile toplumlarda
egemen olduktan sonra, en güçlüsü yandaşlarının ihaneti ve
taraftarlarının iradelerinin zayıflığı olan çeşitli
faktörlerin etkisi ile toplum sahnesinden çekilip giden
sistemlerin, geleneklerin ve rejimlerin sayısı çoktur. Tarih
kitaplarında bunlarla karşılaşılabilir.
Acaba sosyal sistem olmak bakımından
İslâm ile bu değişen, başkalaşan sistemler arasında ne fark
var ki, onlarda mazeret kabul ediliyor da İslâm da kabul
edilmiyor? Evet. Günümüzde doğru söz, bâtının korkunç gücü
ile doğunun taklitçi cahilliği arasında sahipsiz kaldı. Onu
ne gölgesi altına alan bir gök ve ne üzerinde taşıyan bir
yer var. Her neyse... Anlattıklarımızdan şu gerçeğin farkına
varılması gerekir: Herhangi bir sosyal sistemin insanlar
üzerinde etkili olup olmaması, bunun yanı sıra o sistemin
insanlar arasında kalması veya kaybolup gitmesi sadece o
sistemin sağlıklı veya bozuk olmasına bütünü ile bağlı
değildir ki, sağlıklı ya da bozuk olduğuna buna bakarak
karar verilsin. Bu konuda etkili olan başka gerekçeler ve
sebepler vardır. Bütün çağlar ve yüzyıllar boyunca insanlar
arasında geçerli olan her sistem çeşitli faktörlerin etkisi
altında bir gün sonuç verir, başka bir gün başarısız olur,
bir dönem insanlar arasında yaşar, başka bir dönem ortadan
kaybolur. "Biz bu tür
günleri insanlar arasında dolaştırırız. Bu, Allah'ın
kimlerin mümin olduklarını belirlemesi ve aranızdan bazı
şahitler seçmesi içindir."
(Âl-i İmrân, 140)
Kısacası, İslâm'ın kanunları ve
hükümleri temel ve nitelik bakımından, insanlar arasında
uygulanan diğer sosyal kanunlara terstir. İnsanlara ait
sosyal kanunlar yüzyılların, maslahat ve çıkarların
değişmesi ile değişir. Fakat farz, haram, müstehap, mekruh,
mubah gibi kategorileri olan İslâm kanunları değişmeye,
başkalaşmaya kapalıdır. Fakat toplumdaki fertlerin
yapacakları ve yapmaktan kaçınacakları davranışlar,
girişecekleri veya uzak kalacakları bütün tasarruflara
gelince, bu konuda sorumluluk devlet yetkilisinin
omuzlarındadır. İnsanlara bunları emretmek veya yasaklamak,
bunlar hakkında toplum bir fertmiş de devlet yetkilisi o
ferdin düşüncesi ve iradesiymiş gibi tasarrufta bulunmak
yetkiliye düşer. Eğer İslâm'ın bir devlet yetkilisi olsa,
insanların çok eşlilik adına işledikleri bu zulümlere engel
olabilirdi. Bunun için çok eşliliği serbest bırakan ilâhî
hükmün değişmesi gerekmez. Bu engelleme toplumun faydasını
gözeten genel bir yürütme kararlılığı yolu ile gerçekleşir.
Tıpkı bir ferdin öylesini faydalı gördüğü için çok eşlilik
imkanını kullanmamaya karar vermesi gibi... Yoksa ilâhî
hükmü değiştirmek söz konusu değildir. Sadece serbestlik
ifade eden bu hükümden yararlanmamaya karar vermek kendi
elinde olduğu için onu uygulamaktan uzak duruyor.