Menüye git
7-
Eleştiri ve Cevap
Eleştiri: Siz, aklın,
kanunların çiğnenmesini ve halkın kanuna aykırı hareketlerini
engellemeyeceği bahanesiyle, kanun koyma farizasını veya
kitabın tabiriyle saadete doğru insanın yönlendirilme işini
aklın elinden alarak vahiy ve nübüvvete bıraktınız. Oysa
vahyin kanun ve kuralları da bir iş yapamıyor ve kanuna karşı
hareketlerin önünü alamıyor. Şeriatlerin ve dinlerin ihlali
daha fazla, halkın bu kararları benimsemesi daha azdır.
Cevap: Yolu göstermek bir
konudur, bu gösterilen yolu halkın ameli olarak izlemesi ise
başka bir konudur. Umumu yönlendirme ilkesi gereği yaratılışın
üstlendiği, insanlığı, saadetini garantileyen kanunlara doğru
vesilelerden biriyle yönlendirmek ve kılavuzluk yapmaktır.
Yoksa aykırı yolu fiilen kapatıp, halkı, diğer yolu izlemeye
mecbur etmek değildir.
Manianın olmadığı
yerlerde hürriyete engel olan kanun ihlalleri konusunu aklın
yetersizliğinin nişanesi olarak ele almamız, aklın ihlali
fiilen önlemediği gerekçesiyle değil; bu konuda bir yargıya
sahip olmayışındandı. Çünkü akıl bir manianın olmadığı durumda
toplumsal yardımlaşmaysa ve kanunlara uymaya çağırmaz. Çünkü
onun çağrısı zaruret yüzündendir; yani özgürlüğü önleyen bir
engelin varolduğunu gördüğünden ve böyle bir durumda
özgürlüğün zararının yararından fazla olduğunu kabul
ettiğinden kanunlara uymaya hükmeder. Böyle bir yargıda
bulunan aklın, işte bir engelleme ve fiili özgürlüğe bir
manianın olmaması halinde, içinde hareket özgürlüğü bulunan
ihlali yasaklamayacağı ve özgürlüğün hilafına olan bir kanunun
izlenmesini de emretmeyeceği açıktır.
O halde akıl, her zaman
kanuna uyulması gerektiğine hükmetmeyeceğinden, insanın
yönlendirilmesi için sürekli ve yeterli bir vasile olamaz. Ama
vahiye yolu, istisnasız ve genel olarak sürekli kanuna
uyulmasına hükmetmekte ve hüküm ve yetkisini, sonsuz ilim ve
kudretle her zaman insanı denetleyen, ayrıcalık yapmaksızın
iyi ameli mükafatlandıran ve kötü ameli cezalandıran Allah’u
havâle etmektedir.
Allah-u Teâlâ
buyurmaktadır:
“Hakimiyet yalnız
Allah’a mahsustur.”
Yine buyuruyor ki:
“Her kim bir
zerrenin ağırlığı kadarınca bile iyi iş yaparsa -onun iyi
mükafatını- görecektir; ve her kim bir zerrenin ağırlığınca
kötülük işlerse de -onun cezasını- görecektir.”
Ve yine buyuruyor ki:
“Gerçekten Allah
kıyamet günü, aralarında hüküm verecektir; (çünkü) gerçekten
Allah her şeye tanıktır.”
Yine buyuruyor ki:
“Acaba bilmiyorlar
ki, Allah onların gizlediğini de açığa vurduğunu da
bilmektedir.”
Yine şöyle buyuruyor:
“Allah her şeyi
gözetendir.”
Buradan da anlaşıldığı
gibi vahiy yoluyla gelmiş olan semâvi bir din, ihlal ve
suçları önlemede, normal beşeri kanunlardan daha güçlüdür.
Çünkü ihlal ve suçları önlemede beşeri kanunların başvurduğu
en son çare, halkın açıkta yaptığı işleri denetleyip kontrol
etmek için emniyet güçleri oluşturmak, kanunları çiğneyen ve
suç işleyenler için, yalnızca kanunun güçlü oluşun ve suçun
açıkta işlenişi halinde icra edilebilecek olan cezai
müeyyideler tayin etmektir.
Ama semâvi bir din,
beşeri kanun ve normal rejimlerde bulunan, insanın açıkta
işlediği suçları denetleyici özel güçlere sahip olmanın yanı
sıra, marufu emir ve münkerden nehy farizasını vaaz etme
yoluyla, bütün halkı istisnasız olarak birbirinin
davranışlarının, sorguya çekileceği bir gün için yazılıp
saklandığı inanı, yalnızca dini akidelerde vardır. Bunlardan
daha öte, dini inanç gereğince âlemin ve âlemdekilerin Rabbi
olan Allah, insanı ve amelini kuşatmış, her zaman ve mekanda
hâzır ve nâzırdır.
İşlenen suçlar için,
beşeri kanunlarda da tayin edilmediği gibi bu dünyada verilen
cezaya ilaveten, hiç bir ayrıcalık ve istisnanın sözkonusu
olmadığı Hesap Günündeki ceza da yalnızca dini inançlarda
vardır.
Allah-u Teâlâ şöyle
buyuruyor:
“Allah’a itaat edin
ve resule ve kendinizden olan emir sahiplerine itaat edin.”
Ve şöyle buyuruyor:
“İmanlı erkek ve
imanlı kadınlar birbirlerinin velisidirler, mârufu emreder ve
münkerden nehyederler.”
Ve yine buyuruyor:
“Gerçekten size
bazı bekçiler me’mur edilmiştir -ki onların makamları Allah’ın
indinde- büyüktür -sizin yaptıklarınızı- yazarlar, ne yapsanız
onlar bilirler.”
Ve yine buyuruyor:
“Senin rabbin, her
şeyin koruyucusudur (bekçisidir).”
Başka bir Eleştiri:
Deyinildiği üzere, her durumda akıl, kanuna riayet ve aykırı
davranıştan kaçınmanın lüzumuna hükmetmiyor. Oysa bu, Ehl-i
Beyt İmamlarından nakledilen bir çok hadiste açıklanan konuyla
çelişiyor. Bu rivayetlere göre Allah-u Teâlâ’nın, kullarına
iki hücceti vardır: Hüccet-i zahiri olan peygamber ve hüccet-i
bâtını olan insanın aklı. Çünkü önceden işaret ettiğimiz gibi
kanuna aykırılıkların hiç birinde ya da çoğunda bir yargıya
sahip olmayan aklın, hüccet olması düşünülemez.
CEVAP- İnsandaki fiili
aklın istisna kabul etmez işlerinden biri, menfaatı elde
etmeye ve zararı defetmeye meyletmesidir. Başkalarını
hizmetine almak isteyen menfaatçi bir insanın yardımlaşma ve
işbirliğini (geçen bölümde açıklandığı gibi) kabul etmesi
zaruri yoldan olursa, ve zaruretin kaynağı da, kendi serbest
hareketlerinden yararlanmak isteyen kimselerin veya ceza
kararlarını ellerinde tutan kimselerin kudreti olursa ve bu
varsayımda mecbur edici maddeler bulunmazsa; akıl da, kanuna
tâbi olmanın gereğine hükmetmeyecektir, kanunun çiğnenmesini
ve ihlalini yasaklamayacaktır.
Ama, zaruretin kaynağı
-vahiy görüşünde olduğu gibi- sahip olduğu mukaddes makamı,
gaflet, cehalet ve acizlikten uzak olan, amelleri denetleyen
iyilik ve kötülüklere istisna ve ayrıcalık gözetmeksizin layık
olduğu karşılığı veren Allah’ın emri olursa; böyle bir
varsayımda akıl, zaruretin kaldırıldığı bir yer bulamaz,
verilen hükme baş kaldıramaz ve vahyin hüküm verdiği konuda o
da sürekli aynı hükmü verir:
Allah-u Teâlâ şöyle
buyuruyor:
“Acaba her nefsin
ve yaptığının başında duran bir kimse diğerleri gibi midir?”
Yine şöyle buyuruyor:
“Hiç bir nefis
bekçisiz değildir.”
Ve yine buyuruyor ki:
“Her nefis, kendi
yaptığı işlere rehindir.”
|