Menüye git
20- Kur’an’ın Kur’an’la Tefsir
Edilmişine Bir Örnek
Allah-u Müteal, kendi
kelamının bir kaç yerinde şöyle buyurmaktadır:
“Allah her şeyi
yaratandır.”
Yani (Allah’tan başka
“şey” kavramının kapsamına girenlerin tümü Allah tarafından
yaratılmıştır) Bu mana Kur’an’ın dört ayetinde
tekrarlanmıştır. Bu ayet gereğince evrende akla gelen
Allah’tan başka, her şey Allah’ın mahlukudur yani varlığını
Allah’tan almıştır.
Elbette, şu noktadan
gaflet edilmemeli ki, Kur’an yüzlerce ayette nedensellik
ilkesini tasdik ederek her işi o işi yapana nisbet vermiştir;
örneğin ateşin yakmasını, yerin yeşertmesini ve bulutların
yağmur yağdırmasını bizzat onlara nisbet vermiştir. Nitekim
insanın ihtiyarı olarak yaptığı işleri, insanın kendisine
nisbet vermiştir. Neticede, her işi yapan o işle bizzat ilgisi
olan şey veya kimsedir. Ancak o işi var eden ve onun sahibi
Allah’tır.
Allah-u Teâlâ,
yaratılışın her şeyi içerecek şekilde geniş kapsamlı olduğunu
açıkladıktan sonra buyuruyor ki:
“O Allah’tır ki,
yarattığı her şeyi güzel kıldı.”
Bu ayeti önceki ayete
eklediğimizde yaratılışla güzelliğin özdeş olduğu evrende
varlığı olan her şeyin güzel olduğu ve güzellikten başka bir
şeyle vasıflandırılmayacağı ortaya çıkar. Yine şu nokta da
güzden ırak tutulmamalıdır ki, Kur’an-ı Kerim, bir çok ayette
hayrın karşısında şerrin, yararın karşısında zararın, iyinin
karşısında kötünün ve güzelliğin karşısında çirkinin yer
aldıklarını tasdik etmiştir. İnsanın yaptığı işlerin bir
çoğunu kötü saymıştır. Ancak kötü ve şer kabul ettiklerimiz,
gerçekte mukayese ve nisbet yoluyla bu vasıflarla
nitelendirilmişlerdir.
Meselâ yılan ve akrep
kötüdürler; ancak insana ve bunların sokmasıyla zehirlenen
diğer hayvanlara nisbeten; taşa toprağa vb. şeylere nisbeten;
taşa toprağa vb. şeylere nisbeten kötü delillerdir. Veya leşin
kokusu insanı rahatsız ettiğinden menfur sayılır. Ama bu
kokudan rahatsız olmayan diğer varlıklara nisbeten bu
menfurluk sözkonusu değildir. Mesela bazı tutum ve davranışlar
toplumsal düzeni bozduğundan kötüdürler, ancak toplumsal düzen
nazara alınmazsa ölçü sayılmazlar.
Evet, eğer bir an bile
varlık ve olaylara nisbet ve mukayese açısından bakmasak, bu
durumda neyi ele alırsak alalım, güzellik ve varlığın göz
kamaştırıcı cilvesinden başka bir şeyi göremeyeceğiz. Varlık
aleminin güzellik cilvesi, vasfa ve beyana sığmaz; çünkü
bizzat “vasf etmek”, “beyan etmek” de bu alemin
güzelliklerindendir.
Gerçekte mezkur ayet-i
şerife, halkı, nispetlerle ortaya çıkan iyilik ve kötülüklere
teveccüh etmekten çıkarıp mutlak güzelliğe yöneltmek böylece
düşüncelere daha bir kuşatıcılık ve kapsamlılık kazandırmak
ister.
Bu öğretiyi aldıktan
sonra, göreceğiz ki, evrenin varlıklarının tek-tek veya
grup-grup Allah’ın ayet ve nişaneleri olduğunu onlara egemen
olan genel ve özel nizamların Allah’ın birer alameti olduğu
yam bu varlık ve nizamların iyi düşünülürse her yönleriyle
Allah’ı göster dikleri yüzlerce ayet-i kerime’de değişik
beyanlarla açık anmıştır. Bu açıklamalardan önceki iki ayetin
ışığında anlıyoruz ki, bütün varlık alemini kapsayan’ bu
ilginç güzellik O yüce Rabbin gök ve yerdeki nişaneleri
vasıtasıyla zuhur eden güzelliğidir. Evren kendi dışında kalan
o sonsuz güzelliğe doğru açılan bir kapı misalidir. Bu evrende
olan varlıklar kendi kendilerinden hiç bir şeye sahip
değildirler.
Bu yüzden Kur’an-ı Kerim
bütün güzellik ve kemali o yüce Rabbe mahsus bilmiştir. Kur’an
buyuruyor ki:
“O’dur diri,
O’ndan başka bir ilah yoktur.”
“Gerçekten bütün
güç ve kudret Allah’a aittir.”
“Gerçekten bütün
izzet Allah’a aittir.”
“O’dur bilen ve güç
sahibi.”
“O’dur duyan ve
gören.”
“O, bir Allah’tır
ki, O’ndan başka ilah yoktur; en güzel isimler onun içindir.”
Bu ayetler gereğince
evrende varolan bütün güzellikler gerçekte o yüce varlığa
(Allah’a) aittir; başkalarına nisbet verilmeleri ise, mecaz ve
ariyet olacaktır.
Bu konuya açıklarken
Kur’an-ı Kerim buyuruyor ki, evrenin bütün yaratıklarında olan
güzellik ve kemal sınırlıdır. Bu güzelliklerin sonsuz olanı
Allah’a aittir; Allah-u Teâlâ buyuruyor ki:
“Biz her şeyi belli
bir ölçüde yarattık.”
“Varolan her şeyin
hazineleri bizim yanımızdadır, biz ancak belli bir miktarını
indiririz.”
İnsan, Kur’an’da
açıklanan bu gerçeği kavradıktan sonra, birdenbire kendisini
sonsuz bir güzellik ve kemal karşısında görür; öyle bir cemal
ve kemal ki, onu her yönden çevrelemiş ve bir çatlağı yoktur,
böyle olduğun da bütün güzellik ve olgunlukları hatta
kendisini bile unutarak o yüce varlığa bağlanacaktır. Nitekim
Allah-u Teâlâ buyuruyor ki:
”İman getirmiş
kimseler, her şeyden çok Allah’ı severler.”
Sevginin bariz özelliği
olarak da kendi irade ve bağımsızlıklarını Allah-u Teâlâ
buyuruyor ki:
”Allah mü’min
kimselerin velisi (yöneticisi ve koruyucusudur).”
Ve Allah-u Teâlâ’da vaad
ettiği gibi onun yöneticiliğini üstlenir.
”Allah mü’min
kimselerin velisidir onları karanlıklardan aydınlığa doğru
çıkarır.”
Ve şu ayet-i kerime
gereğince:
”Acaba o kimse ki
ölü idi sonra biz onu dirilttik ve ona halk arasında
yürümesini sağlayacak bir nur verdik.”
Ve,
“...Onların
kalplerinde imanı sabitleştirip ve onları ondan (Allah’tan
veya imandan) olan bir ruhla desteklemiştir.”
Allah-u Teâlâ mü’min
kimselere yeni bir hayat verir ve toplumda mutlu bir hayat
yolunu seçebilmek için ona bir nur (gerçekleri kavramasını
sağlayan bir idrak gücü) bahşeder.
Diğer bir ayet-i
kerime’de bu nuru kazanmanın yolunu açıklayarak şöyle
buyurmuştur:
”Ey iman edenler,
Allah’tan korunun ve resulüne iman getirin size rahmetinden
iki pay versin ve size bir nur versin di onunla
yürüyebilesiniz.”
Peygamber (s.a.a)’e iman
getirmek ise ona teslim olmak ve ona tabi olarak
açıklanmıştır. Nitekim buyuruyor ki:
”De ki: Allah’ı
seviyorsanız bana uyun da Allah da sizi sevsin.”
Başka bir ayette de
peygambere nelerde itaat olunacağını açıklamıştır:
”O kimseler ki
yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları ümmi
peygambere tabi olurlar. O peygamber onları marufa emreder ve
münkerden nehyeder, onlara temiz olan şeyleri helal kılar ve
kötü olan şeyleri haram kılar ve sırtlarındaki ağır yüklerini
indirir ve bağlandıkları zincirleri kırar...”
Peygambere yapılacak
itaatin esası bu ayetin tefsir ettiği diğer bir ayette şöyle
açıklanıyor:
”Dosdoğru olarak
itidal halinde dine yönel, Allah’ın yaratılışına ki insanları
o yaratılış üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratılışda bir
keüişiklik olmaz. İnsanlık toplumunu yönetecek din de odur.”
Bu ayet gereğince
İslâm’ın uygulamak istediği bütün nizamlar insanım yaratılışı
gereği ihtiyaç duyduğu şeylerdir. Başka bir tabirle İslâm’ın
egemen kılmak istediği nizam ansanın, fıtratı gereği yöneldiği
kanunlardır. (Yani tabii bir insanın sade yaşantısına
uygundur). Nitekim, diğer bir yerde de buyuruyor:
”Ve cana (andolsun)
ve azasını düzüp koşana. Ona kötülüğünü de takvasını da ilham
etmiştir. Andolsun ki kim özünü iyice temizlemişse
kurtulmuştur, ve andolsun ki kim özünü kirletmiş kötülüğe
gömmüşse ziyana uğramıştır.”
Kur’an-ı Kerim, insan
için öngördüğü mesut hayat düzenin, fıtri (tabii) bir insanın
sade ve temiz yaşantısıyla eşit olduğuna inanmaktadır. Bu
fikir ilahi kitaplar arasında yalnız Kur’an’a mahsustur.
İkinci olarak da şuna dikkat edilmeli ki, insanın Allah’a
tapma programını hayat programından ayıran bütün yöntemlerin
tersine Kur’an, ibadet programını hayat programından
ayırmayarak insanın bütün ferdi ve içtimai meselelerine
müdahale etmiş, Allah’ın varlığına inanma temeline ve evrenle
ilgili özel görüşüne dayalı olarak bir takım emirler ortaya
koymuştur. Gerçekte fertleri evrene ve evrenide fertlere ve
her ikisini de Allah’a emanet etmiştir.
Kur’an-ı Kerim’de
Allah’ın gerçek dostlarının yakinleri sayesinde kazanmış
oldukları bir çok özellik ve vasfına deyinilmiştir ki biz
şimdilik bu konuya girmeyeceğiz.
|