|
Menüye git
16- Tefsir İlmi ve
Müfessirlerin Sınıfları.
Hz. Muhammed (s.a.a) in
vefatından sonra, Ubey İbn-i Kââb, Abdullah İbn-i Mesud, Câbir
İbn-i Abdullah, Ebi Said El-Hudri, Abdullah ibn-i Zubeyr,
Abdullah İbn-i Ömer, Enes, Ebu Hureyre, Ebu Musa ve hepsinden
daha ünlü Abdullah İbn-i Abbas gibi sahabeler, tefsir ilmiyle
uğraşıyorlardı. Tefsir de kullandıkları yöntem ise, bazen
Resul-ü Ekrem (s.a.a) den Kur'an ayetlerinin manaları hakkında
duydukları şeyleri, müsned rivayetler şeklinde nakletmekti.
(Bu hadisler, bütün bu rivayetler toplam iki yüz kırk küsurdur
ki, bunlardan bir çoğunun senetleri zayıf ve bazılarının
muhtevası ise, kabul edilemez durumdadır). Bazen ise ayetlerin
tefsirini, Hz. Muhammed (s.a.a)'e dayanmadan kendi görüşlerini
belirtmek şeklinde de sunmaktaydılar.
Ehl-i Sünnet'ten
müteahhir müfessirler, bu görüşleri de "Ashab, Kur'an
ilmini Peygamber-i Ekrem'den öğrenmiştir. Kendilerinden bir
şeyler söylemeleri beklenemez" gerekçesiyle
Peygamberin rivayetleri olarak kabul ediyorlar. Fakat bu
görüşü ispat edecek kesin bir delil elde olmamasının yanı sıra
bu rivayetlerden bir çoğu, ayetlerin nazil oluşu ve tarihi
hikayeleri hakkındadır. Bu rivayetlerin içerisinde "Kâab-ul
Ehbar" ve benzeri sonradan müslüman olmuş Yahudi alimlerin
müsned olmayan sözleri de çoktur. Ayrıca İbn-i Abbas
genellikle, ayetlerin manasını kavramakta, şiirleri misal
getiriyordu. Nitekim Nafi İbn-i Ezrek'in yönelttiği sorulara
cevap olarak İbn-i Abbas'tan naklolunan rivayette, İbn-i
Abbas, iki yüz küsur sualin cevabını cahiliye dönemine ait
Arapça şiirlerle vermiştir. Suyuti İtkan
adlı kitabında mezkur soruların 190 tanesini rivayet etmiştir.
Buna göre ashabtan olan müfessirlerden ulaşan rivayetlerin,
Peygamber'in rivayetleri olduğunu sahabelerin kendi görüşleri
olmadığını söyleyemeyiz. Müfessirler tefsirde ashabı birinci
tabakadan sayarlar.
İkinci tabaka, ashab'dan
olan müfessirlerin, öğrencileri olan tabiin cemaatıdır.
Bunlardan bazıları ise şunlardan ibarettir. Mücahid, Said
İbn-i Cubeyr, Ekrem’e, Dehhak, Hasan-el Basri, Ata İbn-i
Rebah, Ata İbn-i Müslim, Ebu-ül Aliye, Muhammed İbn-i Kaâb
Kurzi, Kutade, Etiyye, Zeyd İbn-i Eslem ve Tavus-i Yemani.
Üçüncü tabaka, ikinci
sınıfın öğrencileri olan, örneğin Rebi İbn-i Enes, Abdurrahman
İbn-i Zeyd, İbn-i Eslem ve Ebu Salih Kelbi
vb. tabiin sınıfının tefsirdeki yöntemleri ayetlerin tefsirini
bazen Resul-ü Ekrem’den veya ashab’dan rivayet şeklinde
nakletmek ve bazen de ayetin manasını kimseye istinad etmeden
üzerinde görüş belirtmek biçiminde ileri sürmek şeklindeydi.
Müteahhir müfessirler tabiinin bu görüşlerini de peygambere
ait rivayetler olarak almış ve bunları “mevkufe”
rivayetler olarak kabul etmişlerdir. İşte bu iki tabaka,
müfessirlerin kudeması (öncekileri) olarak vasıflandırılır.
Dördüncü sınıf, tefsir
müelliflerinin birinci tabakasıdır.
Örneğin: Süfyan İbn-i Ayyine, Vekii İbn-i Cerrah, Şube İbn-i
Heccac, Abd İbn-i Hamid ve diğerleri ve meşhur tefsir sahibi
İbn-i Cerir Teberi de bu sınıftandır.
Bu sınıftaki
müfessirlerin kullandıkları yöntem şöyleydi. Ashab’ın ve
tabiin’in sözlerine kısa rivayetler şeklinde kendi tefsir
teliflerinde yer veriyor ve müstakil görüş açıklamaktan
kaçınıyorlardı. Bunlardan yalnız İbn-i Cerir Taberi,
tefsirinde çeşitli sözler arasında tercihler yaparak görüş
belirtiyor. Müteahhir tabakalar da bu tabakadan itibaren
başlıyor.
Beşinci tabaka: Bu tabaka
rivayetlerin senetlerini kaldırarak kendi teliflerinde
nakletmiş ve sözleri nakletmekle yetinmişlerdir.
Bazı
alimlere göre tefsir düzeninde meydana gelen bozukluk, işte
buradan başlıyor. Bu tefsirlerde bir çok sözler, naklinin
doğruluk ve itibarı göz önünde bulundurulmadan, senedi
belirtilmeden tabiin ve ashaba nisbet verilmiştir. Bu tutumun
doğurduğu karışıklık yüzünden bir çok uydurmalar da doğrulara
karışmış ve sözlerin itibarı sarsılmıştır.
Fakat mana açısından
rivayetleri dikkatle inceleyerek bu rivayetlerin üzerinde
titizlikle duran kimse, bunlar arasında uydurma ve ilavelerin
oldukça fazla olduğu üzerinde, tereddüde kapılmayacaktır.
Birbirleriyle çelişkili sözler, hatta çoğu kez, aynı sahabeye
veya aynı tabiin’e bile nisbet verilmiştir.
Bu rivayetler içinde
hikayesel anlatım oldukça fazla görülmektedir. Ayetlerin şekil
ve biçimine uymayan nüzul sebebi, nâsih ve mensuh nedenlerini
açıklayan bu gibi rivayetler, gözardı edilebilecek bir veya
iki tane değildir. Bu hususta Ahmed İbn-i Hanbel (ki kendisi
bu sınıfın meydana gelmesinden önce yaşamıştır) şöyle diyor:
“Üç şeyin aslı yoktur; Meğazı (savaş ve gazveleri anlatan
rivayetler), melahem (savaşta gösterilen kahramanlıkları
anlatan rivayetler) ve tefsir rivayetlerinin.” İmam
Şafii’nin de İbn-i Abbas’a nisbet verilen hadislerden yalnızca
yaklaşık 100 hadisin sahih olduğunu söylediği nakledilmiştir.
Altıncı sınıf ise çeşitli
ilimlerin bulunuşundan ve bunların müslümanlar arasında
yaygınlaşmasından sonra meydana gelmiştir. Şöyle ki her ilim
dalında uzman olanlar kendi özel uzmanlıklarıyla tefsir
yazdılar. Nahvi nahv yoluyla, tefsir yazmış; örneğin
Zeccac, Vahedi, Ebu Heyyan gibiler ayetlerin harekeleri
üzerinde durmuştur.
Edebiyatçı (Beyancı)
belagat ve fesahat yoluyla tefsir yazmış, örneğin Zemahşeri
Keşşaf’ında, kelamcılar (İslâmi inançları inceleyen bilginler)
kelam ilmi yoluyla Kur’an’ı tefsir etmeye çalışmışlar. Mesela
“Tefsir-i Kebir” sahibi Fahri Razı
bunlar arasındadır. Arifler irfan yoluyla Kur’an’ı
incelemişlerdir. İbn-i Arabi ve Abdurrezzak Kaşi
kendi tefsirlerinde bu yöntemden yararlanmışlardır.
Muhaddisler de hadisle tefsir yöntemine başvurmuşlardır.
Örneğin Se’lebi
kendi tefsirinde bu yolu seçmiştir. Fakih ise fıkıh yoluyla
Kur’an’ı tefsir etmeye çalışmış. Misal olarak Kurtubi
tefsirinde bu yola baş vurmuştur. Başka bir grup da muhtelif
ilimlerden yararlanarak çeşitli tefsirler yazmış. Örneğin
Ruhul beyan
tefsiri ve Ruhul meâni
ile Nişaburi
tefsiri...
Bu sınıftan olan
müfessirlerin tefsir dünyasına ait değerli hizmeti, tefsir
ilmini önceki beş merhalede bulunduğu durgunluktan çıkarıp
bahis ve inceleme merhalesine getirmeleridir. Ancak şu bir
gerçektir ki, insaf gözüyle meseleye bakan bir kimse, bu son
sınıftaki bütün tefsir incelemelerinde ilmi görüşlerin
Kur’an’a tahmil edildiğini ve Kur’an ayetlerinin kendi mana ve
anlamına dikkat edilmediğini görecektir.
|
|