Menüye git
12-
Kur'an Örfünde Te'vilin Hakiki Manası
Geçen bölümlerde bazısına
değindiğimiz tevil sözcüğünün geçtiği ayetlerden anlaşıldığı
üzere "tevil" kelimesi, anlam türünden bir şeyi ifade etmiyor.
Nitekim Yusuf Suresinde nakl ve tevil olunan rüyalarda,
rüyaları anlatan lafızlar, asla rüyanın teviline, -zahire
muhalif bir anlatımla olsa bile- delalet etmemektedir. Yine
Musa ve Hızır kıssalarında, kullanılan kelimeler Hızır'ın,
Musa'ya yaptığı tevile işaret etmiyor ve yine:
"Bir şey ölçtüğünüz
vakit ölçeği tam tutun. Tarttığınız şeyi doğru teraziyle
tartın. Bu daha hayırlı ve daha güzel tevildir."
Ayetinde, bu iki cümle,
meselenin tevili olan özel iktisadi durumu açılayacak lafzi
anlama haiz değildir. Yine:
"... Bir şeyde
ihtilafa düştünüz mü o hususta, Allah'a ve peygambere müracaat
edin. Bu hareket hem daha hayırlı hem de daha güzel tevildir."
Ayetinde, İslâmi
vahdetten ibaret olan tevili açıklayacak, bir lafzi anlatım
yoktur. Eğer diğer ayetler gözden geçirilecek olursa, durumun
bundan ibaret olduğu görülecektir.
Rüyalar hususunda,
rüyanın tevili, rüyayı görene özel bir şekilde gözüken dış bir
gerçeğe denir. Yine Musa ve Hızır kıssasında, Hızır'ın izhar
ettiği tevil de, yaptığı işlerin kaynağı olan hakikatten
ibaret olduğundan, işin kendisi, bir nevi kendi tevilini
içermektedir. Ölçü ve tartının doğru olmasını emreden ayetin
tevili ise, bu emrin dayalı olduğu ve bir yönden onu tahakkuk
ettiren bir hakikat ve genel bir maslahattır. İhtilafta Allah
ve Peygambere müracaat etmeyi emreden ayette de durum aynıdır.
Bu yüzden her şeyin
tevili, o şeye kaynak teşkil eden bir hakikattir. Hakikat bu
şey vasıtasıyla tahakkuk etmektedir. Şu manaya ki, tevilin
sahibi (olay), tevil vasıtasıyla dirilir. Tevil de, tevil
sahibi vasıtasıyla ortaya çıkar. Bu mana Kur'an-ı Kerim'de de
geçerlidir. Zira bu mukaddes kitap, madde ve cisme bağlılıktan
serbest, his ve hissedilirlik merhalesinden daha yüce ve bizim
maddi hayatımızın mahsulü olan kelimeler ve cümleler
kalıbından daha geniş olan bir takım hakikat ve manevi
gerçeklerden kaynaklanmaktadır.
Bu manevi gerçekler,
gerçek olarak, "Lafzi beyan" kalıbında izah edilemez. Sadece
gayb makamı, (Hak Teâlâ) bu lafızlarla, beşeriyet alemine şu
ihtarda bulunmuştur: Kendilerini, zahiri hak itikatlarına
inanmak ve salih amel yapmakla, müşahede yolundan başka,
kavrama imkanı olmayan saadeti, kavramaya hazırlasınlar. Bu
hakikatler ancak kıyamet günü ve Allah-u Teâlâ ile mülakat
edildiğinde açıkça ortaya çıkacaklardır. Nitekim geçen Araf
Suresinin iki ayeti ve Yunus Suresinin bir ayeti, bu manayı
açıklamaktaydılar.
Yine yüce Allah bu manaya
işaret ederek şöyle buyuruyor:
"Andolsun her şeyi
açıklayan kitaba. Şüphe yok ki, biz, akıl edesiniz,
anlayasınız diye Kur'an'ı Arapça olarak meydana getirdik. Ve
şüphe yok ki, o, bizim katımızda kitabın aslında elbette pek
yüce ve hakimdir."
Ayetin sonunda zikrolunan
bölümün tevile intibak ettiği açıktır. Özellikle şu yönden ki,
"Onu akıl edesiniz" diye değil "akıl
edesiniz" diye buyurmuştur. Çünkü tevili bilmek,
muhkem ve müteşabih ayetinde
"Müteşabih
ayetlerin tevilini Allah'tan başka kimse bilmez"
buyurularak belirtildiği gibi,
yalnız Allah'a mahsustur. İşte bu yüzden muhkem ve müteşabih
ayetlerde, sapıkları müteşabihatı izlediklerinden dolayı
kınadığı zaman, "Onlar fitne yaratmak istiyorlar ve
tevilini arıyorlar" buyuruyor. "Tevilini
buluyorlar" dememektedir.
Öyleyse, Kur'an'ın tevili
Ümmül Kitapta, Allah katında bulunan hakikat veya gerçekler
demek olup gayb alemine mahsustur.
Yine diğer bir yerde,
buna yakın bir anlatımla şöyle buyuruyor:
"Andolsun
yıldızların yerlerine, ve şüphe yok ki, bu, elbette pek büyük
bir anıttır, eğer bilseniz; şüphe yok ki bu, pek kerametli
Kur'an'dır. Saklanmış bir kitaptır. Ona temiz olanlardan
başkaları dokunamaz, alemlerin Rabbinden indirilmiştir."
Görüldüğü üzere bu ayet-i
kerimeler, Kur'an için, iki makamın olduğunu öne sürüyor.
Sıradan insanların dokunabilmesinden masun olan meknun.
(saklanmış kitap) makamı ve halk için anlaşılır olan tenzil
makamı.
Diğer ayetlere nazaran,
bu ayetlerden "sadece temizler" in istisna
edildiği anlaşılıyor ki, bazıları, Kur'an-ı Kerim'in hakikat
ve tevilinden haberdar olabilirler. Bu istisna "Tevilini
Allah'tan başka kimse bilmez" ayetinden anlaşılan red
anlamı ile ters düşmüyor. Zira bu iki ayet, birbirine
eklendiğinde, istiklal ve tabi olma arasındaki farklılık
anlaşılır. Yani yüce Allah'ın bu hakikatleri bilmede müstakil
olduğu ve ondan gayri kimsenin kendi başına bu hakikatleri
bilmediği, fakat onun izni ve eğitimiyle bazılarının onlardan
haberdar oldukları manasını vermektedir.
Gaybi ilim de böyledir.
Bir çok ayetin belirttiği üzere gaybı bilmek, yüce Allah'a
mahsustur. Bir ayette ise beğendiği kimseler, bundan müstesna
kılınmıştır.
"Gaybı bilen odur.
Gaybini hiç kimseye açmaz. Ancak peygamberlerden seçtiği
kimseler müstesna..."
Bu ayetlerin tümünden
anlaşılan sonuç, gaybı bilmenin istiklal şeklinde, Allah'a ait
oluşu ve ondan başkasına ise bundan, ancak O'nun izniyle
haberdar olmalardır.
Evet bu ayetlerden
anlaşıldığına göre mütahharlar (temizler), Kur'an'ın
hakikatine temas edebiliyorlar (ulaşabiliyorlar). Mütevatir
haberler gereğince, peygamberi Ekrem'in Ehl-i Beyt'i hakkında
nazil olan:
"... Sadece ve
sadece Allah, ey ehl-i beyt, sizden her çeşit pisliği, suçu
gidermek ve sizi tam bir temizlikle tertemiz bir hale getirmek
diler."
Ayet-i kerimesini, üsteki
ayetler (Vakıa/75-80. ayetler) ile bir araya getirdiğimizde,
peygamber-i Ekrem ve Ehl-i Beyt'in mütahharlardan
(temizlerden) olduğu ve Kur'an'ın tevilini bildikleri
anlaşılır.
|